El minibüsleri, el arabaları, bakkallar, vitrini bile tevazusuna başkaldıramayan ardiyeden hallice dükkânlar çocukluğumuzu öyle sarmış sarmalamış ki, para bile vermeden alıyormuşçasına mutluluk yüklü hatıralarımız. Gerçi para vermeden nice şeyler almışlığımız da vaki! Babamı tanıyan, dedemi tanıyan, çocuk ruhundan anlayan esnaf amcalarımız vererek çoğalma formülünü hiç unutmazlardı. Birlikte binilen arabanın benzin masrafını paylaşmak diye bir namertlik icat edilmemiş, kiracılar altın yumurtlayan tavuklar olarak görülmemiş, yedinci evi alıp boş yatırmak için banka müdürlerine otuz iki dişle sırıtmak literatüre girmemişti daha.
Şu günlerde bile ticari hayatı kara düzenden uzaklaşmamış bizim topraklarda olsa neyse, ticaretin vahşi yüz koleksiyonuna sahip olduğu, kaftanlı geleni üryan bırakan New York’ta ahilik rayihalı bir ticari dayanışma öyküsü anlatılınca insan bir afallıyor haliyle. Jean Merrill, kapitalizmin içini oyup insanca alışveriş imkânına ses veriyor. Tezgâh Savaşı (The Pushcart War) çocuk edebiyatında çok sık rastlamadığımız siyasallığa sahip, hani neredeyse ekonomi politiğin çocuğa ayarlı doğrucu eleştirisini sırtlanıyor.
Tarihçinin itibarını soğuran giriş yazısıyla başlayarak kitap daima ironi sularında yüzüyor. Anlatımın sakinliği; yer yer rapor edasında, kayıt deşifresi nesnelliğindeki yapısı, duygusal çalkantılara set çekiyor.
Buna rağmen okur, yığınla karakterle samimi bir ilişki içinde buluyor kendisini: Samimiyetle sevdikleri ve samimiyetle nefret ettikleriyle…
“Yediğin içtiğin senin olsun peki ne gördün?” sualine cevap sadedinde metne biraz daha dalalım!
Tezgâh Savaşı, 15 Mart 2026’nın öğleden sonrasında bir kamyonun, seyyar bir çiçek satıcısına ait tezgâhı ezip geçmesiyle başladı. Elimde değil, kendimi tutamıyorum; bu kadar şık bir cümleyle açılan kitaptan beklentilerim yükseliyor ister istemez. Sanki Avusturya-Macaristan veliaht prensi birazdan saldırıya uğrayacak ve büyük, büsbüyük savaş başlayacak. İroni bestesinin sol anahtarı sanki bu cümle. Çiçekçi Morris ölmedi, ezilen nergisleriydi ve parçalanan tezgâhı. Oysa tarihe yön vermiş büyük bir olayın olağanüstü bir enstantanesi gibi üzerimize geliyordu koca kamyon!
Çiçekçi Morris’in yanı sıra kötü adam Albert P. Mack de tanıtıyor kendisini. Konuşmaz, uzlaşmaz, “kardeş şu tezgâhı az öteye çeksen de kamyonla şöylemesine geçsem” demez Mack, çevremizde, özellikle metropollerde sıkça karşımıza çıkan kereste cinsinden bir insan varlığı. Büyük araçları olanların özenden, nezaketten hızla uzaklaşıp “güç eşittir hak” yanlış işlemine sapmalarının seri üretim örneği. Mack’in böyle davranmasının ardındaki sisi dağıtarak üç büyük kamyon şirketinden ve onların dev kamyonlarından oluşan filolardan bahis açıyor yazar.
Mamut Taşımacılık, ismini çaldığı mübarek hayvanla pek müsemma değil. Dev cüssesinde zarafetin tüm notalarını gördüğümüz fillerin nineleri ve dedeleri olan mamutlar kimin tavuğuna kışt demiş ki? Kimin tezgâhını devirip çiçekleri ezip geçmiş peki? Mack’in elbette çok önemli bir işi ve daima acelesi var. Elbette koca bir de kamyonu! Ticari ilişkiler ağını, sermayedar ile kamu yöneticisi arasındaki çarpık ilişkileri gene sakin sakin işleyen kitap, siyaset etiğini boş geçmeyip yükte hafif pahada ağır şekilde dolduruyor.
