Özet: “İslâm insanlığa ne vâdediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakîkat sarkacında incelenmiş, soruna İslâm’ın temel kaynakları ekseninde cevaplar aranmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde,* kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, beyan öncesinde durum tespitine dair mülâhaza yer almıştı. Yazının bu bölümünde ise ‘insan’ ve ‘tasavvur’ konusu ele alınmıştır. Makalede, İslâm’da insan anlayışı ve tasavvur inşâsı, ‘İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri’ üst başlığı ekseninde ehem mühim makamında incelenmiştir.
İnsanın emaneti yüklenmesi yeryüzünün îmarı ve ıslâhı içindi. Emanete sadakatten uzaklaşan insanın tahrif ve tahribi kaçınılmaz oldu. İnsanın tekrarla fıtratına rücû etme lüzumu, iktidarın bilgelikle derinleşme zarûreti, bu riskin devam ediyor olmasındandır. İyi ile kötünün tabiatı, varlığı var edenin biçtiği kıymetle bilinebilir ancak. İslâm, zaman-mekân aşkın mesajlar/çözümler önermekle yaşamı her dem inşâ etme potansiyeline sahiptir. İslâm’ın insanlığa vâdettikleri bu eksende değerlendirilmelidir.
Bütün yaratılmışlar çift kutuplu tabiata sahiptir. Hakîkati ibrazla tevhid, batıl olanın inkârını, hakkın da ikâmesini öngörür. Lâ İlâhe İllâlah, red/inkâr ve kabul/inşâ içeriğiyle birlikte asıl ve usûlü kendinde muhtevîdir. Amaç, yaratılış itibariyle iki yönlü tabiat potansiyeline sahip insanın[1] negatif yükünü izale, pozitif yükünü ikâme ederek İslâmî kimlikte buluşturmaktır.
Bugün baskın yaşam tarzı Batı modernitesi eliyle inşâ edilmişse de neslin ve ekinin tahrip ve tahrifi geleneksel ve modern câhiliye eliyle gerçekleşmiştir. Tahrif yüklü gelenekler miadını doldurmuş, modern izmlerin onlar kadar da ayakta duramayacağı anlaşılmıştır. Gücü kutsayan Batı aklı, kutsalına önce insanı adamıştır. Fıtrata muhalif yaklaşımların kıymet kriteri addedildiği her dönemde ifsâd kaçınılmaz olmuştur. Mâlûm olduğu üzere İslâm’ı câhiliyeden ayıran temel prensip, üstünlüğün gerekçesinin takva kabul edilmesidir.[2] Takva, Allah’ın (cc) hudûdunu (velhâfizûne lihudûdillâh) Zatına yaraşır şekilde korumak; “Hudûdullah”a riâyetle sadece O’na kulluk etmek; sorumluluk bilinci üzere olmaktır. İslâm takvayı değer prensibi tayinle insanlığa nâmütenâhî kıymette bir ilke sunmuştur. Yeryüzünün îmar ve ıslâhının imkânı, dün olduğu gibi bugün de İslâm ile şereflenmektedir.
İslâm’ın İnsan Tasavvuru
Bugünü doğru yaşayabilmek için dünü doğru anlamış olmak gerekir. Müslümanlar kendi medeniyetlerine dönmek; kendi tarihi ve entelektüel birikimleriyle yüzleşmek zorundadırlar. Kur’ân’a ve dolayısıyla hayata yabancılaşan Müslüman aklı, hayatı; çağı, olayları doğru okumalı, sorunlarla vahyin aydınlığında yüzleşmelidir. Yaşanan düşünsel krizi aşma zorunda olan Müslüman aklının yeniden inşâya ihtiyacı vardır. Ümmetin büyük sorunu buradadır! Çözüm, fıkhetme sorunuyla doğrudan alâkalıdır. Bunu teminin yolu, fıkıh bilmekten ziyâde fıkhetmektir. Kezâ dinde fıkıh ahkâmda fıkha öncelik arz eder.
Kur’ân, insana öncelikle doğru bir bakış; varlığın bilgi ile bağı, hayat, yaratılış hakîkati üzerinde doğru düşünme imkânı sağlar. Kur’ân’da bireysel ve toplumsal sorumluluk, eşya ile kurulacak münasebetle yakından alakalıdır.
Bu ayraç, eşyayla kurulacak doğru münasebetin, ona sahip olmaktan daha önemli olduğunu imler. Medeniyetlerin müntesiplerde farklı tezahürü; iyi-kötü, doğru-yanlış yaşanması bir noktaya kadar anlaşılabilir durumdur. Ancak asıl önemli olan bir medeniyetin varlığı, bilgiyi ve dahi insanı nasıl tanımladığıdır.
İslâm, insanı, yaratılış amacına mâtuf ve bu amaçla âhenktâr muhayyileye sahip, sorumluluk ehli özel varlık potansiyeliyle tanımlar. İnsanı hakîkate dâvetle yaşamın imârını hedefleyen İslâm, îman edilmesi durumunda cennet vâdederken, inkâr durumunda ise cehennemle korkutur. İslâm’da emredilenler ile aksi yapıp-etmelerin açı aralığı, vahyin inşâsı ile nefsin talebi yönündeki farka tekabül eder. Bu süreçte tasavvurun ertelenemez öneme sahip olması, sonraki değerlendirmelerin sıhhatinin ona bağlı olmasındandır. Tükettikçe var olacağını sanan insanla değer üretmekle var olacağını düşünen insan arasındaki fark, farklı kurucu ilkelerin inşâ ettiği insan tanımına karşılık gelir. Mal-mülkle zenginleştikçe mânâ cihetiyle fakirleşen insan, kendine yabancılaşıyor. Ve hatta burada, mal-mülkün yerine hevâ-hevesin arzuları doğrultusunda yürümeyi koyacak olursak daha kapsamlı bir okuma yapmış oluruz.
Fıtrat esas itibariyle yaratılışın yasasıdır. “Fıtrat kavramı İslâmî literatürde eşyanın hakîkati ve ilk yaratılışında taşıdığı temel yapısı, insanın doğal niteliği mânâsına gelir yani saf ve berrak yaratılış, gerçek ve katıksız bir yapı anlamındadır. Fıtrat-ı Selime: İsabetli karar ve hüküm verebilme, doğru ile yanlış, hak ile batıl, iyi ile kötüyü birbirinden ayırabilme yeteneği, bu imkân ve edime hazırlıklı olma hali demektir.”[3] Bu tanım, “Hikmet” ile doğrudan alakalıdır.[4]
Müslüman’ın bilgi-varlık tasavvuru; kâinat, insan, hayat hülasa topyekûn âlemler tasavvuru vahiyle inşâ edilmediği sürece, algılama ve pratiğe dönük her işi güdük kalacaktır. Emanet ve hilâfete muhatap kılınan insanın vahiyle inşâsı İlâhî muradın gerçekleşmesi içindir. Çağdaş câhiliyenin imhâsına mâruz kalmış aklın dolayısıyla insanın yaşamı inşâ ve ıslâhı beklenemez. Buradan ancak tahrif ve tahrip olmuş ürün çıkar. İnsan kendiyle barışık, eşyayla dolayısıyla yaratanıyla barışık olduğunda sağlıklı düşünceye sahip olabilir ancak. Varılan sonuç izahtan vareste iken, yaşanan birçok problemde çözümsüzlüğün sebebi, meselelere Müslüman perspektif dışında; başka merkez perspektiflerden bakılıyor olmasıdır. Müslüman, çağa ve olaylara İslâm’ın öngördüğü perspektiften bakmalıdır. Bunun için önce “insan” doğru tanınmalıdır.
İnsana Bakış
“İnsanı anlamak hayatı anlamaktır.” denilmiştir. İslâm’ın insanlığa vâdettiklerinin beyanı, öncelikle insanı nasıl tanımladığı ile başlamalıdır. Bunun ardından, yapılan teklifin de inhirâfın taşıyıcısı olmaması gerekir. Aksi durum arızî fayda sağlasa da mutlak hakîkati örtmeye mâtuftur. İslâm inancı, dış dünyaya nefislerden hareketle bakma zorunluluğunu esas alır. Bir medeniyetin varlık-insan tasavvurundaki sıhhati sonraki tekliflerinin teminatıdır. Bu ilke, Müslüman muhayyilenin ‘insan’ ve ‘tasavvur’ konusunu öncelemesinin gereğidir. Bütün insanlığa çağrı olan İslâm, İlâhî emir ve yasaklara icabetle bu dünyada eşref bir yaşam, öte dünyada ise cennet vâdetmektedir. O halde “İnsan” nedir?, Nasıl tanımlanabilir?, Nereye aittir?, Hangi mânâ dünyasında gerçek anlamını bulur?
İnsan hakkında konuşmak ne olduğuyla birlikte vazifesi ve geleceği hakkında konuşmayı gerektirir. Modern insan bu soruları sorup-sormamak noktasında yol ayrımında iken; İslâm, evvelemirde ilgili cevapları vererek insanlık için yol işaretleri belirlemiştir.
