Kötü ve kötülük öyle ya da başka türlü insan oluşun aşamalarından biridir. İster bakışta ister eylemde isterse kutsalda temellendirilmeye çalışılsın, tanımlanamayan ancak işaret edilebilen, sembolleştirilen bir anlatı ve aynı zamanda bir deneyim olarak iyinin karşısında ve/veya yokluğunda varlık kazanan, terbiye eden, “Hakk”a yaklaştıran ya da ondan uzaklaştıran bir “gerçektir.”
Kötülük tartışması teodisenin kaynağı olarak Epikür’ün “Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da, gücü mü yetmiyor? O halde, güçsüzdür. Yoksa gücü yetiyor da kötülüğü önlemek mi istemiyor? O halde, iyi niyetli değildir. Hem güçlü hem de iyi ise, bu kadar kötülük nereden geliyor?” iddiasıyla şekillenip doğal, teolojik, etik ve psişik kötülüklerden başka bir ifadeyle depremler, seller, salgın hastalıklar, sebepsiz cinayetler, kıyımlardan radikal kötülük tartışmalarına kadar devam etmiştir. Tanrı, mükemmel bir şekilde iyilik sever ve aynı zamanda her şeye gücü yeten veya her şeye kadir ise dünyada neden kötülükler vardır? O, neden buna izin veriyor? …ve daha birçok soru analitik, hermenötik ve teolojik temellendirmelerle insanın dünyaya ve dünyadaki konumuna bakışını sorgularken yüzleşmek “zorunda” olduğu bir duraktır. İnsanı beşerden ayıran ve onu yaratılmışların en şereflisi ya da en aşağısı kılacak olan elleriyle inşa etmek zorunda olduğu dünyadaki hâlidir. Hume’un ifadesiyle “bir kötülük, nedeni bizimle bir ilişkisi olmasa da, gerçek olabilir; kendine özgü olmadan da gerçek olabilir; diğerlerine görünmeden de gerçek olabilir; sürekli olmadan da gerçek olabilir ve genel kurallarla açıklanamadan da gerçek olabilir.”
Her acının sonrası daha büyük bir acı mıdır?
Batı düşünce tarihinde genel olarak kötü daima öteki, karanlık, günah, iyinin dışında her ne ise odur; insanın tam da kötülükten, haksızlıktan ve acıdan uzaklaştığını düşündüğü anda en şiddetli şekilde ortaya çıkabilen kötülük, sorumluluğu biçimlendiren ve bağışlanmaya götüren bir disiplin aracıdır.
Mitlerin ve Helenistik dönem ve ardından Plotinus’un ve Maniheizm’in etkisinde kalan ve ayrıca Perslerin iki güçlü tanrısının Ahuramazda ve Ehrimen’in düalist yorumunun Hıristiyan teolojisine katılmasıyla birlikte kötü kendi başına, iyilikten bağımsız bir varlığa sahiptir ve şeytanda kişileşmiştir, ikinci bir Tanrı olmuştur ve bir disiplin aracı olarak görülmüştür. Kötülük, şeytanın Tanrının vaadine karşılık geliştirdiği “sözün” yokluktaki varlığı/vaadi olmuştur. Oysa Antik Yunan’da, Hıristiyanlığın Augustinus ve Aquinas yorumunda da kötü hem metafizik hem doğal hem de ahlâki anlamıyla iyi olmayan her şey olarak tanımlanmıştır, kişileştirilmemiş ve ontolojik bir öz verilmemiştir. Örneğin, Sokrates için kötülük; hayata dair pratik bilginin ve aslında hikmetin yoksunluğudur. Başka bir söyleyişle, kişinin içindeki at sineğinin hakikatine kulaklarını kapatmasıdır, nasıl iyi