“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.
Kaynaklar kuşkusuz sınırlıdır, ama kıt değildir. Tüketim için kullanılan kaynaklar sınırlı olduğu gibi üretim aşamasında gerekli olan emek, sermaye, doğal kaynaklar da sınırlıdır. Çünkü yaratılan her şeyin bir sonu vardır. “Yeryüzündeki her şey yok olucudur. Celal ve ikram sahibi olan Rabbinin yüzü (kendisi) baki kalacaktır.” (Rahman, 55/26 – 27) Bu nedenle insan bu dünyada her istediğini elde edemez. Kaldı ki insan her istediğini elde edecek olsa bile onlarla yetinmeyecektir. “İnsanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, bir vadi dolusu daha ister. Onun gözünü topraktan başka bir şey doyurmaz.” (Buhari, Müslim) hadisinde belirtildiği gibi insanoğlu mal yığma arzusundadır.
Ne kaynaklar mutlak anlamda kıttır ne de ihtiyaçlar sınırsızdır.O kadar ki ihtiyaçlar zamana, coğrafyalara, içinde bulunulan koşullara göre değişir. İnsan zorunlu ve temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek özellikte yaratılmıştır. İnsana düşen zorunlu ve temel ihtiyaçlarını gidermede vahşi rekabet ve aşırı tüketimi değil adil paylaşım ve kanaatkâr tüketimi gerçekleştirmektir. Bir insan için zorunlu ve temel ihtiyaçların sınırları belirsiz değildir çünkü.
Tüketme eyleminin tek mutluluk kaynağı olarak adeta bir tapınma biçimi haline getirildiği kapitalist toplumda bile insan ihtiyaçları gerek çeşitlilik gerekse miktar açısından sonsuz değildir. İnsanları sürekli daha fazlasını istemeye, daha fazlası için çaba sarf etmeye sevk eden bu sistem, onlara bireysel varlıklarından başka hiçbir şeyi önemsememeleri gerektiğini söyler. Daha küçük yaşlardan itibaren bencillik ideolojisiyle yetişen kapitalist insan için tek tatmin kaynağı vardır: Temelde güdülenmiş yatırım coşkusuyla daha fazlasına, daha büyüğüne ve daha yenisine sahip olmak! Tüketim kültürü yalnızca ihtiyaçların lüks ve israfa yönelerek karşılandığı bir sapma değildir çünkü. O; teknolojik ve ekonomik ilerlemeyi, büyümeyi amaç haline getirmiş sistemsel bir anlayışın yansımasıdır.
İnsan sınırsız ihtiyaçlara sahip olmadığı gibi sınırsız tüketme yeteneğine de sahip değildir kuşkusuz ama kapitalistler tarafından sınırsızca satın almaya sürekli olarak teşvik edilmektedir. İnsanın arzu ve ihtirasları körüklenmekte, sosyal bir varlık olan insan bencillik ideolojisiyle çepeçevre kuşatılmaktadır. Böylece midesi doysa da gözü doymayan bir insan tipi ortaya çıkmaktadır. Bu insan, hastalıklı ve sapkın bir insandır elbette. Bu insan, yoğun tüketim propagandasına maruz kalan ve kapitalist üretimin temel motivasyonu olan çok kâr etme amacının kurbanı olan insandır.
Sahip olunan değerler sistemi ve kültürel çevre ekonomik davranışları, tercihleri yönlendirebilmektedir. Öyle ki toplum, değerlerin belirlediği bir ekonomik çerçeve içerisinde yürümek zorunda bırakılmaktadır. Böylece toplumsal davranışlar kontrol altına alınabilmektedir.Çok kâr etme amacının kurbanı olan insan, böyle bir sistemin ürettiği insandır.
Müslümanlar açısından değer kavramı kulluk bağlamında ele alınır. Müslümanlar için en üstün değer Allah’ın hoşnut olmasıdır çünkü. Bu nedenle onun ekonomik davranışlarında Allah’ın hoşnut olması birincil öneme sahiptir. Müslüman toplum da tıpkı Müslüman birey gibi Allah’ın hoşnutluğu temelinde tercihlerde bulunmak ve Allah’ın koyduğu hudutları korumaya özen göstermek zorundadır. Böylece Müslüman bir toplumun ekonomik davranışlarının sınırları, vahiyle belirlenmiş bir çerçevede devam eder.
Kapitalist ekonomi anlayışı, değer sahibi olan bir insan yerine değerleri, duyguları, aklı olmayan; yalnızca hevâ ve arzularının peşinde koşan bir insan tasavvuru üzerine kuruludur. Bu insan tasavvuru için tek geçerli değer maddi faydadır. Bu fayda ise bireysel fayda ile sınırlıdır.
Homo ekonomikus (Ekonomik insan); bireysel çıkarlarını her şeyin üstünde tutan, kâr veya faydayı maksimize edebilmek için en uygun araçları seçmeyi temel ilke kabul eden, rasyonel tercihlerle tatmin düzeyini en yukarılara taşımaya çalışan, makro ve mikro bazda ekonomik teoriler geliştiren birey tipidir.
Klasik ve neoklasik ekonominin temel varsayımı homo ekonomikus ya da akılcıl insan hayal kahramanından başka bir şey değildir. Sevgiden, arkadaşlıktan, merhametten anlamayan; acımasız, duygusuz bir mekanizma… Kapitalizmin sunduğu tüketim temelli yaşam tarzının kurbanı olan bu insan modelinin duyguları susturulmuştur çünkü.
