İnsanlar, hem de onların en masumları, boy boy türlü türlü hayvanlar, envai çeşit nebatat yok olup gitmeseydi; açlık susuzluk kol gezmeseydi, tahribat sadece mimari ve kültürel boyutta olsaydı bile savaşın ne korkunç, ne zalimce bir lanet olduğunu hemen herkes anlardı. Neşeli, rengârenk, nefes üstüne nefes alan bir şehirle; griye çalan karanlığı her yerini kuşatmış enkaz yığını arasında ilkini seçip ikincisinden ölesiye uzak durmak tercihlerin en kolayıydı. Yok etmek ve kazanmak gibi tuhaf bir ikiliye hizmet eden savaşın güya incelikli planları, stratejileri vardı ama ne hikmetse en “kazanılmış” savaş bile barışla imzalanmayınca hiçbir şey elde edilemiyordu.
Belki de insanlığın büyük başarısızlığı, barışı yeterince işleyip herkesin anlayacağı bir netliğe kavuşturamamasıydı. Barış ne yazık ki, savaşlar arası bir mola, mecalsiz bir züğürt tesellisiydi. Barıştan vazgeçmek hayallerden bile uzak tutulmalıyken, seçenekler arasında hep ilk üç arasındaydı.
Plutarkhos’a selam verircesine iki kitaba, iki savaş karşıtı resimli direniş eserine eğileceğim, dört değil kırk dört gözümle. Görsel diliyle büyük savaşların propaganda afişlerini hatırlatan, biri Ukrayna’dan diğeri İspanya’dan seslenen “Rondo’yu Değitiren Savaş” ve “Savaş Neleri Sevmez” kitaplarında, ihmal ettiğimiz barış binbir dille köşeye sıkıştırıyor savaşı.
Şehir bir birikimdir; söylenen şarkılar, yapılan alışverişler, verilen selamlar. Dünün birikimi müzelerde görülür, kütüphanelerde okunur, sanat merkezlerinde hissedilir, duyulur. Sokaklarda başıboş gezen hayvanların neşesi bile ele verir o şehri. Merhamet kol gezer kuytularda, deli dervişler her yere girip çıkar hürmet görür.
Tanışmalar anlamak ve çoğalmak içindir, şüphe ve sorgulamalar epey uzakta durup yalnızca kriz anında meydana gelir.
Her şeyin ne kadar kıymetli olduğunu gözden kaçırdığımızda sinsi bir heyula kılığındaki savaş semirmeye başlar. Birikimin köklerine saldırır, neşeyi bozguna uğratır, ahenkli şarkıları kakafoniye çevirir.
“Rondo’yu Değiştiren Savaş” eşi benzeri olmayan Rondo kasabasının güzel mi güzel rutiniyle açılıyor. Seralar, müzikler, evler, bahçeler, şarkı söyleyen çiçekler ve bu güzel tabloyu tamamlayan huzurlu bir halk. Halkın içinde öne çıkan üç güzel dost: Danko, Fabian ve Zirka… Şeffaf, kâğıt uçağı andıran ve oyuncak köpeklere benzeyen gövdeleriyle üç yılmaz barış koruyucusu. Bu ışıltıya meydan okurcasına önce fısıltısı geliyor savaşın, kapıdaymış ve ne yazık ki izin isteme huyu yokmuş. Tanışmak, anlamak nedir bilmezmiş; korkunç makineleriyle çıkagelir, yakıp yıkarmış, renkli çiçekleri kapkara dikenlerle değiş tokuş edermiş. Bağdat’ın kütüphanecileri, Floransa’nın müzecileri, İstanbul’un hattatları ve Timbuktu’nun yazma eser muhafızları gibi Rondo’nun sakinleri de savaşa hazırlıksız yakalanıyor. İspanyollara elma ikram eden Aztekler, beyaz adamı çadırlarında ağırlayan yerliler gibi.