olunacağına dair bilgiye sahip olmamasıdır. Kötülüğün Tanrı’nın sözüne muhatap olamamaktan kaynakladığını söyleyen Marcus Aurelius’a göre ise en büyük kötülük insanın cehaletidir. Burada aslına bakılırsa kötü, iyinin “değillemesi”dir, fakat iyiye referansla bile olsa ontolojik bir varlığa sahip değildir. Kötülüğün varlığı tıpkı karanlıkta ışığın olmaması durumu gibidir, bu durumda da kötülük, iyiliğin olmamasından, pratik hayata dair yoksunluktan doğan somut, yaşanan bir acı, kayıp, yas, intikam, hırs, haset ve kibir durumudur. Bu, fiziksel, zihinsel ya da tinsel boyutlarda olabilir, herkes tarafından duyumsanmakla birlikte kişiye özeldir, bireyseldir. Bu nedenle onu kategorik olarak tanımlamak oldukça zordur, sadece ve apaçık söylenebilecek olan, onun duyumsandığıdır. Bu, kötülüğü anlaşılmaz kılmaz ama açıklanamazlığını ortaya koyar. Pratik hayatta kötülüğün birçok veçhesiyle karşı karşıya kalınmaktadır ve tam da burada kötülük sorunu bir tür hayata dair duygu durumları olarak peçesini kaldırmaktadır ve yapılan kötülüğün açıklanması değil, karşı karşıya kalınan kötülüğün duyumsanmasıdır. Bir başkasının, benim dışımda olan birinin acısını, yüz yüze kaldığı kötülüğü kendimde olan duygu durumuyla karşılaştırarak kendi üzerimden kurduğum için anlarım, bende bir duygu dünyasını harekete geçirir, o acı durumunu başka bir özne olarak kendimde benim tecrübem olarak kurarım. O acı durumu tekrar edilemezliğinden dolayı benim için/bir başkası için hep ikincildir. Bosna’da, Suriye’de, Arakan’da, Doğu Türkistan’da, Gazze’de taciz ve tecavüze uğrayan kadınların acısını bütün bedenimde hissedebilirim ama onların acısını aynıyla tekrar edemem; Suriye’de, Gazze’de babasının, abisinin, eşinin, çocuğunun parçalanmış cesedini toplayan kadının acısını kendimden hareketle bedenimde duyduğum irkintiyle duyumsarım; savaşlarda ya da çeşitli kazalarda ölen kişilerin ailesinin acısını kalbimin ortasında kendi kaybımla özdeşleştirerek ya da başka bir tecrübede kurarak anlayabilirim ama bu anlamalar hep “gözlemleyen ben”in kategoriler oluşturan tecrübesine göredir ve hep ikincildir. Bu, kötülüğün evrenselliğini insanlık paydasında apaçık ve tasvir edilir kılar ama tanımlanmasına imkân vermez. Çünkü bütün bu acılar ve eksikler, kötünün doğasının insana dairliğini ve inşai oluşunu, şimdi ve buradalığını, hayatın içinde oluşunu aşarak teorik çerçevede açıklayamaz. Bu bize, popüler kültürde ve günlük yaşamımızda karşılaştığımız kötülüklerle daha teorik düzeyde karşılaştığımız kötülükler arasında bir fark olduğunu da göstermektedir.
Aslında kötülük nereden geliyor sorusuyla varılmak istenen, kötülüğün duyumsanmasından ve ikincilleştirilmesinden çok, anlaşılması ve üzerinde konuşulabilmesi için bir dil imkânının olup olmadığının araştırılmasıdır.
Kötülüğü tecrübe etmekle kötülük üzerine konuşmak farklı ontolojik ve epistemolojik koşula sahiptir.