Motivasyonunu ekonomik kazançlardan sağlayan, maddi bir kazanç söz konusu olduğunda bütün kutsalları kolaylıkla terk edebilen, ben merkezli ve tek taraflı kararlar… Kusursuz akılcılık… Dar çaplı kişisel çıkarlar…
Homo ekonomikus; yalnızca dünya hayatını dikkate alır, ahlaki değerleri önemsemez. Bencildir. Aldığı kararların insana, hayvana, çevreye etkisini göz önünde bulundurmaz. Sınırsız harcama yapma meraklısıdır. Cimridir. Güvenmeyen ve güven vermeyendir. Olayları sığ bakış açısıyla değerlendirir.
İslam insanı, homo ekonomikus gibi hareket edemez. İslam insanı, ihtiyaçlarını İslam’ın buyruk ve yasakları çerçevesinde, makul ölçülerde karşılamaya çalışır. Bu nedenle o, gerek bireysel gerekse toplumsal çıkarlarını söz konusu buyruk ve yasakları dikkate alarak kollayabilir ancak. Üretim, tüketim, harcama ve tasarruf etmek gibi konuları düzenleyen ve sınırlayan söz konusu buyruk ve yasaklara uymak zorundadır İslam insanı. Kendisine verilen her şeyin Allah’tan birer emanet olarak verildiğini bilir ve eldeki imkânlarla yeryüzünü ıslah etmeye çalışır.Çünkü insanoğlundan kaynakları yok etmesi değil, onları imar ve ihya etmesi beklenir. Dolayısıyla İslam’ın tanımladığı İslam insanı homo ekonomikustan tamamen farklıdır.
İslam’ın buyruk ve yasakları çerçevesinde ancak ekonomik davranışlarda bulunabilen ve helal kazanç için çaba gösteren İslam insanı, her türlü önlemi aldıktan sonra Allah’a tevekkül eder ve yaptığı işlerde O’nun hoşnut olmasını ister. Ekonomik faaliyetlerini, tercihlerini bir arınma-temizlenme aracı olarak görür ve kulluk görevlerini eksiksiz yerine getirmeye çalışır. Çünkü malların, çocukların ve kendisine verilen diğer nimetlerin birer sınav vesilesi olduğunu bilir. Dünyanın bir oyun ve eğlenceden başka bir şey olmadığının farkındadır.
O, hep temiz ve helal olanın peşinden koşar ve kendi emeğinin karşılığını gözetler. Ahireti hesaba katandır o. Ahlaki değerlerden ödün vermeyen, kararlarının topluma olan etkilerini hesap eden, sosyal sorumluluğa sahip olan, ihtiyacı kadar harcama yapan, ihtiyacı kadar tüketen, kazandıklarından infak eden, işçisinin hakkını veren, saçıp savurmayan, cimri de olmayan, dinin yasakladığı alanlarda üretim yapmayan; insana, hayvana, çevreye zarar vermeyen, kendisine güvenilen, ahlaki ilkeler temelinde ekonomik faaliyetlerde bulunan, şûrayı önemseyen, sabreden, tevekkül eden, refahın toplumun tamamına yayılması için çaba gösterendir o.
Bu özellikler bir Müslümanın ekonomik tercihlerde bulunurken hangi çerçeve içerisinde hareket etmesi gerektiğini belirten özelliklerdir aslında. Böylece hevâ ve tutkular yönünde değil ıslahın yaygınlaşması yönünde bir otokontrol düzeneği oluşur. Bu da Müslüman toplumun sosyoekonomik tercihlerini belirler.
İslam, insanı öncelikle Allah’a kulluk ekseninde tanımlar ve varoluşsal bir açıklama getirir. İnsan yaratılmışların en üstünüdür.
Bu nedenle insanın her yönünü ele alarak bütüncül bir tanımlama getirir İslam.
İslam insanı, sınırsızca tüketip ekolojik dengeyi yok eden, ekini ve nesli tahrip eden homo ekonomikusun aksine, gerek üretirken gerekse tüketirken evrenin ortak iyiliğini ve bütün yaratılmışların refahını ister. O zaman ancak makro bazda en verimli sosyal üretim gerçekleşmiş olur. Bu da beraberinde sosyal dayanışmayı getirir. Sosyal dayanışma İslam açısından önemlidir kuşkusuz. Servetin yaygınlaştırılması, varlığın adil bölüşümü ve tüketimin dengeli olması sosyal dayanışmayı gerekli kılar. Sosyal adalet de bu şekilde sağlanabilir ancak. Dolayısıyla İslam insanı homo ekonomikustan çok farklı ekonomik davranış ve tercihlerde bulunur.