Kendisi dâhil hiçbir şeye bigâne kalamayan insan, en güzel biçimde (Fî Ahsen-i takvîm) yaratılmıştır.[5] “İnsan” kelimesi “unutan varlık” anlamında i-n-s kökünden, “Kendisine öğretilen varlık” anlamında înâs mastarından veya “Çok hareket etmek” mânâsındaki n-v-s kökünden türemiştir. N-v-s kökü Kur’ân’da 241 kez geçmektedir.[6] İnsan (n-v-s)[7], düşünen, konuşan ve değerlendiren canlıdır. “Rahman (olan Allah) Kur’ân’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı (anlama ve anlatmayı) öğretti.”[8] Mükellef kılınan, kulluğu îfâ için meziyetlerle donatılan insan aynı zamanda zaaflarıyla da mâlûldür. İnsan zayıf yaratılmıştır.[9] İnsan Allah’a hasım/düşman kesilir,[10] çok acelecidir,[11] unutkandır,[12] ümitsizliğe kapılır,[13] pek cimridir,[14] tartışmacı/cedelcidir,[15] çok zalim ve çok cahildir,[16] açgözlü/hırslı ve sabırsızdır,[17] azgınlaşır,[18] hüsrandadır.[19] Ve insan, nankördür.[20]
“İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?” “Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden (erkek ve kadının dölünden) yarattık; onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık.” “Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör.”[21]
Kur’ân’ın temel konusu, yaratılış gerekçesinin üzerinden anlatıldığı insandır. Kur’ân’da Allah-insan ilişkisi insanın sorumlulukları yani kulluk ekseninde anlatılır. İnsanın tarifini erkek üzerinden ve salt akıl-beden ekseninde yapan Batı, bu anlayışla Orta Çağ Avrupa’sında yüzbinlerce kadını cadı oldukları gerekçesiyle kazığa bağlayıp yakmıştır. Buna mukabil İslâm’ın insan tarifinde kadın-erkek ayırt edilmeksizin beden-ruh/ahlâk bütünlüğü esas alınmıştır. İnsanı, akıl ve bedene sahip ölümlü bir varlık olarak tanımlayan İslâm, kadın ve erkeğin kulluk ekseninde eşit olduğunu bildirmiştir. Hürriyetine kavuştuğunda köle, rızkı verenin efendisi değil, Allah olduğunu; yaşatıp öldürenin de ancak Allah olduğunu fark ettiğinde esaretten uyanır. Dolayısıyla kölelikten hürriyete uzanan her insanî serüven, bedenden önce ruhların özgürleşmesine muhtaçtır.
İnsan, her organ ve hücresi; DNA ve RNA’sıyla mucize olduğu gibi psikolojik yönüyle de mucizedir. El-insan, ‘sorumlu’ ve ‘sınırlı’dır; ‘meçhûl’ değil, ‘mâlûm’ ve ‘mes’ûl’ olmakla merkezi konumda bir varlıktır. Meçhûlîyetini bilme (ilim), mes’ûlîyetini îfâ (kulluk) ile yerine getiren insan, kulluk ile mükelleftir. Ve kulluk, sınır bilmektir. Bildiklerimizle (mâlûmat) var olanların (mevcudât) bilgisi arasındaki fark, insanın bilgi cihetiyle haddini bilip ihtiyatlı olması için güçlü bir karînedir.[22] İnsanın sınırlı yaratılıp sorumlu kılınması, onu mistik hezeyanların ve ateist felsefelerin esaretinden kurtarmıştır. İnsan-vahiy-varlık tasavvuru bu eksende okunmalıdır.
Modern insanın kendine yabancılaşmasını içerden bir sorgulama ile dile getiren Erich Fromm (1900-1980) şunları söylüyor: “Modern insan, kendi elleriyle yaptığı şeylerin denetimi altındadır. Kendisi bir şey haline gelir. Bir hiçtir, yine de kendisini devletle, üretimle, şirketle bütün hissettiği zaman, büyüklük duygusuna kapılır… (Modern) insan, kendini bir metaya ve yaşamını, kârlı yatırım için kullanılacak sermayeye dönüştürmüştür. Eğer bunda başarılı olursa, ‘başarılıdır’ ve anlamlı bir hayata sahiptir; değilse, bir ‘fiyasko’dur. Onun ‘değeri’, insanî nitelikler olan sevgisinden ve aklından ya da sanatsal yeteneklerinden değil, satılabilir oluşundan gelir. Dolayısıyla onun değer duygusu, dışsal etmenlere -başarılı olmasına, başkalarının yargısına- bağımlıdır.”[23] Modernite, skolastik düşünceden daha tehlikeli ve daha zararlıdır. Kezâ, skolastik düşüncede insanların tamamı akıl tutulması yaşamamışlardı ancak modernitede bütün insanlar içinden çıkılmaz ve fark edilmez bir bataklıktadırlar. Daha ürkütücü olan, modernite insanın farkında olmadan ve fakat rızası dâhilinde sonunu getirmiştir. Modern teklifler insanın temel unsurlarına dokunduğu gibi insanı kendi has özelliklerinden yumuşak ve dokunaksız bir şekilde uzaklaştırmıştır.[24]
Seküler anlayış kişiyi hevâ-hevesine uymaya teşvikle, Allah’a ortak koşmanın yani şirkin aslını teşkil eder. Hevâ, iki şey arasında kalan boşluk mânâsına gelir.
Şer’î bir motivasyon olmadan insanın bir işi veya nesneyi arzu etmesi, aşırı korku, azgınlık ve her çeşit hayır ve iyilikten uzak olma hali de hevâ kapsamında ele alınmıştır.[25] İnsanın hevâsı doğrultusunda yaşaması; sorunlarına tutkuları doğrultusunda delil bulma gayreti, dün olduğu gibi bugün de sapkın anlayışların özünü oluşturmaktadır.
“Kendi istek ve tutkularını (hevâsını) ilâh edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?”[26] Burada inkârın özü, insanın varlığını kendisine dayandırması (müstağni ve müstesna);[27] ‘kendini kendine yeterli görmesi’dir. Kişiyi küfre iten başlıca iç faktörler istiğnâ, bencillik ve nefse tapınma olarak tespit edilebilir. Kendini büyük sayma, azgınlık (tuğyan/tağî), küfrün inanç coğrafyasını işaret eder.
“Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirdiler.”[28]
Yaratılış ve hakîkat üzerine paylaşım, aslında insanın kendisi hakkında yapılan bir paylaşımdır. “Ben neyim?, Nereden geldim?, Niçin varım?, Varlığımı neye borçluyum? Bir varlık olarak sonum ne olacak?” sorularına cevap aranması, bir düşünme eylemidir. Düşünme eylemi, İslâm’ın emrettiği tefekkürdür. Bu eylem, yaratılış gerekçesinin izini sürmektir ve bizatihi ibadettir. Tefekkürün ardından ulaşılan cevaplar nerede durulduğunu gösterir. Tefekkür, esmânın (isimlerin) ve eşyanın (her bir şeyin) hakîkatine insanî mîraçtır. Mîraç, insanın anlam arayışı, her dem enfüsî ve âfâkî düzlemde Allah’ın âyetleri üzerinde derin derin düşünmektir.[29] Mâlûm, yolculukta hedefe ancak yolda olanlar vasıl olur… Yolculukta, işin nereye varacağına dair korku ve umutla değerlendirmeler yapmak yani işi gerisi ile birlikte düşünmek ise tedebbürdür. Halimizi Allah’ın emirlerine sunarak muhasebe yapmamıza, itiraf ve şükür sadedinde dile getirmemize gelince, bu da tezekkürdür. İnsanın anlamlı yolculuğu, tefekkür, tedebbür ve tezekkür yol işaretlerini sadakatle takibine bağlıdır. Bütün bu çabalar insanın iç dünyasına kesintisiz sürdürdüğü yolculuğu yani muhasebesidir. Bilinir ki muhasebesi olmayanın mücadelesi de olmaz. Ve insan, muhasebe ederek mücadele eden sorumlu varlıktır.
Yaşamın İslâmlaşması, varlığın üzerine oturduğu hakîkatin yakinî düzlemde bilinmesine, tahkikî düzlemde îfâsına bağlıdır.
Rabbimiz (cc), tenezzül buyurup özel kıldığı insana hitap etmiş, sınırlı yarattığı varlığına binaen de uyarıda bulunmuştur. Hitaba muhatap, emre mükellef kılınan insanın yeryüzüne halife olması, düşünerek kendisinin farkına varması, İslâmlaşarak insanlaşması, süflî şeylerden uzaklaşıp ulvî sorumluluğu yüklenmesiyledir. Kur’ân’da, ‘insan’a dair bilgiyle başlayan müstakil bir sûre vardır. İnsan, diğer varlıklardan farkı ile mümeyyiz, sorumluluğuyla mükellef[30] kılınmıştır.
Bilginin kaynağının vahiy olması, üzerinde tecellî ettiği mevcûdatın yaratılış amacının aynı olmasıyla âhenktardır. Nitekim ilmin tabiatı, hayatı ve ilâhiyatı bir bütün olarak idrâk etme özelliğine sahiptir. “Varlık ve değer ile iç içe olan bu bilgi anlayışı, İslâm temeddününün (medeniyette ilerleme) sürekliliği içinde tekvînî olan (âlem: Hakk’ın ilim sıfatının tecellîsi) ile tenzîlî olanın (Yine Hakk’ın ilim sıfatının tecellîsi) birbirini tamamladığını gösterir. Bu nedenle, tekvînî ile tenzîlî iki ayrı yol değil, ilimde/bilgide bir araya gelen tek bir yoldur. Farklılık, bu bilginin içerdiği idrâkten değil, ifadesinden kaynaklanır.”[31] İnsan, muhatap olduğu bilgiyle mükelleftir.
“Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de sabah akşam ister istemez sadece Allah’a secde ederler.”[32]
Allah’ın varlığının ve sıfatlarının delilleri, alâmetleri iki ayrı yapıda açığa çıkar. Bunlar, Allah’ın evrendeki ve Kur’ân’daki âyetleridir. Allah, son Rasûl’ü vasıtasıyla gönderdiği İlâhî hakîkat olan Kur’ân’da, insanların dikkatini evrendeki varlıkların tâbi oldukları yasalara, düzen ve intizama çeker. Kur’ân-ı Kerîm’in toplamına hâkim olan mesaj, hiçbir şeyin başıboş olmadığı gibi ölçüsüz, gereksiz ve de amaçsız yaratılmadığına dairdir. Vahyin ilk kısmını oluşturan Alâk Sûresi’nin ilgili âyetlerinde “yaratma” konusu en başta zikredilir. Evreni oluşturan nesnelerin en önemli özelliklerinden birisi olan varoluş biçimleri ve bunu takiben de nesnelerin varoluşunu sağlayanın kimliği açıklanır. “Yaratan Rabbinin adıyla oku!”[33] Böylece, bütün varlıkların “yaratılmış” olduğu ve onları “yaratan bir Rabb” olduğu beyan edilmiş olur. Elbette bu âyette yaratma dâhilinde belirtilen varlıklar, öncelikle insanın duyu organlarının algılama kapasitesi dâhilinde olan varlıklardır. Âyette, evrenin yaratıldığının, varlığın oluşumunun mutlak bir iradeye bağlı olduğunun açıklanmasını takiben, dikkatler insana çekilir ve “Yaratan Rabb’in” “İnsanın da yaratanı” olduğu[34] özellikle açıklanır. Daha sonra vahyolunan âyetlerde ise her şeyin yaratılmış olduğu ve sadece Allah tarafından yaratıldıkları bildirilir. Bütün varlıkların belirli yasalara tâbi oldukları ve bu yasalar çerçevesinde gerçekleşip var oldukları, kısaca evrende hiçbir şekilde aksamayan çok mükemmel hassas bir dengenin, düzenin hâkim olduğu belirtilir. Bütün bunların sebebi yönetip kontrol edeni ise sadece ve sadece Allah’tır.