“Savaş Neleri Sevmez” kitabı, bu durumu mükemmel bir cümleyle özetliyor: “Savaş her zaman davetsiz gelir. Hoşlanmadığı şeylerin listesini de beraberinde getirir.” Yavuz hırsızdır, ev sahibini bastırır savaş. “Bundan böyleeeeeeee…” diye çirkin naralar atar. Binlerce yılın yaşanmışlığını, birikimini hiçe sayar; sevgi köprülerini hiçbiri kalmayacak şekilde imha eder. Rondo’daki gibi pes etmeyen dostları da sevmez savaş. Kuş seslerini, bembeyaz pofuduk bulutları, yüce dağları, engin denizleri ve onlara sığınanları sevmediği gibi. Biz şükürler olsun görmedik ama son yüzyılda milyara yakın insan, baş tacı kıldığı göğün ölüm kusan uçaklarla tıklım tepiş dolduğunu gördü ve hemen her şeyini kaybedeceğini anladı. Çocuk oyunlarına, bisiklet seslerine, renkli balonlara katlanamayan savaş, yerini ve göğünü kuşattığı şehirlerin insanlarını yer altına hapseder. Korkuyla aldıkları nefesleri insanlara yaşadıkları hissini vermesin diye hayatın tüm kılcallarına abanır. Şarkılar, sazlar, danslar, boya fırçaları, kalem uçları, sararmış ya da bembeyaz sayfalar hülasa insanın insanca ürettiği her şeye düşman kesilir. Yok etmekten usandığı sayılı dakikalarda, yapıyormuş gibi görünmek, sahte barışı inşa etmek için; yeni sanatın, yeni bilimin, yeni mimarinin, yeni yurttaşlığın talimatını verir.
Yunan birlikleri Ege’deki kasabaları, köyleri bir bir ele geçirirken girdikleri bir kasabada bizzat Rumlar tarafından terslenirler; bizim hâlimiz yerinde, sizlik bir şey yok diye gerisin geri gönderirler işgalci askerleri. Böylelikle yüzlerce yıl bir arada yaşadıkları Müslüman komşularını korumuş olurlar. Dünyanın dört bir yanında buna benzer yığınla dayanışma hattı kurulmasaydı, hakkında yazdığım kitaplar bile olmayacaktı. Savaş hür iradeyle yazılmış kitapları, bağımsız araştırmaları, sınırları aşan güfteleri ve besteleri de sevmez.
Barışı kurmak yolunda büyük zorluklar var; Rondo’daki gönüldaşlarımız bunun farkında. Çiçekler şarkı söylemezken ve her yerde kapkara çalılar, eciş büçüş dikenler zuhur ederken umudu yeşertmek, acılar bu kadar büyükken onları görmezden gelmek, kolayca yok edenlerden kurtulup var etmeye sabretmek… Dresden bugün dimdik ayakta; İstanbul, Latin yağmasına ve modern dönem işgallerine rağmen herkesin sevgilisi; Saraybosna, insanca yaşama dersleri veriyor tüm sokaklarında; Hiroşima, Bağdat, Nagazaki, Şam, Halep ve Kudüs… Yok etmeye kalkanların hepsi yok olup unutulurken bu şehirlerin hepsi ayağa kalkmayı başarıyor.
Danko, Fabian ve Zirka savaşla konuşma asaletini bile gösteriyor. Danko’nun şeffaf gövdesinde kalbinin çevresinde çatlak oluşuyor. Ateşli kıvılcımlar Zirka’nın kâğıttan kanatlarının uçlarını yakıyor. Kara çiçek, Fabian’ın önünde topraktan fırlayıp bacağını delip geçiyor.
Yaralar iyileşir, umut kalbe tutunduğu sürece varlık tazelenir, güçlenir. Gün gelir verdiğimiz mücadelenin değerini hatırlatır yaralar, enkazlar, uçmuş çatılar, yarısı yanıp kül olmuş ormanlar.
Savaşla konuşulmuyor orasını anladık. Toplumun belleğinden, büyükannelerden, masallardan, ninnilerden, hayat kaynağı annelerden huzursuz olan savaş için söz nasıl bir anlam taşır acaba?
Sahte barıştan söz etmişken sahte umut elçilerinin de fiyakasını bozmamız gerekiyor. Saklanıp, hiçbir şey yapmayıp, savaşın sözünden çıkmayıp, savaşın geçip gideceğinden dem vuranlar; mücadele edenlerin sırtında yük olmaktan başka işe yaramazlar. Gün gelir, tenhalarda ticaret yapmaya, yüklerini tutmaya, aslında durum o kadar kötü değil masalları okumaya da başlarlar.
