Bütün iyi filmler, romanlar ve oyunlar komedi ve trajedinin her tonuyla, seyirciye etkin bir anlamla güçlendirilmiş yeni bir yaşam modeli sunduğu zaman eğlendirir. Seyircinin sadece kendi sorunlarını kapıda bırakmak ve gerçeklikten kaçmak istediği yönündeki anlayışın arkasına saklanmak, sanatçının kendi sorumluluğundan korkakça kaçmak demektir Robert Mckee’ye göre. Mckee, hikâyenin gerçeklikten bir kaçış olmadığını; bilakis gerçekliğin bizim arayışımızda bize yardım eden bir aygıt, varoluşun keşmekeşinden anlam çıkarmaya yönelik en yetkin çabamız olduğunu söyler.
Gerçek bir hikâye dinlemek güzeldir. Şayet bu hikâye, Mckee’nin dediği gibi bir kaçıştan ziyade varoluşa, gerçeği anlamaya, yaşadıklarımızı sorgulamaya iten, bunu yaparken de eğitime ve eğitimciye dair önemli mesajlar aktardığında çok kıymetli bir hâl alır. Böylece bir şiirin, hikâyenin, resmin, oyunun ve filmin aktaracaklarına daha fazla kulak kesebilir insan. Güzel bir hikâye ve onun vaat ettiği mesajları anlamak için yolculuğa çıkmak ve öğrenme sürecini yeniden yaşamak demektir belki de. İnsanın bir şeyi öğrenebilmesi kifayetsiz kalabilir, o şeyi hissedip içselleştirdiğinde Kalk ve Diren (Stand and Deliver) filmindeki matematik öğretmeninin dünyasına vâkıf olmaya başlar.
Matematik öğretmeni Jamie Escalante gibi pek çok eğitimcinin yeni bir mektebe, mekâna alışması kolay olmayabilir. Ancak eğitimci, tebdil-i mekân yapsa da kendi işine atfettiği bir değer vardır. Bu yüzden de engellerle, arızalarla, sorunlarla dolu bir hayatın onu beklediğini unutmamaktadır.
Eğitimcinin gittiği yerin öğrencileri, yöneticileri, velileri, toplumu ve bizatihi eğitim sisteminin kendisi ile açmazları olabilecektir.
Asıl muhatabı talebeler olan eğitimciler, en çok onlarla beraber mücadele verme, sorunların üstesinden gelme ile karşı karşıyadırlar. Ancak eğitimci için olmazsa olmaz bir şey vardır: Sorunların arızî; çözümün, çare bulmanın, sabrın ise zaruri olduğudur. Asıl odaklanılan şey sabır ise ve sabırlı olan kişi eğitimciyse değişimin/dönüşümün veya yenilenmenin muhakkak gerçekleşeceğine inanmak gerekir.
Kalk ve Diren’de olduğu gibi bir eğitimcinin imtihanını zorlaştıran hususların başında haylaz öğrenciler, daha sonra zor karakterli idareciler gelir. Çift başlı bir sorunla yüzleşen eğitimci için en önemli adım, öğrencilere değerli olduklarının onlara hissettirilmesidir. Ötekileştirilmiş kenar mahallenin çocukları, banliyölerde büyüyen çocuklar, farklı bir etnik kökene ve kimliğe sahip çocuk ve gençler, yetim ve öksüz büyümüş çocuklar, adi suçlara bulaşmış ve fıtratı kirletilen çocuklar ve daha sayamayacağımız kişiler, eğitimcinin hayat çemberinde yer alabilirler. Bundan dolayıdır ki eğitimcinin rol model olduğu filmler, birçok oyuncunun dönüşüm geçirmesine vesile olur, bundan izleyiciler de nasihat çıkarabilir.
Bir eğitimci için en meşakkatli işlerden biri de tanıştığı yeni öğrencilerin kapalı bir dünyaya sahip olmaları ve eğitimcinin işini zorlaştırmak adına her türlü sorunlu davranışı sergilemeleridir. Başarısız bir grup Hispanik[2] öğrencinin olduğu bir okula gelen Jaime Escalante, Bolivya’dan Garfield Lisesi’ne gelen bir matematik öğretmenidir[3]. Doğu Los Angeles’ın Latin bölgesinde bu okulda öğrencileri yermek ve dışlamak yerine hepsine zor bir matematik sınavından[4] nasıl geçilebileceğini sabır ve azimle anlatır mizahi öğretmen.