“O, göklerin ve yeryüzünün mülkü (hükümranlığı) kendisine ait olandır. Çocuk edinmemiştir. Mülkünde hiçbir ortağı da yoktur. O, her şeyi yaratmış ve yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir.”[35]
“O, yaratıp şekillendiren, âhenk veren ve düzene koyandır.”[36]
”Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah’ın varlığını ve birliğini ispatlayan) birçok deliller (âyetler) vardır.”[37]
Evrendeki varlıklar, bu varlıkların tâbi oldukları yasalar, söz konusu yasaların oluşturduğu sistem, Allah’ın bütün varlıklar için tayin ettiği nizam olup aynı zamanda bu, Allah’ın varlığının, eşi ve benzeri olmadığının delilidir.[38] İşte bütün delilleri/âyetleri anlamaya muhatap, yaratanına karşı mükellef varlık insandır. Ve âlemler hakkında söylenecek asıl söz, kâinatta esas olanın çatışma değil, barış (silm) ve âhenk olduğudur. Bu tespit, her nev’i ideolojik okumanın zilletine, İslâm düşüncesinin izzetine delâlet eder. İnsanın, Kur’ân’ın temel konusu kılınması da bu sebepledir.
İslâmî Muhayyile ve Netlik Sorunu
İslâm’ın insanlığa vâadinin hangi tasavvur zemininden kalkılarak yapıldığı son derece önemlidir. İnsanı tanımak, ‘varlığı’, ‘varlığı var edeni’ doğru bilmek, ‘bilginin kaynağı’ndan ârî düşünülemeyecek öneme sahiptir. Bunlar sırasıyla, ‘mahlûk’, ‘Hâlık’, ‘vahiy’dir. Bu eksende yer alan el-insan, muhatap ve mükelleftir.
İslâm, akideye müteallik bilgiyi Müslimlerden almayı zorunlu görürken, yaşamın diğer alanlarında ise Gayr-i Müslimlerden bilgi almayı mümkün görür. Başka dünyalara söz söyleyebilmenin imkânı kendi mütefekkirlerini yetiştirmekten geçer. Bu lüzum, bir toplumun kendi sorunlarına çözüm üretmesi vücûbîyetindendir. Nitekim bir toplumda Müslüman mütefekkirler, fakihler yetişmediği sürece başkalarının seküler ya da mistik kurucu akıllarına mahkûmiyet devam edecektir.
“Müslüman mütefekkirler, düşünceyi saf entelektüel bir gayret olarak değil, amelin nazariyesi olarak görmüşlerdir… Bu şuur hem ideali hem de gerçekliği gözden uzak tutmayıp, ikisini birlikte düşünerek, ikinciyi birinciye doğru dönüştürme gayretini, fikrin kendisi etrafında döndüğü mihver olarak korumayı başarmıştır. Burada özellikle dikkat çeken nokta, ideallerle gerçekliği kavrayış arasında kurulan ilişkidir… Din, gerçek üstüdür. Dinin gerçek üstü olması, gerçek dışı veya gerçeklikle ilgisiz olması anlamına gelmez.”[39] Muhtevası itibariyle fizik âlemin sınırlarına sığmayan din, talep ve telkinleri; müjde ve korkutmaları dahası uhrevî içkin karakteri ile aslî anlamına kavuşur.
Bu bağlamda, ed-Din ile gelenek ve modernlik arasında ayrım yapmak gerekir. Seküler akılla dinin kıymetlendirilmesi veya modern dünyanın hazcı taleplerine dinden cevazlar üretilmesi, İslâm’a rağmen ham hayal gayretkeşliktir. Doğru cevaplar için sorular doğru sorulmalı ve sorunlar da doğru tanımlanmalıdır. Seküler talepleri hayatın aslî gayesi şeklinde sunmak, modernliğin din edinilmesindendir. Geleneğin ‘din’, geleneksel olanın da ‘dinî’ diye kabul görmesi, genel mânâda dinin, ed-din olan İslâm’dan ayırt edilmemesindendir.
İlmi, vakıaya/gerçekliğe hasretmek gibi ilmi, mâlûma tabi kılmak da bilginin kirlenmesine sebeptir. İlmin hakîkat soy kütüğünden uzaklaşması; kendisi için olduğu amelden ayrışması, neticede bilgici hegemonyayı beslemiş, epistemik şiddete yol vermiştir. Nitekim bilgi tasavvurunun sıhhati, din-bilgi-yaşam âhengini temine bağlıdır. Müslüman muhayyile tasavvur sorununu bilinç üzere aştığı ân, yaşama müdahil olma süreci de başlamış demektir.
“İslâm düşüncesinin geleceği, sırf zihnî bir gayret olmada değil, bilfiil Müslümanca yaşamanın önündeki engelleri ortadan kaldırmayı kendisine konu edinmede, yani amelin nazariyesi olmada aranmalıdır… Müslümanlığın bilfiil bir varoluş olduğu dikkate alınarak, burada dile getirilen “epistemolojik” sürecin aynı zamanda “ontolojik” sürece tekabül ettiği söylenebilir. “Bilmek” ile “varolmanın” İslâm toplumu için bir ve aynı şeyin iki farklı cihetten ifadesi olduğunu söyleyerek, bilfiil varolmanın Müslümanlık için “ilim ile amel”den başka bir şey olmadığını da dile getirmiş oluyoruz.”[40]
İslâm’ın gelecek kuşaklara aktarımı ve insanlığa çözüm önerisi, gerisinde bir birikimi gerektirir. İlmî-amelî birikimi bir fıkıh üzere toplumsal ve siyasî yaşama aktarma ve kalıcı kılmanın imkânı, içtihad ruhunun canlı tutulmasına bağlıdır. Farklı bir ifadeyle, gelecek tasavvuru olmalı ve bu, Kur’ân ve Sünnet ekseninde ilerleyip yükselmelidir. Bu eksen dışında ortaya çıkan modernist …izmler veya gelenekçi dayatmalar, İslâmî (ilmî) olmaktan uzak siyasî hedefleri mebnî yaklaşımlardır.
İslâm, insana dair problemlerin çözümünde dâvet dili zenginliğine sahiptir. Bu imkân, karşıtlık üzerinden üretme olmayıp kendi varoluş köklerinde mevcuttur. Haliyle, Müslümanların her keşmekeş döneminde olduğu gibi bugün de yapmaları gereken şey tekrardan eve dönmeleridir. Burada dönülmesi gereken ev, son dönemde dillendirilen kavmî ve/veya coğrafî ârızîlikle mâlûl yerli ve millî hâne değildir kuşkusuz. Müslümanın evi, fıtratına sadık, yaratılış gerekçesine muvafık, kendi medeniyet kodlarına dönük yüzüyle “İslâm”ın kendisidir. Kaldı ki, kendi evi olmayan biri başkalarını nereye dâvet edebilir ki! Bu ev, yaşama yön veren esasların vahyî ilkelere dayanıyor olması ile mücehhezdir.
“İman edenlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen Kur’ân sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi?”[41]
Burada özgün bakış, Müslümanların öncelikle eklektik/senkretik düşüncelerden, ötekine eklemlenme riskinden korunmuş olmalarıdır. Zafiyet duygusunu, yenilmişlik psikolojisini aşan, ilerleme imkânı sağlayan bu anlayış, sorular ve sorunlar değişmiş olsa da Müslüman muhayyilede cevapların değişmeyeceğinin teminatıdır. Bu kavrayışa doğru okuma ile sahip olunabilir ancak. İnsanın yapıp-etmelerinde doğru okuma sürecini Gazzali, “Okuma üç türlüdür; dilin okuması kıraat, aklın okuması tefekkür, kalbin okuması hayattır.” ifadesiyle dile getirir.
Hâsılı, İslâm dışı yerel ve küresel kültür kodları doğru tanınmalı ve bunlardan arınarak uzak durulmalıdır. Bütün taksîrâtın akşamdan sabaha oluşmadığı mâlûmdur. Dolayısıyla oluşan İslâm dışı inanç ve geleneklerin de akşamdan sabaha değişmesini beklemek Sünnetullah’a muhalif olup gayr-i fıtrîdir. Ancak pisliğe bulaşmamanın, bulaşmış pisliği temizlemekten daha az maliyetli olduğu unutulmamalıdır. Gayr-i İslâmî modern yahut geleneksel kabullerin silinip atılması için öncelikle ve yeniden sükûnet içinde dinleyip anlamaya, hasbî bir paylaşımla değerlendirmeye ihtiyaç vardır. Peygamberlerin (as) örnekliğinde bu, tertîl üzere bilip-anlamak, tedrîcen değişip-dönüşmek, tertib üzere yürüyüp-yaşamaktır. Bu yürüyüşün diğer adı İslâm olmaktır.[42]
Varlığın Tasavvur Serüveni
Müslüman, zamana ve tarihe nüfuz etme mes’ûlîyetindedir. Bu sorumluluk, ancak zamanı ve tarihi doğru okumayla îfâ edilebilir. Müslüman için doğru tarih ve toplum okuması, gerekliliğin ötesinde bir zorunluluktur!