Sözden anlamayanla konuşmak, kalbi olmayana nüfuz etmek gibi mumdan kayıklarla ateşten deryaları aşma mesaisi çetin ve çileli çileli olmasına ya, tarih buna benzer mesailerin bereketli sonuçlarıyla dolup taşıyor. Bir adalet devleti kurulmadı mı, Kudüs her inançtan insanı yüzyıllarca barış içinde yaşatmadı mı? Modern zamanın tekinsiz örneklerini bile verebiliriz belki; gerçek çıkarlarının barışta olduğunu anlayan ülkeler birbirini yok etmekten vazgeçip birleşmedi mi?
Rondo’nun muhteşem haritası, enkaz diyarına dönüşmüşken Danko seraya gidip gelmeye devam ediyor, bir çıkış yolunu illaki bulacağını umut ediyor. Yere sabitlenmiş bisikletin pedallarıyla önündeki çiçeğe ışık düşürüyor. Vidalar, çarklar, pedallar, ışık ve boynunu kaldıran çiçek!
Umut bir atılım enerjisi, barışı kurmak ise sabırla yürüyen bir süreç. Çiçekler şarkı söylüyor. Çiçekler insanlara, savaşla yapamayacakları şarkısını söylüyor. Müzikmiş gibi yapmalarla ruhun doymayacağı şarkısını söylüyor, aynı fikirden insanlarla tıklım tepiş dolmuş sokaklarla, hep aynı insanların oturup kalktığı sofralarla olmayacağını söylüyor. Şehrin olmayacağını, insanların olmayacağını, masalların, hüznün, huzurun neşenin sineceğini, hatta silineceğini söylüyor. Bu şarkı, bu ışık, bu umut ve bu sabır savaşı korkutuyor. Geri adım atıyor savaş. Soğukta büzüşenlerin şenlik ateşini görüyor bir adım geriliyor, sıcak kucaklaşmaları görüyor üç adım geriliyor, darlıkta kurulan sofraları, azı çok tutmaları, gülümseyişle çiğnenen lokmaları görüyor kaçmaya başlıyor; kaçarken devriliyor, dönüp arkasına bakıyor değişen bir şey yok, sanki her şeyi yıkmamışçasına herkes dimdik ayakta; kahroluyor.
Birle başlamayan binler, milyonlar hiç var olmadı. Bir kişi kurtulduğunda herkesi kurtarmış saydık, bin olduk milyon olduk. Danko’nun çevirdiği pedallar barışa güçlü bir davet çağrısıydı, herkes icabet etti. Rondo değişti, evet yaralandı, evet kimi yaralarını sarması belki çooook uzun sürecek evet ama Rondo güçlendi, barışın kıymetini öğrendi. Kara dikenler yerine gelincikler sardı dört bir yanı. Güneşle, ayla, yıldızlarla bile kavgalı savaş dersini aldı.
Hüzünlü anılar bizi birbirimize ve barışa daha sıkıca bağlıyor. Bin karanlık yüzüyle türlü dolaplar çeviren savaşı zora sokuyoruz, evimizi şehrimizin, ülkemizin, dünyamızın en uzağı biliyoruz ve savunmamızı orada yapıyoruz. Savaşın pis homurtusuna şen şakrak gülüyoruz.
İki ayrı kitap birçok noktada bir diğerini tamamlıyor. Rondo umut ekseninde bir şehir hikâyesi anlatıyor. Barışın anatomisi dile geliyor. Varlığı ve darlığı iliklerimize nakşediyor. Çocuksu çiziktirmeler, teknik çizimlerle iç içe geçiyor. Sayfalara serpiştirilmiş detaylar kolajı çarpıcı kılıyor. Işık ve karanlık; barış ve savaşla eşleşiyor. Bu yalın zıtlık karmaşık kolajı dengeliyor. Üç karakter, çocuğun onlar aracılığıyla metne girmesini sağlıyor. Bir yönüyle ileri yaştaki okurlara uygun olan kitap; Danko, Fabian ve Zirka sayesinde küçük okurları peşine takıyor.
Afiş ve posterlerin sert ve abartılı grafikleriyle karşı-propaganda resimler geçidine dönüşen “Savaş Neleri Sevmez” kitabı, her sayfadaki bir cümlecikle derdini öyle güzel anlatıyor ki “Sam Amca” I want you! (askere seni istiyorum anlamına gelen çağırma afişi) diye karşımıza çıksa, “Yürü, anca gidersin!” deyip işimize bakarız. Üzerinde çok düşünmediğimiz insani rutinlerimizin ne büyük zenginlik olduğunu hatırlatmasıysa çaba.
