Aliya İzzetbegoviç, mahkûmiyet zamanlarının düşünce ürünü olan Özgürlüğe Kaçışım eserinde tüm Müslüman ülkelere “eleştirel düşünme dersleri” koymak istediğini dile getirir: “Ben olsam, Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere “eleştirel düşünme” dersleri koyardım.” İlk bakışta, düşünce ile öyle ya da böyle temas kurmaya çalışan biz Müslümanlar için bu ifadeler, katılmaktan kendimizi alıkoyamadığımız bir yaklaşımdır. Buradaki eleştirel düşünme derslerinin içeriğindeki düşünmenin nasıl olacağı, hangi türden düşünme olacağı konusu, yine bu eleştirel bakışın refleksiyona girmesi gerekeceği bir noktadır. Bugün yaşadığımız krizin bir boyutu düşünce/düşünme üzerineyse ve bundan doğan başka bir kriz, bulunduğumuz hâli kritik edememe krizi ise; bu yönüyle kriz ve kritik kavramlarının bize kavrattığı üzere kritik etmek, kriz çıkarmak ve dahi kriz anlarının sahici farkındalığı bize kritik imkânının kapılarına açacaksa, bugün oturup düşünce krizimizin hangi açıdan olduğunu tekrar sormamız gerekmektedir. Gerçekten mahrum olduğumuz, düşüncenin eleştirelliği kaybetmesi midir? Yoksa düşünmenin tek-biçimli, formel, informatik bir yüzeyselliğe sokulmasından dolayı kaybetmiş olduğumuz sadece düşünmek değil, aynı zamanda düşünme erdemi midir? Bu yazı, elbette düşüncenin kaybettiği eleştirel olma yoksunluğunu yabana atmamakla beraber, bu defa düşünce krizimize bakmayı başka bir noktaya taşımaya çalışmaktadır.
Erdem Düşüncesinden Düşünce Erdemlerine
Bu yazıyı düşünmenin erdemine doğru götürmek istediğimiz için önce erdem düşüncesine bakmamız gerekiyor. Bunun içinse erdem düşüncesinden başlamak uygun gözüküyor. Felsefenin en baş belası soru tipi olan “nedir?” sorusunu erdem için sorduğumuz vakit en kestirmeden alacağımız cevap şu olacaktır: itidal(meson). Erdem ile bilgiyi bir Janus gibi gören Sokrates’in tavrı Aristoteles’i her ne kadar öncelese de erdemin sistematik bir ele alınışını yapmamaktadır. Nikomakhos’a Etik eserinde insan için istenen iyilerden; kendisi için istenene şeklinde takip edebileceğimiz düşünce hattı en nihayetinde erdemin yapıp etmelerle kişide yerleşik huy haline gelen ve karakterini oluşturan ve övgüye mazhar olan eylemleridir. Bu yerleşen eylemlere erdem (arete) denmesi kendisinde bir üstün gelme/olma anlamı taşımasından kaynaklanmaktadır. Erdemler, kişinin ahlâkında yer edinen eylemlerin iki aşırı ucun ortasında olmasını ifade etmektedir. Erdem ve itidal ilişkisi ise insanın kendisi için istenen iyilik olan mutluluk (eudaimonia) gayesine erişmesini sağlaması açısından önemli olmaktadır.
Aristoteles, Nikomakhos’a Etik’in VI. kitabına, düşünce erdemleri (aretai dianoētikai) üzerine geçmeden önce, daha önce belirttiği “erdem, aşırılık (hyperbolē) ve eksiklik (elleipsis) arasında bir orta (mesos) bulmaktır” ilkesini yeniden hatırlatarak başlar. Bu hatırlatma, onun ahlâk anlayışında karakter erdemleri ile düşünce erdemleri arasındaki bağı kurmak bakımından işlevseldir. Zira Aristoteles’e göre, ahlâki erdemin konusu tutkular ve arzuların düzenlenmesiyken, bu düzenlemenin ölçüsü akıl tarafından belirlenir.
Ahlâki erdem, ‘doğru akıl (orthos logos)’a uygun davranmak anlamına geldiği için, karakter erdemlerinin tamamlanabilmesi aklın rehberliğini zorunlu kılar.