Popülist belediye başkanının Fıstık Ezmesi Söylevi, siyasetçinin onulmaz nutuk atma hastalığının nefis bir eleştirisi. Aynı başkan Emmett P. Cudd, terör pistine çevirdikleri caddelerdeki konforları bozulmasın diye kamyonculardan yana çıkıyor ve kamyona karşı olanın kalkınmaya da karşı olduğu herzesini savuruyor. Elbette kalkınmaya karşı değiliz başkanım, yalağuz senin cebinde kamyoncuların hissesinin ne işi var bir de onu desen bize!
İyi bir kitap iyi karakterlerden geçer. Tezgâh Savaşı’ndaki tüm karakterler tokalaşma, hasbihal etme, sarmaş dolaş olma, yeri geldiğinde de gölgesi üstünüze düşmesin diye fellik fellik koşturma sahiciliğinde. İşlerini korumak için her yolu mubah gören Büyük Moe ve Kaplan’ın aksine üç büyük patrondan üçüncüsü olan Louis Livergreen, vaktiyle seyyar satıcılık yapan babasıyla kavgasını işi aracılığıyla sürdürüyor. Babası gibi olmayacak ya, varsın tezgâhların alayı kırılsın, dökülsün, ne gam!
Maxie Hammerman, tam bir akil adam. Namıdiğer tezgâh kralı. Elcağzıyla ürettiği tezgâhların, bakımı boyası, cilası, yeri geldi ninnisi hep ona bakıyor. Dostlarının ekmek tekneleri yüzmek için onun kürek misali ellerine muhtaç!
Kötü siyaset karşısında iyi siyaseti gene Hammerman örneklendiriyor. Akıl, dayanışma, uzgörü ve mümkün olan en kısa zamanda elde edilebilecek kapsamlı bir fayda. Şimdi düşününce, bu kadar kolay formüle edilen siyaset sanatının ne ara bunca sabuklaşıp akmaz, kokmaz, yaralı parmağa işemez bir hale geldiğine hayıflanıyorum.
Taksiciler bile kamyon terörüne laf edemez, büyük büyük yutkunurken, sözünü esirgemeyen film yıldızı Wenda Gambing trafikteki nice sorun için kamyonları işaret ediyor.
Kitabın yazıldığı 1960’lar nice gelişmenin ya kavşağında ya da onlara gebe. Sivil haklar hareketleri, öğrenci dayanışmaları, çiçek çocuklar protestoları, Vietnam, soğuk savaş, uzay rekabeti, çoklu diplomasi… arka planda bunların izleri, üzerlerine birer avuç kum dökülmek suretiyle belli belirsiz okura sezdiriliyor. Üç büyük kamyon şirketiyle ilgili atılan “Üç büyükler Çin’i ele geçiriyor” manşetinin Hintli-Çinli pilotun Moskova’yı bombalamasıyla sonuçlanması, romana dipnot olarak ilişen nefis bir siyasi espri. Hemen herkesin, bir delinin nükleer silahları ateşlemesini beklediği dönem daha güzel karikatürize edilemezdi.
Kamyoncular yavuz hırsız olup söylem üstünlüğünü ele geçirmeye çabalasalar da, görünen köy Carlos sayesinde daha bir görünür oluyor. Çocuklarının oyuncağı, içi iğne dolu bezelye-atarı kamyon lastiklerini patlatmak için kullanarak gerçek bir asimetrik mücadeleyi başlatıyor “ahiler”.
Bir ton bezelyenin sponsoru kim oluyor dersiniz? Sözünü sakınmayan Wenda Gambing. Mekanizmayı çözemeyen grubun anaç kişisi Anna, iğneli bezelyeleri elle saplıyor. İflah olmaz barışçı Bay Jerusalem bir şekilde ikna etmeyi başarıyor kendisini, Cicero sayesinde literatüre girmiş “pax mala” (kötü barış) yerine, kısa süreli ve etkili bir haklı savaşı yeğ tutuyor. Binlerce iğneli bezelye lastikleri indirip Calutvari kamyonları durduruyor.