Bir secde gayretinde, hayatı yorumlayıp yaşayabilmek… Bir secde yakınlığıyla kendisini yaratanı Halık bilip; mahlûk olmanın mütevazılığını anlayabilmek… Her günün gecesinde bir muhasip gibi kendini sorguya çekebilmek… Ve gözlerini yumarken karanlıkların içinde yarının aydınlığının kendine rahmet getireceği ve getirmesi ümidiyle; sabahlara uyanabilmek…
Peki ya hâlâ gaflet uykusundan uyanamayanlar? Hala rutinlerine kıyamayanlar! Dünyanın gözü önünde soykırım yaşanırken, binlerce çocuk katledilirken sessiz harflerle bile olsun konuşamayanlar? Ticaretime, ünvanıma, marka değerime, kişisel ilişkilerime zarar gelir diye susanlar? Yahut konuşur gibi görünüp de saman altından su yürütenler?
Bu soruların cevaplarında adımızın geçme endişesini ve “hayvandan bile aşağılık olanlar zümresi”ne dahil olma korkusunu sürekli taşımalıyız.
Sinemanın, sadece bir eğlence aracı olmanın ötesinde, anlam üreten, toplumsal gerçekliği yansıtan ve yeniden inşa eden bir sanat dalı olduğunu anlamakla başlayabiliriz . Bu alanda derinlemesine bir kavrayış geliştirmek için bazen hem teknik estetik katmanlara, bazen de hem de sosyolojik ve felsefi meselelere eğilmek önemlidir. İşte bu sebeple, günümüzün en güncel konularından biri olan medya okuryazarlığı kavramını ve onun önemli bir dalı olarak kabul edilen sinema okuryazarlığını anlamak, araştırmak gerekmektedir.
Benim Sadık Yarim Işıl Işıl Barış
İnsanlar, hem de onların en masumları, boy boy türlü türlü hayvanlar, envai çeşit nebatat yok olup gitmeseydi; açlık susuzluk kol gezmeseydi, tahribat sadece mimari ve kültürel boyutta olsaydı bile savaşın ne korkunç, ne zalimce bir lanet olduğunu hemen herkes anlardı. Neşeli, rengârenk, nefes üstüne nefes alan bir şehirle; griye çalan karanlığı her yerini kuşatmış enkaz yığını arasında ilkini seçip ikincisinden ölesiye uzak durmak tercihlerin en kolayıydı. Yok etmek ve kazanmak gibi tuhaf bir ikiliye hizmet eden savaşın güya incelikli planları, stratejileri vardı ama ne hikmetse en “kazanılmış” savaş bile barışla imzalanmayınca hiçbir şey elde edilemiyordu.
Belki de insanlığın büyük başarısızlığı, barışı yeterince işleyip herkesin anlayacağı bir netliğe kavuşturamamasıydı. Barış ne yazık ki, savaşlar arası bir mola, mecalsiz bir züğürt tesellisiydi. Barıştan vazgeçmek hayallerden bile uzak tutulmalıyken, seçenekler arasında hep ilk üç arasındaydı.
Plutarkhos’a selam verircesine iki kitaba, iki savaş karşıtı resimli direniş eserine eğileceğim, dört değil kırk dört gözümle. Görsel diliyle büyük savaşların propaganda afişlerini hatırlatan, biri Ukrayna’dan diğeri İspanya’dan seslenen “Rondo’yu Değitiren Savaş” ve “Savaş Neleri Sevmez” kitaplarında, ihmal ettiğimiz barış binbir dille köşeye sıkıştırıyor savaşı.
Şehir bir birikimdir; söylenen şarkılar, yapılan alışverişler, verilen selamlar. Dünün birikimi müzelerde görülür, kütüphanelerde okunur, sanat merkezlerinde hissedilir, duyulur. Sokaklarda başıboş gezen hayvanların neşesi bile ele verir o şehri. Merhamet kol gezer kuytularda, deli dervişler her yere girip çıkar hürmet görür.