Bugün, seküler/laik paradigmaların tahakkümüne mâruz kalmış insanlık, tarih ve toplumu yanlış okuma sıkışmışlığını kendi varoluş gerçeğine dönerek aşabilir. Modern ve postmodern arayışların köksüzlüğü ve tutarsızlığı, insanlığın fıtrat evine dönmesiyle telâfî edilebilir. Bu ev, dün olduğu gibi bugün de muharref geleneğin cürûfundan ârî, modern atıkların her türünden beraatla mahfuz tevhid evidir.
Disiplin ve anlayışlar, varlık-insan tasavvurunda sâfiyete ulaşmakla gerçek kıymetini bulur. Varlık hakkındaki tasavvur, ‘bilginin kaynağı’ sorunuyla doğrudan alakalıdır. Muharref dinler statik gerçekliği, ideolojiler ise hayalî beklentileri kutsarken İslâm, eşyayı ait olduğu yere koymayı yani eşyayı yerinden etmemeyi esas alır. Bu, varlığı var edenden muhayyer bizatihi etken görmemek; her şeyi yaratılış amacı ekseninde anlamlandırmaktır. Kezâ bir şeyi yerinde doğru konumlandırmak (merâtib) onu tanımaktan, ona sahip olmaktan daha önemli ve önceliklidir.
İnsanlığa telâfîsi imkânsız acılar yaşatan emperyalist dünya, hümanist ayartıyla maskelidir. Hümanizm’in insan tasavvuru İslâm’ın insan tasavvurundan tamamen farklıdır. Kur’ân insan için halife, şahit, varis ve imam sıfatlarını kullanır. Friedrich Nietzsche (1844-1900)’de dile gelen ise üstinsan (Übermensch), Süpermen’dir. Bu ifade ile tam da Kur’ân’ın ilâhlık iddiasında bulunan insan için yaptığı tanım[43] kastedilmektedir. Burada, tanrıyı öldürüp yerine geçmeye soyunan bir varlık olarak ‘insan’ söz konusudur. Seküler yaşam anlayışını ilke edinen ve her otorite karşısında insanı özgürleştirme çabası güden Hümanizm, kendini salt akla göre düzenler. Hümanizma, insancılığa inanır, doğru-yanlış, iyi-kötü tanımını esas kaynak ittihaz ettiği akla (us) göre kıymetlendirir. İslâm ise her şeyin kendisiyle mânâsını bulduğu nihaî kaynağın vahiy olduğunu bildirir ve tasavvurları buradan hareketle inşâ eder.
Varoluşçu yorumla düşünüldüğünde bir mücadelenin içine doğan insan, doğumundan itibaren bir çatışmanın içinde tanımlanır. İnsana dair en çok konuşan Batı epistemolojisi olduğu halde, epistemolojiler içinde en fakir bakış yine oraya aittir. Öyle ki, Batı epistemolojisi insandan günah çıkarır gibi bahsetmektedir.[44] İslâm ise insanı mücadele ve çatışmanın değil, kulluk ekseninde âhenk ve insicamın muhatabı görür. İslâm’a göre insan ne kendiyle ne de doğayla savaşandır. O, iradî tercihleri ile Allah’a karşı sorumlu kabul edilir. Aynı şekilde insanın, Allah’ın âyetlerini anlamaya çalışırken bizatihi kendisinin de fark edilmeye, tanınmaya değer bir âyet olduğu bildirilir. Âyetleri tanıyan aklın, kendisinin de bir başka âyet olduğunu beyanla tefekküre dâvet edilir insan. İslâm’ın insan tasavvuru, fücûr ve takva potansiyeline sahip; sorumlu, sınırlı, adalet ve merhamet üzere yaratılan Ahsen-i takvîm; yaratıkların en mükemmeli, temyiz yeteneğiyle (mümeyyiz) de mâruftur.
Siyasî İstikâmet, Tasavvur İlişkisi
Kur’ân’la inşâ olan tasavvur, îmar ve ıslâhı öngörür. Bu zemin üzere olunmadığı sürece, Müslüman siyasetin sıhhatinden bahsedilemez. İnsan için varlığın serüveni, yaratan-yaratılan ilişkisi zihinlerde netleşmeden, siyasî istikâmetin sağlanması beyhûdedir. Nasıl ki bilginin kaynağı sorunu zihinlerde çözülmedikçe bilgiyi doğru kıymetlendirme ve kullanma mümkün değilse; insan-varlık-Allah münasebeti de zihinlerde netleşmedikçe, isabetli yaklaşım, siyasî istikâmet sağlanamaz. Bugün çoğu insanın yaşadığı asıl sorun, siyasî istikâmetsizlikten önce, varlık-bilgi bağı hakkında doğru tasavvur ve tefekkür yoksunluğudur. Dolayısıyla düşüncesinde netleşmemiş insanların, söylemlerinde tutarlılık, siyasetlerinde istikâmet beklenemez.
Siyasî istikâmet mühimdir. Varlık hakkında doğru tasavvur ise çok daha mühimdir. Buna, aslî olanın önceliği ya da “Ehem, mühimme müreccahtır” (en önemli, önemliye tercih edilir) diyebiliriz. Tasavvur sorunu yaşamak, eleştiriler gibi savunuları; tekzipler gibi tasdikleri de sorunlu kılar. Siyasî istikâmet için fayda mülâhaza ettiğim husus, varlık-bilgi okumasını vahye müstenid tasavvur üzere kılmanın lüzumudur. Tasavvur konusu, doğru tarih ve toplum okumasının da önceliğidir. Aksi durumda İslâm’ın insanlığa ne vâdettiği sorusu zeminini yitireceği gibi muhtemel cevaplar da içeriksizleşir.
Tasavvurun yeniden ve her dâim İslâmîleşme zorunluluğu vardır. Buna, yerinden edilen eşyanın ait olduğu yere iadesi de diyebiliriz. Değerleri kaynaklarına bağlamada yanlış adrese gitmek, adaletten zulme, tevhitten şirke savrulmanın sebebidir.
Bir mânâda ölçü kayması da diyebileceğimiz bu durum, tefrikayı da doğuran sebeplerdendir. İlgili değerler, doğruluk (bilgi) değerleri, iyilik (ahlâk) değerleri ve güzellik (estetik) değerleri olarak vahiy-varlık ilişkisi ekseninde okunmalıdır.[45]
İnsan ile ilgili değerlerin mutlak olarak akıl kaynağına bağlanması; hevâ-hevesin kaynak ittihaz edilmesi, tevhitten sapma için yeter sebeptir. İslâm inancında bütün değerlerin esas kaynağı vardır o da vahiydir. Allah-insan ilişkisi, insan-insan ilişkisi ve insan-eşya ilişkisinin tümü vahiy ekseninde gerçek mânâsını bulur. Değerleri vahiy kaynağına götürmede her sapma, insan yaşamını anlamlandıran esasları eksik ve yanılmaya mahkûm edecektir.
Hâsılı
İslâm, insanlığı Allah’a kulluğa dâvetle Allah’a kul olmanın, huzur ve hürriyetin yegâne sığınağı olduğunu beyan eder. Şer’î ve temel insanî değerlerin korunmasını vâdeden İslâm, şartların tahakkuk ile de şer’î ahkâmın icrâsını öngörür. Âlemlerin Rabbi olan Allah, insanlığı Kur’ân ile karanlıklardan aydınlığa çıkarmayı[46] murad etmiştir. Rabbimiz, Kur’ân’ı hayat nizamı, Rasûlullah’ı “Hâteme’n-nebiyyîn” (Peygamberlerin sonuncusu)[47] göndermekle, Hz. Peygamberi örnek/rehber; ahlâkını, Üsve-i Hasene (güzel örnek) olarak nümûne-i imtisâl kılmıştır. Dün toplumları değiştiren îman, ahlâk ve ahkâm, bugün de toplumları değiştirme bilgisel ve tecrübî potansiyeline sahiptir. İslâm, düşünsel ve toplumsal krizleri aşmanın biricik imkânıdır. Ve İslâm mesajı, dün ezber bozduğu gibi bundan sonra da tarihe yön verecek, ezberleri bozacak vahy-i İlâhî olarak önümüzde durmaktadır.
Modern Batı’nın ötekisi ile arasında oluşan teknolojik ve askerî mesafe farkını aşmayı Batıya yetişmek olarak algılamak ve o yönde terakkiyi hedefleyip yüceltmek, meseleyi baştan sorunlu okumaktır. Bu yönde okuma hem metodolojik hem de içerik yönüyle sorunludur. Bugün Batıyı tedirgin eden asıl mesele, pür İslâmî bakışın dubaları da anlamsızlaştıracak olmasıdır. Batı, ürettiği sahte bahanelerin İslâmî tefekkürle aşılacağını bildiği için krizi daha bir derinleştirme, oklarını doğrudan İslâm’a yöneltme peşindedir. “İslâm’da reformasyon gerektiği” yönünde kirli algı oluşturma hesabı, Batı ajandasında değişmeyen önceliktir. Bu ifsadî çaba her dönemde olduğu gibi bugün de akademi dünyasından devşirilen kimi kalemşorlar eliyle yapılmak istenmektedir. Seküler beklentinin özü, modern dünyanın talepleri doğrultusunda siyasaldan soyutlanmış Protestan İslâm(!)’dır.
İslâm’ın insanlığa vâadinin doğru anlaşılması, öncelikle ‘insan’ ve ‘varlık tasavvuru’ hakkında ne söylediğinin doğru bilinmesine bağlıdır. İslâm, sermayesi tahakküm olan epistemik şiddetin aksine ihtilaf ahlâkını ittifak ahlâkına önceleyen bir duyarlılığı telkinle, adaleti ve hürriyeti öngörür. İslâm’ın insanlığa vâadi, ötekinden önce kendi müntesiplerinde karşılık bulmayı bekliyor. Aynı zamanda İslâm sadece müntesibini kurtaran bir din değil, toplumsal sorumlulukla, dünyayı kurtarmayı amaçlayan bir yaşam tarzı öneriyor insanlığa.