Tanrı’nın-tanrıların yaratması bağlamında metafizik ve ontolojik açıdan ya bir savunu ya da bir isyan sarkacında düalist bakışla ele alınan kötülük, son 200 yıldır felsefede, edebiyatta, sanatta ve antropolojide bilmek, anlamak, tasvir, tahlil ve tahkik için kötülük, düşünürlerin -yazarların gündemlerine eylemden çok bir kavram üzerinde- hakkında düşünülmesi gereken bir olgu olarak yerleşmiştir. Bütün bu tartışmalar açısından bakıldığında ise metafizik ve ontolojik açıdan evrensel, genel-geçer olarak sınıflandırılan yönünün yanı sıra özellikle etik ve politik açıdan zamanla-mekânla ve ilişkilerle mukayyet ve göreceli kötülük anlatıları kurulmuştur. Bu süreçte yaşanan iki dünya savaşının ve devam eden soykırımların ardından kötülüğün sıradanlığı bağlamında herhangi bir klasik ahlâk teorisince temellendirilemeyen bir aşamaya gelinmiştir. İnsanın, imar etmek, iyileştirmek ve güçlendirmek amacıyla karada ve denizde kendi elleriyle çıkardığı fesat, artık sadece insan türünü değil; var olan her canlıyı tehdit etmektedir. İyilik postunda açık, aleni kötülük yapılmaktadır:
Çünkü iyinin ölçütü, kapitalist düzende “refah ve huzur” içinde yaşayabilmek, yeryüzünde cenneti kurmak olarak belirlenmiştir…
Çünkü iyilik, ölümden ve ölüme hazırlayacak olan her türlü ilkeden arınmak olarak tanımlanmıştır…
Çünkü iyilik, bilinmeyen zamana ve tahmin edilemeyen bedele teslim edilemeyecek kadar mülk edinilmiştir…
İyiliğin varlık koşulu antropoloji, etik ve teolojiden çok arkeoloji olmuştur. Yani karşılığı bir başka dünyanın bu dünya ve bu dünyada olana indirgenmesiyle ilgilidir. Kaybedilen ise gözün, sözün ve varlığın hakikatidir. Cioran’ın dediği gibi “gözün görebileceği alan sınırlıdır, göz her zaman dışarıdan görür. Ama dünya, yüreğin içinde olduğu için bilgiye ulaşabilme konusunda tek yöntemdir içebakış. Yüreğin görsel alanı?
Dünya, artı Tanrı, artı hiçlik: Yani her şey.” Bu bakışla insan ve insanın içinde bulunduğu bütün örgütlenme biçimleri teodiseden (tanrı savunusundan) antropodiseye (insanın savunusuna) ve şimdilerde de negatif antropodiseye taşınır.
Teodisede Tanrı inancı güçlüdür ve O’nun kötülük yaratmayacağı ya da yarattıklarında kötülük varsa bile mutlak iyiliğe taşıyan arızî bir durum olduğu iddiası hâkimdir.
Başka bir ifadeyle, kötülük vardır ve fakat insanda da Tanrı’nın sonsuz iyi ve adaletli olduğuna dair bir inanç ya da inanç kırıntıları vardır. İnsan bu izan ile hareket ederse Tanrı’nın kötülüğün nedeni olduğu sonucuna ulaşmayacağı ve bununla birlikte kötülüğün varlığını da reddedemeyeceği için bütün bu kötülükleri Tanrı’nın adaletinin göstergesi olarak kabul edecektir.
Günümüzde teodiselerin yerini antropodiseye bırakması, ahlâki kötülüğün ve iyiliğin arkeolojik bir “nesneye” dönüşmesinde, Tanrı inancının profanlaşmasında ve insan doğasının teknokratların nesnesi olmasında görülmektedir. Acıların ve sıkıntıların tanım ve tasvirinin yersiz-yurtsuzlaşması, elleriyle yaptıklarının tahammülü zor bir varlık koşuluna dönüşmesiyle ortaya çıkan fesadı ve muhatap olunacak, iyi edecek bir yaratıcı ya da bir dost bulun(a)madığı-görül(e)mediği ve tasavvur edil(e)mediği için teselli bulamayan insan, tür olarak klasik insan anlayışını antropodiseyle (kendi savunusuyla) kurtarmaya çalışır.
