Rabbim Allah’tır dedikten sonra dosdoğru olanlar var ya
onlar için ne korku ne de hüzün vardır. (Ahkâf-13)
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…
Yaşadığımız çağın en büyük handikaplarından biri de iradeyi kullanamama becerisi… Arzu ve isteklerin meşgul ettiği bir zihin, heva ve heveslerin boy verdiği mekânlarda; kendi iradesini kullanabilmek büyük bir meziyet oldu. Öyle ki bir insan kendi iyiliği için doğru olduğunu bildiği halde, kendine zarar veren somut şeyleri gördüğü halde bu yanlışın dışına çıkma iradesini kullanamayabiliyor. “İrademize müdahale etmediğimiz müddetçe hayatımızı dürtülerimiz şekillendirir.”
Bugün etrafımıza baktığımızda karar verme mekanizması daha çok dürtüler, hazlar ve duygular oluyor. Kendini kontrol edebilme becerisini gösteren bedenler gittikçe azalıyor. Daha bağımlı ve dışardan kontrol edilecek varlıklara dönüşüyor insanlık. Doğrusuna sahip çıkma, orada istikrarlı olma becerisini gösteremiyor.
Oysa irade bir kararlılık ve disiplin içinde büyür. İstikamet dediğimiz şey tam da irade ile yürünür. İstikameti belli, gideceği yolu belli ve bu yolda karşılaşacağı zorlukları hesap eden kişi istikametinde tutarlılık gösterip vazgeçmeyendir.
Yola çıkış hali ile bitiş çizgisine geldiği hal ve durum birbirine uyumlu ise istikameti sapmadan gelmiştir demektir.
İstikamet, zorluklarla beraber bir kolaylığın olacağının, kolaylıklarla birlikte bir zorluğun olacağının farkında olma bilincidir. İstikamet farkındalıktır. O anın en önemli işi ve yapılması gereken ne ise ona odaklanmaktır. Gereksiz malûmat ve eşya içinde amacında sapmama halidir. İstikamet odaklanma becerisidir. Dışardaki tüm gürültüleri dışarda bırakabilme; temiz bir zihin, selim bir akılla günü yaşama becerisidir.
Yaptığı işe özenen, doğru ve iyi bildiği davranışlarda gevşeme göstermeyen bir birey karakterli olma yolundadır. Belki de karakterin en büyük ustası bir iş veya davranıştaki kararlılıktır. Rutin haline dönüşmüş davranışlar, her gün yapageldiğimiz alışkanlıklar aslında “Biz”i oluştururlar. Nasıl bir insan olduğumuzu her gün tekrarladığımız ahlâki davranış ve tutumlarımız belirler. Ne kadar kararlı ve net olunursa o kadar da karakterli olunuyor. Her gün farklı bir davranış ve duygu durumu içinde olan bir insan; bugün doğru dediğine ertesi gün yanlış diyen, gelişi güzel yaşayıp hayata dair belirli sınırları olmayan, bir karakter inşa edemez. Çünkü karakter inşası irade eğitiminden geçer. İradesini doğru besleyip doğru şekilde kullanamayanların hayat hikâyelerinde hep nedamet ve keşkeler mevcuttur…
Evlerimiz büyüdü fakat ailelerimiz küçüldü.
Artık daha rahatız ama zamanımız az.
Öğrenim seviyemiz arttı fakat anlama yetimiz azaldı.
Daha fazla bilgili olmamıza rağmen, daha zor karar veriyoruz,
Daha fazla tedaviye rağmen daha az sağlıklıyız.
Aya gidip gelerek onca yolu kat ettik ama caddeyi geçip yeni komşumuzla tanışmakta geciktik.
Daha fazla üretelim diye yeni bilgisayarlar geliştirdik fakat daha az iletişim kurmaya başladık.
Çok uzun yol kat ettik ama kalitede bir o kadar kısa kaldık.
Anlamlar büyük fakat karakterler küçük.
Kârlar yüksek fakat ilişkiler yüzeysel.