Kalk ve Diren adlı film, matematik hakkında bir öyküden çok, matematik öğretimi hakkında; insan ruhunun bir hikâyesine[5] odaklanan bir çalışmadır. Her şeye rağmen öğrencilerin matematikle olan mücadelesi zamanla “Aritmetik, Cebir, Trigonometri ve Kalkülüs”e kadar ilerlemektedir. Film gündelik gerçekleri anlatmasa da hikâyenin, pek çok öğretmen ve öğrenci için güzel bir ilham kaynağı olduğunu söylemek gerekir. Bununla beraber “ırk, cinsiyet ve sosyal sınıf”, Kalk ve Diren’de öğrenciler için bir handikap olarak temsil edilen üç farklı sosyal faktörü izah etmektedir. Örneğin filmin hemen başında Escalante arabasıyla okula giderken yol üzerinde Latin asıllıların bir şeyler sattığını görür, onların dükkânlarını ve yaşamış oldukları semti gözden geçirir, bir binanın duvarında Che Guevera’nın resmini ve “Biz Azınlık Değiliz!” yazısını fark eder. Buradaki örnek sahneler ırk, alt-kültürler, kimlik, sınıf, diaspora, ötekiler hakkında bir bilgi sunmaktadır. Dolayısıyla eğitim konulu filmlerde farklı konuların, kavram ve alt-metinlerin filmlerde sıklıkla işlendiği gerçeğiyle karşı karşıya kalırız.
James Garfield Lisesi’ne ilk kez geldiğinde de öğretmen Escalante, kimliği ve renginden dolayı dikkate alınmaz, yüzüne bakılmadan sorusuna cevap verilir. Ancak öğretmen kendi vazifesinin başındadır, okulla ve öğrencilikle alakalı pek de iyi bir izlenim vermeyen sınıfa öğretmenin yaklaşımı oldukça özgündür. Onların dikkatini çekecek farklı yöntemler bulur ve ilk derste “çeyrek, yarım ve tam” kavramlarını somut örnekler etrafında gösterir.
Görsel: Öğretmen 9 ile çarpmanın nasıl yapıldığını gösterir[6]
Yukarıdaki görsellerde Escalante’nin kullandığı teknik görülmektedir. Öğretmene göre asıl sorun insanın kendi zihnini dış dünyaya kapatması, bilmek ve öğrenmek istememesi, öğrenmenin ve eğitimin boş bir uğraş olduğu düşüncelerinde yatar. Birçok öğretmen de benzer durumlarla karşı karşıya kalmaz mı onca sene? Öğretmen burada parmakları ve aklı kullanarak öğrencisine “kalk” demekte ve öğrenmemeye, değişmemeye ve durağanlığa “diren” diye haykırmaktadır. Öğrencinin dik kafalılığına, sınıf içi uygunsuz hareketlerine nükteli cevaplar vermektedir. Onların hâl ve hareketlerini iyice süzmekte, okul dışında da onların yanında durarak sorunlarına çözüm arama çabası içine girmektedir.
Öğretmenin Cebir’i öğretmesinin bir diğer yöntemi negatif-pozitif sayılar ve çukuru doldurmaktır. Negatif sayıları işsiz kalan milyonlara benzeterek aslında 1980 ve 1990’lı yılların ABD’sini anlatmaktadır. Çukurları doldurmaktan kasıt ise “eksilen” ve “artan” sayılardır. Ona göre matematik öğrenilebilir, uygulanabilir ve gerçek hayatta her zaman karşımıza çıkabilir. Bununla ilgili örneği öğretmen şu şekilde verir ve matematiği bilmenin imkânsız olmadığını göstermek ister:
“Parmak Adam hiç çukur kazdın mı?
Çukurdan çıkan kum, pozitiftir. Çukursa negatif.
Bu kadar basit. Herkes bunu yapabilir.
– 2 + 2 =…Cevapla!
– 2 + 2=… Çukuru doldur!
Herkes yapabilir. Sadece çukuru doldur.Yapabilirsin.”