Kötülük, felsefi tartışmaların gündeminde sıradanlaştığında, başka bir ifadeyle, “iyilik görüntüsünde” kötülük yapıldığında etik, ontolojik ve teolojik kabulleri köklerinden sarsarak yerleşir. Kötülük, radikal kötülük, sıradan kötülük, -mış gibi görünen kötülük vs. bilinen kabullerle açıklanmaya ihtiyaç duymayacak açıklıktadır ve bu(a)radadır; ama “gözleri ve kulakları hakikate kapalı olanlar” için artık iyilikten ayırt edilemeyecek kadar iyiliğin sınırlarını aşıp odağına yerleşen kuzu postunda tilkidir. Rikkatli kavrayışlar bile iyiliğin abartılmasıyla ortaya çıkan kötülüğün farkına ancak varabilmektedir.
Bir ölçü belirlemek ya da ölçüyü doğrultmak için tam da burada her zamankinden daha fazla “Furkan” ihtiyacı doğar. Doğruyu eğriden ayırt edecek ölçü gelişmedikçe adil bir hasad yapılamayacaktır, o nedenle furkan, bir kılavuz olarak bilinci hak, adalet ve denge üzerine geliştirdiğinde iyilikteki kötülük ve kötülükteki iyilik görülebilir olacaktır.
Bu nisbette İslam düşünce geleneğinde kelamcılar ve felsefeciler arasında farklı yaklaşımlar olmasına rağmen kötülük sorunuyla etik düzlemde yüzleşebilme ve furkan oluşturma imkânı Kadı Abdülcabbar’ın (fakih ve kelam âlimi ö. 415/1025) tasvirinde görülmektedir. Hem İslam düşüncesindeki hem de Hıristiyan ve Batı düşüncesindeki ana akım tartışmalardan farklı bir tasvir geliştirmiş olan Kadı’ya göre kötülük ve dahi iyilik mutlak değil görecelidir, hem zamanda hem mekânda hem de anlatıda görecelidir. Bu üç boyut kötülük ve iyilik tartışmalarına yeni bir hermenötik alan açmaktadır. Kişi hayatında esas olanın niyeti pekiştiren eylemde, “amel”de, tercihlerinde aşikâr olduğunu savunan Kadı, kişinin hayat tecrübesinde de aynı durumun koşullarla ilişkili olarak bazen iyi bazen de kötü olabileceğini de belirterek kişinin bakışını, niyetini ve ufkunu terbiye etmesini salık verir.
Kötülük ve iyilik arasında sarkaçta kalan insanın (ister tasarım ister yaratılış nazarında varolagelsin) kötülük üzerine düşünmesinin, kötülük hakkında konuşmasının yolunu, ölçülerini ve bakışını konumlandırabilmesi için üç temel sebebi olmalıdır:
Tanrı’yı daha iyi tanımak,
Varoluşu daha iyi anlamak ve de
İnsanın kendisini daha iyi tanımak.
İnsan, kendin için çok zor problemsin.
I.Kant
[1] İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Bölümü
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir
Ebeveynlik, ahlâk mimarisinin en görünmez ama en etkili sanatıdır. Çocuğa bırakılacak en büyük miras, gösterişli eşyalar değil, erdemli melekeler olmalıdır. Çünkü huylar, melekeye dönüştükçe davranış bilinçten bağımsız bir zarafet kazanır. O zarafet, yetişkinlikte bile çocuğun hareketlerinde sürer: konuşurken ses tonunda, susarken duruşunda…
Sosyolog Zygmunt Bauman ise mutluluk konusuna oldukça farklı bir noktadan yaklaşır. Ona göre “mutluluk, dertsizlik değil; dertlerle mücadele edebilme gücüdür. Mutluluk, sorunların yokluğu değil, onlarla yüzleşip onları aşabilme cesaretidir. İnsan hayatı hiçbir zaman tamamen huzurlu değildir; ancak anlamlı bir mücadele sürdüğü sürece ‘mutlu bir yaşam’dan söz edilebilir.”