İşte Aristoteles bu noktada, pratik yaşamda doğruyu bulmayı sağlayan düşünce erdemi olarak phronesis’i temellendirmeye yönelir. Phronesis, salt teorik bilgi (epistēmē) veya teknik maharet (technē) değildir; o, eylem alanında “doğru ölçüyü” (to meson) bulma yetisidir. Böylece phronesis, ahlâki erdemin teorik ilkelerini somut yaşamda uygulanabilir kılan, doğru eylem seçimini mümkün kılan bir pratik bilgelik biçimi olarak konumlanır. Aristoteles’in VI. kitaba başlarken orta ilkesine (mesotes) dönmesi, onun etik öğretisinin yalnızca alışkanlığa değil, aklın ölçüsüne dayandığını vurgular. Bu geçiş, etik erdemin akılla tamamlandığı bir yapının göstergesidir: erdemli eylem ancak phronesis aracılığıyla “akla uygun orta”ya ulaşabilir.
Bu düşünce erdemi, İslam ahlâk felsefesine geçtiğinde ise daha dakik ve sistematik ilaveler ile daha yetkin bir derinleştirmeye konu olmuştur. Fârâbî üzerinden eğer örnek vermek gerekirse o, düşünce erdemlerini şu şekilde sıralamaktadır. Fusûlün Müntezea eserinde, erdemleri ahlâkî (el-fezâilü’l-hulkiyye) ve aklî (el-fezâilü’n-nutkıyye) olmak üzere ikiye ayırdıktan sonra, özellikle ikinci gruba yönelir ve bu erdemleri insanın akleden (nâtık) yetisi bağlamında ele alır. Ona göre insanın akleden parçası ikiye ayrılır: nazarî ve fikrî. Fârâbî, bu ayrımı Aristoteles’in düşüncesine paralel biçimde kurar; zira Aristoteles de Nikomakhos’a Etik VI. kitapta düşünce erdemlerini teorik (epistēmē, sophia) ve pratik (phronēsis) alanlara göre sınıflandırmıştır.
Fârâbî’ye göre, nazarî kısmın erdemleri: nazarî akıl (el-ʿakl en-naẓarī), bilgi (el-ʿilm) ve hikmettir (el-ḥikme). Fikrî kısmın erdemleri ise: amelî akıl (el-ʿakl el-ʿamelī), taakkul, zihin, iyigörüş (cevdetü’r-rey) ve doğru zan (sevâbü’z-zan) olarak sıralanır. Taakkul, burada Aristoteles’te gördüğümüz phronesis’e tekabül etmektedir. Bu tasnif, Aristoteles’in düşünce erdemlerine dair yaptığı ayrımı esas almakla birlikte, bazı kavramlarda özgün bir genişletmeye işaret eder. Özellikle “iyi görüş” (cevdetü’r-rey) ve “doğru zan” (sevâbü’z-zan) kavramları, Aristoteles’teki phronesis anlayışını tamamlayan; ancak Fârâbî’nin toplumsal, siyasal ve ahlâkî bağlamda geliştirdiği daha kapsamlı bir pratik akıl modelini yansıtır. Fârâbî, bu eklemelerle birlikte, phronesis’i yalnızca bireysel eylemdeki “doğru ölçü” değil, toplumsal hikmetin inşasında rehberlik eden aklî yetkinlik olarak yeniden tanımlar. Dolayısıyla Fârâbî’nin bu tasnifi, Aristotelesçi mirası İslam düşüncesi içinde dönüştürerek sürdürür: aklî erdemler hem bireysel akıl yetisinin kemale ermesi hem de toplumsal düzenin hikmetle uyumlu hale gelmesi bakımından merkezi bir işlev kazanır.
Düşünce Erdemlerinden Düşünme Biçimlerine: Erdemli Düşünmek
Düşünce erdemlerini kısaca aktardığımız bölümden sonra şimdi düşünmenin kendisini erdemli hale getirmek üzerine ilerlemeye devam edebiliriz. Yazımızın girişini hatırlayacak olursak eğer, düşünmeyi kazanmanın yanında nasıl bir düşünmeyi kazandığımızı ve düşünmeyi erdemle bir bütün haline getiremediğimizi dile getirmiştik. Şimdi düşünce eylemini, düşünme edimini acaba nasıl erdemli hale getirebileceğimizi ele alalım.
Düşünceler, insanın yalıtılmış bir hal ve soyutlukla beraber edindiği kazanımlarmış gibi görünmektedir.