Her şeyin ne kadar kıymetli olduğunu gözden kaçırdığımızda sinsi bir heyula kılığındaki savaş semirmeye başlar. Birikimin köklerine saldırır, neşeyi bozguna uğratır, ahenkli şarkıları kakafoniye çevirir.
“Rondo’yu Değiştiren Savaş” eşi benzeri olmayan Rondo kasabasının güzel mi güzel rutiniyle açılıyor. Seralar, müzikler, evler, bahçeler, şarkı söyleyen çiçekler ve bu güzel tabloyu tamamlayan huzurlu bir halk. Halkın içinde öne çıkan üç güzel dost: Danko, Fabian ve Zirka… Şeffaf, kâğıt uçağı andıran ve oyuncak köpeklere benzeyen gövdeleriyle üç yılmaz barış koruyucusu. Bu ışıltıya meydan okurcasına önce fısıltısı geliyor savaşın, kapıdaymış ve ne yazık ki izin isteme huyu yokmuş. Tanışmak, anlamak nedir bilmezmiş; korkunç makineleriyle çıkagelir, yakıp yıkarmış, renkli çiçekleri kapkara dikenlerle değiş tokuş edermiş. Bağdat’ın kütüphanecileri, Floransa’nın müzecileri, İstanbul’un hattatları ve Timbuktu’nun yazma eser muhafızları gibi Rondo’nun sakinleri de savaşa hazırlıksız yakalanıyor. İspanyollara elma ikram eden Aztekler, beyaz adamı çadırlarında ağırlayan yerliler gibi.
“Savaş Neleri Sevmez” kitabı, bu durumu mükemmel bir cümleyle özetliyor: “Savaş her zaman davetsiz gelir. Hoşlanmadığı şeylerin listesini de beraberinde getirir.” Yavuz hırsızdır, ev sahibini bastırır savaş. “Bundan böyleeeeeeee…” diye çirkin naralar atar. Binlerce yılın yaşanmışlığını, birikimini hiçe sayar; sevgi köprülerini hiçbiri kalmayacak şekilde imha eder. Rondo’daki gibi pes etmeyen dostları da sevmez savaş. Kuş seslerini, bembeyaz pofuduk bulutları, yüce dağları, engin denizleri ve onlara sığınanları sevmediği gibi. Biz şükürler olsun görmedik ama son yüzyılda milyara yakın insan, baş tacı kıldığı göğün ölüm kusan uçaklarla tıklım tepiş dolduğunu gördü ve hemen her şeyini kaybedeceğini anladı. Çocuk oyunlarına, bisiklet seslerine, renkli balonlara katlanamayan savaş, yerini ve göğünü kuşattığı şehirlerin insanlarını yer altına hapseder. Korkuyla aldıkları nefesleri insanlara yaşadıkları hissini vermesin diye hayatın tüm kılcallarına abanır. Şarkılar, sazlar, danslar, boya fırçaları, kalem uçları, sararmış ya da bembeyaz sayfalar hülasa insanın insanca ürettiği her şeye düşman kesilir. Yok etmekten usandığı sayılı dakikalarda, yapıyormuş gibi görünmek, sahte barışı inşa etmek için; yeni sanatın, yeni bilimin, yeni mimarinin, yeni yurttaşlığın talimatını verir.
Yunan birlikleri Ege’deki kasabaları, köyleri bir bir ele geçirirken girdikleri bir kasabada bizzat Rumlar tarafından terslenirler; bizim hâlimiz yerinde, sizlik bir şey yok diye gerisin geri gönderirler işgalci askerleri. Böylelikle yüzlerce yıl bir arada yaşadıkları Müslüman komşularını korumuş olurlar. Dünyanın dört bir yanında buna benzer yığınla dayanışma hattı kurulmasaydı, hakkında yazdığım kitaplar bile olmayacaktı. Savaş hür iradeyle yazılmış kitapları, bağımsız araştırmaları, sınırları aşan güfteleri ve besteleri de sevmez.