Kapitalist ekonomik sistemde insan yaratılış hikmetinden uzaklaşır, karşısındakini yok ederek sömürerek ayakta kalmaya çalışır. Bu sistemde hiçbir ahlaki ilke gözetilmediği için ister savaş ister barış ortamı olsun, ekonomik faaliyetlerde rasyonel davranıştan vazgeçilmez. Dini kavramlar, semboller öne çıkarılsa da…
Başta faiz ve bankacılık olmak üzere, kapitalist ögelerle barışık insanların, yönetimlerin dini saiklerle hareket ediyorlarmış gibi bir izlenim ortaya koymaları inançlı kesimlerin onlar hakkındaki kanaatlerinde yanılmalara neden olabilmektedir. Çünkü konu politikanın girift dünyasından değil de dini perspektiften ele alınınca yanılgıya düşülmesi kaçınılmazdır. Paetrick Haenni’nin “Piyasa İslamı” kitabında sözünü ettiği bu tür insan veya yönetimler ve onlara gönül veren neoliberalizm sempatizanı kişiler için de geçerli olduğunu söylemek yanlış olmaz. Başta Türkiye, Mısır, Endonezya olmak üzere, Müslüman coğrafyanın bütününde geleneksel İslamcılığın gölgesinde yeni bir siyasal İslamcılığın geliştiğini, bunların Batı değerleriyle eklektik bir uzlaşının ürünü olduğunu, Amerikan işletme kültüründen beslendiklerini söyleyerek özgüven edinme ve kendini gerçekleştirme stratejilerine övgüler düzüp, İslam’ın yasaklarının bu kesim tarafından dikkate alınmadığı için ekonomik faaliyetlerde büyük başarılar sağladıklarını dile getiriyor bu kitabında Haenni. Bir yandan değişen dünya koşullarına ayak uydurmaya, diğer yandan yeni bir dindarlık biçimiyle dünya sistemine entegre olmaya çalışmak…
Ekonomik faaliyetlerde büyük başarı elde ettikleri söylenen bu kesimden bazıları yalnızca Amerikan işletme kültüründen beslenmekle yetinmeyip siyasi, ticari veya başka saiklerle dini de istismar etmekten uzak durmamaktadırlar maalesef. Dinin dünyevi pazarlıklara konu edilmesi… Dünyevi bir hesap için ibadet konusu olan bir şeyin Allah’ın hoşnutluğu dışında bir tasarruf için kullanılması…
Dinin siyasi veya ticari amaçlar uğruna rehin tutulması ne kötü. Dini sembol ve içeriklerin güç ve sömürü aracı olarak kullanılması üzüntü verici bir durumdur doğrusu. Müslüman dinini ve ibadetlerini mevki-makam, mal-mülk, ticaret ve siyaset için referans veremez. Müslümanın referansı ahlaktır, adalettir, bilgidir, doğruluktur, güven ve liyakattir.
Allah ile aldatmak, insanları taraf haline getirip onları sömürmek ve akletmeyen sürüler haline getirmek tarih boyunca birçok siyasi ve ticari figürün akla gelen önemli özellikleridir. Şeytanın bu tür dostlarının siyasi, ticari veya başka nefsani çıkarları için dini ve dini kavramları araç haline getirerek insanları kandırmaları çok yaygın bir sapma ve aldatma biçimi olarak tarih boyunca devam etmiştir.Hak ile batılı, helal ille haramı birbirine karıştıranlardır bunlar.
Kutsalların pazara açılması dindarlığın gereği gibi gösterildiği için tahribat sanıldığından çok daha büyüktür.
Çünkü her şey meşru görülmeye başlanmıştır artık. Bu nedenledir zaten Gazze açlıktan kırılırken bundan halkları Müslüman olan ülkelerle ve sahiplerinin Müslüman olduğu söylenen firmalarla İsrail arasındaki ticaret etkilenmemiştir. Gazze konusu çok sarsıcı olmuştur kuşkusuz. Sürekli gelen şehit haberleri, görüntüler, kucaklarda cansız bebekler… Açlık… Enkaza dönmüş bir yurt… Nasıl bir zorunluluk var da İsrail’le yapılan ticaretin gerekçesi dışarı sızmaz?
Kahramanlık retorikleriyle görünürde siyonist rejim eleştirilmekte ve terörist devlet olarak adlandırılmakta, ancak pratikte ekonomik işbirliği devam etmektedir. Halkı Müslüman olan ülkelerin, kendilerini Müslüman olarak tanıtan büyük işletme sahiplerinin çoğunun izlediği yol yıllardan beri böyledir ve değişmemiştir. Din merkezli değil, piyasa merkezli düşünür bunlar. “Varsayalım ki İsrail’e bu kalemlerin ihracatını durdurduk. İsrail bunları alacak yer bulamaz mı? Zaten hangi ticari yaptırım hangi ülkeyi yanlış yapmaktan caydırdı ki?” gibi gerekçeleri ileri sürenler… “Dostluk başka, pazarlık başkadır.” diyenler… “Bunlar büyük fırsattır, kullanılmayan fırsatlar elden kaçar.” şeklinde sözde uyarıda bulunanlar…“İslami kuralların birçoğunun güncellenmesi gerekir, aksi halde ticari rekabette yetersiz kalırız.” sözünü utanmadan söyleyen dünyanın boyasıyla boyanmış yüzler…
Hz. Sevban (r.a.) anlatıyor. Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Diğer milletler tıpkı sofraya yemek için üşüşen insanlar gibi sizin üzerinize üşüşecekler.” Bunun üzerine sahabiler şaşkınlıkla sorarlar: “Ya Rasulallah, o gün sayımız çok mu az olacak?” Rasulullah (s.a.v.): “Hayır, bilakis o gün sayınız çok olacak, ama siz -çokluğunuz- bir akıntıya taşınan çerçöp gibi olacaksınız. Allah düşmanlarınızın kalbinden sizin korkunuzu silecek, sizin kalbinize de vehn verecek.” Sahabilerden biri sorar: “Vehn nedir ya Rasulallah?” O da buyurdu ki: Dünya sevgisi ve ölümü sevmemek, ondan nefret etmek.”
İslam’ı referans almayıp liberal ekonominin parametrelerine göre hareket eden, ama dindarlıklarını da sürekli dillendiren yöneticiler, iş insanları, tacirler…
Bunlara arka çıkan, toz kondurmayan milyonlarca insan… Vehn hadisinin işaret ettiği dünya sevgisinin kapısını aralayan şey belki de paradigma dışı zenginleşme ve her şeye sahip olma arzusudur.