İdeolojik yönelim müzik üzerinden kendini dışa vurur. Aslında ‘İstiklal Marşı’ üzerinden yürütülen tartışma da müzik alanında yaşanan tartışmanın içeriğine ilişkin bilgi vericidir. Özellikle 28 Şubat sürecinde ‘İstiklal Marşı’na karşı ‘Onuncu yıl Marşı’nın öne çıkarılması, kuşku yok ki İstiklal Marşı’nın içeriği ile ilgili bir konudur.
Bu Dünyada Yeteri Kadar Acı Yok mu?
Eyüp peygamber…
İbrahim peygamber…
ve Muhammed (s.a.v.)…
“İnsan kalbi: Tanrının açık yarası…” M. Cioran
Kötü ve kötülük öyle ya da başka türlü insan oluşun aşamalarından biridir. İster bakışta ister eylemde isterse kutsalda temellendirilmeye çalışılsın, tanımlanamayan ancak işaret edilebilen, sembolleştirilen bir anlatı ve aynı zamanda bir deneyim olarak iyinin karşısında ve/veya yokluğunda varlık kazanan, terbiye eden, “Hakk”a yaklaştıran ya da ondan uzaklaştıran bir “gerçektir.”
Kötülük tartışması teodisenin kaynağı olarak Epikür’ün “Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da, gücü mü yetmiyor? O halde, güçsüzdür. Yoksa gücü yetiyor da kötülüğü önlemek mi istemiyor? O halde, iyi niyetli değildir. Hem güçlü hem de iyi ise, bu kadar kötülük nereden geliyor?” iddiasıyla şekillenip doğal, teolojik, etik ve psişik kötülüklerden başka bir ifadeyle depremler, seller, salgın hastalıklar, sebepsiz cinayetler, kıyımlardan radikal kötülük tartışmalarına kadar devam etmiştir. Tanrı, mükemmel bir şekilde iyilik sever ve aynı zamanda her şeye gücü yeten veya her şeye kadir ise dünyada neden kötülükler vardır? O, neden buna izin veriyor? …ve daha birçok soru analitik, hermenötik ve teolojik temellendirmelerle insanın dünyaya ve dünyadaki konumuna bakışını sorgularken yüzleşmek “zorunda” olduğu bir duraktır. İnsanı beşerden ayıran ve onu yaratılmışların en şereflisi ya da en aşağısı kılacak olan elleriyle inşa etmek zorunda olduğu dünyadaki hâlidir. Hume’un ifadesiyle “bir kötülük, nedeni bizimle bir ilişkisi olmasa da, gerçek olabilir; kendine özgü olmadan da gerçek olabilir; diğerlerine görünmeden de gerçek olabilir; sürekli olmadan da gerçek olabilir ve genel kurallarla açıklanamadan da gerçek olabilir.”
Her acının sonrası daha büyük bir acı mıdır?