Escalante’nin bir yandan öğrencilerin motivasyonunu artırmak ve onlara başarabilmenin çok güç bir eylem olmadığını anlatırken önüne bir engel daha çıkar. Okul yönetimi ve öğretmenlerle yapılan toplantıda bu öğrencilerin yetersiz, başarısız oldukları, “okuma yazma bilmeyenlere logaritmanın öğretilmesinin imkansız” oldukları söylenir ve Escalante’ye ideallerinin gerçekleştirilmesinin güç olduğu savı hatırlatılır. Ancak öğretmen “Ben daha fazlasını öğretebilirim.” diyecek ve tek ihtiyacının “Ganas” (öğrenme arzusu/şevki) olduğunu ifade edecektir. Okul yöneticilerinin öğrencilere bakış açısının bir benzerini bazı ebeveynlerde görmek mümkün çünkü onlar da çocuklarının asla tıp, mühendislik okuyamayacağını düşünürler. İdarecilerin ve bazı ebeveynlerin kendi dar düşünceleri ve hayata kattıkları anlam, gençleri anlamaya ve onların önünü açmaya dönük değildir, onların gelebilecekleri seviyeyi idrak etme kapasitesinden de yoksunlardır. Bunları aşmanın tek yolu öğretmene göre “Ganas”tır, öğrenmeye olan aşk, açlık ve arzudur.
Ganas için en büyük fedakârlığı öğretmen yapar. Yaz tatilinde öğrencileriyle ilgilenir ve onların eksikliklerini tamamlaması gereklidir. Escalante’ye göre en önemli eksiklik okulun eğitim felsefesinin baştan aşağıya değiştirilmesidir. Her ne kadar kendisine “Bize işimizi öğretmeyin.” dense de o, işini kendi yöntemleriyle çözmenin yolunu arayacaktır. İdarecilere göre öğretmenin yaptığı şey tam olarak bir hayal kırıklığıdır çünkü öğrenciler var olan özgüvenlerini de cebir dersi yüzünden yitireceklerdir.
Öğretmen için öğrenme arzusu yani ganas, sadece sınıf içinde öğrencilerle geçilen zamandan ibaret olarak görülmemelidir. Gerek okul içinde gerekse okul dışında da öğrencilerini yakın takibe alan öğretmen, onların suça, şiddete bulaşmalarını istemez, kötü alışkanlıklardan kurtulmak da “Ganas” dairesi içinde değerlendirilmelidir. Bu açıdan
Kalk ve Diren, öğretmenin ve eğitimin belirli bir mekânla sınırlı tutulamayacağı gerçeğini de hatırlatarak öğrenme ve eğitim sürecine alışılagelmiş dar bir bakış açısını kırarak karşı bir dil ürettiği anlaşılmaktadır.
Filmle ilgili çok ilginç bir değerlendirme “İyi Matematik Öğretmeni Miti”[7] adlı çalışmada Gieger tarafından yapılır. Bu çalışma popüler kültür ürünlerinde (filmler, televizyon, kitaplar, vb.) yaygın olan öğretmen mitlerinin, hükümet onaylı programlarda da güçlü bir şekilde yeniden tasarlandığını ve öğretmenin kalitesine vurgu yaptığını vurgulamaktadır. Gieger popüler kültürdeki pek çok öğretmen tasvirinin tamamen kurgusal olduğunu hatırlatır, Escalante’nin hikâyesinin gerçek bir öyküye dayandığı için pek çok mecrada tanıtıldığını vurgular. Bu çalışmada, filmin yapıldığı dönem ABD’de ve dünyanın pek çok yerinde artan bireyselci anlayışın yükselişinden, bireyin öncülük ettiği ve adeta bir kahramana/kurtarıcıya dönüştüğü alegoriden bahsedilmektedir. Dolayısıyla Escalante de böyle bir zamanda yaşadığı toplumu için önemli bir örnektir ve izleyiciler nazarında da ayrı bir iz bırakır. Velhasıl Kalk ve Diren gibi filmlerde izleyiciye bir anlamda bireycilik değerlerinin kutsandığını dolaylı yollardan aktarılmaktadır. Okul filmleri üzerine yapılan başka bir analizde[8]ise bireyci zafer hikâyelerinin nihayetinde bireyciliği, bireysel çabaları daha fazla yansıttığı, onu olumladığı aktarılır. Bu açıdan değişim, çözüm bulma ve yol açma edimlerinin sürekli olarak bireye atfedildiği bir anlayışın filmler yoluyla hâkim olduğu bir imaja dönüşme ihtimali de unutulmamalıdır.