Bir değer kopuşu yaşanmaktadır kuşkusuz. Seküler dünyanın nimetlerinden yararlanmak için İslami söylemlerin yerine kapitalist söylemlere başvurulan bir kopuş… Mücahitliğin yerini mücadeleci girişimciliğin alması… İslami kavramların, örneğin “bereket” kavramının, kapitalist ruhla benzeşen ekonomik ve kültürel bir kavrammış gibi yorumlanması… Bunun gibi, “tevekkül” kavramının İslam dünyasının geri kalmasının nedeni olarak görülmesi… Bütün bunlar İslami değer ve yaklaşımların aşınması sonucunu doğurmuştur. Söz konusu aşınmada dini kimlikli siyasetçilerin ve iş insanlarının kolektif etkisi yok sayılamaz. İslam’ın odağından ne kadar uzaklaştıklarını göremeyecek kadar gaflette olan bu kesim samimi Müslümanları adapte olamamakla, hantallıkla ve hoşgörüsüzlükle suçlamaktan da geri kalmamaktadır.
Bunlar kendilerini temellendirecek İslami ölçü ve ilkeler bulunmasına rağmen adeta kutsallaştırılmış görece kuralsızlığın peşinden koşan zavallılardır. Onların din anlayışlarının, dindar kimliklerinin değişmesi büyük ölçüde bu nedenledir. Rasyonelleşme ile birlikte özgün, dini bağlamlarından koparılmış alanların ortaya çıkacağını söylüyor, Max Weber. Rasyonelleştikçe bu alanlara yırtınırcasına koşan güruhtur bunlar.
Kendilerini dindar olarak gören bu kesim, neoliberal mantıkla toplumun diğer seküler üst tabakalarıyla birlikte hareket etmekte ama alt tabaka olarak gördükleri Müslümanlara karşı hâlâ geçmişin İslami söylemleriyle seslenme uyanıklığına devam etmektedirler. Onların alt tabaka olarak gördükleri Müslümanlar ise bu çelişkiyi genellikle görememekte hatta üst tabakadaki dindarların siyasal ve ekonomik açıdan önemli bir görevi yerine getirdiklerini, kendileri uğruna yukarılarda mücadele ettiklerini düşünmektedir. Anlaşılan çok güçlü bir uyarı olmadıkça bu hep böyle devam edecektir.
Müslüman iş insanlarından oluştuğu söylenen derneklerin üyelerinden kimilerinin İslam ile kapitalizmi yan yana getirmesi, kapitalizmin temelinin Medine döneminde atıldığı düşüncesini savunması düşündürücüdür. Bu kesim kapitalist hizmet aracının ancak liberal ekonomiyle İslam hizmet aracının ise ancak İslam ekonomisiyle uygulanabileceğini düşünmek bile istememektedir. Sürüleşen bu kesimin öldürülen bebekleri, yakılıp yıkılan şehirleri, yağmalanan yer altı ve yer üstü kaynaklarını, bozulan ekini ve nesli Müslümanca değerlendirmesi, olup bitenlere merhametle bakması beklenemez. Bu noktaya gelinmesinde İslam, demokrasi, milliyetçilik, muhafazakârlık gibi farklı görüşleri kapitalizm kültürüyle sentezlemeye çalışan siyasal iktidarların ekonomi politikalarının etkisi büyüktür. Bir savrulmayla karşı karşıyadır Müslümanlar. Sanki İslam yalnızca bir takım kişisel ibadetlerden oluşan, toplumsal konularda kurallar koymayan bir din ve dolayısıyla siyaset, adalet, eğitim, ekonomi gibi konularda kim neyi diliyorsa onu yapabilirmiş gibi bir keyfilik savrulmadan da ötedir.
Bir gelecek endişesinden kaynaklanıyor olabilir mi bütün bunlar? Eğer telaş buysa, geleceğin bir sahibinin olduğu gerçeği idrak edilmemiş ve her şeyin ilahi bir programa bağlı olarak gerçekleştirildiği inancı kalplere yerleşmemiş demektir. Başka bir dünya mümkündür elbette ama parçacı, eklektik yaklaşımlarla bu sorunların aşılması mümkün değildir. Olup bitenler doğru değerlendirilmediği sürece bir yol alınamayacağı açıkça ortadadır.
Bu metin, sosyal gelişme (insani yetkinlikler, gelişimci demokrasi) perspektifine yöneltilmiş krizler/eleştiriler dizisine dair bir teşhis ve sonuçların genel bir taslağını sunmaktadır. Bu perspektif, modernitenin merkez-liberal “jeo-kültürü”nün bir tezahürü (ve özü, bilgi yapıları açısından hegemonik ve meta-emperyal bir yapı) olarak anlaşılmakta ve tartışılmaktadır.
İsmini andığımızda bize uzak ve yabancı gibi gelen Ortadoğu dediğimiz bu yere ismini veren, İngiltere’dir. Bu topraklara Ortadoğu dediğimizde, esasında trajik bir şekilde İngiltere’ye göre mekânlaştırılmış bir yerden ve isimlendirmeden bahsediyoruz.
Devlet talebiyle kast edilen ise genellikle, kendi amaçları doğrultusunda bu yapıyı kullanmak isteyen ideolojik grupların toplumsal hareket aşamasında açığa vurdukları siyasal istençtir. Bu yapı, mahiyeti gereği “erk” sahibidir ve gruplar “büyük hedeflerine” ulaşabilmek için buna muhtaçtırlar.