Mitlerin ve Helenistik dönem ve ardından Plotinus’un ve Maniheizm’in etkisinde kalan ve ayrıca Perslerin iki güçlü tanrısının Ahuramazda ve Ehrimen’in düalist yorumunun Hıristiyan teolojisine katılmasıyla birlikte kötü kendi başına, iyilikten bağımsız bir varlığa sahiptir ve şeytanda kişileşmiştir, ikinci bir Tanrı olmuştur ve bir disiplin aracı olarak görülmüştür. Kötülük, şeytanın Tanrının vaadine karşılık geliştirdiği “sözün” yokluktaki varlığı/vaadi olmuştur. Oysa Antik Yunan’da, Hıristiyanlığın Augustinus ve Aquinas yorumunda da kötü hem metafizik hem doğal hem de ahlâki anlamıyla iyi olmayan her şey olarak tanımlanmıştır, kişileştirilmemiş ve ontolojik bir öz verilmemiştir. Örneğin, Sokrates için kötülük; hayata dair pratik bilginin ve aslında hikmetin yoksunluğudur. Başka bir söyleyişle, kişinin içindeki at sineğinin hakikatine kulaklarını kapatmasıdır, nasıl iyi olunacağına dair bilgiye sahip olmamasıdır. Kötülüğün Tanrı’nın sözüne muhatap olamamaktan kaynakladığını söyleyen Marcus Aurelius’a göre ise en büyük kötülük insanın cehaletidir. Burada aslına bakılırsa kötü, iyinin “değillemesi”dir, fakat iyiye referansla bile olsa ontolojik bir varlığa sahip değildir. Kötülüğün varlığı tıpkı karanlıkta ışığın olmaması durumu gibidir, bu durumda da kötülük, iyiliğin olmamasından, pratik hayata dair yoksunluktan doğan somut, yaşanan bir acı, kayıp, yas, intikam, hırs, haset ve kibir durumudur. Bu, fiziksel, zihinsel ya da tinsel boyutlarda olabilir, herkes tarafından duyumsanmakla birlikte kişiye özeldir, bireyseldir. Bu nedenle onu kategorik olarak tanımlamak oldukça zordur, sadece ve apaçık söylenebilecek olan, onun duyumsandığıdır. Bu, kötülüğü anlaşılmaz kılmaz ama açıklanamazlığını ortaya koyar. Pratik hayatta kötülüğün birçok veçhesiyle karşı karşıya kalınmaktadır ve tam da burada kötülük sorunu bir tür hayata dair duygu durumları olarak peçesini kaldırmaktadır ve yapılan kötülüğün açıklanması değil, karşı karşıya kalınan kötülüğün duyumsanmasıdır. Bir başkasının, benim dışımda olan birinin acısını, yüz yüze kaldığı kötülüğü kendimde olan duygu durumuyla karşılaştırarak kendi üzerimden kurduğum için anlarım, bende bir duygu dünyasını harekete geçirir, o acı durumunu başka bir özne olarak kendimde benim tecrübem olarak kurarım. O acı durumu tekrar edilemezliğinden dolayı benim için/bir başkası için hep ikincildir. Bosna’da, Suriye’de, Arakan’da, Doğu Türkistan’da, Gazze’de taciz ve tecavüze uğrayan kadınların acısını bütün bedenimde hissedebilirim ama onların acısını aynıyla tekrar edemem; Suriye’de, Gazze’de babasının, abisinin, eşinin, çocuğunun parçalanmış cesedini toplayan kadının acısını kendimden hareketle bedenimde duyduğum irkintiyle duyumsarım; savaşlarda ya da çeşitli kazalarda ölen kişilerin ailesinin acısını kalbimin ortasında kendi kaybımla özdeşleştirerek ya da başka bir tecrübede kurarak anlayabilirim ama bu anlamalar hep “gözlemleyen ben”in kategoriler oluşturan tecrübesine göredir ve hep ikincildir. Bu, kötülüğün evrenselliğini insanlık paydasında apaçık ve tasvir edilir kılar ama tanımlanmasına imkân vermez. Çünkü bütün bu acılar ve eksikler, kötünün doğasının insana dairliğini ve inşai oluşunu, şimdi ve buradalığını, hayatın içinde oluşunu aşarak teorik çerçevede açıklayamaz. Bu bize, popüler kültürde ve günlük yaşamımızda karşılaştığımız kötülüklerle daha teorik düzeyde karşılaştığımız kötülükler arasında bir fark olduğunu da göstermektedir.
Kötülüğü tecrübe etmekle kötülük üzerine konuşmak farklı ontolojik ve epistemolojik koşula sahiptir.