Satranç gibi karşılıklı hamlelerle güzelce oynanıyor savaş oyunu, insana saldırmadan, candan esirgeyip malı hedefleyerek. Kamyoncular boş durmuyor elbette, kara propaganda fayda etmeyince, gözcüler gönderip neyle karşı karşıya olduklarını sökmeye çabalıyorlar. Bezelye-raptiye gözcüsünün radarına Çiçek Frank takılıyor. Frank tutuklanınca dünyada ne kadar suç varsa çarpıp bölüp hepsini üstleniyor. Şaka bir yana yirmi bini aşkın kamyon lastiğini bir başına patlatan süperkahramana, kendisine takılan lakapla “manyak” Frank’e dönüşüyor. Büyük bir hayran kitlesi kazanıyor. Mektuplar yağıyor kahramanımıza. Frank şapkaları trend oluyor. Onun üstlendiği binlerce patlak lastiğe binlercesini çocuklar katıyor. Suç ve nefret geçirmez çocuklar sokak eylemlerini anonimleştirip meşrulaştırıyor.
Çocukların kamyon mesaisi dönemin uzman psikologlarınca psikanalitik yorumlarla sarmalanıyor. Anne babanın baskısı kamyona hücumla dengeleniyormuş, ben onların yalancısıyım.
Sadece bu da değil, nur topu gibi bir jargon oluşuyor bu hengâmede. Manyak sıfatı Frank’in aurasıyla olumlanıyor. “Kamyon olma”, aptal olma yerine kullanılıyor ve başkanın diline bile pelesenk oluyor.
Kamyon sonrası dönem diye bir dönem başlıyor. İçine gömüldüğümüz endüstri dünyası ve ileri kapitalizm olmadan etrafın nasıl görünebileceği üzerine romantik romantik kafa yoruyor yazar.
Caddeler boş, ferah, çocuklar oynuyor neşeyle, anne babalar trafik endişesi olmadan alışveriş edip parklarda dinleniyor vs.
Sebil misali satın alınan raptiyelere vergi geliyor, çocuklar hatta yetişkinler kolayca ulaşamasın ve lastikleri indiremesin diye. ABD’nin en büyük raptiye tedarikçisi İngiltere ile ilişkilerin gerilmesine neden oluyor bu “masum” düzenleme. Ticaret ve siyaset, dalga etkisinin olağanüstü boyutlara çıkabildiği iki önemli alan. Modern yurttaşlığın olmazsa olmazı, serbest ticaret ve rekabeti düşününce İngilizlerin evhamı lüzumsuz değil.
Belediye başkanı kamyonculardan yanayken, emniyet müdürü soğukkanlılıkla toplumsal nizamı savunuyor ve tezgâh satıcılarına göz kırpıyor. Kamyon lobisini aklıyla savuşturup el emekçilerine nefeslenecek alan açıyor.
Demokrasi tedarikçisi büyük ülkeler “üçüncü dünyada” işler beklentilerinin aksine giderse oranın akıl hocası bir ya da birkaç bağımsız kişiyi “halletme” yolunu tercih eder. Biz buna aşırı hızlandırılmış demokrasi diyoruz. Kamyoncular, tezgâhtarları öğütemeyince onların en akıllıları Hammerman’ın başına talihsizlik kuşu kondurmaya çalışıyorlar. Gelin görün ki bu planları da hesapta olmayan stenograf Miriam Portlette’nin notlarıyla ayyuka çıkar.
Büyük Moe ve arkadaşları ava giderken avlanıyorlar; fiyakalı arabasından, cebindeki parasından olması yetmezmiş gibi maddi manevi bütün avantajı ötekilere kaptırıyorlar. Bizimkilere demeyeyim de tarafım belli olmasın.
Ütülen para “gaziler” için fon yerine kullanılıyor. Ateşkes için şartlar öne sürülüyor ve barışın güçlenmesi adına yürüyüş düzenleniyor. Kitabın başından beri yürütülen mücadeleler çoğunlukla asimetrik, gerilla mücadelesine denk düşerken ve fonda İntifada’nın, Cezayir’in, Kara Panterlerin sesleri gelirken, barışçıl yürüyüş safhasıyla Gandhi’nin, Martin Luther King’in uysal ama güçlü direnişine geçiliyor. Afro-Amerikan jargonla söylersek; Malcolm da biziz, Martin de, hatta Lumumba da biziz, Mandela da!