Geçmişi tefekkür, ânı ihyâ ve geleceği inşâyı öngören İslâm; muharref geleneğe mahkûmiyeti de modern olana teveccühü de reddeder. İslâm’ın tarzı siyaseti bizatihi İslâm’ın kendisidir. Bu, mahiyet ve yöntemi Kur’ân’da belirlenen ve Nebevî Sünnet’le hayat bulan ilkelerin tamamıdır. İnsanlığın içinde bulunduğu buhrandan kurtuluşu (felâhı) İslâm’ın hayat bulmasına bağlıdır. İslâm’ın önlenemeyen yükselişi de bir avuntu değil, topyekûn batıla kâbus yaşatan hakîkatin tâ kendisidir. Ve hâsılı, azîm buluşma, hakîkatin izini süren kayıp çocuklarını bekliyor.
***
Dipnotlar:
* Ramazan Yazçiçek, “İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri -Mülâhazalar- -I-”, Nida, Malatya 2021, Sayı: 205, s. 64-72.
[2]“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurat, 49/13; bkz. Bakara, 2/197; A’râf, 7/26; Enfâl, 8/34; Yûnus, 10/63-64; Mâide, 5/27).
[3] Mehmet Yolcu, Kur’ân’da İnkar Psikolojisi, Çıra Yay., İstanbul 2004, s. 176.
[4] “Hikmet” kavramı için bkz. Ramazan Yazçiçek, Bilgiden Bilince, Ekin Yay., İstanbul 2019, 2. Baskı, s. 39-43; Ramazan Yazçiçek, Dini Doğru Anlamak, Ekin Yay., İstanbul 2021, 6. Baskı, 167-172.
[22] Bkz. Ramazan Yazçiçek, “Akıl-Vahiy İlişkisi Üzerine Mülâhazalar; Bilginin Kaynağı Sorunu -I-”, Nida, Bursa 2020, Sayı: 199, s. 57-66; Yazçiçek, “Bilgiyi Temellendirmenin Serüveni -II-”, Sayı: 200, s. 82-93.
[23] Erich Fromm, İnsan Olmak Üzerine, Say Yay., İstanbul 2020, 3. Baskı, s. 23, 33.
[29]“Gerek âfâkta (dış dünya ve madde âlemi), gerek enfüste (insanın iç dünyası ve ruh âlemi) delillerimizi yakında onlara göstereceğiz.” (Fussilet, 41/53).
[30]“İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?” (İnsan, 76/1).
[31] İhsan Fazlıoğlu, Kendini Bulmak, Papersense Yay., İstanbul 2015, 3. Baskı, s. 129.
Yabancı ile olan ilişkilerin pamuk ipliğine bağlı doğası onun aidiyetsizliğinden gelir. Aidiyetsizlik vurgusu yabancının kökeninedir. Yabancının kökleri, yerlinin mekânsal sınırları dışında olduğundan doğası gereği belirsiz ve öngörülemezdir. Bu nedenle yabancı, bireysel olarak değil belli bir tipte yabancı olarak algılanır.
Bu yazı, cevaplarını bulmuş bir yol göstericiden çok, daralmanın sebepleri ve çıkış yolları için bazı sorular sorma ve aynı saftakilerle dertleşme niyetindedir. Acaba Müslümanların bir gündemi var mıdır? Suyun üstünde sürüklenmekte miyiz yoksa akışı yönlendirebiliyor muyuz? Acaba niceliğe ve kitleselleşmeye mağlup mu olduk? Bununla ilişkili olarak “demokrasi”/çokluk kıymetin belirleyicisi mi oldu? “Söz”ümüzü, sosyal medyadaki “etkileşim” adedi mi şekillendiriyor? “Cihad”ımızın göstergesi organizasyonel kabiliyetimiz ve hesaplı “katılım sağlama”larımız mı?
Doğruluk ve iyilik, her ne kadar akıl aracılığıyla edinilse de, edinilen doğruluk ve iyiliğin gerçek doğruluk ve iyilik olduğu ancak vahyin süzgecinden geçirilmekle anlaşılabilir. Akıl-vahiy bütünlüğü bozulduğu takdirde akıl ilahlaştırılmaya müsait hale gelir. Nitekim milyonlarca insanı öldürmek için üretilen bombalar bir akıl işidir. Gazze’deki soykırımı gerçekleştirenler de bir akılla hareket etmektedir.
Şiddet her ne kadar görünümünü değiştirse de her daim hayatın içinde yerini almaktadır. Bazen görmek oldukça zorlaşsa da sonuçları itibariyle karşımızda durmaktadır. Bazı dönemlerde fiziksel, bazı dönemlerde ruhsal, bazı dönemlerde somut, bazı dönemlerde ise soyut… Fakat her daim varlığını ikame ettirmektedir. Bu değişimi yakalayabilmek biraz da tarihsel süreci doğru okuyabilmekle ilgilidir.
Şiddet, görselliğini sakınmadığı dönemlerde meşrûiyet problemi yaşamamakta zira meşrûiyetin yegâne kaynağı olmaktadır. Şiddet gücü, güç ise varoluşsal kabiliyeti imlemektedir.
‘Ölüm fikri’ ile ‘dünyevîleşme’ arasında doğrudan bir ilişki vardır. Dünyevîleşme, ölümü unutmanın, ahiret yokmuş gibi yaşamanın diğer adıdır. Dünyevîleşme zilletinden kurtulmanın önemli bir imkânı, ölüm üzerine tefekkür etmektir.
İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri – İnsan ve Tasavvur Üzerine – II
Özet: “İslâm insanlığa ne vâdediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakîkat sarkacında incelenmiş, soruna İslâm’ın temel kaynakları ekseninde cevaplar aranmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde,* kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, beyan öncesinde durum tespitine dair mülâhaza yer almıştı. Yazının bu bölümünde ise ‘insan’ ve ‘tasavvur’ konusu ele alınmıştır. Makalede, İslâm’da insan anlayışı ve tasavvur inşâsı, ‘İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri’ üst başlığı ekseninde ehem mühim makamında incelenmiştir.
Anahtar Kavramlar: İslâm, varlık, insan, tasavvur.
Giriş
İnsanın emaneti yüklenmesi yeryüzünün îmarı ve ıslâhı içindi. Emanete sadakatten uzaklaşan insanın tahrif ve tahribi kaçınılmaz oldu. İnsanın tekrarla fıtratına rücû etme lüzumu, iktidarın bilgelikle derinleşme zarûreti, bu riskin devam ediyor olmasındandır. İyi ile kötünün tabiatı, varlığı var edenin biçtiği kıymetle bilinebilir ancak. İslâm, zaman-mekân aşkın mesajlar/çözümler önermekle yaşamı her dem inşâ etme potansiyeline sahiptir. İslâm’ın insanlığa vâdettikleri bu eksende değerlendirilmelidir.
Bütün yaratılmışlar çift kutuplu tabiata sahiptir. Hakîkati ibrazla tevhid, batıl olanın inkârını, hakkın da ikâmesini öngörür. Lâ İlâhe İllâlah, red/inkâr ve kabul/inşâ içeriğiyle birlikte asıl ve usûlü kendinde muhtevîdir. Amaç, yaratılış itibariyle iki yönlü tabiat potansiyeline sahip insanın[1] negatif yükünü izale, pozitif yükünü ikâme ederek İslâmî kimlikte buluşturmaktır.
Bugün baskın yaşam tarzı Batı modernitesi eliyle inşâ edilmişse de neslin ve ekinin tahrip ve tahrifi geleneksel ve modern câhiliye eliyle gerçekleşmiştir. Tahrif yüklü gelenekler miadını doldurmuş, modern izmlerin onlar kadar da ayakta duramayacağı anlaşılmıştır. Gücü kutsayan Batı aklı, kutsalına önce insanı adamıştır. Fıtrata muhalif yaklaşımların kıymet kriteri addedildiği her dönemde ifsâd kaçınılmaz olmuştur. Mâlûm olduğu üzere İslâm’ı câhiliyeden ayıran temel prensip, üstünlüğün gerekçesinin takva kabul edilmesidir.[2] Takva, Allah’ın (cc) hudûdunu (velhâfizûne lihudûdillâh) Zatına yaraşır şekilde korumak; “Hudûdullah”a riâyetle sadece O’na kulluk etmek; sorumluluk bilinci üzere olmaktır. İslâm takvayı değer prensibi tayinle insanlığa nâmütenâhî kıymette bir ilke sunmuştur. Yeryüzünün îmar ve ıslâhının imkânı, dün olduğu gibi bugün de İslâm ile şereflenmektedir.
İslâm’ın İnsan Tasavvuru
Bugünü doğru yaşayabilmek için dünü doğru anlamış olmak gerekir. Müslümanlar kendi medeniyetlerine dönmek; kendi tarihi ve entelektüel birikimleriyle yüzleşmek zorundadırlar. Kur’ân’a ve dolayısıyla hayata yabancılaşan Müslüman aklı, hayatı; çağı, olayları doğru okumalı, sorunlarla vahyin aydınlığında yüzleşmelidir. Yaşanan düşünsel krizi aşma zorunda olan Müslüman aklının yeniden inşâya ihtiyacı vardır. Ümmetin büyük sorunu buradadır! Çözüm, fıkhetme sorunuyla doğrudan alâkalıdır. Bunu teminin yolu, fıkıh bilmekten ziyâde fıkhetmektir. Kezâ dinde fıkıh ahkâmda fıkha öncelik arz eder.
Bu ayraç, eşyayla kurulacak doğru münasebetin, ona sahip olmaktan daha önemli olduğunu imler. Medeniyetlerin müntesiplerde farklı tezahürü; iyi-kötü, doğru-yanlış yaşanması bir noktaya kadar anlaşılabilir durumdur. Ancak asıl önemli olan bir medeniyetin varlığı, bilgiyi ve dahi insanı nasıl tanımladığıdır.