Tanrı’nın-tanrıların yaratması bağlamında metafizik ve ontolojik açıdan ya bir savunu ya da bir isyan sarkacında düalist bakışla ele alınan kötülük, son 200 yıldır felsefede, edebiyatta, sanatta ve antropolojide bilmek, anlamak, tasvir, tahlil ve tahkik için kötülük, düşünürlerin -yazarların gündemlerine eylemden çok bir kavram üzerinde- hakkında düşünülmesi gereken bir olgu olarak yerleşmiştir. Bütün bu tartışmalar açısından bakıldığında ise metafizik ve ontolojik açıdan evrensel, genel-geçer olarak sınıflandırılan yönünün yanı sıra özellikle etik ve politik açıdan zamanla-mekânla ve ilişkilerle mukayyet ve göreceli kötülük anlatıları kurulmuştur. Bu süreçte yaşanan iki dünya savaşının ve devam eden soykırımların ardından kötülüğün sıradanlığı bağlamında herhangi bir klasik ahlâk teorisince temellendirilemeyen bir aşamaya gelinmiştir. İnsanın, imar etmek, iyileştirmek ve güçlendirmek amacıyla karada ve denizde kendi elleriyle çıkardığı fesat, artık sadece insan türünü değil; var olan her canlıyı tehdit etmektedir. İyilik postunda açık, aleni kötülük yapılmaktadır:
Çünkü iyinin ölçütü, kapitalist düzende “refah ve huzur” içinde yaşayabilmek, yeryüzünde cenneti kurmak olarak belirlenmiştir…
Çünkü iyilik, ölümden ve ölüme hazırlayacak olan her türlü ilkeden arınmak olarak tanımlanmıştır…
Çünkü iyilik, bilinmeyen zamana ve tahmin edilemeyen bedele teslim edilemeyecek kadar mülk edinilmiştir…
İyiliğin varlık koşulu antropoloji, etik ve teolojiden çok arkeoloji olmuştur. Yani karşılığı bir başka dünyanın bu dünya ve bu dünyada olana indirgenmesiyle ilgilidir. Kaybedilen ise gözün, sözün ve varlığın hakikatidir. Cioran’ın dediği gibi “gözün görebileceği alan sınırlıdır, göz her zaman dışarıdan görür. Ama dünya, yüreğin içinde olduğu için bilgiye ulaşabilme konusunda tek yöntemdir içebakış. Yüreğin görsel alanı?
Teodisede Tanrı inancı güçlüdür ve O’nun kötülük yaratmayacağı ya da yarattıklarında kötülük varsa bile mutlak iyiliğe taşıyan arızî bir durum olduğu iddiası hâkimdir.
Başka bir ifadeyle, kötülük vardır ve fakat insanda da Tanrı’nın sonsuz iyi ve adaletli olduğuna dair bir inanç ya da inanç kırıntıları vardır. İnsan bu izan ile hareket ederse Tanrı’nın kötülüğün nedeni olduğu sonucuna ulaşmayacağı ve bununla birlikte kötülüğün varlığını da reddedemeyeceği için bütün bu kötülükleri Tanrı’nın adaletinin göstergesi olarak kabul edecektir.
Günümüzde teodiselerin yerini antropodiseye bırakması, ahlâki kötülüğün ve iyiliğin arkeolojik bir “nesneye” dönüşmesinde, Tanrı inancının profanlaşmasında ve insan doğasının teknokratların nesnesi olmasında görülmektedir. Acıların ve sıkıntıların tanım ve tasvirinin yersiz-yurtsuzlaşması, elleriyle yaptıklarının tahammülü zor bir varlık koşuluna dönüşmesiyle ortaya çıkan fesadı ve muhatap olunacak, iyi edecek bir yaratıcı ya da bir dost bulun(a)madığı-görül(e)mediği ve tasavvur edil(e)mediği için teselli bulamayan insan, tür olarak klasik insan anlayışını antropodiseyle (kendi savunusuyla) kurtarmaya çalışır.