Olumlu bir bakışı ve mutluca son arayışı var yazarın. Büyük sermayedarlar barışı bozmak istemiyorlar. Burada da harika bir simetriyle daha en başta işi bozan kamyon sürücüsü Mack devreye giriyor. Yürüyüş hattını yarmaktan ar-hayâ duymuyor. “İçimizdeki Klu Klux Klancılar, Neo-Naziler…” demek ister gibi muhterem yazar.
Kitap boyunca sürdürdüğü soğukkanlılığı okur için tuzakladığı belalı bir mayına dönüştürmüyor yazar, büyük çirkinlikleri az hasarla dengeliyor. Grubun güçlü kadını, namıdiğer General Anna, Çiçekçi Morris’in hayatını kurtarıyor. Daha az kamyonla daha verimli bir nakliye yapılabileceğinde uzlaşılıyor.
Çocuklara savaş, ekonomi, siyaset gibi alanları; dayanışma, irade, mücadele, adalet gibi kavramları anlatmak için bu romanı okumaları yeter de artar desem, siz ne dersiniz?
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
Evet, tek bir çiçekle baharın bütünü hemen gelmeyecektir elbet…
Ve belki o erken açan çiçek gelecek bahar mevsimini de göremeyecektir. Ama baharın mutlak gelecek ve yaşanılacak bir gerçek olacağının umudunu aşılayacaktır; baharı bekleyenlere…
Bir kelebeğin kanat çırpışının yarattığı etkiyi bilirim… İyimserliğin, umudun boşa kürek çekişin diğer adı olmadığını da… Bir tebessümün nasıl bulaşıcı olduğunu, bir iyiliğin hiçbir zaman unutulup gitmeyeceğini ve yarattığı kalıcı eserleri bilirim…
Sen nelere kadirsin ey Umut!
Frankfurt Okulu’nun önemli temsilcilerinden Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstri”sine rağmen bir şeyler yapmak, akıntıya karşı küreklere davranmaya benziyor. Bu nedenle farklı yaş grubundaki bireylerin, dayatılan tek tip müzik endüstrisinden sıyrılıp aynı şarkılara, ezgilere gönlünde yer açması gittikçe türüne az rastlanan bir durum.
Ekonomi-politiğin Çocukça Dile Gelişi: Kahraman Seyyar Satıcılar Devasa Kamyonlara Karşı
El minibüsleri, el arabaları, bakkallar, vitrini bile tevazusuna başkaldıramayan ardiyeden hallice dükkânlar çocukluğumuzu öyle sarmış sarmalamış ki, para bile vermeden alıyormuşçasına mutluluk yüklü hatıralarımız. Gerçi para vermeden nice şeyler almışlığımız da vaki! Babamı tanıyan, dedemi tanıyan, çocuk ruhundan anlayan esnaf amcalarımız vererek çoğalma formülünü hiç unutmazlardı. Birlikte binilen arabanın benzin masrafını paylaşmak diye bir namertlik icat edilmemiş, kiracılar altın yumurtlayan tavuklar olarak görülmemiş, yedinci evi alıp boş yatırmak için banka müdürlerine otuz iki dişle sırıtmak literatüre girmemişti daha.
Şu günlerde bile ticari hayatı kara düzenden uzaklaşmamış bizim topraklarda olsa neyse, ticaretin vahşi yüz koleksiyonuna sahip olduğu, kaftanlı geleni üryan bırakan New York’ta ahilik rayihalı bir ticari dayanışma öyküsü anlatılınca insan bir afallıyor haliyle. Jean Merrill, kapitalizmin içini oyup insanca alışveriş imkânına ses veriyor. Tezgâh Savaşı (The Pushcart War) çocuk edebiyatında çok sık rastlamadığımız siyasallığa sahip, hani neredeyse ekonomi politiğin çocuğa ayarlı doğrucu eleştirisini sırtlanıyor.
Buna rağmen okur, yığınla karakterle samimi bir ilişki içinde buluyor kendisini: Samimiyetle sevdikleri ve samimiyetle nefret ettikleriyle…
“Yediğin içtiğin senin olsun peki ne gördün?” sualine cevap sadedinde metne biraz daha dalalım!