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir
Dünyanın Boyasıyla Boyanmış Yüzler
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.
Kaynaklar kuşkusuz sınırlıdır, ama kıt değildir. Tüketim için kullanılan kaynaklar sınırlı olduğu gibi üretim aşamasında gerekli olan emek, sermaye, doğal kaynaklar da sınırlıdır. Çünkü yaratılan her şeyin bir sonu vardır. “Yeryüzündeki her şey yok olucudur. Celal ve ikram sahibi olan Rabbinin yüzü (kendisi) baki kalacaktır.” (Rahman, 55/26 – 27) Bu nedenle insan bu dünyada her istediğini elde edemez. Kaldı ki insan her istediğini elde edecek olsa bile onlarla yetinmeyecektir. “İnsanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, bir vadi dolusu daha ister. Onun gözünü topraktan başka bir şey doyurmaz.” (Buhari, Müslim) hadisinde belirtildiği gibi insanoğlu mal yığma arzusundadır.
Ne kaynaklar mutlak anlamda kıttır ne de ihtiyaçlar sınırsızdır.O kadar ki ihtiyaçlar zamana, coğrafyalara, içinde bulunulan koşullara göre değişir. İnsan zorunlu ve temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek özellikte yaratılmıştır. İnsana düşen zorunlu ve temel ihtiyaçlarını gidermede vahşi rekabet ve aşırı tüketimi değil adil paylaşım ve kanaatkâr tüketimi gerçekleştirmektir. Bir insan için zorunlu ve temel ihtiyaçların sınırları belirsiz değildir çünkü.
Tüketme eyleminin tek mutluluk kaynağı olarak adeta bir tapınma biçimi haline getirildiği kapitalist toplumda bile insan ihtiyaçları gerek çeşitlilik gerekse miktar açısından sonsuz değildir. İnsanları sürekli daha fazlasını istemeye, daha fazlası için çaba sarf etmeye sevk eden bu sistem, onlara bireysel varlıklarından başka hiçbir şeyi önemsememeleri gerektiğini söyler. Daha küçük yaşlardan itibaren bencillik ideolojisiyle yetişen kapitalist insan için tek tatmin kaynağı vardır: Temelde güdülenmiş yatırım coşkusuyla daha fazlasına, daha büyüğüne ve daha yenisine sahip olmak! Tüketim kültürü yalnızca ihtiyaçların lüks ve israfa yönelerek karşılandığı bir sapma değildir çünkü. O; teknolojik ve ekonomik ilerlemeyi, büyümeyi amaç haline getirmiş sistemsel bir anlayışın yansımasıdır.
İnsan sınırsız ihtiyaçlara sahip olmadığı gibi sınırsız tüketme yeteneğine de sahip değildir kuşkusuz ama kapitalistler tarafından sınırsızca satın almaya sürekli olarak teşvik edilmektedir. İnsanın arzu ve ihtirasları körüklenmekte, sosyal bir varlık olan insan bencillik ideolojisiyle çepeçevre kuşatılmaktadır. Böylece midesi doysa da gözü doymayan bir insan tipi ortaya çıkmaktadır. Bu insan, hastalıklı ve sapkın bir insandır elbette. Bu insan, yoğun tüketim propagandasına maruz kalan ve kapitalist üretimin temel motivasyonu olan çok kâr etme amacının kurbanı olan insandır.
Sahip olunan değerler sistemi ve kültürel çevre ekonomik davranışları, tercihleri yönlendirebilmektedir. Öyle ki toplum, değerlerin belirlediği bir ekonomik çerçeve içerisinde yürümek zorunda bırakılmaktadır. Böylece toplumsal davranışlar kontrol altına alınabilmektedir.Çok kâr etme amacının kurbanı olan insan, böyle bir sistemin ürettiği insandır.
Müslümanlar açısından değer kavramı kulluk bağlamında ele alınır. Müslümanlar için en üstün değer Allah’ın hoşnut olmasıdır çünkü. Bu nedenle onun ekonomik davranışlarında Allah’ın hoşnut olması birincil öneme sahiptir. Müslüman toplum da tıpkı Müslüman birey gibi Allah’ın hoşnutluğu temelinde tercihlerde bulunmak ve Allah’ın koyduğu hudutları korumaya özen göstermek zorundadır. Böylece Müslüman bir toplumun ekonomik davranışlarının sınırları, vahiyle belirlenmiş bir çerçevede devam eder.
Kapitalist ekonomi anlayışı, değer sahibi olan bir insan yerine değerleri, duyguları, aklı olmayan; yalnızca hevâ ve arzularının peşinde koşan bir insan tasavvuru üzerine kuruludur. Bu insan tasavvuru için tek geçerli değer maddi faydadır. Bu fayda ise bireysel fayda ile sınırlıdır.
Homo ekonomikus (Ekonomik insan); bireysel çıkarlarını her şeyin üstünde tutan, kâr veya faydayı maksimize edebilmek için en uygun araçları seçmeyi temel ilke kabul eden, rasyonel tercihlerle tatmin düzeyini en yukarılara taşımaya çalışan, makro ve mikro bazda ekonomik teoriler geliştiren birey tipidir.
Klasik ve neoklasik ekonominin temel varsayımı homo ekonomikus ya da akılcıl insan hayal kahramanından başka bir şey değildir. Sevgiden, arkadaşlıktan, merhametten anlamayan; acımasız, duygusuz bir mekanizma… Kapitalizmin sunduğu tüketim temelli yaşam tarzının kurbanı olan bu insan modelinin duyguları susturulmuştur çünkü.