Barışı kurmak yolunda büyük zorluklar var; Rondo’daki gönüldaşlarımız bunun farkında. Çiçekler şarkı söylemezken ve her yerde kapkara çalılar, eciş büçüş dikenler zuhur ederken umudu yeşertmek, acılar bu kadar büyükken onları görmezden gelmek, kolayca yok edenlerden kurtulup var etmeye sabretmek… Dresden bugün dimdik ayakta; İstanbul, Latin yağmasına ve modern dönem işgallerine rağmen herkesin sevgilisi; Saraybosna, insanca yaşama dersleri veriyor tüm sokaklarında; Hiroşima, Bağdat, Nagazaki, Şam, Halep ve Kudüs… Yok etmeye kalkanların hepsi yok olup unutulurken bu şehirlerin hepsi ayağa kalkmayı başarıyor.
Danko, Fabian ve Zirka savaşla konuşma asaletini bile gösteriyor. Danko’nun şeffaf gövdesinde kalbinin çevresinde çatlak oluşuyor. Ateşli kıvılcımlar Zirka’nın kâğıttan kanatlarının uçlarını yakıyor. Kara çiçek, Fabian’ın önünde topraktan fırlayıp bacağını delip geçiyor.
Yaralar iyileşir, umut kalbe tutunduğu sürece varlık tazelenir, güçlenir. Gün gelir verdiğimiz mücadelenin değerini hatırlatır yaralar, enkazlar, uçmuş çatılar, yarısı yanıp kül olmuş ormanlar.
Savaşla konuşulmuyor orasını anladık. Toplumun belleğinden, büyükannelerden, masallardan, ninnilerden, hayat kaynağı annelerden huzursuz olan savaş için söz nasıl bir anlam taşır acaba?
Sahte barıştan söz etmişken sahte umut elçilerinin de fiyakasını bozmamız gerekiyor. Saklanıp, hiçbir şey yapmayıp, savaşın sözünden çıkmayıp, savaşın geçip gideceğinden dem vuranlar; mücadele edenlerin sırtında yük olmaktan başka işe yaramazlar. Gün gelir, tenhalarda ticaret yapmaya, yüklerini tutmaya, aslında durum o kadar kötü değil masalları okumaya da başlarlar.
Sözden anlamayanla konuşmak, kalbi olmayana nüfuz etmek gibi mumdan kayıklarla ateşten deryaları aşma mesaisi çetin ve çileli çileli olmasına ya, tarih buna benzer mesailerin bereketli sonuçlarıyla dolup taşıyor. Bir adalet devleti kurulmadı mı, Kudüs her inançtan insanı yüzyıllarca barış içinde yaşatmadı mı? Modern zamanın tekinsiz örneklerini bile verebiliriz belki; gerçek çıkarlarının barışta olduğunu anlayan ülkeler birbirini yok etmekten vazgeçip birleşmedi mi?
Rondo’nun muhteşem haritası, enkaz diyarına dönüşmüşken Danko seraya gidip gelmeye devam ediyor, bir çıkış yolunu illaki bulacağını umut ediyor. Yere sabitlenmiş bisikletin pedallarıyla önündeki çiçeğe ışık düşürüyor. Vidalar, çarklar, pedallar, ışık ve boynunu kaldıran çiçek!
Umut bir atılım enerjisi, barışı kurmak ise sabırla yürüyen bir süreç. Çiçekler şarkı söylüyor. Çiçekler insanlara, savaşla yapamayacakları şarkısını söylüyor. Müzikmiş gibi yapmalarla ruhun doymayacağı şarkısını söylüyor, aynı fikirden insanlarla tıklım tepiş dolmuş sokaklarla, hep aynı insanların oturup kalktığı sofralarla olmayacağını söylüyor. Şehrin olmayacağını, insanların olmayacağını, masalların, hüznün, huzurun neşenin sineceğini, hatta silineceğini söylüyor. Bu şarkı, bu ışık, bu umut ve bu sabır savaşı korkutuyor. Geri adım atıyor savaş. Soğukta büzüşenlerin şenlik ateşini görüyor bir adım geriliyor, sıcak kucaklaşmaları görüyor üç adım geriliyor, darlıkta kurulan sofraları, azı çok tutmaları, gülümseyişle çiğnenen lokmaları görüyor kaçmaya başlıyor; kaçarken devriliyor, dönüp arkasına bakıyor değişen bir şey yok, sanki her şeyi yıkmamışçasına herkes dimdik ayakta; kahroluyor.