Tezgâh Savaşı, 15 Mart 2026’nın öğleden sonrasında bir kamyonun, seyyar bir çiçek satıcısına ait tezgâhı ezip geçmesiyle başladı. Elimde değil, kendimi tutamıyorum; bu kadar şık bir cümleyle açılan kitaptan beklentilerim yükseliyor ister istemez. Sanki Avusturya-Macaristan veliaht prensi birazdan saldırıya uğrayacak ve büyük, büsbüyük savaş başlayacak. İroni bestesinin sol anahtarı sanki bu cümle. Çiçekçi Morris ölmedi, ezilen nergisleriydi ve parçalanan tezgâhı. Oysa tarihe yön vermiş büyük bir olayın olağanüstü bir enstantanesi gibi üzerimize geliyordu koca kamyon!
Çiçekçi Morris’in yanı sıra kötü adam Albert P. Mack de tanıtıyor kendisini. Konuşmaz, uzlaşmaz, “kardeş şu tezgâhı az öteye çeksen de kamyonla şöylemesine geçsem” demez Mack, çevremizde, özellikle metropollerde sıkça karşımıza çıkan kereste cinsinden bir insan varlığı. Büyük araçları olanların özenden, nezaketten hızla uzaklaşıp “güç eşittir hak” yanlış işlemine sapmalarının seri üretim örneği. Mack’in böyle davranmasının ardındaki sisi dağıtarak üç büyük kamyon şirketinden ve onların dev kamyonlarından oluşan filolardan bahis açıyor yazar.
Mamut Taşımacılık, ismini çaldığı mübarek hayvanla pek müsemma değil. Dev cüssesinde zarafetin tüm notalarını gördüğümüz fillerin nineleri ve dedeleri olan mamutlar kimin tavuğuna kışt demiş ki? Kimin tezgâhını devirip çiçekleri ezip geçmiş peki? Mack’in elbette çok önemli bir işi ve daima acelesi var. Elbette koca bir de kamyonu! Ticari ilişkiler ağını, sermayedar ile kamu yöneticisi arasındaki çarpık ilişkileri gene sakin sakin işleyen kitap, siyaset etiğini boş geçmeyip yükte hafif pahada ağır şekilde dolduruyor.
Popülist belediye başkanının Fıstık Ezmesi Söylevi, siyasetçinin onulmaz nutuk atma hastalığının nefis bir eleştirisi. Aynı başkan Emmett P. Cudd, terör pistine çevirdikleri caddelerdeki konforları bozulmasın diye kamyonculardan yana çıkıyor ve kamyona karşı olanın kalkınmaya da karşı olduğu herzesini savuruyor. Elbette kalkınmaya karşı değiliz başkanım, yalağuz senin cebinde kamyoncuların hissesinin ne işi var bir de onu desen bize!
İyi bir kitap iyi karakterlerden geçer. Tezgâh Savaşı’ndaki tüm karakterler tokalaşma, hasbihal etme, sarmaş dolaş olma, yeri geldiğinde de gölgesi üstünüze düşmesin diye fellik fellik koşturma sahiciliğinde. İşlerini korumak için her yolu mubah gören Büyük Moe ve Kaplan’ın aksine üç büyük patrondan üçüncüsü olan Louis Livergreen, vaktiyle seyyar satıcılık yapan babasıyla kavgasını işi aracılığıyla sürdürüyor. Babası gibi olmayacak ya, varsın tezgâhların alayı kırılsın, dökülsün, ne gam!
Kötü siyaset karşısında iyi siyaseti gene Hammerman örneklendiriyor. Akıl, dayanışma, uzgörü ve mümkün olan en kısa zamanda elde edilebilecek kapsamlı bir fayda. Şimdi düşününce, bu kadar kolay formüle edilen siyaset sanatının ne ara bunca sabuklaşıp akmaz, kokmaz, yaralı parmağa işemez bir hale geldiğine hayıflanıyorum.
Taksiciler bile kamyon terörüne laf edemez, büyük büyük yutkunurken, sözünü esirgemeyen film yıldızı Wenda Gambing trafikteki nice sorun için kamyonları işaret ediyor.