Motivasyonunu ekonomik kazançlardan sağlayan, maddi bir kazanç söz konusu olduğunda bütün kutsalları kolaylıkla terk edebilen, ben merkezli ve tek taraflı kararlar… Kusursuz akılcılık… Dar çaplı kişisel çıkarlar…
Homo ekonomikus; yalnızca dünya hayatını dikkate alır, ahlaki değerleri önemsemez. Bencildir. Aldığı kararların insana, hayvana, çevreye etkisini göz önünde bulundurmaz. Sınırsız harcama yapma meraklısıdır. Cimridir. Güvenmeyen ve güven vermeyendir. Olayları sığ bakış açısıyla değerlendirir.
İslam insanı, homo ekonomikus gibi hareket edemez. İslam insanı, ihtiyaçlarını İslam’ın buyruk ve yasakları çerçevesinde, makul ölçülerde karşılamaya çalışır. Bu nedenle o, gerek bireysel gerekse toplumsal çıkarlarını söz konusu buyruk ve yasakları dikkate alarak kollayabilir ancak. Üretim, tüketim, harcama ve tasarruf etmek gibi konuları düzenleyen ve sınırlayan söz konusu buyruk ve yasaklara uymak zorundadır İslam insanı. Kendisine verilen her şeyin Allah’tan birer emanet olarak verildiğini bilir ve eldeki imkânlarla yeryüzünü ıslah etmeye çalışır.Çünkü insanoğlundan kaynakları yok etmesi değil, onları imar ve ihya etmesi beklenir. Dolayısıyla İslam’ın tanımladığı İslam insanı homo ekonomikustan tamamen farklıdır.
İslam’ın buyruk ve yasakları çerçevesinde ancak ekonomik davranışlarda bulunabilen ve helal kazanç için çaba gösteren İslam insanı, her türlü önlemi aldıktan sonra Allah’a tevekkül eder ve yaptığı işlerde O’nun hoşnut olmasını ister. Ekonomik faaliyetlerini, tercihlerini bir arınma-temizlenme aracı olarak görür ve kulluk görevlerini eksiksiz yerine getirmeye çalışır. Çünkü malların, çocukların ve kendisine verilen diğer nimetlerin birer sınav vesilesi olduğunu bilir. Dünyanın bir oyun ve eğlenceden başka bir şey olmadığının farkındadır.
O, hep temiz ve helal olanın peşinden koşar ve kendi emeğinin karşılığını gözetler. Ahireti hesaba katandır o. Ahlaki değerlerden ödün vermeyen, kararlarının topluma olan etkilerini hesap eden, sosyal sorumluluğa sahip olan, ihtiyacı kadar harcama yapan, ihtiyacı kadar tüketen, kazandıklarından infak eden, işçisinin hakkını veren, saçıp savurmayan, cimri de olmayan, dinin yasakladığı alanlarda üretim yapmayan; insana, hayvana, çevreye zarar vermeyen, kendisine güvenilen, ahlaki ilkeler temelinde ekonomik faaliyetlerde bulunan, şûrayı önemseyen, sabreden, tevekkül eden, refahın toplumun tamamına yayılması için çaba gösterendir o.
Bu özellikler bir Müslümanın ekonomik tercihlerde bulunurken hangi çerçeve içerisinde hareket etmesi gerektiğini belirten özelliklerdir aslında. Böylece hevâ ve tutkular yönünde değil ıslahın yaygınlaşması yönünde bir otokontrol düzeneği oluşur. Bu da Müslüman toplumun sosyoekonomik tercihlerini belirler.
Bu nedenle insanın her yönünü ele alarak bütüncül bir tanımlama getirir İslam.
İslam insanı, sınırsızca tüketip ekolojik dengeyi yok eden, ekini ve nesli tahrip eden homo ekonomikusun aksine, gerek üretirken gerekse tüketirken evrenin ortak iyiliğini ve bütün yaratılmışların refahını ister. O zaman ancak makro bazda en verimli sosyal üretim gerçekleşmiş olur. Bu da beraberinde sosyal dayanışmayı getirir. Sosyal dayanışma İslam açısından önemlidir kuşkusuz. Servetin yaygınlaştırılması, varlığın adil bölüşümü ve tüketimin dengeli olması sosyal dayanışmayı gerekli kılar. Sosyal adalet de bu şekilde sağlanabilir ancak. Dolayısıyla İslam insanı homo ekonomikustan çok farklı ekonomik davranış ve tercihlerde bulunur.