Düşünen kişinin ise öylece durduğu ve düşünmekten öte bir adım atamadığı söylenmektedir. Aslında haksız değiller. Düşünme fiilinin kendisindeki o düşüş tonlaması hep bir insanın kendi içinde olan bir hali resmetmektedir. Düşünme üzerine başka dillere baktığımız zaman da bunların bir yönüyle durma fiillerini içerdiğini görebilmek mümkündür. Ancak düşünme hep böyle kalmamalıdır. Düşünme, hep bir şeyin düşünülmesi olduğu için insan, düşüncesinde eylemini de düşünme konusu edinebilir.
a) Düşüncenin Sonrasını Gören Düşünme: Tedebbür
Buradan baktığımızda eylemin kendisine düşünce eşlik ettiği zaman bir ayrım (temyiz), bir ayrımın (temyiz) olduğu yerde ise bir tercihin (ihtiyar) olduğu söylenebilir. O halde insanın, insan olmak bakımından eylemlerini düşünüp taşınarak (reviyye) yapabileceği nokta onun irade sahibi olması kadar ihtiyar sahibi yönünü de öne çıkartmaktadır. Burada ise temyiz ve ihtiyarın içerik kazandırdığı düşünmenin bir adım ileriye giderek tedebbür biçimini aldığı söylenebilir.
Düşüncelerin sonrasına yöneldiği ve bir ihtiyatı gözetmenin eşlik edeceği bu biçim sayesinde düşünme, kendisinde sadece hesaplamayı değil, bir niyetin sonunu da gözetmeyi kazanacaktır.
Bu biçimi ile düşünce, tedebbür erdemi ile düşünmeye bir erdem kazandırabilmektedir. Bu erdem sayesinde düşünme, anlık yargılarla yapılan eylemlerin kurbanı olmakla değil; bir eylemin sonrasını da düşünmekle düşünmeye niyetlilik sakınımı kazandıracaktır. Böylelikle tedebbür, fevrilik ile miskinlik şeklindeki iki ucun itidalidir.
b) Sürekliliğin Farkında Olan Düşünme: Tefekkür
Fikirlere sahip olmak için yapılan düşünme biçimi izlenimini veren tefekkür, bir nesneyi yahut varolanları (mevcud) tüm yönleri ile görmeye çalışan (nazar) ve onlarda gördüklerini tefrik ederek nesneye, var olanlara dair bir farkındalıkla onlara dair fikir sahibi olma anlamında düşünme biçimidir. Bu düşünce biçimi ise düşünmeye, çok boyutlu olmayı kazandırması itibari ile düşünmenin tek bir yönü değil, düşünülenler kadar çok yönlü olduğunun bilincini kazandırabilmektedir. Bir yönüyle düşüncenin düşünmeye konu edindiklerini sadece şeyleştirmeyle değil, birer işaret olarak görme yapısını taşımaktadır. Tefekkür kavramının taşıdığı dil kuralı gereği vurguladığı süreklilik tonu ise bir kere yapıp geçilen değil, devamlılığa dayalı bir dikkati erdem haline getirerek düşünmeye kazandırmaktadır. Nitekim filozof Taşköprizade’nin de söylediği gibi: “Tefekkür yolda olmaktır.” Bu erdem, gaflet ile kuruntu şeklindeki düşünmenin iki ucunun itidalidir.
c) Anlayan Düşünme: Tefehhüm
Anlamak anlamını ifade eden tefehhüm, düşünmenin en başta bir anlama niyeti gözetmesini ifade etmektedir. Düşünmeye başlamanın bir anlama eylemi haline getirilmesi, anlamanın anlayanla mukayyet olduğuna dair bir farkındalığı edindirebilirse eğer, burada düşüncenin tasallut kuran, tahakküm eden, şiddet üreten yapısı bir açıdan kendisinden arındırılabilecektir. “Düşündüm, böyledir” gibi bir tutuma, anlamayı önceleyen, anladığı kadarıyla şeyleri düşünebildiğini fark ettiren bir kazanım kazandırarak düşünmeyi ve düşünceyi daha itidalli bir noktaya taşıma erdemini kazandırmış olacaktır. Tefehhüm erdemi, lakaytlık ile müstağnilik aşırılıkları arasında itidali düşünmeye kazandırmaktadır.