Şimdi artık penceremizde çok şeyin olduğu ama odamızda hiçbir şeyin olmadığı zaman… (Dalai Lama)
İnsan karakteri, ilişki ve iletişim halinde kendini gösterir. İnsan ilişkilerinin iki temel mihengi vardır. Bunlar Adalet ve merhamettir. Adaletsiz merhamet insanın zaaflarını arttırdığı gibi karakterini de zayıf kılar. Onun içindir ki aleyhimize de olsa doğru karar vermek, adilane olmak en büyük erdemlerden sayılmıştır. “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun, bu takvaya daha uygundur.” (Maide-8)
Yanlışlarda ısrar etmek kadar, yanlışlara göz yummak, üstünü örtmek, onunla yüzleşme cesaretini gösterememek de karakteri zayıflatır. Yüzleşme cesareti gösteremediğimiz her zayıf yanımız ve yanlışımız, eninde sonunda olmak istediğimiz kişiden bizi uzaklaştırır. Ve korkularımızın esiri kılar…
Çünkü karakter cesaret duygusuyla inşa edilir. ‘Kendin olmak’ dediğimizde temelinde insanlık değerlerinden ne olursa olsun vazgeçmemektir. Tıpkı nebevî duruşta gösterildiği gibi; “Güneşi sağ elime, ayı sol elime verseniz de bu yoldan vazgeçmeyeceğim” netliği… Bugün ahlâk olarak en çok eksikliğini hissettiğimiz alanlardan biri maalesef bu net duruşun kayboluşu… Söyledikleri cümlelerin arkasında duramama gevşekliği…
Daha çok kazanma hırsı ile ömrün ana amacından sapıp çıkmaz sokaklarda kaybolması…
Oysa günün sonunda her zaman cesur olanlar, risk alanlar, sözlerinin arkasında duranlar, varlıklarını doğru konumlandırıp ona göre anlamlandıranlar kahraman sayılıyor. Kahraman olmak için bir ülke kurtarmanız gerekmiyor, kendi varlık ülkenizi, kendi sınırlarınızı belirleyip ihlal edilmesine izin vermemek için mücadele etmek, bu gayretin içinde olmak da büyük bir kahramanlıktır.
Nasıl ki herkes evinin önünü süpürdüğünde sokaklar temiz kalıyorsa, herkes kendi şahsında karakterini zayıflatan zaafları tespit edip güçlenirse sokaklarımızda daha çok karakterli davranış görebiliriz. Büyük ve anlamlı cümlelerimizin akabinde, güçlü ve şahsiyetli karakterlerimiz olmadığı sürece; bu cümlelerimizin ne dünya ölçeğinde ne ahiret safhasında bir kıymeti olmayacaktır. “Yapamayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında çirkin bir davranıştır.” (Saff -3)
İslâm toplumu diye, başkalarının özel alanlarına göz-kulak kesilmenin kesin olarak ayıp sayıldığı topluma denir. Terbiye edicisi Allah olmayan, hatta ‘terbiye’ terimini tümüyle kullanımdan kaldırmış toplumlarda ise tecessüs bir yaşam tarzıdır. İslâm toplumunda fertlerin yapacakları (anlık, günlük, haftalık) çok önemli salih ameller vardır. Bu ameller mü’minlere, başkalarının özel hayatlarına meraktan dalgıçlar yollamalarına izin ve fırsat vermez.
Feodal bir düzende devlet ile tebaa arasındaki ilişki, toprağın kullanım hakkı, bazen de askerlik ile bunlara karşılık alınan vergilerle kurulmaktadır. Yani tebaadan biri için devlet demek kullandığı toprak için vergi verilmek zorunda olunan yer demekti. Ve bunun tecessüm ettiği kişi ise vergi memuruydu. Dolayısıyla devlet adeta yılın belli vakitlerinde gelen vergi memuruydu diyebiliriz.
Düşünüyoruz… Bir dergi olsa diyoruz; bütün aileyi kapsayacak, her yaş grubu çocuğa hitap edebilecek, anne babaların da sahiplenebileceği, okuyup okutabilecekleri, eğitici, öğretici, eğlendirici.