Kapitalist ekonomik sistemde insan yaratılış hikmetinden uzaklaşır, karşısındakini yok ederek sömürerek ayakta kalmaya çalışır. Bu sistemde hiçbir ahlaki ilke gözetilmediği için ister savaş ister barış ortamı olsun, ekonomik faaliyetlerde rasyonel davranıştan vazgeçilmez. Dini kavramlar, semboller öne çıkarılsa da…
Başta faiz ve bankacılık olmak üzere, kapitalist ögelerle barışık insanların, yönetimlerin dini saiklerle hareket ediyorlarmış gibi bir izlenim ortaya koymaları inançlı kesimlerin onlar hakkındaki kanaatlerinde yanılmalara neden olabilmektedir. Çünkü konu politikanın girift dünyasından değil de dini perspektiften ele alınınca yanılgıya düşülmesi kaçınılmazdır. Paetrick Haenni’nin “Piyasa İslamı” kitabında sözünü ettiği bu tür insan veya yönetimler ve onlara gönül veren neoliberalizm sempatizanı kişiler için de geçerli olduğunu söylemek yanlış olmaz. Başta Türkiye, Mısır, Endonezya olmak üzere, Müslüman coğrafyanın bütününde geleneksel İslamcılığın gölgesinde yeni bir siyasal İslamcılığın geliştiğini, bunların Batı değerleriyle eklektik bir uzlaşının ürünü olduğunu, Amerikan işletme kültüründen beslendiklerini söyleyerek özgüven edinme ve kendini gerçekleştirme stratejilerine övgüler düzüp, İslam’ın yasaklarının bu kesim tarafından dikkate alınmadığı için ekonomik faaliyetlerde büyük başarılar sağladıklarını dile getiriyor bu kitabında Haenni. Bir yandan değişen dünya koşullarına ayak uydurmaya, diğer yandan yeni bir dindarlık biçimiyle dünya sistemine entegre olmaya çalışmak…
Ekonomik faaliyetlerde büyük başarı elde ettikleri söylenen bu kesimden bazıları yalnızca Amerikan işletme kültüründen beslenmekle yetinmeyip siyasi, ticari veya başka saiklerle dini de istismar etmekten uzak durmamaktadırlar maalesef. Dinin dünyevi pazarlıklara konu edilmesi… Dünyevi bir hesap için ibadet konusu olan bir şeyin Allah’ın hoşnutluğu dışında bir tasarruf için kullanılması…
Dinin siyasi veya ticari amaçlar uğruna rehin tutulması ne kötü. Dini sembol ve içeriklerin güç ve sömürü aracı olarak kullanılması üzüntü verici bir durumdur doğrusu. Müslüman dinini ve ibadetlerini mevki-makam, mal-mülk, ticaret ve siyaset için referans veremez. Müslümanın referansı ahlaktır, adalettir, bilgidir, doğruluktur, güven ve liyakattir.
Allah ile aldatmak, insanları taraf haline getirip onları sömürmek ve akletmeyen sürüler haline getirmek tarih boyunca birçok siyasi ve ticari figürün akla gelen önemli özellikleridir. Şeytanın bu tür dostlarının siyasi, ticari veya başka nefsani çıkarları için dini ve dini kavramları araç haline getirerek insanları kandırmaları çok yaygın bir sapma ve aldatma biçimi olarak tarih boyunca devam etmiştir.Hak ile batılı, helal ille haramı birbirine karıştıranlardır bunlar.
Çünkü her şey meşru görülmeye başlanmıştır artık. Bu nedenledir zaten Gazze açlıktan kırılırken bundan halkları Müslüman olan ülkelerle ve sahiplerinin Müslüman olduğu söylenen firmalarla İsrail arasındaki ticaret etkilenmemiştir. Gazze konusu çok sarsıcı olmuştur kuşkusuz. Sürekli gelen şehit haberleri, görüntüler, kucaklarda cansız bebekler… Açlık… Enkaza dönmüş bir yurt… Nasıl bir zorunluluk var da İsrail’le yapılan ticaretin gerekçesi dışarı sızmaz?
Kahramanlık retorikleriyle görünürde siyonist rejim eleştirilmekte ve terörist devlet olarak adlandırılmakta, ancak pratikte ekonomik işbirliği devam etmektedir. Halkı Müslüman olan ülkelerin, kendilerini Müslüman olarak tanıtan büyük işletme sahiplerinin çoğunun izlediği yol yıllardan beri böyledir ve değişmemiştir. Din merkezli değil, piyasa merkezli düşünür bunlar. “Varsayalım ki İsrail’e bu kalemlerin ihracatını durdurduk. İsrail bunları alacak yer bulamaz mı? Zaten hangi ticari yaptırım hangi ülkeyi yanlış yapmaktan caydırdı ki?” gibi gerekçeleri ileri sürenler… “Dostluk başka, pazarlık başkadır.” diyenler… “Bunlar büyük fırsattır, kullanılmayan fırsatlar elden kaçar.” şeklinde sözde uyarıda bulunanlar…“İslami kuralların birçoğunun güncellenmesi gerekir, aksi halde ticari rekabette yetersiz kalırız.” sözünü utanmadan söyleyen dünyanın boyasıyla boyanmış yüzler…
Hz. Sevban (r.a.) anlatıyor. Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Diğer milletler tıpkı sofraya yemek için üşüşen insanlar gibi sizin üzerinize üşüşecekler.” Bunun üzerine sahabiler şaşkınlıkla sorarlar: “Ya Rasulallah, o gün sayımız çok mu az olacak?” Rasulullah (s.a.v.): “Hayır, bilakis o gün sayınız çok olacak, ama siz -çokluğunuz- bir akıntıya taşınan çerçöp gibi olacaksınız. Allah düşmanlarınızın kalbinden sizin korkunuzu silecek, sizin kalbinize de vehn verecek.” Sahabilerden biri sorar: “Vehn nedir ya Rasulallah?” O da buyurdu ki: Dünya sevgisi ve ölümü sevmemek, ondan nefret etmek.”
Bunlara arka çıkan, toz kondurmayan milyonlarca insan… Vehn hadisinin işaret ettiği dünya sevgisinin kapısını aralayan şey belki de paradigma dışı zenginleşme ve her şeye sahip olma arzusudur.