Kitabın yazıldığı 1960’lar nice gelişmenin ya kavşağında ya da onlara gebe. Sivil haklar hareketleri, öğrenci dayanışmaları, çiçek çocuklar protestoları, Vietnam, soğuk savaş, uzay rekabeti, çoklu diplomasi… arka planda bunların izleri, üzerlerine birer avuç kum dökülmek suretiyle belli belirsiz okura sezdiriliyor. Üç büyük kamyon şirketiyle ilgili atılan “Üç büyükler Çin’i ele geçiriyor” manşetinin Hintli-Çinli pilotun Moskova’yı bombalamasıyla sonuçlanması, romana dipnot olarak ilişen nefis bir siyasi espri. Hemen herkesin, bir delinin nükleer silahları ateşlemesini beklediği dönem daha güzel karikatürize edilemezdi.
Kamyoncular yavuz hırsız olup söylem üstünlüğünü ele geçirmeye çabalasalar da, görünen köy Carlos sayesinde daha bir görünür oluyor. Çocuklarının oyuncağı, içi iğne dolu bezelye-atarı kamyon lastiklerini patlatmak için kullanarak gerçek bir asimetrik mücadeleyi başlatıyor “ahiler”.
Bir ton bezelyenin sponsoru kim oluyor dersiniz? Sözünü sakınmayan Wenda Gambing. Mekanizmayı çözemeyen grubun anaç kişisi Anna, iğneli bezelyeleri elle saplıyor. İflah olmaz barışçı Bay Jerusalem bir şekilde ikna etmeyi başarıyor kendisini, Cicero sayesinde literatüre girmiş “pax mala” (kötü barış) yerine, kısa süreli ve etkili bir haklı savaşı yeğ tutuyor. Binlerce iğneli bezelye lastikleri indirip Calutvari kamyonları durduruyor.
Satranç gibi karşılıklı hamlelerle güzelce oynanıyor savaş oyunu, insana saldırmadan, candan esirgeyip malı hedefleyerek. Kamyoncular boş durmuyor elbette, kara propaganda fayda etmeyince, gözcüler gönderip neyle karşı karşıya olduklarını sökmeye çabalıyorlar. Bezelye-raptiye gözcüsünün radarına Çiçek Frank takılıyor. Frank tutuklanınca dünyada ne kadar suç varsa çarpıp bölüp hepsini üstleniyor. Şaka bir yana yirmi bini aşkın kamyon lastiğini bir başına patlatan süperkahramana, kendisine takılan lakapla “manyak” Frank’e dönüşüyor. Büyük bir hayran kitlesi kazanıyor. Mektuplar yağıyor kahramanımıza. Frank şapkaları trend oluyor. Onun üstlendiği binlerce patlak lastiğe binlercesini çocuklar katıyor. Suç ve nefret geçirmez çocuklar sokak eylemlerini anonimleştirip meşrulaştırıyor.
Çocukların kamyon mesaisi dönemin uzman psikologlarınca psikanalitik yorumlarla sarmalanıyor. Anne babanın baskısı kamyona hücumla dengeleniyormuş, ben onların yalancısıyım.
Sadece bu da değil, nur topu gibi bir jargon oluşuyor bu hengâmede. Manyak sıfatı Frank’in aurasıyla olumlanıyor. “Kamyon olma”, aptal olma yerine kullanılıyor ve başkanın diline bile pelesenk oluyor.
Caddeler boş, ferah, çocuklar oynuyor neşeyle, anne babalar trafik endişesi olmadan alışveriş edip parklarda dinleniyor vs.
Sebil misali satın alınan raptiyelere vergi geliyor, çocuklar hatta yetişkinler kolayca ulaşamasın ve lastikleri indiremesin diye. ABD’nin en büyük raptiye tedarikçisi İngiltere ile ilişkilerin gerilmesine neden oluyor bu “masum” düzenleme. Ticaret ve siyaset, dalga etkisinin olağanüstü boyutlara çıkabildiği iki önemli alan. Modern yurttaşlığın olmazsa olmazı, serbest ticaret ve rekabeti düşününce İngilizlerin evhamı lüzumsuz değil.