d) İyi Yaşamı Düşünmek: Taakkul
Yukarıda kısaca değindiğimiz, düşünce erdemlerinden phronesis’in tevarüs edilmesi ile İslam ahlâk felsefesindeki karşılığı olan taakkul erdemi, eylemleri iyiye yönlendirecek olanların düşünülmesini içermektedir. Fârâbî, aklî erdemleri incelediği bölümde taakkulü, “iyi düşünüp taşınmaya ve insan için hakiki mânâda büyük bir iyiliğin ve şerefli, erdemli bir gayenin hâsıl olması için yapılacak şeylerde en iyi ve en uygun olanı çıkarsamaya yönelik kudret” olarak tanımlar. Bu tanım, taakkulu yalnızca soyut bir düşünme gücü olarak değil; insan eyleminin yönünü belirleyen pratik bir aklî yeti olarak ele alır. Benzer biçimde, Kitâbü’l-Mille adlı eserinde Fârâbî, taakkulu “insanın fiilleri kendileriyle belirlediği şartları çıkarsamaya muktedir kılan güç” olarak tanımlar Burada dikkat çekici olan, taakkulün eylemlerle doğrudan ilişkili olarak tanımlanmasıdır.
Her iki tanım arasındaki ortak payda, taakkulün fiillerimize yönelik olarak ne yapılması gerektiğini belirlemekte insanı yetkin kılan bir güç olarak görülmesidir. Bu çerçevede taakkul, Aristoteles’in phronesis kavramı ile güçlü bir paralellik gösterir; zira her iki kavram da insanın eylem alanında doğru ölçüyü ve uygun olanı belirleme kapasitesini temsil eder. Ancak Fârâbî, bu kapasiteyi hem bireysel hem de toplumsal bağlamda sistematik bir biçimde işler ve teorik akıldan pratik eyleme geçişte aracılık eden bir erdem olarak konumlandırır. Böylece bu erdem, düşünmemizi salt teoriye gömülü olmaktan kurtaran ve düşüncenin eyleme yönelik olan boyutunu tekrar kurmamızı sağlayan bir düşünme biçimini kazandırmaktadır.
e) Düşünmenin Tazelik ve Uyarıcılığı: Tezekkür
Düşüncenin düşünmelerinden elde ettiklerini, doğru ve hakikate dair olanları daima hatırında tutmasını ve onlarla yaşamına devam etmesini sağlayacak olan erdemdir.
Düşüncenin kişiye uyarıcı ve kendine öğüt verici fonksiyonlarını yerine getirmesi, düşünmenin ancak tezekkür biçimine sahip bir düşünme ile mümkün olacaktır. İnsanı erdemli hale getirecek ve düşüncesini de erdemden ayırmayacak olan, kendisinin ayık ve dakik bir düşünme gücüne sahip olmasıdır. Bu güç ise düşünmenin tezekkür biçiminde kendisini bulabilmektedir. Kayıtsızlık ile takıntılık şeklindeki iki ucun erdemi olan bu düşünme biçimi, bugün düşüncesinin en unuttuğu erdemlerden birisi olarak görülebilmektedir.
Faydalanılan Kaynaklar
Aliya İzzetbegoviç, Özgürlüğe Kaçışım, çev.: Hasan Tuncay Başoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, 2015.
Olay, henüz elektrikli aydınlatmanın yaygınlaşmadığı bir dönemde geçer. Evler gaz lambasıyla aydınlanır. Bella, saf bir kadındır. Kocası Jack’i çok sever. Kocasının da kendisini sevdiğinden emindir. Ne var ki Jack, bu güveni Bella’nın aleyhine kullanır.
Pek çok yaklaşım ilk insan, ilk toplum ve ilk(el) devlet organizasyonu gibi evrimci bir paradigma ile tanımlama yapsa da bilinen tarihi bilgide devlet mefhumu neredeyse insan ile yaşıt durumdadır. Tarihte pek çok devlet bugün anlaşılan aşkın bir yapıda olmasa da siyasal bir organizasyon olarak her daim varlığını devam ettirmiştir.
Ahlâkın toplumda bir geçerlilik ve gerçeklik kazanabilmesi için bireyin kendisinde bulunanlardan daha üstün bir değere sahip ahlâki güçler olduğu ve bu güçlere boyun eğecek şekilde yetiştirilmiş olması gerektiği kabul edilmelidir. Bunu sağlamanın yolu da otoritenin varlığını kabul etmekten geçmektedir zira hiçbir duygu otorite duygusunun içine sızamamakta ve onu etkileyememektedir
Bilginin doğruluğu kadar bağlamın doğruluğu da önemlidir. Bir anlatıda doğru bilgilerin olması, kurgunun, anlatının da doğru olmasını zorunlu kılmaz. Evet, ‘söylem’ anlatanın dünya görüşüne, bakış ve inanç biçimine göre şekillenir. Asıl dikkat edilmesi gereken söylemler, içerisinde bolca doğruların olduğu söylemlerdir.