Birle başlamayan binler, milyonlar hiç var olmadı. Bir kişi kurtulduğunda herkesi kurtarmış saydık, bin olduk milyon olduk. Danko’nun çevirdiği pedallar barışa güçlü bir davet çağrısıydı, herkes icabet etti. Rondo değişti, evet yaralandı, evet kimi yaralarını sarması belki çooook uzun sürecek evet ama Rondo güçlendi, barışın kıymetini öğrendi. Kara dikenler yerine gelincikler sardı dört bir yanı. Güneşle, ayla, yıldızlarla bile kavgalı savaş dersini aldı.
Hüzünlü anılar bizi birbirimize ve barışa daha sıkıca bağlıyor. Bin karanlık yüzüyle türlü dolaplar çeviren savaşı zora sokuyoruz, evimizi şehrimizin, ülkemizin, dünyamızın en uzağı biliyoruz ve savunmamızı orada yapıyoruz. Savaşın pis homurtusuna şen şakrak gülüyoruz.
İki ayrı kitap birçok noktada bir diğerini tamamlıyor. Rondo umut ekseninde bir şehir hikâyesi anlatıyor. Barışın anatomisi dile geliyor. Varlığı ve darlığı iliklerimize nakşediyor. Çocuksu çiziktirmeler, teknik çizimlerle iç içe geçiyor. Sayfalara serpiştirilmiş detaylar kolajı çarpıcı kılıyor. Işık ve karanlık; barış ve savaşla eşleşiyor. Bu yalın zıtlık karmaşık kolajı dengeliyor. Üç karakter, çocuğun onlar aracılığıyla metne girmesini sağlıyor. Bir yönüyle ileri yaştaki okurlara uygun olan kitap; Danko, Fabian ve Zirka sayesinde küçük okurları peşine takıyor.
Afiş ve posterlerin sert ve abartılı grafikleriyle karşı-propaganda resimler geçidine dönüşen “Savaş Neleri Sevmez” kitabı, her sayfadaki bir cümlecikle derdini öyle güzel anlatıyor ki “Sam Amca” I want you! (askere seni istiyorum anlamına gelen çağırma afişi) diye karşımıza çıksa, “Yürü, anca gidersin!” deyip işimize bakarız. Üzerinde çok düşünmediğimiz insani rutinlerimizin ne büyük zenginlik olduğunu hatırlatmasıysa çaba.
Biz barışı severiz, barış bizi sever!
İlgili Yazılar
Ölümü Anlayabilmek…
Bir secde gayretinde, hayatı yorumlayıp yaşayabilmek… Bir secde yakınlığıyla kendisini yaratanı Halık bilip; mahlûk olmanın mütevazılığını anlayabilmek… Her günün gecesinde bir muhasip gibi kendini sorguya çekebilmek… Ve gözlerini yumarken karanlıkların içinde yarının aydınlığının kendine rahmet getireceği ve getirmesi ümidiyle; sabahlara uyanabilmek…
Kudüs Bakışlı Çocuğa Minnetle
Ey çağın ebabili,
Kudüs gülüşlü çocuk
Öğrettiğin onca şey için
Sana minnettarız
Rutin Olmayan Bir Yazı
Peki ya hâlâ gaflet uykusundan uyanamayanlar? Hala rutinlerine kıyamayanlar! Dünyanın gözü önünde soykırım yaşanırken, binlerce çocuk katledilirken sessiz harflerle bile olsun konuşamayanlar? Ticaretime, ünvanıma, marka değerime, kişisel ilişkilerime zarar gelir diye susanlar? Yahut konuşur gibi görünüp de saman altından su yürütenler?
Bu soruların cevaplarında adımızın geçme endişesini ve “hayvandan bile aşağılık olanlar zümresi”ne dahil olma korkusunu sürekli taşımalıyız.
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Wall-E& Kutu
Sinemanın, sadece bir eğlence aracı olmanın ötesinde, anlam üreten, toplumsal gerçekliği yansıtan ve yeniden inşa eden bir sanat dalı olduğunu anlamakla başlayabiliriz . Bu alanda derinlemesine bir kavrayış geliştirmek için bazen hem teknik estetik katmanlara, bazen de hem de sosyolojik ve felsefi meselelere eğilmek önemlidir. İşte bu sebeple, günümüzün en güncel konularından biri olan medya okuryazarlığı kavramını ve onun önemli bir dalı olarak kabul edilen sinema okuryazarlığını anlamak, araştırmak gerekmektedir.