Belediye başkanı kamyonculardan yanayken, emniyet müdürü soğukkanlılıkla toplumsal nizamı savunuyor ve tezgâh satıcılarına göz kırpıyor. Kamyon lobisini aklıyla savuşturup el emekçilerine nefeslenecek alan açıyor.
Demokrasi tedarikçisi büyük ülkeler “üçüncü dünyada” işler beklentilerinin aksine giderse oranın akıl hocası bir ya da birkaç bağımsız kişiyi “halletme” yolunu tercih eder. Biz buna aşırı hızlandırılmış demokrasi diyoruz. Kamyoncular, tezgâhtarları öğütemeyince onların en akıllıları Hammerman’ın başına talihsizlik kuşu kondurmaya çalışıyorlar. Gelin görün ki bu planları da hesapta olmayan stenograf Miriam Portlette’nin notlarıyla ayyuka çıkar.
Ütülen para “gaziler” için fon yerine kullanılıyor. Ateşkes için şartlar öne sürülüyor ve barışın güçlenmesi adına yürüyüş düzenleniyor. Kitabın başından beri yürütülen mücadeleler çoğunlukla asimetrik, gerilla mücadelesine denk düşerken ve fonda İntifada’nın, Cezayir’in, Kara Panterlerin sesleri gelirken, barışçıl yürüyüş safhasıyla Gandhi’nin, Martin Luther King’in uysal ama güçlü direnişine geçiliyor. Afro-Amerikan jargonla söylersek; Malcolm da biziz, Martin de, hatta Lumumba da biziz, Mandela da!
Olumlu bir bakışı ve mutluca son arayışı var yazarın. Büyük sermayedarlar barışı bozmak istemiyorlar. Burada da harika bir simetriyle daha en başta işi bozan kamyon sürücüsü Mack devreye giriyor. Yürüyüş hattını yarmaktan ar-hayâ duymuyor. “İçimizdeki Klu Klux Klancılar, Neo-Naziler…” demek ister gibi muhterem yazar.
Kitap boyunca sürdürdüğü soğukkanlılığı okur için tuzakladığı belalı bir mayına dönüştürmüyor yazar, büyük çirkinlikleri az hasarla dengeliyor. Grubun güçlü kadını, namıdiğer General Anna, Çiçekçi Morris’in hayatını kurtarıyor. Daha az kamyonla daha verimli bir nakliye yapılabileceğinde uzlaşılıyor.
Çocuklara savaş, ekonomi, siyaset gibi alanları; dayanışma, irade, mücadele, adalet gibi kavramları anlatmak için bu romanı okumaları yeter de artar desem, siz ne dersiniz?
İlgili Yazılar
Çocuklarımız Bizim mi?
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
Bir Çiçekle Bahar Gelmez Bilirim…
Evet, tek bir çiçekle baharın bütünü hemen gelmeyecektir elbet…
Ve belki o erken açan çiçek gelecek bahar mevsimini de göremeyecektir. Ama baharın mutlak gelecek ve yaşanılacak bir gerçek olacağının umudunu aşılayacaktır; baharı bekleyenlere…
Bir kelebeğin kanat çırpışının yarattığı etkiyi bilirim… İyimserliğin, umudun boşa kürek çekişin diğer adı olmadığını da… Bir tebessümün nasıl bulaşıcı olduğunu, bir iyiliğin hiçbir zaman unutulup gitmeyeceğini ve yarattığı kalıcı eserleri bilirim…
Sen nelere kadirsin ey Umut!
Barış’a da Bir Sorsalar
Frankfurt Okulu’nun önemli temsilcilerinden Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstri”sine rağmen bir şeyler yapmak, akıntıya karşı küreklere davranmaya benziyor. Bu nedenle farklı yaş grubundaki bireylerin, dayatılan tek tip müzik endüstrisinden sıyrılıp aynı şarkılara, ezgilere gönlünde yer açması gittikçe türüne az rastlanan bir durum.
Görmek mi Görebilmek mi?
“Allah’ım,
Yol boyunca
Bırakma elimi,
Düşerim sonra.”
Evet, Allah elimizi bırakırsa düşerdik biz. Düşmek kötüydü; yaralanırdık, canımız acırdı, tekrar kalkmakta zorlanırdık.