Düşünmeyi Erdeme Kavuşturmak Üzerine Bazı Uslamlamalar
Aliya İzzetbegoviç, mahkûmiyet zamanlarının düşünce ürünü olan Özgürlüğe Kaçışım eserinde tüm Müslüman ülkelere “eleştirel düşünme dersleri” koymak istediğini dile getirir: “Ben olsam, Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere “eleştirel düşünme” dersleri koyardım.” İlk bakışta, düşünce ile öyle ya da böyle temas kurmaya çalışan biz Müslümanlar için bu ifadeler, katılmaktan kendimizi alıkoyamadığımız bir yaklaşımdır. Buradaki eleştirel düşünme derslerinin içeriğindeki düşünmenin nasıl olacağı, hangi türden düşünme olacağı konusu, yine bu eleştirel bakışın refleksiyona girmesi gerekeceği bir noktadır. Bugün yaşadığımız krizin bir boyutu düşünce/düşünme üzerineyse ve bundan doğan başka bir kriz, bulunduğumuz hâli kritik edememe krizi ise; bu yönüyle kriz ve kritik kavramlarının bize kavrattığı üzere kritik etmek, kriz çıkarmak ve dahi kriz anlarının sahici farkındalığı bize kritik imkânının kapılarına açacaksa, bugün oturup düşünce krizimizin hangi açıdan olduğunu tekrar sormamız gerekmektedir. Gerçekten mahrum olduğumuz, düşüncenin eleştirelliği kaybetmesi midir? Yoksa düşünmenin tek-biçimli, formel, informatik bir yüzeyselliğe sokulmasından dolayı kaybetmiş olduğumuz sadece düşünmek değil, aynı zamanda düşünme erdemi midir? Bu yazı, elbette düşüncenin kaybettiği eleştirel olma yoksunluğunu yabana atmamakla beraber, bu defa düşünce krizimize bakmayı başka bir noktaya taşımaya çalışmaktadır.
Erdem Düşüncesinden Düşünce Erdemlerine
Bu yazıyı düşünmenin erdemine doğru götürmek istediğimiz için önce erdem düşüncesine bakmamız gerekiyor. Bunun içinse erdem düşüncesinden başlamak uygun gözüküyor. Felsefenin en baş belası soru tipi olan “nedir?” sorusunu erdem için sorduğumuz vakit en kestirmeden alacağımız cevap şu olacaktır: itidal(meson). Erdem ile bilgiyi bir Janus gibi gören Sokrates’in tavrı Aristoteles’i her ne kadar öncelese de erdemin sistematik bir ele alınışını yapmamaktadır. Nikomakhos’a Etik eserinde insan için istenen iyilerden; kendisi için istenene şeklinde takip edebileceğimiz düşünce hattı en nihayetinde erdemin yapıp etmelerle kişide yerleşik huy haline gelen ve karakterini oluşturan ve övgüye mazhar olan eylemleridir. Bu yerleşen eylemlere erdem (arete) denmesi kendisinde bir üstün gelme/olma anlamı taşımasından kaynaklanmaktadır. Erdemler, kişinin ahlâkında yer edinen eylemlerin iki aşırı ucun ortasında olmasını ifade etmektedir. Erdem ve itidal ilişkisi ise insanın kendisi için istenen iyilik olan mutluluk (eudaimonia) gayesine erişmesini sağlaması açısından önemli olmaktadır.
Aristoteles, Nikomakhos’a Etik’in VI. kitabına, düşünce erdemleri (aretai dianoētikai) üzerine geçmeden önce, daha önce belirttiği “erdem, aşırılık (hyperbolē) ve eksiklik (elleipsis) arasında bir orta (mesos) bulmaktır” ilkesini yeniden hatırlatarak başlar. Bu hatırlatma, onun ahlâk anlayışında karakter erdemleri ile düşünce erdemleri arasındaki bağı kurmak bakımından işlevseldir. Zira Aristoteles’e göre, ahlâki erdemin konusu tutkular ve arzuların düzenlenmesiyken, bu düzenlemenin ölçüsü akıl tarafından belirlenir.