İslâm, insanı, yaratılış amacına mâtuf ve bu amaçla âhenktâr muhayyileye sahip, sorumluluk ehli özel varlık potansiyeliyle tanımlar. İnsanı hakîkate dâvetle yaşamın imârını hedefleyen İslâm, îman edilmesi durumunda cennet vâdederken, inkâr durumunda ise cehennemle korkutur. İslâm’da emredilenler ile aksi yapıp-etmelerin açı aralığı, vahyin inşâsı ile nefsin talebi yönündeki farka tekabül eder. Bu süreçte tasavvurun ertelenemez öneme sahip olması, sonraki değerlendirmelerin sıhhatinin ona bağlı olmasındandır. Tükettikçe var olacağını sanan insanla değer üretmekle var olacağını düşünen insan arasındaki fark, farklı kurucu ilkelerin inşâ ettiği insan tanımına karşılık gelir. Mal-mülkle zenginleştikçe mânâ cihetiyle fakirleşen insan, kendine yabancılaşıyor. Ve hatta burada, mal-mülkün yerine hevâ-hevesin arzuları doğrultusunda yürümeyi koyacak olursak daha kapsamlı bir okuma yapmış oluruz.
Fıtrat esas itibariyle yaratılışın yasasıdır. “Fıtrat kavramı İslâmî literatürde eşyanın hakîkati ve ilk yaratılışında taşıdığı temel yapısı, insanın doğal niteliği mânâsına gelir yani saf ve berrak yaratılış, gerçek ve katıksız bir yapı anlamındadır. Fıtrat-ı Selime: İsabetli karar ve hüküm verebilme, doğru ile yanlış, hak ile batıl, iyi ile kötüyü birbirinden ayırabilme yeteneği, bu imkân ve edime hazırlıklı olma hali demektir.”[3] Bu tanım, “Hikmet” ile doğrudan alakalıdır.[4]
Müslüman’ın bilgi-varlık tasavvuru; kâinat, insan, hayat hülasa topyekûn âlemler tasavvuru vahiyle inşâ edilmediği sürece, algılama ve pratiğe dönük her işi güdük kalacaktır. Emanet ve hilâfete muhatap kılınan insanın vahiyle inşâsı İlâhî muradın gerçekleşmesi içindir. Çağdaş câhiliyenin imhâsına mâruz kalmış aklın dolayısıyla insanın yaşamı inşâ ve ıslâhı beklenemez. Buradan ancak tahrif ve tahrip olmuş ürün çıkar. İnsan kendiyle barışık, eşyayla dolayısıyla yaratanıyla barışık olduğunda sağlıklı düşünceye sahip olabilir ancak. Varılan sonuç izahtan vareste iken, yaşanan birçok problemde çözümsüzlüğün sebebi, meselelere Müslüman perspektif dışında; başka merkez perspektiflerden bakılıyor olmasıdır. Müslüman, çağa ve olaylara İslâm’ın öngördüğü perspektiften bakmalıdır. Bunun için önce “insan” doğru tanınmalıdır.
İnsana Bakış
“İnsanı anlamak hayatı anlamaktır.” denilmiştir. İslâm’ın insanlığa vâdettiklerinin beyanı, öncelikle insanı nasıl tanımladığı ile başlamalıdır. Bunun ardından, yapılan teklifin de inhirâfın taşıyıcısı olmaması gerekir. Aksi durum arızî fayda sağlasa da mutlak hakîkati örtmeye mâtuftur. İslâm inancı, dış dünyaya nefislerden hareketle bakma zorunluluğunu esas alır. Bir medeniyetin varlık-insan tasavvurundaki sıhhati sonraki tekliflerinin teminatıdır. Bu ilke, Müslüman muhayyilenin ‘insan’ ve ‘tasavvur’ konusunu öncelemesinin gereğidir. Bütün insanlığa çağrı olan İslâm, İlâhî emir ve yasaklara icabetle bu dünyada eşref bir yaşam, öte dünyada ise cennet vâdetmektedir. O halde “İnsan” nedir?, Nasıl tanımlanabilir?, Nereye aittir?, Hangi mânâ dünyasında gerçek anlamını bulur?
İnsan hakkında konuşmak ne olduğuyla birlikte vazifesi ve geleceği hakkında konuşmayı gerektirir. Modern insan bu soruları sorup-sormamak noktasında yol ayrımında iken; İslâm, evvelemirde ilgili cevapları vererek insanlık için yol işaretleri belirlemiştir.
Kendisi dâhil hiçbir şeye bigâne kalamayan insan, en güzel biçimde (Fî Ahsen-i takvîm) yaratılmıştır.[5] “İnsan” kelimesi “unutan varlık” anlamında i-n-s kökünden, “Kendisine öğretilen varlık” anlamında înâs mastarından veya “Çok hareket etmek” mânâsındaki n-v-s kökünden türemiştir. N-v-s kökü Kur’ân’da 241 kez geçmektedir.[6] İnsan (n-v-s)[7], düşünen, konuşan ve değerlendiren canlıdır. “Rahman (olan Allah) Kur’ân’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı (anlama ve anlatmayı) öğretti.”[8] Mükellef kılınan, kulluğu îfâ için meziyetlerle donatılan insan aynı zamanda zaaflarıyla da mâlûldür. İnsan zayıf yaratılmıştır.[9] İnsan Allah’a hasım/düşman kesilir,[10] çok acelecidir,[11] unutkandır,[12] ümitsizliğe kapılır,[13] pek cimridir,[14] tartışmacı/cedelcidir,[15] çok zalim ve çok cahildir,[16] açgözlü/hırslı ve sabırsızdır,[17] azgınlaşır,[18] hüsrandadır.[19] Ve insan, nankördür.[20]
“İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?” “Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden (erkek ve kadının dölünden) yarattık; onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık.” “Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör.”[21]
Kur’ân’ın temel konusu, yaratılış gerekçesinin üzerinden anlatıldığı insandır. Kur’ân’da Allah-insan ilişkisi insanın sorumlulukları yani kulluk ekseninde anlatılır. İnsanın tarifini erkek üzerinden ve salt akıl-beden ekseninde yapan Batı, bu anlayışla Orta Çağ Avrupa’sında yüzbinlerce kadını cadı oldukları gerekçesiyle kazığa bağlayıp yakmıştır. Buna mukabil İslâm’ın insan tarifinde kadın-erkek ayırt edilmeksizin beden-ruh/ahlâk bütünlüğü esas alınmıştır. İnsanı, akıl ve bedene sahip ölümlü bir varlık olarak tanımlayan İslâm, kadın ve erkeğin kulluk ekseninde eşit olduğunu bildirmiştir. Hürriyetine kavuştuğunda köle, rızkı verenin efendisi değil, Allah olduğunu; yaşatıp öldürenin de ancak Allah olduğunu fark ettiğinde esaretten uyanır. Dolayısıyla kölelikten hürriyete uzanan her insanî serüven, bedenden önce ruhların özgürleşmesine muhtaçtır.
İnsan, her organ ve hücresi; DNA ve RNA’sıyla mucize olduğu gibi psikolojik yönüyle de mucizedir. El-insan, ‘sorumlu’ ve ‘sınırlı’dır; ‘meçhûl’ değil, ‘mâlûm’ ve ‘mes’ûl’ olmakla merkezi konumda bir varlıktır. Meçhûlîyetini bilme (ilim), mes’ûlîyetini îfâ (kulluk) ile yerine getiren insan, kulluk ile mükelleftir. Ve kulluk, sınır bilmektir. Bildiklerimizle (mâlûmat) var olanların (mevcudât) bilgisi arasındaki fark, insanın bilgi cihetiyle haddini bilip ihtiyatlı olması için güçlü bir karînedir.[22] İnsanın sınırlı yaratılıp sorumlu kılınması, onu mistik hezeyanların ve ateist felsefelerin esaretinden kurtarmıştır. İnsan-vahiy-varlık tasavvuru bu eksende okunmalıdır.
Modern insanın kendine yabancılaşmasını içerden bir sorgulama ile dile getiren Erich Fromm (1900-1980) şunları söylüyor: “Modern insan, kendi elleriyle yaptığı şeylerin denetimi altındadır. Kendisi bir şey haline gelir. Bir hiçtir, yine de kendisini devletle, üretimle, şirketle bütün hissettiği zaman, büyüklük duygusuna kapılır… (Modern) insan, kendini bir metaya ve yaşamını, kârlı yatırım için kullanılacak sermayeye dönüştürmüştür. Eğer bunda başarılı olursa, ‘başarılıdır’ ve anlamlı bir hayata sahiptir; değilse, bir ‘fiyasko’dur. Onun ‘değeri’, insanî nitelikler olan sevgisinden ve aklından ya da sanatsal yeteneklerinden değil, satılabilir oluşundan gelir. Dolayısıyla onun değer duygusu, dışsal etmenlere -başarılı olmasına, başkalarının yargısına- bağımlıdır.”[23] Modernite, skolastik düşünceden daha tehlikeli ve daha zararlıdır. Kezâ, skolastik düşüncede insanların tamamı akıl tutulması yaşamamışlardı ancak modernitede bütün insanlar içinden çıkılmaz ve fark edilmez bir bataklıktadırlar. Daha ürkütücü olan, modernite insanın farkında olmadan ve fakat rızası dâhilinde sonunu getirmiştir. Modern teklifler insanın temel unsurlarına dokunduğu gibi insanı kendi has özelliklerinden yumuşak ve dokunaksız bir şekilde uzaklaştırmıştır.[24]
Şer’î bir motivasyon olmadan insanın bir işi veya nesneyi arzu etmesi, aşırı korku, azgınlık ve her çeşit hayır ve iyilikten uzak olma hali de hevâ kapsamında ele alınmıştır.[25] İnsanın hevâsı doğrultusunda yaşaması; sorunlarına tutkuları doğrultusunda delil bulma gayreti, dün olduğu gibi bugün de sapkın anlayışların özünü oluşturmaktadır.
“Kendi istek ve tutkularını (hevâsını) ilâh edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?”[26] Burada inkârın özü, insanın varlığını kendisine dayandırması (müstağni ve müstesna);[27] ‘kendini kendine yeterli görmesi’dir. Kişiyi küfre iten başlıca iç faktörler istiğnâ, bencillik ve nefse tapınma olarak tespit edilebilir. Kendini büyük sayma, azgınlık (tuğyan/tağî), küfrün inanç coğrafyasını işaret eder.
“Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirdiler.”[28]
Yaratılış ve hakîkat üzerine paylaşım, aslında insanın kendisi hakkında yapılan bir paylaşımdır. “Ben neyim?, Nereden geldim?, Niçin varım?, Varlığımı neye borçluyum? Bir varlık olarak sonum ne olacak?” sorularına cevap aranması, bir düşünme eylemidir. Düşünme eylemi, İslâm’ın emrettiği tefekkürdür. Bu eylem, yaratılış gerekçesinin izini sürmektir ve bizatihi ibadettir. Tefekkürün ardından ulaşılan cevaplar nerede durulduğunu gösterir. Tefekkür, esmânın (isimlerin) ve eşyanın (her bir şeyin) hakîkatine insanî mîraçtır. Mîraç, insanın anlam arayışı, her dem enfüsî ve âfâkî düzlemde Allah’ın âyetleri üzerinde derin derin düşünmektir.[29] Mâlûm, yolculukta hedefe ancak yolda olanlar vasıl olur… Yolculukta, işin nereye varacağına dair korku ve umutla değerlendirmeler yapmak yani işi gerisi ile birlikte düşünmek ise tedebbürdür. Halimizi Allah’ın emirlerine sunarak muhasebe yapmamıza, itiraf ve şükür sadedinde dile getirmemize gelince, bu da tezekkürdür. İnsanın anlamlı yolculuğu, tefekkür, tedebbür ve tezekkür yol işaretlerini sadakatle takibine bağlıdır. Bütün bu çabalar insanın iç dünyasına kesintisiz sürdürdüğü yolculuğu yani muhasebesidir. Bilinir ki muhasebesi olmayanın mücadelesi de olmaz. Ve insan, muhasebe ederek mücadele eden sorumlu varlıktır.
Rabbimiz (cc), tenezzül buyurup özel kıldığı insana hitap etmiş, sınırlı yarattığı varlığına binaen de uyarıda bulunmuştur. Hitaba muhatap, emre mükellef kılınan insanın yeryüzüne halife olması, düşünerek kendisinin farkına varması, İslâmlaşarak insanlaşması, süflî şeylerden uzaklaşıp ulvî sorumluluğu yüklenmesiyledir. Kur’ân’da, ‘insan’a dair bilgiyle başlayan müstakil bir sûre vardır. İnsan, diğer varlıklardan farkı ile mümeyyiz, sorumluluğuyla mükellef[30] kılınmıştır.
Bilginin kaynağının vahiy olması, üzerinde tecellî ettiği mevcûdatın yaratılış amacının aynı olmasıyla âhenktardır. Nitekim ilmin tabiatı, hayatı ve ilâhiyatı bir bütün olarak idrâk etme özelliğine sahiptir. “Varlık ve değer ile iç içe olan bu bilgi anlayışı, İslâm temeddününün (medeniyette ilerleme) sürekliliği içinde tekvînî olan (âlem: Hakk’ın ilim sıfatının tecellîsi) ile tenzîlî olanın (Yine Hakk’ın ilim sıfatının tecellîsi) birbirini tamamladığını gösterir. Bu nedenle, tekvînî ile tenzîlî iki ayrı yol değil, ilimde/bilgide bir araya gelen tek bir yoldur. Farklılık, bu bilginin içerdiği idrâkten değil, ifadesinden kaynaklanır.”[31] İnsan, muhatap olduğu bilgiyle mükelleftir.
“Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de sabah akşam ister istemez sadece Allah’a secde ederler.”[32]
Allah’ın varlığının ve sıfatlarının delilleri, alâmetleri iki ayrı yapıda açığa çıkar. Bunlar, Allah’ın evrendeki ve Kur’ân’daki âyetleridir. Allah, son Rasûl’ü vasıtasıyla gönderdiği İlâhî hakîkat olan Kur’ân’da, insanların dikkatini evrendeki varlıkların tâbi oldukları yasalara, düzen ve intizama çeker. Kur’ân-ı Kerîm’in toplamına hâkim olan mesaj, hiçbir şeyin başıboş olmadığı gibi ölçüsüz, gereksiz ve de amaçsız yaratılmadığına dairdir. Vahyin ilk kısmını oluşturan Alâk Sûresi’nin ilgili âyetlerinde “yaratma” konusu en başta zikredilir. Evreni oluşturan nesnelerin en önemli özelliklerinden birisi olan varoluş biçimleri ve bunu takiben de nesnelerin varoluşunu sağlayanın kimliği açıklanır. “Yaratan Rabbinin adıyla oku!”[33] Böylece, bütün varlıkların “yaratılmış” olduğu ve onları “yaratan bir Rabb” olduğu beyan edilmiş olur. Elbette bu âyette yaratma dâhilinde belirtilen varlıklar, öncelikle insanın duyu organlarının algılama kapasitesi dâhilinde olan varlıklardır. Âyette, evrenin yaratıldığının, varlığın oluşumunun mutlak bir iradeye bağlı olduğunun açıklanmasını takiben, dikkatler insana çekilir ve “Yaratan Rabb’in” “İnsanın da yaratanı” olduğu[34] özellikle açıklanır. Daha sonra vahyolunan âyetlerde ise her şeyin yaratılmış olduğu ve sadece Allah tarafından yaratıldıkları bildirilir. Bütün varlıkların belirli yasalara tâbi oldukları ve bu yasalar çerçevesinde gerçekleşip var oldukları, kısaca evrende hiçbir şekilde aksamayan çok mükemmel hassas bir dengenin, düzenin hâkim olduğu belirtilir. Bütün bunların sebebi yönetip kontrol edeni ise sadece ve sadece Allah’tır.
“O, göklerin ve yeryüzünün mülkü (hükümranlığı) kendisine ait olandır. Çocuk edinmemiştir. Mülkünde hiçbir ortağı da yoktur. O, her şeyi yaratmış ve yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir.”[35]
“O, yaratıp şekillendiren, âhenk veren ve düzene koyandır.”[36]
”Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah’ın varlığını ve birliğini ispatlayan) birçok deliller (âyetler) vardır.”[37]
Evrendeki varlıklar, bu varlıkların tâbi oldukları yasalar, söz konusu yasaların oluşturduğu sistem, Allah’ın bütün varlıklar için tayin ettiği nizam olup aynı zamanda bu, Allah’ın varlığının, eşi ve benzeri olmadığının delilidir.[38] İşte bütün delilleri/âyetleri anlamaya muhatap, yaratanına karşı mükellef varlık insandır. Ve âlemler hakkında söylenecek asıl söz, kâinatta esas olanın çatışma değil, barış (silm) ve âhenk olduğudur. Bu tespit, her nev’i ideolojik okumanın zilletine, İslâm düşüncesinin izzetine delâlet eder. İnsanın, Kur’ân’ın temel konusu kılınması da bu sebepledir.
İslâmî Muhayyile ve Netlik Sorunu
İslâm’ın insanlığa vâadinin hangi tasavvur zemininden kalkılarak yapıldığı son derece önemlidir. İnsanı tanımak, ‘varlığı’, ‘varlığı var edeni’ doğru bilmek, ‘bilginin kaynağı’ndan ârî düşünülemeyecek öneme sahiptir. Bunlar sırasıyla, ‘mahlûk’, ‘Hâlık’, ‘vahiy’dir. Bu eksende yer alan el-insan, muhatap ve mükelleftir.
İslâm, akideye müteallik bilgiyi Müslimlerden almayı zorunlu görürken, yaşamın diğer alanlarında ise Gayr-i Müslimlerden bilgi almayı mümkün görür. Başka dünyalara söz söyleyebilmenin imkânı kendi mütefekkirlerini yetiştirmekten geçer. Bu lüzum, bir toplumun kendi sorunlarına çözüm üretmesi vücûbîyetindendir. Nitekim bir toplumda Müslüman mütefekkirler, fakihler yetişmediği sürece başkalarının seküler ya da mistik kurucu akıllarına mahkûmiyet devam edecektir.
“Müslüman mütefekkirler, düşünceyi saf entelektüel bir gayret olarak değil, amelin nazariyesi olarak görmüşlerdir… Bu şuur hem ideali hem de gerçekliği gözden uzak tutmayıp, ikisini birlikte düşünerek, ikinciyi birinciye doğru dönüştürme gayretini, fikrin kendisi etrafında döndüğü mihver olarak korumayı başarmıştır. Burada özellikle dikkat çeken nokta, ideallerle gerçekliği kavrayış arasında kurulan ilişkidir… Din, gerçek üstüdür. Dinin gerçek üstü olması, gerçek dışı veya gerçeklikle ilgisiz olması anlamına gelmez.”[39] Muhtevası itibariyle fizik âlemin sınırlarına sığmayan din, talep ve telkinleri; müjde ve korkutmaları dahası uhrevî içkin karakteri ile aslî anlamına kavuşur.
Bu bağlamda, ed-Din ile gelenek ve modernlik arasında ayrım yapmak gerekir. Seküler akılla dinin kıymetlendirilmesi veya modern dünyanın hazcı taleplerine dinden cevazlar üretilmesi, İslâm’a rağmen ham hayal gayretkeşliktir. Doğru cevaplar için sorular doğru sorulmalı ve sorunlar da doğru tanımlanmalıdır. Seküler talepleri hayatın aslî gayesi şeklinde sunmak, modernliğin din edinilmesindendir. Geleneğin ‘din’, geleneksel olanın da ‘dinî’ diye kabul görmesi, genel mânâda dinin, ed-din olan İslâm’dan ayırt edilmemesindendir.
İlmi, vakıaya/gerçekliğe hasretmek gibi ilmi, mâlûma tabi kılmak da bilginin kirlenmesine sebeptir. İlmin hakîkat soy kütüğünden uzaklaşması; kendisi için olduğu amelden ayrışması, neticede bilgici hegemonyayı beslemiş, epistemik şiddete yol vermiştir. Nitekim bilgi tasavvurunun sıhhati, din-bilgi-yaşam âhengini temine bağlıdır. Müslüman muhayyile tasavvur sorununu bilinç üzere aştığı ân, yaşama müdahil olma süreci de başlamış demektir.