Film bize okulun içinin ve okulla ilgili alanların daha geniş kültürel topluluklar arasında cereyan eden bir yer olduğunu imgeler. Bu film eğitime, okula, öğrenmeye dair mesajlar aktardığı gibi öğrencilerin, öğretmenlerin çeşitli sosyal ilişki türlerini de içine alan mesajlara dikkat çekmektedir. Diğer taraftan eğitim temalı filmlerin çoğunluğunda hikâyelerin ya mutlu son ile ya da hüzünlü finalle tamamlandığı görülür. Durum böyle olunca izleyicinin merakı, filmle olan bağı öykünün sonunda bir şekilde tamamlanır, izleyicinin bilemediği konular açıklanır ve bir anlamda açlığı giderilir. Fakat gerçek hayatta eğitim alanında cereyan eden hadiseler, filmlere konu olan yaşanmış bir hikâyedeki gibi mutlak anlamda tamamlanmayabilir çünkü gerçek hayatta devamlılık dediğimiz bir olgu vardır. Oysa filmler belirli bir yerden sonra devamlılık içermeyebilir, ortaya koyduğu mesajın güçlü etkisi ve iz bıraktığı hususlarla insanın zihninde yaşamaya devam edebilir. Şöyle denebilir belki de: Hayattaki hikâyeler her zaman mutlu veya hazinli bir sonla tamamlanmayabilir. Bazen hikâyeler kaldığı yerden devam eder, mutluluğa erişenler hüznü yaşayabilir, tam tersi bir durum da meydana gelebilir.
Tavsiye Filmler
Tehlikeli Oyun (Die Welle, 2008)
Şeytan Adasının Kralı (2010)
Okul Tıraşı (2021)
Kaynakça:
[1]Doçent Doktor. Yunus Namaz Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi, Radyo-Televizyon ve Sinema Bölümü [email protected]
[2] Orta Amerika ve Latin Amerika ülkelerinde yaşayanları ifade etmek için kullanılan bir kavram.
[3] Burkard Polster ve Marty Ross (2010). Mathematics Goes to the Movies, s. 43.
[4] AP calculus exam yani İleri Düzey Yerleştirme Sınavı. Bu sınavla Amerika, Kanada, Belçika, Hollanda, İngiltere ve Avrupa ülkelerindeki seçkin üniversitelere kabul başvuruları alınmaktadır.
[5] Burkard Polster ve Marty Ross (2010). Mathematics Goes to the Movies, s. 43.
[7] Judith Lynn Gieger (2007) The Myth of the Good Mathematics Teacher, PRIMUS, 17:1, 93-102, DOI: 10.1080/10511970601126910
[8] Bryan R. Warnick, Heather S. Dawson, D. Spencer Smith & Bethany Vosburg-Bluem (2010) Student Communities and Individualism in American Cinema, Educational Studies, 46:2, 168-191, DOI: 10.1080/00131941003622211
Sinema okuryazarı ve okuryazarlığı, filmleri edilgen bir şekilde tüketmekle aynı anlama gelmez. Onlarla aktif bir diyalog içine girerek, kendi kültürel önyargılarını sorgular ve filmler aracılığıyla dünyaya dair daha geniş, daha derin bir perspektif edinmeye ulaşmayı sağlayabilir. Belki de bu, hem okuryazarlık hem okuryazar kavramı için dönüştürücü gücü temsil eder; bireyi daha eleştirel, daha empatik ve daha bilgili bir insan yapar.
Günümüzde film izleme eylemi ya da video izleme hayatımızın her anını kuşatmış durumda. Hâl böyle olunca da anne ve babalar, çocukları için uygun içerikleri bulma noktasında sorun yaşayabiliyor. Nereye bakılacağı, neyin izlenebileceği, hangi mecraların çocuklar için daha elverişli olduğu önemli bir sorunsal ama bu sorunları aşabilmek adına 2025’te Nida dergisinde çocukları ve ebeveynleri ilgilendirecek film izleme alışkanlıklarını, bir filmi okumanın önemini ve en önemlisi Sinema Okuryazarlığı mefhumunu masaya yatırmanın zamanı geldi de geçti.
Başka birinin sana çiçek getirmesini beklemeden
Kendi bahçeni yeşert…
Ve kendi ruhunu kendin süsle.
Ne kadar dayanıklı olduğunu göreceksin…
Ne kadar güçlü olduğunu
Ve ne kadar değerli olduğunu öğreneceksin…
Her yeni elveda ile öğreneceksin…”
Peki, gerçekte sanat olan, sanatlı olan sadece sonbahar mıdır? Kar tanelerinin yere inişi, yağmurun şıkırtısı, ağaçların çiçeklenişi daha mı az heyecan verir insana? Mevsimler, insanlar, ağaçlar, kuşlar ve yaratılmış olan her bir ‘’şey’’ hikmetle bakıldığında kendi başına bir sanat, kendi başına şaheser değil midir?