Bir değer kopuşu yaşanmaktadır kuşkusuz. Seküler dünyanın nimetlerinden yararlanmak için İslami söylemlerin yerine kapitalist söylemlere başvurulan bir kopuş… Mücahitliğin yerini mücadeleci girişimciliğin alması… İslami kavramların, örneğin “bereket” kavramının, kapitalist ruhla benzeşen ekonomik ve kültürel bir kavrammış gibi yorumlanması… Bunun gibi, “tevekkül” kavramının İslam dünyasının geri kalmasının nedeni olarak görülmesi… Bütün bunlar İslami değer ve yaklaşımların aşınması sonucunu doğurmuştur. Söz konusu aşınmada dini kimlikli siyasetçilerin ve iş insanlarının kolektif etkisi yok sayılamaz. İslam’ın odağından ne kadar uzaklaştıklarını göremeyecek kadar gaflette olan bu kesim samimi Müslümanları adapte olamamakla, hantallıkla ve hoşgörüsüzlükle suçlamaktan da geri kalmamaktadır.
Bunlar kendilerini temellendirecek İslami ölçü ve ilkeler bulunmasına rağmen adeta kutsallaştırılmış görece kuralsızlığın peşinden koşan zavallılardır. Onların din anlayışlarının, dindar kimliklerinin değişmesi büyük ölçüde bu nedenledir. Rasyonelleşme ile birlikte özgün, dini bağlamlarından koparılmış alanların ortaya çıkacağını söylüyor, Max Weber. Rasyonelleştikçe bu alanlara yırtınırcasına koşan güruhtur bunlar.
Kendilerini dindar olarak gören bu kesim, neoliberal mantıkla toplumun diğer seküler üst tabakalarıyla birlikte hareket etmekte ama alt tabaka olarak gördükleri Müslümanlara karşı hâlâ geçmişin İslami söylemleriyle seslenme uyanıklığına devam etmektedirler. Onların alt tabaka olarak gördükleri Müslümanlar ise bu çelişkiyi genellikle görememekte hatta üst tabakadaki dindarların siyasal ve ekonomik açıdan önemli bir görevi yerine getirdiklerini, kendileri uğruna yukarılarda mücadele ettiklerini düşünmektedir. Anlaşılan çok güçlü bir uyarı olmadıkça bu hep böyle devam edecektir.
Müslüman iş insanlarından oluştuğu söylenen derneklerin üyelerinden kimilerinin İslam ile kapitalizmi yan yana getirmesi, kapitalizmin temelinin Medine döneminde atıldığı düşüncesini savunması düşündürücüdür. Bu kesim kapitalist hizmet aracının ancak liberal ekonomiyle İslam hizmet aracının ise ancak İslam ekonomisiyle uygulanabileceğini düşünmek bile istememektedir. Sürüleşen bu kesimin öldürülen bebekleri, yakılıp yıkılan şehirleri, yağmalanan yer altı ve yer üstü kaynaklarını, bozulan ekini ve nesli Müslümanca değerlendirmesi, olup bitenlere merhametle bakması beklenemez. Bu noktaya gelinmesinde İslam, demokrasi, milliyetçilik, muhafazakârlık gibi farklı görüşleri kapitalizm kültürüyle sentezlemeye çalışan siyasal iktidarların ekonomi politikalarının etkisi büyüktür. Bir savrulmayla karşı karşıyadır Müslümanlar. Sanki İslam yalnızca bir takım kişisel ibadetlerden oluşan, toplumsal konularda kurallar koymayan bir din ve dolayısıyla siyaset, adalet, eğitim, ekonomi gibi konularda kim neyi diliyorsa onu yapabilirmiş gibi bir keyfilik savrulmadan da ötedir.
Bir gelecek endişesinden kaynaklanıyor olabilir mi bütün bunlar? Eğer telaş buysa, geleceğin bir sahibinin olduğu gerçeği idrak edilmemiş ve her şeyin ilahi bir programa bağlı olarak gerçekleştirildiği inancı kalplere yerleşmemiş demektir. Başka bir dünya mümkündür elbette ama parçacı, eklektik yaklaşımlarla bu sorunların aşılması mümkün değildir. Olup bitenler doğru değerlendirilmediği sürece bir yol alınamayacağı açıkça ortadadır.
İlgili Yazılar
Geç Demokrasinin Post-Liberal Dünyasında İslam ve İslamofobi. Irkçılığın Neo-Reel-Politik Temelleri
Bu metin, sosyal gelişme (insani yetkinlikler, gelişimci demokrasi) perspektifine yöneltilmiş krizler/eleştiriler dizisine dair bir teşhis ve sonuçların genel bir taslağını sunmaktadır. Bu perspektif, modernitenin merkez-liberal “jeo-kültürü”nün bir tezahürü (ve özü, bilgi yapıları açısından hegemonik ve meta-emperyal bir yapı) olarak anlaşılmakta ve tartışılmaktadır.
Filistin: Dünyayı İkiye Bölen Dünya
İsmini andığımızda bize uzak ve yabancı gibi gelen Ortadoğu dediğimiz bu yere ismini veren, İngiltere’dir. Bu topraklara Ortadoğu dediğimizde, esasında trajik bir şekilde İngiltere’ye göre mekânlaştırılmış bir yerden ve isimlendirmeden bahsediyoruz.
Devlet Talebinden Vazgeçilebilir mi?
Devlet talebiyle kast edilen ise genellikle, kendi amaçları doğrultusunda bu yapıyı kullanmak isteyen ideolojik grupların toplumsal hareket aşamasında açığa vurdukları siyasal istençtir. Bu yapı, mahiyeti gereği “erk” sahibidir ve gruplar “büyük hedeflerine” ulaşabilmek için buna muhtaçtırlar.
Yapay Zekâ Çağında Fıkıh: Modern Tartışmaları Kadim Lensle Okumak
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir