Emperyalizm; kabaca ve kısaca bir ülkenin siyasi, ekonomik veya kültürel olarak başka bir ülke üzerinde egemenlik kurma çabası ve bu çaba ile şekillenen çokça emperyal nitelikli bir sömürme sürecidir. Bu kavram, sadece askeri fetihlerle, sınır ötesi kazanımlar için girişilen pragmatik nitelikli ele geçirmeler ve kolonyal girişimlerle sınırlı kalmaz; aynı zamanda sosyolojik ve kültürel anlamda da genel olarak akademik egemenlik ve özel biçimde de edebiyat, sanat ve medya aracılığıyla da kendini gösterir. Bununla birlikte salt kültürel bağlamda ele alındığında edebiyatın iki uçlu bir biçimde emperyalizmin hem bir aracı hem de ona karşı bir direniş biçimi oluşturabileceği de unutulmamalıdır.
Bundan dolayı da bu makalede, emperyalizmin edebiyat üzerindeki etkilerini, bu iki anlamda olmak üzere bir yandan edebi eserlerde emperyalizmin temsillerini kısaca ele alırken diğer yandan da sömürgecilik karşıtı, yer yer yerli, milli ve bazen de politik anlamda devrimci sayılabilecek özgürlükçü ve giderek evrensel yazın geleneğini de özet olarak inceleyeceğiz.
Siyasal düşünceler tarihi içerisinde modern anlamda en özet ve açıklayıcı ifadesini İtalyan sosyalist düşünür Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
Nitekim özellikle 18. yüzyılın son çeyreği ile 19 ve 20. yüzyıllarda çılgın bir ahtapot gibi bütün dünyayı sarmaya başlayan ilkin kapitalizm, sonradan emperyal kapitalizm ve giderek vahşi kapitalizm dizgesinin önce Avrupa’ya sonra büyün dünyaya egemen oluşunda Fransız varoluşçu ve edebiyatçı Simone Weil’in deyimiyle diyecek olursak “ilkin Avrupa’nın kolektif hafızasını yok ederek bütün olarak Batı’nın, sonra da bütün dünyanın Amerikanlaşmasına yol açan bu hegemonik gelişmede” Batı edebiyatının sömürgecilik ideolojisini destekleyen eserler ürettiği gerçeğini de dikkate aldığımızda her iki uçtan da gözlemlenecek biçimde edebiyat ve emperyalizm ilişkisini daha açık biçimlerde görebilmek mümkün olacaktır.
Batı edebiyatında, özellikle erken modern dönem İngiliz ve Fransız romanlarında, emperyalist anlatıların hâkim olduğu görülür. Örneğin: Joseph Conrad’ın “Karanlığın Yüreği” (Heart of Darkness) adlı romanı, bir yandan Afrika’daki sömürgeciliği anlatırken diğer yandan da bu sömürgeci kafanın içsel hâllerine yönelik taş gibi ağır bir eleştiriyi ortaya koymakla beraber ister istemez Batı’nın üstünlüğü fikrini de tartışmalı bir şekilde işler. Benzer biçimde, meşhur 1984 adlı distopik anlatının yazarı İngiliz romancı George Orwell’in yazılışından uzun zaman sonra Amerika’da yayımlanabilen “Burma Günleri”(BurmeseDays) adlı romanı da bu anlamda çok değerli bir eleştiriyi de barındırsa da, son tahlilde beyaz adamın –İngiliz efendinin – hizmetçi yerlilerin çokça ifade edildiği bir roman olarak dikkat çekicidir.
Özet olarak şunu ifade etmek gerekmektedir; bu tür eserler bütün psikanalitik içerikleri bir yana, bir biçimde de emperyalist ideolojiyi pekiştirerek sömürgeleştirilen toplumların kültürel ve entelektüel olarak geri kalmış olduğu düşüncesini ister istemez yaymışlardır.
Bununla birlikte her geçen gün dal budak salarak yaygınlaşan bu emperyalist anlatıya karşı, bir yandan engel olunamayan bir yerli-özgün yeteneğin ivmelendirmesiyle ve bir yandan da artık gına getiren bütün aptallaştırıcı ve kanıksanmış içeriğiyle büyük ölçüde de bir bıkkınlık uyandıran bu edebiyata karşı, sömürgeleştirilen halklar da kendi edebi gelenekleriyle yanıt vermişlerdir. 20. yüzyılda, özellikle sömürge edebiyatından yola çıkarak kendi özgün biçimlerini sorgulamaya başlayan yerli halklar giderek bir postkolonyal edebiyat kuşağı oluşturarak emperyalizme karşı bir yazınsal-edebi direniş alanı oluşturabilmişlerdir.
Bu biçimiyle postkolonyal edebiyat, sömürgecilik sonrası toplumların kimlik, tarih ve kültür mücadelesini konu almaya başlamış; ilkin bir yerlilik bilinciyle az çok bir şekil kazanmaya başlamış ve yaşanan bu yeni gelişim izleğinde de gelişen edebiyat, bir yandan özgün yerel-yerli insan ve toplum gerçekliğine yönelirken diğer yandan da bütün dünyada olduğu gibi emperyalizmin kendi topraklarında yarattığı tahribattan yola çıkarak evrensel bir eleştiri alanı kurarak, alternatif bir bakış açısı sunmaya başlamışlardır.
Bu anlamda öne çıkan birçok yazınsal üründen söz etmek mümkün olsa da; özellikle günümüz dünya edebiyatını postkolonyal hâlden de çıkararak bütünüyle özgün bir karaktere ulaştıran önemli yazarlar ve eserleri şöyle sıralamak mümkün olacaktır.
Chinua Achebe -Nijeryalı şair, romancı- Chinua Achebe, özellikle “Parçalanma” (Things Fall Apart) adlı bu romanında İngiliz sömürgeciliğinin Afrika toplulukları üzerindeki etkisini anlatmakla, daha önce bu etkiyi sadece Batılı gözüyle anlatan benzer türlerin de nasıl bir ahlak ve vicdan ekseninde şekillendiğini göstermiştir.
Frantz Fanon -Cezayir’li büyük direnişçi, fikir adamı, sanatçı- Fanon’un “Yeryüzünün Lanetlileri” (The Wretched of the Earth) adlı büyük eseri bugün için dahi, sömürgeciliğin psikolojik ve toplumsal etkilerini analiz edecek nitelikte bir başyapıt olarak şekillenmiştir.
Ngũgĩwa Thiong’o: “Zihni Sömürgeden Azad” (DecolonisingtheMind) adlı kitabıyla öncelikle Afrika’da ve sonrada tüm dünyada bir dikkat alanı açan Kenyalı yazar Thiong’o ise emperyalizmin dil ve kültür üzerindeki etkilerini ele alarak, yerli dillerin önemini vurgulamıştır.
Nitekim başat örneklerini vermeye çalıştığımız bu eserler, sömürgeleştirilmiş halkların sesi olarak emperyalizme meydan okumuş ve alternatif tarih anlatıları oluşturmuşlardır.
Yaklaşık 20 yıldan bu yana ciddi biçimlerde tartışılmaya bile başlanan, küresel edebiyat tartışmalarının odağında yer alan “Dünya Edebiyat Cumhuriyeti” veya “Dünya Edebiyatının Başkenti” gibi bir yandan kanıksanmış biçimde bir ezber niteliğindeki Paris, Berlin, Londra, New York gibi emperyal edebiyat başkentleri tartışmaları; bir yandan da giderek gelişen ve Batı edebiyatına bir garip aşı olarak eklemlenen Afro-Amerikan edebiyatına dair gelişmelerin yaşandığı günümüzde, şu gerçek açıkça ortaya çıkmıştır: Edebiyat sadece temalar ve anlatılar yoluyla değil, aynı zamanda dil aracılığıyla da emperyalizmin etkisini taşımış ve hiç de hak etmediği biçimlerde, salt sömürge yoluyla ele geçen bir üstünlük yoluyla şimdilerde sömürge sonrası dönemi yaşayan bir zamanların sömürge ülkelerinde; İngilizce, Fransızca veya İspanyolca gibi diller, yerel dillerin yerine geçerek aslında hiç de istenmeyen bir “Franca Lingua” – Evrensel dil– oluşturmak yoluyla da hemen her yerde yerli halkların kültürel bağımlılığını pekiştirmişlerdir.
Böylelikle de emperyalist güçler ve bu güçle hareket etmeyi bir hak kabul eden emperyalist devletler, kendi dillerini baskın hâle getirerek sömürge halklarının kültürel ve düşünsel dünyalarını da uzun zaman özgünleşemeyecek ölçüde şekillendirmişlerdir.
Örneğin:
Günümüz Hindistan’da hâlen etkisini sürdüren İngilizce eğitim sistemi, Batı kültürünün baskın hâle gelmesine neden olmuştur.
Hakeza bir dönem başta Mısır olmak üzere, Ortadoğu ülkelerini sömüren İngiliz eğitim sisteminin bahse konu ülkelerde hâlen etkisini sürdürdüğü ve bundan öte biçimde uzun yıllar boyunca bu ülkelere has özgün ve yerli düşünme biçimlerini de etkiledikleri bilinmektedir.
Benzer ve hatta daha ağır bir etki biçimiyle Afrika ülkelerinde Fransızca ve İngilizce, yerel dillerin kullanımını azaltarak kimlik kaybına yol açmıştır. Nitekim ancak 20. yüzyıl sonu itibariyle bu ülkelerde bazı yazarlar, emperyalizmin dil üzerindeki bu etkisine karşı kendi anadillerinde yazmayı tercih ederek direniş gösterebilmişlerdir.
Nitekim bütün bu açıklama izleğinde de görüleceği üzere; edebiyat, emperyalizmin hem bir aracı hem de ona karşı bir direniş alanı olarak işlev görmüştür. Batı edebiyatı, sömürgecilik ideolojisini destekleyen eserler üretirken sömürgeleştirilen halklar da kendi anlatılarını oluşturarak emperyalizme meydan okumuşlardır. Postkolonyal yazarlar, emperyalist anlatıları sorgulayarak tarih ve kimlik üzerinde yeniden söz sahibi olmuştur.
Günümüzde de edebiyat, emperyalizmin farklı biçimlerine karşı bir mücadele alanı olmaya devam etmektedir. Bu bağlamda görüleceği üzere emperyalizm ve edebiyat arasındaki ilişkiyi anlamak, sadece tarihsel bir mesele değil; aynı zamanda günümüz dünyasını ve küresel kültürel dinamikleri kavramak açısından da kritik bir öneme sahiptir.
Edebiyatın emperyalizmle ilişkisini daha iyi anlayabilmek için özellikle Ray Livingston’un geleneksel edebiyat teorisinden ve daha özelde Harold Bloom’un “Batı Kanonu” adlı kitabıyla büyük filolog, eleştirmen Erich Auerbach’ın çoğunlukla İstanbul’da yazmış olduğu başyapıtı “Mimesis” adlı kitabı gibi kitaplarından da okuyabileceğimiz üzere yazılmış olan bir yazının, türü ne olursa olsun sadece o türde yazılmış bir şey, bir ürün, bir nesne olmaktan öte; bir kültür ürünü, bir kültür taşıyıcısı ve dahası bir kültür olumlayıcısı ya da eleştiricisi olduğunu görebiliriz. Nitekim “Bir romanı elinize aldığınızda onun sadece bir hikâye olmadığını hiç düşündünüz mü?” şeklinde bir soru bile sorabilir; elimizdeki romanın bir ülkenin, bir dönemin, bir ideolojinin sesi olabileceğini de hatırlatabiliriz.
Nitekim bu hâliyle düşündüğümüzde aslında, emperyalizmin yalnızca toprak işgaliyle sınırlı olmadığını, kelimelerle de bir zihin işgali gerçekleştirdiğini fark edebilir, bunlardan mülhem sorular sorabilir, bu sorularla zihnimizi meşgul edebiliriz.
Çocukken okuduğumuz hikâyelerde güçlü, akıllı, medeni hep “beyaz adam” olmuştur. Mesela bir adaya ya da bir ormana düşen, kaybolan, bir İngiliz kâşif yerliler tarafından bulunurdu ve bu adama ona taparcasına hizmet edilirdi. Bir Robinson vardı bu anlatıda, ve bir de Cuma… Efendi Robinson ile cahil, kaba saba, korkak ve tedirgin, ama aynı ölçüde de kurnaz ve faydacı Cuma, bize neyi anlatıyordu acaba? Bizi onca sarıp sarmalayan, acemi bir merak içinde satır satır koşturan bu kurgu ile ne anlatılmak isteniyordu?
Bu böyleydi, evet… Bir Efendi Robinson vardı ve bir de Cuma. Ama işin öteki yüzü bambaşkaydı. Zira bunun tam tersi biçimde yazan Chinua Achebe’nin “Parçalanma” adlı romanı ise bize bambaşka bir şeyi anlatıyordu. Tıpkı bir zamanlar kendi kültürünü ve medeniyetini göklere çıkaran Rudyard Kipling gibi:
Yüklen Beyaz Adam’ın yükünü Gönder en nitelikli çocuklarını
Tutsak ettiklerine yarasınlar diye Sürgün et oğullarını Ağır koşumlar içinde Yabanilere göz kulak olsunlar Yarı şeytan yarı çocuktur bunlar Yeni enselediğiniz somurtkan halklar.
diye aşağılamayı kendinde bir hak gibi gördüğüne benzer biçimde kangrenleşen bir edebiyatın hep var olduğunu görüveririz. Bu anlamda dahası, Auerbach’ın söylediği gibi; bütün Batı edebiyatının kökenine sirayet etmiş hâldeki bir kökün, bir geleneğin, bir kadim bilginin, bir Batılı Mimesis’in bir garip Yunani, Helenistik, Hıristiyan ve Romalı duruşun atıp durduğunu gördüğümüz gibi kendini uygar sayan ve tutsak ettikleri halklardan da söz ederek onlara göz kulak olmakla vazifeli bir emperyal bakışın farkına varırız.
Oysa Achebe’nin yazdığı gibi; onların insan yerine koymadıkları yarı şeytan, yarı çocuk saydıkları ve sürekli biçimde somurtkan varlıklar olarak aşağıladıkları yerlilerin de dünyaları, inançları, düzenleri olduğunu görmemiz mümkün olmuştu. Bir acı geç kalmış fark ediş olmuştu bizler için; ardı sıra koşturup okuduğumuz onca uydurmanın ve anlatılanların aslında sadece bir bakış açısı olduğunu ve bu açının kendi zehrini kendi içinde taşıdığını görmüş ve tıpkı sevgili Sartre gibi “Avrupa, ağzından insan sözcüğünü düşürmemiş fakat bir yandan da rastladığı her yerde, kendi sokaklarının her köşesinde, dünyanın her yerinde insanı katletmiştir.” deyişiyle de neyin ne ve nasıl olduğunu anlayıvermiştik…
Değil mi ki bu hâliyle salt bir okuma olsun diye; bir halkın kültürüne, tarihine dair her şeyin “geri kalmış” olarak gösterildiği hikâyeleri okumakla bir süre sonra gerçekliği de öyle algılamaya başlamamış mıydık?
Emperyalist ülkelerin yedeğinde, bu şekilde olagelen edebiyat; son tahlilde dillerin, şarkıların, masalların değersizleştirilmesiyle aşağılayarak, en büyük emperyalist bir amaca yönelmemiş miydi?
Lakin öğrenmek de başka bir şeydi işte. Achebe gibi; okumakla ve bakmaktan çok görmekle ilişkili bir geniş boyutta yazının, sözün, anlatının, edebiyatın sadece bir boyunduruk aracı olmadığını aynı zamanda direnişin de sesi; halkın kendi hikâyelerini anlatmaya başlamasıyla tıpkı Marquez gibi “Yüzyıllık Yalnızlık”ın nasıl da içlere işleyen bir anlatıya dönüşebildiği ve böylece emperyalizmin çatırdamaya başladığını anlayabiliyorduk…
Fanon’un, Thiong o’nun, Sartre’ın sayfalarında özgürlüğün kelimelere dökülüşünü görmek işte böylece mümkün olabilmişti. Bir ipliğin ucu pazara çıkmış ve nihayet tam da çökmeye başladığı yerde kendini kurtarmak üzere Batı edebiyatının yeni bir kol ile onların dilini onlardan daha güzel kullanan ve yazan Afro-Amerikan edebiyat ile baş başa kaldığını da görebilmiştik.
Denilmeli ki; nitekim edebiyatın bir silah gibi kullanılabileceğini de bilerek okumak gerek. Hikâyelerin sadece eğlencelik şeyler olmadığını, kimimizin zihnini esir alan, kimimizin ise özgürlüğe açılan kapısı olduğunu unutmadan seçerek, bilerek okumak gerek…
Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm; Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm. Ölümlü olma düşüncesi tarihin başından beri insanoğlunun peşini bırakmayan açık yarası olmuştur. Babil kahramanı Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun ölümü üzerine şu sözleri söylemiştir: “Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum.” Gılgamış hepimiz adına konuşuyor, onun ölümden korktuğu gibi hepimiz korkarız ölümden. “Old Men Never Die” orijinal adıyla “Piremard’ha Nemimirand” (Ölümsüzler Köyü), …
Peki ya hâlâ gaflet uykusundan uyanamayanlar? Hala rutinlerine kıyamayanlar! Dünyanın gözü önünde soykırım yaşanırken, binlerce çocuk katledilirken sessiz harflerle bile olsun konuşamayanlar? Ticaretime, ünvanıma, marka değerime, kişisel ilişkilerime zarar gelir diye susanlar? Yahut konuşur gibi görünüp de saman altından su yürütenler?
Bu soruların cevaplarında adımızın geçme endişesini ve “hayvandan bile aşağılık olanlar zümresi”ne dahil olma korkusunu sürekli taşımalıyız.
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
Bilmeni isterim ki yazmak da okumak da benim çok işime yarıyor. Hayatın haritasında gidilecek veya gidilmeyecek yolları görmeme yardım ediyor… Diğerinin düşünceleri kendime ayna tutarken yardım ediyor. Bazen aynı ateşte yandığım, bazen aynı gölgeyi canlı saydığım insanlarla karşılaşıyorum okuduklarımın, dinlediklerimin bir yerinde…
Emperyalizm ve Edebiyat
Emperyalizm; kabaca ve kısaca bir ülkenin siyasi, ekonomik veya kültürel olarak başka bir ülke üzerinde egemenlik kurma çabası ve bu çaba ile şekillenen çokça emperyal nitelikli bir sömürme sürecidir. Bu kavram, sadece askeri fetihlerle, sınır ötesi kazanımlar için girişilen pragmatik nitelikli ele geçirmeler ve kolonyal girişimlerle sınırlı kalmaz; aynı zamanda sosyolojik ve kültürel anlamda da genel olarak akademik egemenlik ve özel biçimde de edebiyat, sanat ve medya aracılığıyla da kendini gösterir. Bununla birlikte salt kültürel bağlamda ele alındığında edebiyatın iki uçlu bir biçimde emperyalizmin hem bir aracı hem de ona karşı bir direniş biçimi oluşturabileceği de unutulmamalıdır.
Bundan dolayı da bu makalede, emperyalizmin edebiyat üzerindeki etkilerini, bu iki anlamda olmak üzere bir yandan edebi eserlerde emperyalizmin temsillerini kısaca ele alırken diğer yandan da sömürgecilik karşıtı, yer yer yerli, milli ve bazen de politik anlamda devrimci sayılabilecek özgürlükçü ve giderek evrensel yazın geleneğini de özet olarak inceleyeceğiz.
Siyasal düşünceler tarihi içerisinde modern anlamda en özet ve açıklayıcı ifadesini İtalyan sosyalist düşünür Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
Nitekim özellikle 18. yüzyılın son çeyreği ile 19 ve 20. yüzyıllarda çılgın bir ahtapot gibi bütün dünyayı sarmaya başlayan ilkin kapitalizm, sonradan emperyal kapitalizm ve giderek vahşi kapitalizm dizgesinin önce Avrupa’ya sonra büyün dünyaya egemen oluşunda Fransız varoluşçu ve edebiyatçı Simone Weil’in deyimiyle diyecek olursak “ilkin Avrupa’nın kolektif hafızasını yok ederek bütün olarak Batı’nın, sonra da bütün dünyanın Amerikanlaşmasına yol açan bu hegemonik gelişmede” Batı edebiyatının sömürgecilik ideolojisini destekleyen eserler ürettiği gerçeğini de dikkate aldığımızda her iki uçtan da gözlemlenecek biçimde edebiyat ve emperyalizm ilişkisini daha açık biçimlerde görebilmek mümkün olacaktır.
Batı edebiyatında, özellikle erken modern dönem İngiliz ve Fransız romanlarında, emperyalist anlatıların hâkim olduğu görülür. Örneğin: Joseph Conrad’ın “Karanlığın Yüreği” (Heart of Darkness) adlı romanı, bir yandan Afrika’daki sömürgeciliği anlatırken diğer yandan da bu sömürgeci kafanın içsel hâllerine yönelik taş gibi ağır bir eleştiriyi ortaya koymakla beraber ister istemez Batı’nın üstünlüğü fikrini de tartışmalı bir şekilde işler. Benzer biçimde, meşhur 1984 adlı distopik anlatının yazarı İngiliz romancı George Orwell’in yazılışından uzun zaman sonra Amerika’da yayımlanabilen “Burma Günleri”(BurmeseDays) adlı romanı da bu anlamda çok değerli bir eleştiriyi de barındırsa da, son tahlilde beyaz adamın –İngiliz efendinin – hizmetçi yerlilerin çokça ifade edildiği bir roman olarak dikkat çekicidir.
Özet olarak şunu ifade etmek gerekmektedir; bu tür eserler bütün psikanalitik içerikleri bir yana, bir biçimde de emperyalist ideolojiyi pekiştirerek sömürgeleştirilen toplumların kültürel ve entelektüel olarak geri kalmış olduğu düşüncesini ister istemez yaymışlardır.
Bununla birlikte her geçen gün dal budak salarak yaygınlaşan bu emperyalist anlatıya karşı, bir yandan engel olunamayan bir yerli-özgün yeteneğin ivmelendirmesiyle ve bir yandan da artık gına getiren bütün aptallaştırıcı ve kanıksanmış içeriğiyle büyük ölçüde de bir bıkkınlık uyandıran bu edebiyata karşı, sömürgeleştirilen halklar da kendi edebi gelenekleriyle yanıt vermişlerdir. 20. yüzyılda, özellikle sömürge edebiyatından yola çıkarak kendi özgün biçimlerini sorgulamaya başlayan yerli halklar giderek bir postkolonyal edebiyat kuşağı oluşturarak emperyalizme karşı bir yazınsal-edebi direniş alanı oluşturabilmişlerdir.
Bu biçimiyle postkolonyal edebiyat, sömürgecilik sonrası toplumların kimlik, tarih ve kültür mücadelesini konu almaya başlamış; ilkin bir yerlilik bilinciyle az çok bir şekil kazanmaya başlamış ve yaşanan bu yeni gelişim izleğinde de gelişen edebiyat, bir yandan özgün yerel-yerli insan ve toplum gerçekliğine yönelirken diğer yandan da bütün dünyada olduğu gibi emperyalizmin kendi topraklarında yarattığı tahribattan yola çıkarak evrensel bir eleştiri alanı kurarak, alternatif bir bakış açısı sunmaya başlamışlardır.
Bu anlamda öne çıkan birçok yazınsal üründen söz etmek mümkün olsa da; özellikle günümüz dünya edebiyatını postkolonyal hâlden de çıkararak bütünüyle özgün bir karaktere ulaştıran önemli yazarlar ve eserleri şöyle sıralamak mümkün olacaktır.
Nitekim başat örneklerini vermeye çalıştığımız bu eserler, sömürgeleştirilmiş halkların sesi olarak emperyalizme meydan okumuş ve alternatif tarih anlatıları oluşturmuşlardır.
Yaklaşık 20 yıldan bu yana ciddi biçimlerde tartışılmaya bile başlanan, küresel edebiyat tartışmalarının odağında yer alan “Dünya Edebiyat Cumhuriyeti” veya “Dünya Edebiyatının Başkenti” gibi bir yandan kanıksanmış biçimde bir ezber niteliğindeki Paris, Berlin, Londra, New York gibi emperyal edebiyat başkentleri tartışmaları; bir yandan da giderek gelişen ve Batı edebiyatına bir garip aşı olarak eklemlenen Afro-Amerikan edebiyatına dair gelişmelerin yaşandığı günümüzde, şu gerçek açıkça ortaya çıkmıştır: Edebiyat sadece temalar ve anlatılar yoluyla değil, aynı zamanda dil aracılığıyla da emperyalizmin etkisini taşımış ve hiç de hak etmediği biçimlerde, salt sömürge yoluyla ele geçen bir üstünlük yoluyla şimdilerde sömürge sonrası dönemi yaşayan bir zamanların sömürge ülkelerinde; İngilizce, Fransızca veya İspanyolca gibi diller, yerel dillerin yerine geçerek aslında hiç de istenmeyen bir “Franca Lingua” – Evrensel dil– oluşturmak yoluyla da hemen her yerde yerli halkların kültürel bağımlılığını pekiştirmişlerdir.
Böylelikle de emperyalist güçler ve bu güçle hareket etmeyi bir hak kabul eden emperyalist devletler, kendi dillerini baskın hâle getirerek sömürge halklarının kültürel ve düşünsel dünyalarını da uzun zaman özgünleşemeyecek ölçüde şekillendirmişlerdir.
Örneğin:
Günümüz Hindistan’da hâlen etkisini sürdüren İngilizce eğitim sistemi, Batı kültürünün baskın hâle gelmesine neden olmuştur.
Nitekim bütün bu açıklama izleğinde de görüleceği üzere; edebiyat, emperyalizmin hem bir aracı hem de ona karşı bir direniş alanı olarak işlev görmüştür. Batı edebiyatı, sömürgecilik ideolojisini destekleyen eserler üretirken sömürgeleştirilen halklar da kendi anlatılarını oluşturarak emperyalizme meydan okumuşlardır. Postkolonyal yazarlar, emperyalist anlatıları sorgulayarak tarih ve kimlik üzerinde yeniden söz sahibi olmuştur.
Günümüzde de edebiyat, emperyalizmin farklı biçimlerine karşı bir mücadele alanı olmaya devam etmektedir. Bu bağlamda görüleceği üzere emperyalizm ve edebiyat arasındaki ilişkiyi anlamak, sadece tarihsel bir mesele değil; aynı zamanda günümüz dünyasını ve küresel kültürel dinamikleri kavramak açısından da kritik bir öneme sahiptir.
Edebiyatın emperyalizmle ilişkisini daha iyi anlayabilmek için özellikle Ray Livingston’un geleneksel edebiyat teorisinden ve daha özelde Harold Bloom’un “Batı Kanonu” adlı kitabıyla büyük filolog, eleştirmen Erich Auerbach’ın çoğunlukla İstanbul’da yazmış olduğu başyapıtı “Mimesis” adlı kitabı gibi kitaplarından da okuyabileceğimiz üzere yazılmış olan bir yazının, türü ne olursa olsun sadece o türde yazılmış bir şey, bir ürün, bir nesne olmaktan öte; bir kültür ürünü, bir kültür taşıyıcısı ve dahası bir kültür olumlayıcısı ya da eleştiricisi olduğunu görebiliriz. Nitekim “Bir romanı elinize aldığınızda onun sadece bir hikâye olmadığını hiç düşündünüz mü?” şeklinde bir soru bile sorabilir; elimizdeki romanın bir ülkenin, bir dönemin, bir ideolojinin sesi olabileceğini de hatırlatabiliriz.
Nitekim bu hâliyle düşündüğümüzde aslında, emperyalizmin yalnızca toprak işgaliyle sınırlı olmadığını, kelimelerle de bir zihin işgali gerçekleştirdiğini fark edebilir, bunlardan mülhem sorular sorabilir, bu sorularla zihnimizi meşgul edebiliriz.
Çocukken okuduğumuz hikâyelerde güçlü, akıllı, medeni hep “beyaz adam” olmuştur. Mesela bir adaya ya da bir ormana düşen, kaybolan, bir İngiliz kâşif yerliler tarafından bulunurdu ve bu adama ona taparcasına hizmet edilirdi. Bir Robinson vardı bu anlatıda, ve bir de Cuma… Efendi Robinson ile cahil, kaba saba, korkak ve tedirgin, ama aynı ölçüde de kurnaz ve faydacı Cuma, bize neyi anlatıyordu acaba? Bizi onca sarıp sarmalayan, acemi bir merak içinde satır satır koşturan bu kurgu ile ne anlatılmak isteniyordu?
Bu böyleydi, evet… Bir Efendi Robinson vardı ve bir de Cuma. Ama işin öteki yüzü bambaşkaydı. Zira bunun tam tersi biçimde yazan Chinua Achebe’nin “Parçalanma” adlı romanı ise bize bambaşka bir şeyi anlatıyordu. Tıpkı bir zamanlar kendi kültürünü ve medeniyetini göklere çıkaran Rudyard Kipling gibi:
Yüklen Beyaz Adam’ın yükünü
Gönder en nitelikli çocuklarını
Tutsak ettiklerine yarasınlar diye
Sürgün et oğullarını
Ağır koşumlar içinde
Yabanilere göz kulak olsunlar
Yarı şeytan yarı çocuktur bunlar
Yeni enselediğiniz somurtkan halklar.
diye aşağılamayı kendinde bir hak gibi gördüğüne benzer biçimde kangrenleşen bir edebiyatın hep var olduğunu görüveririz. Bu anlamda dahası, Auerbach’ın söylediği gibi; bütün Batı edebiyatının kökenine sirayet etmiş hâldeki bir kökün, bir geleneğin, bir kadim bilginin, bir Batılı Mimesis’in bir garip Yunani, Helenistik, Hıristiyan ve Romalı duruşun atıp durduğunu gördüğümüz gibi kendini uygar sayan ve tutsak ettikleri halklardan da söz ederek onlara göz kulak olmakla vazifeli bir emperyal bakışın farkına varırız.
Oysa Achebe’nin yazdığı gibi; onların insan yerine koymadıkları yarı şeytan, yarı çocuk saydıkları ve sürekli biçimde somurtkan varlıklar olarak aşağıladıkları yerlilerin de dünyaları, inançları, düzenleri olduğunu görmemiz mümkün olmuştu. Bir acı geç kalmış fark ediş olmuştu bizler için; ardı sıra koşturup okuduğumuz onca uydurmanın ve anlatılanların aslında sadece bir bakış açısı olduğunu ve bu açının kendi zehrini kendi içinde taşıdığını görmüş ve tıpkı sevgili Sartre gibi “Avrupa, ağzından insan sözcüğünü düşürmemiş fakat bir yandan da rastladığı her yerde, kendi sokaklarının her köşesinde, dünyanın her yerinde insanı katletmiştir.” deyişiyle de neyin ne ve nasıl olduğunu anlayıvermiştik…
Değil mi ki bu hâliyle salt bir okuma olsun diye; bir halkın kültürüne, tarihine dair her şeyin “geri kalmış” olarak gösterildiği hikâyeleri okumakla bir süre sonra gerçekliği de öyle algılamaya başlamamış mıydık?
Emperyalist ülkelerin yedeğinde, bu şekilde olagelen edebiyat; son tahlilde dillerin, şarkıların, masalların değersizleştirilmesiyle aşağılayarak, en büyük emperyalist bir amaca yönelmemiş miydi?
Lakin öğrenmek de başka bir şeydi işte. Achebe gibi; okumakla ve bakmaktan çok görmekle ilişkili bir geniş boyutta yazının, sözün, anlatının, edebiyatın sadece bir boyunduruk aracı olmadığını aynı zamanda direnişin de sesi; halkın kendi hikâyelerini anlatmaya başlamasıyla tıpkı Marquez gibi “Yüzyıllık Yalnızlık”ın nasıl da içlere işleyen bir anlatıya dönüşebildiği ve böylece emperyalizmin çatırdamaya başladığını anlayabiliyorduk…
Fanon’un, Thiong o’nun, Sartre’ın sayfalarında özgürlüğün kelimelere dökülüşünü görmek işte böylece mümkün olabilmişti. Bir ipliğin ucu pazara çıkmış ve nihayet tam da çökmeye başladığı yerde kendini kurtarmak üzere Batı edebiyatının yeni bir kol ile onların dilini onlardan daha güzel kullanan ve yazan Afro-Amerikan edebiyat ile baş başa kaldığını da görebilmiştik.
Denilmeli ki; nitekim edebiyatın bir silah gibi kullanılabileceğini de bilerek okumak gerek. Hikâyelerin sadece eğlencelik şeyler olmadığını, kimimizin zihnini esir alan, kimimizin ise özgürlüğe açılan kapısı olduğunu unutmadan seçerek, bilerek okumak gerek…
OKUMA LİSTESİ:
11.Orwell, George.“Burma Günleri” Can Yayınları, 2019.
İlgili Yazılar
Ölümsüzler Köyü
Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm; Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm. Ölümlü olma düşüncesi tarihin başından beri insanoğlunun peşini bırakmayan açık yarası olmuştur. Babil kahramanı Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun ölümü üzerine şu sözleri söylemiştir: “Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum.” Gılgamış hepimiz adına konuşuyor, onun ölümden korktuğu gibi hepimiz korkarız ölümden. “Old Men Never Die” orijinal adıyla “Piremard’ha Nemimirand” (Ölümsüzler Köyü), …
Rutin Olmayan Bir Yazı
Peki ya hâlâ gaflet uykusundan uyanamayanlar? Hala rutinlerine kıyamayanlar! Dünyanın gözü önünde soykırım yaşanırken, binlerce çocuk katledilirken sessiz harflerle bile olsun konuşamayanlar? Ticaretime, ünvanıma, marka değerime, kişisel ilişkilerime zarar gelir diye susanlar? Yahut konuşur gibi görünüp de saman altından su yürütenler?
Bu soruların cevaplarında adımızın geçme endişesini ve “hayvandan bile aşağılık olanlar zümresi”ne dahil olma korkusunu sürekli taşımalıyız.
Sezai Karakoç’un Diriliş Düşüncesi’nde Ölüm Metaforu
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
XIV. Mektup / Son Mektup
Bilmeni isterim ki yazmak da okumak da benim çok işime yarıyor. Hayatın haritasında gidilecek veya gidilmeyecek yolları görmeme yardım ediyor… Diğerinin düşünceleri kendime ayna tutarken yardım ediyor. Bazen aynı ateşte yandığım, bazen aynı gölgeyi canlı saydığım insanlarla karşılaşıyorum okuduklarımın, dinlediklerimin bir yerinde…