İşte Aristoteles bu noktada, pratik yaşamda doğruyu bulmayı sağlayan düşünce erdemi olarak phronesis’i temellendirmeye yönelir. Phronesis, salt teorik bilgi (epistēmē) veya teknik maharet (technē) değildir; o, eylem alanında “doğru ölçüyü” (to meson) bulma yetisidir. Böylece phronesis, ahlâki erdemin teorik ilkelerini somut yaşamda uygulanabilir kılan, doğru eylem seçimini mümkün kılan bir pratik bilgelik biçimi olarak konumlanır. Aristoteles’in VI. kitaba başlarken orta ilkesine (mesotes) dönmesi, onun etik öğretisinin yalnızca alışkanlığa değil, aklın ölçüsüne dayandığını vurgular. Bu geçiş, etik erdemin akılla tamamlandığı bir yapının göstergesidir: erdemli eylem ancak phronesis aracılığıyla “akla uygun orta”ya ulaşabilir.
Bu düşünce erdemi, İslam ahlâk felsefesine geçtiğinde ise daha dakik ve sistematik ilaveler ile daha yetkin bir derinleştirmeye konu olmuştur. Fârâbî üzerinden eğer örnek vermek gerekirse o, düşünce erdemlerini şu şekilde sıralamaktadır. Fusûlün Müntezea eserinde, erdemleri ahlâkî (el-fezâilü’l-hulkiyye) ve aklî (el-fezâilü’n-nutkıyye) olmak üzere ikiye ayırdıktan sonra, özellikle ikinci gruba yönelir ve bu erdemleri insanın akleden (nâtık) yetisi bağlamında ele alır. Ona göre insanın akleden parçası ikiye ayrılır: nazarî ve fikrî. Fârâbî, bu ayrımı Aristoteles’in düşüncesine paralel biçimde kurar; zira Aristoteles de Nikomakhos’a Etik VI. kitapta düşünce erdemlerini teorik (epistēmē, sophia) ve pratik (phronēsis) alanlara göre sınıflandırmıştır.
Fârâbî’ye göre, nazarî kısmın erdemleri: nazarî akıl (el-ʿakl en-naẓarī), bilgi (el-ʿilm) ve hikmettir (el-ḥikme). Fikrî kısmın erdemleri ise: amelî akıl (el-ʿakl el-ʿamelī), taakkul, zihin, iyi görüş (cevdetü’r-rey) ve doğru zan (sevâbü’z-zan) olarak sıralanır. Taakkul, burada Aristoteles’te gördüğümüz phronesis’e tekabül etmektedir. Bu tasnif, Aristoteles’in düşünce erdemlerine dair yaptığı ayrımı esas almakla birlikte, bazı kavramlarda özgün bir genişletmeye işaret eder. Özellikle “iyi görüş” (cevdetü’r-rey) ve “doğru zan” (sevâbü’z-zan) kavramları, Aristoteles’teki phronesis anlayışını tamamlayan; ancak Fârâbî’nin toplumsal, siyasal ve ahlâkî bağlamda geliştirdiği daha kapsamlı bir pratik akıl modelini yansıtır. Fârâbî, bu eklemelerle birlikte, phronesis’i yalnızca bireysel eylemdeki “doğru ölçü” değil, toplumsal hikmetin inşasında rehberlik eden aklî yetkinlik olarak yeniden tanımlar. Dolayısıyla Fârâbî’nin bu tasnifi, Aristotelesçi mirası İslam düşüncesi içinde dönüştürerek sürdürür: aklî erdemler hem bireysel akıl yetisinin kemale ermesi hem de toplumsal düzenin hikmetle uyumlu hale gelmesi bakımından merkezi bir işlev kazanır.
Düşünce Erdemlerinden Düşünme Biçimlerine: Erdemli Düşünmek
Düşünce erdemlerini kısaca aktardığımız bölümden sonra şimdi düşünmenin kendisini erdemli hale getirmek üzerine ilerlemeye devam edebiliriz. Yazımızın girişini hatırlayacak olursak eğer, düşünmeyi kazanmanın yanında nasıl bir düşünmeyi kazandığımızı ve düşünmeyi erdemle bir bütün haline getiremediğimizi dile getirmiştik. Şimdi düşünce eylemini, düşünme edimini acaba nasıl erdemli hale getirebileceğimizi ele alalım.