Ataleti Yenmenin Anahtarı: Kalk ve Diren (1988)
Bütün iyi filmler, romanlar ve oyunlar komedi ve trajedinin her tonuyla, seyirciye etkin bir anlamla güçlendirilmiş yeni bir yaşam modeli sunduğu zaman eğlendirir. Seyircinin sadece kendi sorunlarını kapıda bırakmak ve gerçeklikten kaçmak istediği yönündeki anlayışın arkasına saklanmak, sanatçının kendi sorumluluğundan korkakça kaçmak demektir Robert Mckee’ye göre. Mckee, hikâyenin gerçeklikten bir kaçış olmadığını; bilakis gerçekliğin bizim arayışımızda bize yardım eden bir aygıt, varoluşun keşmekeşinden anlam çıkarmaya yönelik en yetkin çabamız olduğunu söyler.
Gerçek bir hikâye dinlemek güzeldir. Şayet bu hikâye, Mckee’nin dediği gibi bir kaçıştan ziyade varoluşa, gerçeği anlamaya, yaşadıklarımızı sorgulamaya iten, bunu yaparken de eğitime ve eğitimciye dair önemli mesajlar aktardığında çok kıymetli bir hâl alır. Böylece bir şiirin, hikâyenin, resmin, oyunun ve filmin aktaracaklarına daha fazla kulak kesebilir insan. Güzel bir hikâye ve onun vaat ettiği mesajları anlamak için yolculuğa çıkmak ve öğrenme sürecini yeniden yaşamak demektir belki de. İnsanın bir şeyi öğrenebilmesi kifayetsiz kalabilir, o şeyi hissedip içselleştirdiğinde Kalk ve Diren (Stand and Deliver) filmindeki matematik öğretmeninin dünyasına vâkıf olmaya başlar.
Matematik öğretmeni Jamie Escalante gibi pek çok eğitimcinin yeni bir mektebe, mekâna alışması kolay olmayabilir. Ancak eğitimci, tebdil-i mekân yapsa da kendi işine atfettiği bir değer vardır. Bu yüzden de engellerle, arızalarla, sorunlarla dolu bir hayatın onu beklediğini unutmamaktadır.
Asıl muhatabı talebeler olan eğitimciler, en çok onlarla beraber mücadele verme, sorunların üstesinden gelme ile karşı karşıyadırlar. Ancak eğitimci için olmazsa olmaz bir şey vardır: Sorunların arızî; çözümün, çare bulmanın, sabrın ise zaruri olduğudur. Asıl odaklanılan şey sabır ise ve sabırlı olan kişi eğitimciyse değişimin/dönüşümün veya yenilenmenin muhakkak gerçekleşeceğine inanmak gerekir.
Kalk ve Diren’de olduğu gibi bir eğitimcinin imtihanını zorlaştıran hususların başında haylaz öğrenciler, daha sonra zor karakterli idareciler gelir. Çift başlı bir sorunla yüzleşen eğitimci için en önemli adım, öğrencilere değerli olduklarının onlara hissettirilmesidir. Ötekileştirilmiş kenar mahallenin çocukları, banliyölerde büyüyen çocuklar, farklı bir etnik kökene ve kimliğe sahip çocuk ve gençler, yetim ve öksüz büyümüş çocuklar, adi suçlara bulaşmış ve fıtratı kirletilen çocuklar ve daha sayamayacağımız kişiler, eğitimcinin hayat çemberinde yer alabilirler. Bundan dolayıdır ki eğitimcinin rol model olduğu filmler, birçok oyuncunun dönüşüm geçirmesine vesile olur, bundan izleyiciler de nasihat çıkarabilir.
Bir eğitimci için en meşakkatli işlerden biri de tanıştığı yeni öğrencilerin kapalı bir dünyaya sahip olmaları ve eğitimcinin işini zorlaştırmak adına her türlü sorunlu davranışı sergilemeleridir. Başarısız bir grup Hispanik[2] öğrencinin olduğu bir okula gelen Jaime Escalante, Bolivya’dan Garfield Lisesi’ne gelen bir matematik öğretmenidir[3]. Doğu Los Angeles’ın Latin bölgesinde bu okulda öğrencileri yermek ve dışlamak yerine hepsine zor bir matematik sınavından[4] nasıl geçilebileceğini sabır ve azimle anlatır mizahi öğretmen.
Kalk ve Diren adlı film, matematik hakkında bir öyküden çok, matematik öğretimi hakkında; insan ruhunun bir hikâyesine[5] odaklanan bir çalışmadır. Her şeye rağmen öğrencilerin matematikle olan mücadelesi zamanla “Aritmetik, Cebir, Trigonometri ve Kalkülüs”e kadar ilerlemektedir. Film gündelik gerçekleri anlatmasa da hikâyenin, pek çok öğretmen ve öğrenci için güzel bir ilham kaynağı olduğunu söylemek gerekir. Bununla beraber “ırk, cinsiyet ve sosyal sınıf”, Kalk ve Diren’de öğrenciler için bir handikap olarak temsil edilen üç farklı sosyal faktörü izah etmektedir. Örneğin filmin hemen başında Escalante arabasıyla okula giderken yol üzerinde Latin asıllıların bir şeyler sattığını görür, onların dükkânlarını ve yaşamış oldukları semti gözden geçirir, bir binanın duvarında Che Guevera’nın resmini ve “Biz Azınlık Değiliz!” yazısını fark eder. Buradaki örnek sahneler ırk, alt-kültürler, kimlik, sınıf, diaspora, ötekiler hakkında bir bilgi sunmaktadır. Dolayısıyla eğitim konulu filmlerde farklı konuların, kavram ve alt-metinlerin filmlerde sıklıkla işlendiği gerçeğiyle karşı karşıya kalırız.
James Garfield Lisesi’ne ilk kez geldiğinde de öğretmen Escalante, kimliği ve renginden dolayı dikkate alınmaz, yüzüne bakılmadan sorusuna cevap verilir. Ancak öğretmen kendi vazifesinin başındadır, okulla ve öğrencilikle alakalı pek de iyi bir izlenim vermeyen sınıfa öğretmenin yaklaşımı oldukça özgündür. Onların dikkatini çekecek farklı yöntemler bulur ve ilk derste “çeyrek, yarım ve tam” kavramlarını somut örnekler etrafında gösterir.
Görsel: Öğretmen 9 ile çarpmanın nasıl yapıldığını gösterir[6]
Yukarıdaki görsellerde Escalante’nin kullandığı teknik görülmektedir. Öğretmene göre asıl sorun insanın kendi zihnini dış dünyaya kapatması, bilmek ve öğrenmek istememesi, öğrenmenin ve eğitimin boş bir uğraş olduğu düşüncelerinde yatar. Birçok öğretmen de benzer durumlarla karşı karşıya kalmaz mı onca sene? Öğretmen burada parmakları ve aklı kullanarak öğrencisine “kalk” demekte ve öğrenmemeye, değişmemeye ve durağanlığa “diren” diye haykırmaktadır. Öğrencinin dik kafalılığına, sınıf içi uygunsuz hareketlerine nükteli cevaplar vermektedir. Onların hâl ve hareketlerini iyice süzmekte, okul dışında da onların yanında durarak sorunlarına çözüm arama çabası içine girmektedir.
Öğretmenin Cebir’i öğretmesinin bir diğer yöntemi negatif-pozitif sayılar ve çukuru doldurmaktır. Negatif sayıları işsiz kalan milyonlara benzeterek aslında 1980 ve 1990’lı yılların ABD’sini anlatmaktadır. Çukurları doldurmaktan kasıt ise “eksilen” ve “artan” sayılardır. Ona göre matematik öğrenilebilir, uygulanabilir ve gerçek hayatta her zaman karşımıza çıkabilir. Bununla ilgili örneği öğretmen şu şekilde verir ve matematiği bilmenin imkânsız olmadığını göstermek ister:
“Parmak Adam hiç çukur kazdın mı?
Çukurdan çıkan kum, pozitiftir. Çukursa negatif.
Bu kadar basit. Herkes bunu yapabilir.
– 2 + 2 =…Cevapla!
– 2 + 2=… Çukuru doldur!
Herkes yapabilir. Sadece çukuru doldur.Yapabilirsin.”
Escalante’nin bir yandan öğrencilerin motivasyonunu artırmak ve onlara başarabilmenin çok güç bir eylem olmadığını anlatırken önüne bir engel daha çıkar. Okul yönetimi ve öğretmenlerle yapılan toplantıda bu öğrencilerin yetersiz, başarısız oldukları, “okuma yazma bilmeyenlere logaritmanın öğretilmesinin imkansız” oldukları söylenir ve Escalante’ye ideallerinin gerçekleştirilmesinin güç olduğu savı hatırlatılır. Ancak öğretmen “Ben daha fazlasını öğretebilirim.” diyecek ve tek ihtiyacının “Ganas” (öğrenme arzusu/şevki) olduğunu ifade edecektir. Okul yöneticilerinin öğrencilere bakış açısının bir benzerini bazı ebeveynlerde görmek mümkün çünkü onlar da çocuklarının asla tıp, mühendislik okuyamayacağını düşünürler. İdarecilerin ve bazı ebeveynlerin kendi dar düşünceleri ve hayata kattıkları anlam, gençleri anlamaya ve onların önünü açmaya dönük değildir, onların gelebilecekleri seviyeyi idrak etme kapasitesinden de yoksunlardır. Bunları aşmanın tek yolu öğretmene göre “Ganas”tır, öğrenmeye olan aşk, açlık ve arzudur.
Ganas için en büyük fedakârlığı öğretmen yapar. Yaz tatilinde öğrencileriyle ilgilenir ve onların eksikliklerini tamamlaması gereklidir. Escalante’ye göre en önemli eksiklik okulun eğitim felsefesinin baştan aşağıya değiştirilmesidir. Her ne kadar kendisine “Bize işimizi öğretmeyin.” dense de o, işini kendi yöntemleriyle çözmenin yolunu arayacaktır. İdarecilere göre öğretmenin yaptığı şey tam olarak bir hayal kırıklığıdır çünkü öğrenciler var olan özgüvenlerini de cebir dersi yüzünden yitireceklerdir.
Öğretmen için öğrenme arzusu yani ganas, sadece sınıf içinde öğrencilerle geçilen zamandan ibaret olarak görülmemelidir. Gerek okul içinde gerekse okul dışında da öğrencilerini yakın takibe alan öğretmen, onların suça, şiddete bulaşmalarını istemez, kötü alışkanlıklardan kurtulmak da “Ganas” dairesi içinde değerlendirilmelidir. Bu açıdan
Filmle ilgili çok ilginç bir değerlendirme “İyi Matematik Öğretmeni Miti”[7] adlı çalışmada Gieger tarafından yapılır. Bu çalışma popüler kültür ürünlerinde (filmler, televizyon, kitaplar, vb.) yaygın olan öğretmen mitlerinin, hükümet onaylı programlarda da güçlü bir şekilde yeniden tasarlandığını ve öğretmenin kalitesine vurgu yaptığını vurgulamaktadır. Gieger popüler kültürdeki pek çok öğretmen tasvirinin tamamen kurgusal olduğunu hatırlatır, Escalante’nin hikâyesinin gerçek bir öyküye dayandığı için pek çok mecrada tanıtıldığını vurgular. Bu çalışmada, filmin yapıldığı dönem ABD’de ve dünyanın pek çok yerinde artan bireyselci anlayışın yükselişinden, bireyin öncülük ettiği ve adeta bir kahramana/kurtarıcıya dönüştüğü alegoriden bahsedilmektedir. Dolayısıyla Escalante de böyle bir zamanda yaşadığı toplumu için önemli bir örnektir ve izleyiciler nazarında da ayrı bir iz bırakır. Velhasıl Kalk ve Diren gibi filmlerde izleyiciye bir anlamda bireycilik değerlerinin kutsandığını dolaylı yollardan aktarılmaktadır. Okul filmleri üzerine yapılan başka bir analizde[8]ise bireyci zafer hikâyelerinin nihayetinde bireyciliği, bireysel çabaları daha fazla yansıttığı, onu olumladığı aktarılır. Bu açıdan değişim, çözüm bulma ve yol açma edimlerinin sürekli olarak bireye atfedildiği bir anlayışın filmler yoluyla hâkim olduğu bir imaja dönüşme ihtimali de unutulmamalıdır.
Film bize okulun içinin ve okulla ilgili alanların daha geniş kültürel topluluklar arasında cereyan eden bir yer olduğunu imgeler. Bu film eğitime, okula, öğrenmeye dair mesajlar aktardığı gibi öğrencilerin, öğretmenlerin çeşitli sosyal ilişki türlerini de içine alan mesajlara dikkat çekmektedir. Diğer taraftan eğitim temalı filmlerin çoğunluğunda hikâyelerin ya mutlu son ile ya da hüzünlü finalle tamamlandığı görülür. Durum böyle olunca izleyicinin merakı, filmle olan bağı öykünün sonunda bir şekilde tamamlanır, izleyicinin bilemediği konular açıklanır ve bir anlamda açlığı giderilir. Fakat gerçek hayatta eğitim alanında cereyan eden hadiseler, filmlere konu olan yaşanmış bir hikâyedeki gibi mutlak anlamda tamamlanmayabilir çünkü gerçek hayatta devamlılık dediğimiz bir olgu vardır. Oysa filmler belirli bir yerden sonra devamlılık içermeyebilir, ortaya koyduğu mesajın güçlü etkisi ve iz bıraktığı hususlarla insanın zihninde yaşamaya devam edebilir. Şöyle denebilir belki de: Hayattaki hikâyeler her zaman mutlu veya hazinli bir sonla tamamlanmayabilir. Bazen hikâyeler kaldığı yerden devam eder, mutluluğa erişenler hüznü yaşayabilir, tam tersi bir durum da meydana gelebilir.