Biz mi çıkarsak diyoruz sonra. Ama nasıl? Gücümüz yeter mi? Öncelikle en azından beş sayıyı hazırlamalıyız ki devamının gelip gelmeyeceğini görelim. Deniyoruz ve olabileceğini görüyoruz. Adını da “Adak Çocuk” koyuyoruz dergimizin, hak yola adanmış nesillere bir dua niyetine.
Her ay içerik hazırlama, bilgisayarda temize geçirme, ressama verme, metin ve resimlerin uyumu için kontrol ve düzeltme, renk ayırımına götürme, matbaaya gönderme, heyecanla dergilerin baskıdan gelmesini bekleme, dergiler evin kapısına geldiğinde “acaba bir hata var mı” endişesiyle daha kapıdan içeri almadan göz gezdirme…
Yaşam ve ölüm ikilisi hangi ikili kümesine dâhil edilebilir? Ölüm denen gerçeklik yaşamın olmaması hali midir; yoksa ölüm denen gerçeklik yaşam gerçekliğinin ikizi midir? İlki daha makul görünmektedir. Ezdad ikilisindendir yaşam ve ölüm kavramları. Bir olgunun iki ayrı olayı gibidir sanki.
İnsan olma gerçeği siyah- beyaz, Kürt- Türk, zengin- fakir, güçlü- güçsüz, aristokrat- proleter diye sınıflara ayırılınca biri diğerini farklı görmeye başladı. Hâlbuki hepsi de etten kandan müteşekkil, ihtiyaçları aynı olan, acıkan, uyuyan, hasta olan ve bir diğerinin yardımına muhtaç olan varlıklardı. Çoğalma tutkusu, yok olma endişesi, gelecek kaygısı, geçmişin korkusu hepsinde vardı. Güçlü olma çabası güçsüzü ezmek içindi. Ötekine kene gibi yapışıp semirdikçe güçlenir, semirdiğini güçsüzleştirdikçe pazusu kuvvetlenir, bununla iftihar eder, semirmeye devam ederdi zavallı muhteris insan.
Anlamlar Büyük Karakterler Küçük
Rabbim Allah’tır dedikten sonra dosdoğru olanlar var ya
onlar için ne korku ne de hüzün vardır. (Ahkâf-13)
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…
Yaşadığımız çağın en büyük handikaplarından biri de iradeyi kullanamama becerisi… Arzu ve isteklerin meşgul ettiği bir zihin, heva ve heveslerin boy verdiği mekânlarda; kendi iradesini kullanabilmek büyük bir meziyet oldu. Öyle ki bir insan kendi iyiliği için doğru olduğunu bildiği halde, kendine zarar veren somut şeyleri gördüğü halde bu yanlışın dışına çıkma iradesini kullanamayabiliyor. “İrademize müdahale etmediğimiz müddetçe hayatımızı dürtülerimiz şekillendirir.”
Bugün etrafımıza baktığımızda karar verme mekanizması daha çok dürtüler, hazlar ve duygular oluyor. Kendini kontrol edebilme becerisini gösteren bedenler gittikçe azalıyor. Daha bağımlı ve dışardan kontrol edilecek varlıklara dönüşüyor insanlık. Doğrusuna sahip çıkma, orada istikrarlı olma becerisini gösteremiyor.
Yola çıkış hali ile bitiş çizgisine geldiği hal ve durum birbirine uyumlu ise istikameti sapmadan gelmiştir demektir.
İstikamet, zorluklarla beraber bir kolaylığın olacağının, kolaylıklarla birlikte bir zorluğun olacağının farkında olma bilincidir. İstikamet farkındalıktır. O anın en önemli işi ve yapılması gereken ne ise ona odaklanmaktır. Gereksiz malûmat ve eşya içinde amacında sapmama halidir. İstikamet odaklanma becerisidir. Dışardaki tüm gürültüleri dışarda bırakabilme; temiz bir zihin, selim bir akılla günü yaşama becerisidir.