Düşünen kişinin ise öylece durduğu ve düşünmekten öte bir adım atamadığı söylenmektedir. Aslında haksız değiller. Düşünme fiilinin kendisindeki o düşüş tonlaması hep bir insanın kendi içinde olan bir hali resmetmektedir. Düşünme üzerine başka dillere baktığımız zaman da bunların bir yönüyle durma fiillerini içerdiğini görebilmek mümkündür. Ancak düşünme hep böyle kalmamalıdır. Düşünme, hep bir şeyin düşünülmesi olduğu için insan, düşüncesinde eylemini de düşünme konusu edinebilir.
a) Düşüncenin Sonrasını Gören Düşünme: Tedebbür
Buradan baktığımızda eylemin kendisine düşünce eşlik ettiği zaman bir ayrım (temyiz), bir ayrımın (temyiz) olduğu yerde ise bir tercihin (ihtiyar) olduğu söylenebilir. O halde insanın, insan olmak bakımından eylemlerini düşünüp taşınarak (reviyye) yapabileceği nokta onun irade sahibi olması kadar ihtiyar sahibi yönünü de öne çıkartmaktadır. Burada ise temyiz ve ihtiyarın içerik kazandırdığı düşünmenin bir adım ileriye giderek tedebbür biçimini aldığı söylenebilir.
Bu biçimi ile düşünce, tedebbür erdemi ile düşünmeye bir erdem kazandırabilmektedir. Bu erdem sayesinde düşünme, anlık yargılarla yapılan eylemlerin kurbanı olmakla değil; bir eylemin sonrasını da düşünmekle düşünmeye niyetlilik sakınımı kazandıracaktır. Böylelikle tedebbür, fevrilik ile miskinlik şeklindeki iki ucun itidalidir.
b) Sürekliliğin Farkında Olan Düşünme: Tefekkür
Fikirlere sahip olmak için yapılan düşünme biçimi izlenimini veren tefekkür, bir nesneyi yahut varolanları (mevcud) tüm yönleri ile görmeye çalışan (nazar) ve onlarda gördüklerini tefrik ederek nesneye, var olanlara dair bir farkındalıkla onlara dair fikir sahibi olma anlamında düşünme biçimidir. Bu düşünce biçimi ise düşünmeye, çok boyutlu olmayı kazandırması itibari ile düşünmenin tek bir yönü değil, düşünülenler kadar çok yönlü olduğunun bilincini kazandırabilmektedir. Bir yönüyle düşüncenin düşünmeye konu edindiklerini sadece şeyleştirmeyle değil, birer işaret olarak görme yapısını taşımaktadır. Tefekkür kavramının taşıdığı dil kuralı gereği vurguladığı süreklilik tonu ise bir kere yapıp geçilen değil, devamlılığa dayalı bir dikkati erdem haline getirerek düşünmeye kazandırmaktadır. Nitekim filozof Taşköprizade’nin de söylediği gibi: “Tefekkür yolda olmaktır.” Bu erdem, gaflet ile kuruntu şeklindeki düşünmenin iki ucunun itidalidir.
c) Anlayan Düşünme: Tefehhüm
Anlamak anlamını ifade eden tefehhüm, düşünmenin en başta bir anlama niyeti gözetmesini ifade etmektedir. Düşünmeye başlamanın bir anlama eylemi haline getirilmesi, anlamanın anlayanla mukayyet olduğuna dair bir farkındalığı edindirebilirse eğer, burada düşüncenin tasallut kuran, tahakküm eden, şiddet üreten yapısı bir açıdan kendisinden arındırılabilecektir. “Düşündüm, böyledir” gibi bir tutuma, anlamayı önceleyen, anladığı kadarıyla şeyleri düşünebildiğini fark ettiren bir kazanım kazandırarak düşünmeyi ve düşünceyi daha itidalli bir noktaya taşıma erdemini kazandırmış olacaktır. Tefehhüm erdemi, lakaytlık ile müstağnilik aşırılıkları arasında itidali düşünmeye kazandırmaktadır.
d) İyi Yaşamı Düşünmek: Taakkul
Yukarıda kısaca değindiğimiz, düşünce erdemlerinden phronesis’in tevarüs edilmesi ile İslam ahlâk felsefesindeki karşılığı olan taakkul erdemi, eylemleri iyiye yönlendirecek olanların düşünülmesini içermektedir. Fârâbî, aklî erdemleri incelediği bölümde taakkulü, “iyi düşünüp taşınmaya ve insan için hakiki mânâda büyük bir iyiliğin ve şerefli, erdemli bir gayenin hâsıl olması için yapılacak şeylerde en iyi ve en uygun olanı çıkarsamaya yönelik kudret” olarak tanımlar. Bu tanım, taakkulu yalnızca soyut bir düşünme gücü olarak değil; insan eyleminin yönünü belirleyen pratik bir aklî yeti olarak ele alır. Benzer biçimde, Kitâbü’l-Mille adlı eserinde Fârâbî, taakkulu “insanın fiilleri kendileriyle belirlediği şartları çıkarsamaya muktedir kılan güç” olarak tanımlar Burada dikkat çekici olan, taakkulün eylemlerle doğrudan ilişkili olarak tanımlanmasıdır.