Tavsiye Filmler
Tehlikeli Oyun (Die Welle, 2008)
Şeytan Adasının Kralı (2010)
Okul Tıraşı (2021)
Kaynakça:
[1]Doçent Doktor. Yunus Namaz Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi, Radyo-Televizyon ve Sinema Bölümü [email protected]
[2] Orta Amerika ve Latin Amerika ülkelerinde yaşayanları ifade etmek için kullanılan bir kavram.
[3] Burkard Polster ve Marty Ross (2010). Mathematics Goes to the Movies, s. 43.
[4] AP calculus exam yani İleri Düzey Yerleştirme Sınavı. Bu sınavla Amerika, Kanada, Belçika, Hollanda, İngiltere ve Avrupa ülkelerindeki seçkin üniversitelere kabul başvuruları alınmaktadır.
[5] Burkard Polster ve Marty Ross (2010). Mathematics Goes to the Movies, s. 43.
[6] Burkard Polster ve Marty Ross, 2010, s. 45.
[7] Judith Lynn Gieger (2007) The Myth of the Good Mathematics Teacher, PRIMUS, 17:1, 93-102, DOI: 10.1080/10511970601126910
[8] Bryan R. Warnick, Heather S. Dawson, D. Spencer Smith & Bethany Vosburg-Bluem (2010) Student Communities and Individualism in American Cinema, Educational Studies, 46:2, 168-191, DOI: 10.1080/00131941003622211
İlgili Yazılar
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Ördeklerin Göçü& Şemsiye
Sinema okuryazarı ve okuryazarlığı, filmleri edilgen bir şekilde tüketmekle aynı anlama gelmez. Onlarla aktif bir diyalog içine girerek, kendi kültürel önyargılarını sorgular ve filmler aracılığıyla dünyaya dair daha geniş, daha derin bir perspektif edinmeye ulaşmayı sağlayabilir. Belki de bu, hem okuryazarlık hem okuryazar kavramı için dönüştürücü gücü temsil eder; bireyi daha eleştirel, daha empatik ve daha bilgili bir insan yapar.
Bir Film Nasıl İzlenir?‘Kısa’dan ‘Uzun’a Çocuklar ve Aileler için Film Rehberine Giriş
Günümüzde film izleme eylemi ya da video izleme hayatımızın her anını kuşatmış durumda. Hâl böyle olunca da anne ve babalar, çocukları için uygun içerikleri bulma noktasında sorun yaşayabiliyor. Nereye bakılacağı, neyin izlenebileceği, hangi mecraların çocuklar için daha elverişli olduğu önemli bir sorunsal ama bu sorunları aşabilmek adına 2025’te Nida dergisinde çocukları ve ebeveynleri ilgilendirecek film izleme alışkanlıklarını, bir filmi okumanın önemini ve en önemlisi Sinema Okuryazarlığı mefhumunu masaya yatırmanın zamanı geldi de geçti.
Kendi Bahçeni Sen Yeşertmelisin…
Başka birinin sana çiçek getirmesini beklemeden
Kendi bahçeni yeşert…
Ve kendi ruhunu kendin süsle.
Ne kadar dayanıklı olduğunu göreceksin…
Ne kadar güçlü olduğunu
Ve ne kadar değerli olduğunu öğreneceksin…
Her yeni elveda ile öğreneceksin…”
Sanat Bizim Neyimiz Olur?
Peki, gerçekte sanat olan, sanatlı olan sadece sonbahar mıdır? Kar tanelerinin yere inişi, yağmurun şıkırtısı, ağaçların çiçeklenişi daha mı az heyecan verir insana? Mevsimler, insanlar, ağaçlar, kuşlar ve yaratılmış olan her bir ‘’şey’’ hikmetle bakıldığında kendi başına bir sanat, kendi başına şaheser değil midir?