Yaptığı işe özenen, doğru ve iyi bildiği davranışlarda gevşeme göstermeyen bir birey karakterli olma yolundadır. Belki de karakterin en büyük ustası bir iş veya davranıştaki kararlılıktır. Rutin haline dönüşmüş davranışlar, her gün yapageldiğimiz alışkanlıklar aslında “Biz”i oluştururlar. Nasıl bir insan olduğumuzu her gün tekrarladığımız ahlâki davranış ve tutumlarımız belirler. Ne kadar kararlı ve net olunursa o kadar da karakterli olunuyor. Her gün farklı bir davranış ve duygu durumu içinde olan bir insan; bugün doğru dediğine ertesi gün yanlış diyen, gelişi güzel yaşayıp hayata dair belirli sınırları olmayan, bir karakter inşa edemez. Çünkü karakter inşası irade eğitiminden geçer. İradesini doğru besleyip doğru şekilde kullanamayanların hayat hikâyelerinde hep nedamet ve keşkeler mevcuttur…
Evlerimiz büyüdü fakat ailelerimiz küçüldü.
Artık daha rahatız ama zamanımız az.
Öğrenim seviyemiz arttı fakat anlama yetimiz azaldı.
Daha fazla bilgili olmamıza rağmen, daha zor karar veriyoruz,
Daha fazla tedaviye rağmen daha az sağlıklıyız.
Aya gidip gelerek onca yolu kat ettik ama caddeyi geçip yeni komşumuzla tanışmakta geciktik.
Daha fazla üretelim diye yeni bilgisayarlar geliştirdik fakat daha az iletişim kurmaya başladık.
Çok uzun yol kat ettik ama kalitede bir o kadar kısa kaldık.
Anlamlar büyük fakat karakterler küçük.
Kârlar yüksek fakat ilişkiler yüzeysel.
Şimdi artık penceremizde çok şeyin olduğu ama odamızda hiçbir şeyin olmadığı zaman… (Dalai Lama)
İnsan karakteri, ilişki ve iletişim halinde kendini gösterir. İnsan ilişkilerinin iki temel mihengi vardır. Bunlar Adalet ve merhamettir. Adaletsiz merhamet insanın zaaflarını arttırdığı gibi karakterini de zayıf kılar. Onun içindir ki aleyhimize de olsa doğru karar vermek, adilane olmak en büyük erdemlerden sayılmıştır. “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun, bu takvaya daha uygundur.” (Maide-8)
Yanlışlarda ısrar etmek kadar, yanlışlara göz yummak, üstünü örtmek, onunla yüzleşme cesaretini gösterememek de karakteri zayıflatır. Yüzleşme cesareti gösteremediğimiz her zayıf yanımız ve yanlışımız, eninde sonunda olmak istediğimiz kişiden bizi uzaklaştırır. Ve korkularımızın esiri kılar…
Çünkü karakter cesaret duygusuyla inşa edilir. ‘Kendin olmak’ dediğimizde temelinde insanlık değerlerinden ne olursa olsun vazgeçmemektir. Tıpkı nebevî duruşta gösterildiği gibi; “Güneşi sağ elime, ayı sol elime verseniz de bu yoldan vazgeçmeyeceğim” netliği… Bugün ahlâk olarak en çok eksikliğini hissettiğimiz alanlardan biri maalesef bu net duruşun kayboluşu… Söyledikleri cümlelerin arkasında duramama gevşekliği…
Oysa günün sonunda her zaman cesur olanlar, risk alanlar, sözlerinin arkasında duranlar, varlıklarını doğru konumlandırıp ona göre anlamlandıranlar kahraman sayılıyor. Kahraman olmak için bir ülke kurtarmanız gerekmiyor, kendi varlık ülkenizi, kendi sınırlarınızı belirleyip ihlal edilmesine izin vermemek için mücadele etmek, bu gayretin içinde olmak da büyük bir kahramanlıktır.