Kötülük, felsefi tartışmaların gündeminde sıradanlaştığında, başka bir ifadeyle, “iyilik görüntüsünde” kötülük yapıldığında etik, ontolojik ve teolojik kabulleri köklerinden sarsarak yerleşir. Kötülük, radikal kötülük, sıradan kötülük, -mış gibi görünen kötülük vs. bilinen kabullerle açıklanmaya ihtiyaç duymayacak açıklıktadır ve bu(a)radadır; ama “gözleri ve kulakları hakikate kapalı olanlar” için artık iyilikten ayırt edilemeyecek kadar iyiliğin sınırlarını aşıp odağına yerleşen kuzu postunda tilkidir. Rikkatli kavrayışlar bile iyiliğin abartılmasıyla ortaya çıkan kötülüğün farkına ancak varabilmektedir.
Bu nisbette İslam düşünce geleneğinde kelamcılar ve felsefeciler arasında farklı yaklaşımlar olmasına rağmen kötülük sorunuyla etik düzlemde yüzleşebilme ve furkan oluşturma imkânı Kadı Abdülcabbar’ın (fakih ve kelam âlimi ö. 415/1025) tasvirinde görülmektedir. Hem İslam düşüncesindeki hem de Hıristiyan ve Batı düşüncesindeki ana akım tartışmalardan farklı bir tasvir geliştirmiş olan Kadı’ya göre kötülük ve dahi iyilik mutlak değil görecelidir, hem zamanda hem mekânda hem de anlatıda görecelidir. Bu üç boyut kötülük ve iyilik tartışmalarına yeni bir hermenötik alan açmaktadır. Kişi hayatında esas olanın niyeti pekiştiren eylemde, “amel”de, tercihlerinde aşikâr olduğunu savunan Kadı, kişinin hayat tecrübesinde de aynı durumun koşullarla ilişkili olarak bazen iyi bazen de kötü olabileceğini de belirterek kişinin bakışını, niyetini ve ufkunu terbiye etmesini salık verir.
Kötülük ve iyilik arasında sarkaçta kalan insanın (ister tasarım ister yaratılış nazarında varolagelsin) kötülük üzerine düşünmesinin, kötülük hakkında konuşmasının yolunu, ölçülerini ve bakışını konumlandırabilmesi için üç temel sebebi olmalıdır:
Tanrı’yı daha iyi tanımak,
Varoluşu daha iyi anlamak ve de
İnsanın kendisini daha iyi tanımak.
İnsan, kendin için çok zor problemsin.
I.Kant
[1] İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Bölümü
İlgili Yazılar
Yapay Zekâ Çağında Fıkıh: Modern Tartışmaları Kadim Lensle Okumak
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir
Yüzün Işığı, Kökün Karanlığı: Ahlâkın Görünmez Toprağı
Ebeveynlik, ahlâk mimarisinin en görünmez ama en etkili sanatıdır. Çocuğa bırakılacak en büyük miras, gösterişli eşyalar değil, erdemli melekeler olmalıdır. Çünkü huylar, melekeye dönüştükçe davranış bilinçten bağımsız bir zarafet kazanır. O zarafet, yetişkinlikte bile çocuğun hareketlerinde sürer: konuşurken ses tonunda, susarken duruşunda…
Mutluluk ve Ahlâk İlişkisi
Sosyolog Zygmunt Bauman ise mutluluk konusuna oldukça farklı bir noktadan yaklaşır. Ona göre “mutluluk, dertsizlik değil; dertlerle mücadele edebilme gücüdür. Mutluluk, sorunların yokluğu değil, onlarla yüzleşip onları aşabilme cesaretidir. İnsan hayatı hiçbir zaman tamamen huzurlu değildir; ancak anlamlı bir mücadele sürdüğü sürece ‘mutlu bir yaşam’dan söz edilebilir.”
Müzik ve Siyaset
İdeolojik yönelim müzik üzerinden kendini dışa vurur. Aslında ‘İstiklal Marşı’ üzerinden yürütülen tartışma da müzik alanında yaşanan tartışmanın içeriğine ilişkin bilgi vericidir. Özellikle 28 Şubat sürecinde ‘İstiklal Marşı’na karşı ‘Onuncu yıl Marşı’nın öne çıkarılması, kuşku yok ki İstiklal Marşı’nın içeriği ile ilgili bir konudur.