Her iki tanım arasındaki ortak payda, taakkulün fiillerimize yönelik olarak ne yapılması gerektiğini belirlemekte insanı yetkin kılan bir güç olarak görülmesidir. Bu çerçevede taakkul, Aristoteles’in phronesis kavramı ile güçlü bir paralellik gösterir; zira her iki kavram da insanın eylem alanında doğru ölçüyü ve uygun olanı belirleme kapasitesini temsil eder. Ancak Fârâbî, bu kapasiteyi hem bireysel hem de toplumsal bağlamda sistematik bir biçimde işler ve teorik akıldan pratik eyleme geçişte aracılık eden bir erdem olarak konumlandırır. Böylece bu erdem, düşünmemizi salt teoriye gömülü olmaktan kurtaran ve düşüncenin eyleme yönelik olan boyutunu tekrar kurmamızı sağlayan bir düşünme biçimini kazandırmaktadır.
e) Düşünmenin Tazelik ve Uyarıcılığı: Tezekkür
Düşüncenin kişiye uyarıcı ve kendine öğüt verici fonksiyonlarını yerine getirmesi, düşünmenin ancak tezekkür biçimine sahip bir düşünme ile mümkün olacaktır. İnsanı erdemli hale getirecek ve düşüncesini de erdemden ayırmayacak olan, kendisinin ayık ve dakik bir düşünme gücüne sahip olmasıdır. Bu güç ise düşünmenin tezekkür biçiminde kendisini bulabilmektedir. Kayıtsızlık ile takıntılık şeklindeki iki ucun erdemi olan bu düşünme biçimi, bugün düşüncesinin en unuttuğu erdemlerden birisi olarak görülebilmektedir.
Faydalanılan Kaynaklar
Aliya İzzetbegoviç, Özgürlüğe Kaçışım, çev.: Hasan Tuncay Başoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, 2015.
Aristoteles, Nikomakhos’a Etik, çev.: Saffet Babür. Ankara: BilgeSu Yayıncılık, 2020.
Fârâbî, Fusûlün Müntezea (Seçilmiş Fasıllar), çev.: Yaşar Aydınlı. İstanbul: Litera Yayıncılık, 2022.
—. Kitâbü’l-Mille, çev.: Yaşar Aydınlı. İstanbul: Litaya Yayıncılık, 2021.
İlgili Yazılar
Gaslighting: Gaz Lambasının Unutulmaz Marifetleri
Olay, henüz elektrikli aydınlatmanın yaygınlaşmadığı bir dönemde geçer. Evler gaz lambasıyla aydınlanır. Bella, saf bir kadındır. Kocası Jack’i çok sever. Kocasının da kendisini sevdiğinden emindir. Ne var ki Jack, bu güveni Bella’nın aleyhine kullanır.
İnsanın Laneti ve Hikmeti Arasında Devletin Modern Hali
Pek çok yaklaşım ilk insan, ilk toplum ve ilk(el) devlet organizasyonu gibi evrimci bir paradigma ile tanımlama yapsa da bilinen tarihi bilgide devlet mefhumu neredeyse insan ile yaşıt durumdadır. Tarihte pek çok devlet bugün anlaşılan aşkın bir yapıda olmasa da siyasal bir organizasyon olarak her daim varlığını devam ettirmiştir.
Ahlâkın Sosyolojisi Sosyolojinin Ahlâkı
Ahlâkın toplumda bir geçerlilik ve gerçeklik kazanabilmesi için bireyin kendisinde bulunanlardan daha üstün bir değere sahip ahlâki güçler olduğu ve bu güçlere boyun eğecek şekilde yetiştirilmiş olması gerektiği kabul edilmelidir. Bunu sağlamanın yolu da otoritenin varlığını kabul etmekten geçmektedir zira hiçbir duygu otorite duygusunun içine sızamamakta ve onu etkileyememektedir
Söylemin Manipülatif Gücü
Bilginin doğruluğu kadar bağlamın doğruluğu da önemlidir. Bir anlatıda doğru bilgilerin olması, kurgunun, anlatının da doğru olmasını zorunlu kılmaz. Evet, ‘söylem’ anlatanın dünya görüşüne, bakış ve inanç biçimine göre şekillenir. Asıl dikkat edilmesi gereken söylemler, içerisinde bolca doğruların olduğu söylemlerdir.