Nasıl ki herkes evinin önünü süpürdüğünde sokaklar temiz kalıyorsa, herkes kendi şahsında karakterini zayıflatan zaafları tespit edip güçlenirse sokaklarımızda daha çok karakterli davranış görebiliriz. Büyük ve anlamlı cümlelerimizin akabinde, güçlü ve şahsiyetli karakterlerimiz olmadığı sürece; bu cümlelerimizin ne dünya ölçeğinde ne ahiret safhasında bir kıymeti olmayacaktır. “Yapamayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında çirkin bir davranıştır.” (Saff -3)
İlgili Yazılar
Sosyal Medya Tecessüs Damarını Çatlatmak İçindir
İslâm toplumu diye, başkalarının özel alanlarına göz-kulak kesilmenin kesin olarak ayıp sayıldığı topluma denir. Terbiye edicisi Allah olmayan, hatta ‘terbiye’ terimini tümüyle kullanımdan kaldırmış toplumlarda ise tecessüs bir yaşam tarzıdır. İslâm toplumunda fertlerin yapacakları (anlık, günlük, haftalık) çok önemli salih ameller vardır. Bu ameller mü’minlere, başkalarının özel hayatlarına meraktan dalgıçlar yollamalarına izin ve fırsat vermez.
Denetimli Özgürlük!
Feodal bir düzende devlet ile tebaa arasındaki ilişki, toprağın kullanım hakkı, bazen de askerlik ile bunlara karşılık alınan vergilerle kurulmaktadır. Yani tebaadan biri için devlet demek kullandığı toprak için vergi verilmek zorunda olunan yer demekti. Ve bunun tecessüm ettiği kişi ise vergi memuruydu. Dolayısıyla devlet adeta yılın belli vakitlerinde gelen vergi memuruydu diyebiliriz.
Bir “Çocuk ve Aile Dergisi” Çıkarma Serüveni
Düşünüyoruz… Bir dergi olsa diyoruz; bütün aileyi kapsayacak, her yaş grubu çocuğa hitap edebilecek, anne babaların da sahiplenebileceği, okuyup okutabilecekleri, eğitici, öğretici, eğlendirici.
Biz mi çıkarsak diyoruz sonra. Ama nasıl? Gücümüz yeter mi? Öncelikle en azından beş sayıyı hazırlamalıyız ki devamının gelip gelmeyeceğini görelim. Deniyoruz ve olabileceğini görüyoruz. Adını da “Adak Çocuk” koyuyoruz dergimizin, hak yola adanmış nesillere bir dua niyetine.
Her ay içerik hazırlama, bilgisayarda temize geçirme, ressama verme, metin ve resimlerin uyumu için kontrol ve düzeltme, renk ayırımına götürme, matbaaya gönderme, heyecanla dergilerin baskıdan gelmesini bekleme, dergiler evin kapısına geldiğinde “acaba bir hata var mı” endişesiyle daha kapıdan içeri almadan göz gezdirme…
Ölümün Anlamı – Anlamın Ölümü
Yaşam ve ölüm ikilisi hangi ikili kümesine dâhil edilebilir? Ölüm denen gerçeklik yaşamın olmaması hali midir; yoksa ölüm denen gerçeklik yaşam gerçekliğinin ikizi midir? İlki daha makul görünmektedir. Ezdad ikilisindendir yaşam ve ölüm kavramları. Bir olgunun iki ayrı olayı gibidir sanki.
Birlikte Yaşamak Neden Zor Olsun?
İnsan olma gerçeği siyah- beyaz, Kürt- Türk, zengin- fakir, güçlü- güçsüz, aristokrat- proleter diye sınıflara ayırılınca biri diğerini farklı görmeye başladı. Hâlbuki hepsi de etten kandan müteşekkil, ihtiyaçları aynı olan, acıkan, uyuyan, hasta olan ve bir diğerinin yardımına muhtaç olan varlıklardı. Çoğalma tutkusu, yok olma endişesi, gelecek kaygısı, geçmişin korkusu hepsinde vardı. Güçlü olma çabası güçsüzü ezmek içindi. Ötekine kene gibi yapışıp semirdikçe güçlenir, semirdiğini güçsüzleştirdikçe pazusu kuvvetlenir, bununla iftihar eder, semirmeye devam ederdi zavallı muhteris insan.