“İslâm düşüncesinin geleceği, sırf zihnî bir gayret olmada değil, bilfiil Müslümanca yaşamanın önündeki engelleri ortadan kaldırmayı kendisine konu edinmede, yani amelin nazariyesi olmada aranmalıdır… Müslümanlığın bilfiil bir varoluş olduğu dikkate alınarak, burada dile getirilen “epistemolojik” sürecin aynı zamanda “ontolojik” sürece tekabül ettiği söylenebilir. “Bilmek” ile “varolmanın” İslâm toplumu için bir ve aynı şeyin iki farklı cihetten ifadesi olduğunu söyleyerek, bilfiil varolmanın Müslümanlık için “ilim ile amel”den başka bir şey olmadığını da dile getirmiş oluyoruz.”[40]
İslâm’ın gelecek kuşaklara aktarımı ve insanlığa çözüm önerisi, gerisinde bir birikimi gerektirir. İlmî-amelî birikimi bir fıkıh üzere toplumsal ve siyasî yaşama aktarma ve kalıcı kılmanın imkânı, içtihad ruhunun canlı tutulmasına bağlıdır. Farklı bir ifadeyle, gelecek tasavvuru olmalı ve bu, Kur’ân ve Sünnet ekseninde ilerleyip yükselmelidir. Bu eksen dışında ortaya çıkan modernist …izmler veya gelenekçi dayatmalar, İslâmî (ilmî) olmaktan uzak siyasî hedefleri mebnî yaklaşımlardır.
İslâm, insana dair problemlerin çözümünde dâvet dili zenginliğine sahiptir. Bu imkân, karşıtlık üzerinden üretme olmayıp kendi varoluş köklerinde mevcuttur. Haliyle, Müslümanların her keşmekeş döneminde olduğu gibi bugün de yapmaları gereken şey tekrardan eve dönmeleridir. Burada dönülmesi gereken ev, son dönemde dillendirilen kavmî ve/veya coğrafî ârızîlikle mâlûl yerli ve millî hâne değildir kuşkusuz. Müslümanın evi, fıtratına sadık, yaratılış gerekçesine muvafık, kendi medeniyet kodlarına dönük yüzüyle “İslâm”ın kendisidir. Kaldı ki, kendi evi olmayan biri başkalarını nereye dâvet edebilir ki! Bu ev, yaşama yön veren esasların vahyî ilkelere dayanıyor olması ile mücehhezdir.
“İman edenlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen Kur’ân sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi?”[41]
Burada özgün bakış, Müslümanların öncelikle eklektik/senkretik düşüncelerden, ötekine eklemlenme riskinden korunmuş olmalarıdır. Zafiyet duygusunu, yenilmişlik psikolojisini aşan, ilerleme imkânı sağlayan bu anlayış, sorular ve sorunlar değişmiş olsa da Müslüman muhayyilede cevapların değişmeyeceğinin teminatıdır. Bu kavrayışa doğru okuma ile sahip olunabilir ancak. İnsanın yapıp-etmelerinde doğru okuma sürecini Gazzali, “Okuma üç türlüdür; dilin okuması kıraat, aklın okuması tefekkür, kalbin okuması hayattır.” ifadesiyle dile getirir.
Hâsılı, İslâm dışı yerel ve küresel kültür kodları doğru tanınmalı ve bunlardan arınarak uzak durulmalıdır. Bütün taksîrâtın akşamdan sabaha oluşmadığı mâlûmdur. Dolayısıyla oluşan İslâm dışı inanç ve geleneklerin de akşamdan sabaha değişmesini beklemek Sünnetullah’a muhalif olup gayr-i fıtrîdir. Ancak pisliğe bulaşmamanın, bulaşmış pisliği temizlemekten daha az maliyetli olduğu unutulmamalıdır. Gayr-i İslâmî modern yahut geleneksel kabullerin silinip atılması için öncelikle ve yeniden sükûnet içinde dinleyip anlamaya, hasbî bir paylaşımla değerlendirmeye ihtiyaç vardır. Peygamberlerin (as) örnekliğinde bu, tertîl üzere bilip-anlamak, tedrîcen değişip-dönüşmek, tertib üzere yürüyüp-yaşamaktır. Bu yürüyüşün diğer adı İslâm olmaktır.[42]
Varlığın Tasavvur Serüveni
Bugün, seküler/laik paradigmaların tahakkümüne mâruz kalmış insanlık, tarih ve toplumu yanlış okuma sıkışmışlığını kendi varoluş gerçeğine dönerek aşabilir. Modern ve postmodern arayışların köksüzlüğü ve tutarsızlığı, insanlığın fıtrat evine dönmesiyle telâfî edilebilir. Bu ev, dün olduğu gibi bugün de muharref geleneğin cürûfundan ârî, modern atıkların her türünden beraatla mahfuz tevhid evidir.
Disiplin ve anlayışlar, varlık-insan tasavvurunda sâfiyete ulaşmakla gerçek kıymetini bulur. Varlık hakkındaki tasavvur, ‘bilginin kaynağı’ sorunuyla doğrudan alakalıdır. Muharref dinler statik gerçekliği, ideolojiler ise hayalî beklentileri kutsarken İslâm, eşyayı ait olduğu yere koymayı yani eşyayı yerinden etmemeyi esas alır. Bu, varlığı var edenden muhayyer bizatihi etken görmemek; her şeyi yaratılış amacı ekseninde anlamlandırmaktır. Kezâ bir şeyi yerinde doğru konumlandırmak (merâtib) onu tanımaktan, ona sahip olmaktan daha önemli ve önceliklidir.
İnsanlığa telâfîsi imkânsız acılar yaşatan emperyalist dünya, hümanist ayartıyla maskelidir. Hümanizm’in insan tasavvuru İslâm’ın insan tasavvurundan tamamen farklıdır. Kur’ân insan için halife, şahit, varis ve imam sıfatlarını kullanır. Friedrich Nietzsche (1844-1900)’de dile gelen ise üstinsan (Übermensch), Süpermen’dir. Bu ifade ile tam da Kur’ân’ın ilâhlık iddiasında bulunan insan için yaptığı tanım[43] kastedilmektedir. Burada, tanrıyı öldürüp yerine geçmeye soyunan bir varlık olarak ‘insan’ söz konusudur. Seküler yaşam anlayışını ilke edinen ve her otorite karşısında insanı özgürleştirme çabası güden Hümanizm, kendini salt akla göre düzenler. Hümanizma, insancılığa inanır, doğru-yanlış, iyi-kötü tanımını esas kaynak ittihaz ettiği akla (us) göre kıymetlendirir. İslâm ise her şeyin kendisiyle mânâsını bulduğu nihaî kaynağın vahiy olduğunu bildirir ve tasavvurları buradan hareketle inşâ eder.
Varoluşçu yorumla düşünüldüğünde bir mücadelenin içine doğan insan, doğumundan itibaren bir çatışmanın içinde tanımlanır. İnsana dair en çok konuşan Batı epistemolojisi olduğu halde, epistemolojiler içinde en fakir bakış yine oraya aittir. Öyle ki, Batı epistemolojisi insandan günah çıkarır gibi bahsetmektedir.[44] İslâm ise insanı mücadele ve çatışmanın değil, kulluk ekseninde âhenk ve insicamın muhatabı görür. İslâm’a göre insan ne kendiyle ne de doğayla savaşandır. O, iradî tercihleri ile Allah’a karşı sorumlu kabul edilir. Aynı şekilde insanın, Allah’ın âyetlerini anlamaya çalışırken bizatihi kendisinin de fark edilmeye, tanınmaya değer bir âyet olduğu bildirilir. Âyetleri tanıyan aklın, kendisinin de bir başka âyet olduğunu beyanla tefekküre dâvet edilir insan. İslâm’ın insan tasavvuru, fücûr ve takva potansiyeline sahip; sorumlu, sınırlı, adalet ve merhamet üzere yaratılan Ahsen-i takvîm; yaratıkların en mükemmeli, temyiz yeteneğiyle (mümeyyiz) de mâruftur.
Siyasî İstikâmet, Tasavvur İlişkisi
Kur’ân’la inşâ olan tasavvur, îmar ve ıslâhı öngörür. Bu zemin üzere olunmadığı sürece, Müslüman siyasetin sıhhatinden bahsedilemez. İnsan için varlığın serüveni, yaratan-yaratılan ilişkisi zihinlerde netleşmeden, siyasî istikâmetin sağlanması beyhûdedir. Nasıl ki bilginin kaynağı sorunu zihinlerde çözülmedikçe bilgiyi doğru kıymetlendirme ve kullanma mümkün değilse; insan-varlık-Allah münasebeti de zihinlerde netleşmedikçe, isabetli yaklaşım, siyasî istikâmet sağlanamaz. Bugün çoğu insanın yaşadığı asıl sorun, siyasî istikâmetsizlikten önce, varlık-bilgi bağı hakkında doğru tasavvur ve tefekkür yoksunluğudur. Dolayısıyla düşüncesinde netleşmemiş insanların, söylemlerinde tutarlılık, siyasetlerinde istikâmet beklenemez.
Siyasî istikâmet mühimdir. Varlık hakkında doğru tasavvur ise çok daha mühimdir. Buna, aslî olanın önceliği ya da “Ehem, mühimme müreccahtır” (en önemli, önemliye tercih edilir) diyebiliriz. Tasavvur sorunu yaşamak, eleştiriler gibi savunuları; tekzipler gibi tasdikleri de sorunlu kılar. Siyasî istikâmet için fayda mülâhaza ettiğim husus, varlık-bilgi okumasını vahye müstenid tasavvur üzere kılmanın lüzumudur. Tasavvur konusu, doğru tarih ve toplum okumasının da önceliğidir. Aksi durumda İslâm’ın insanlığa ne vâdettiği sorusu zeminini yitireceği gibi muhtemel cevaplar da içeriksizleşir.
Bir mânâda ölçü kayması da diyebileceğimiz bu durum, tefrikayı da doğuran sebeplerdendir. İlgili değerler, doğruluk (bilgi) değerleri, iyilik (ahlâk) değerleri ve güzellik (estetik) değerleri olarak vahiy-varlık ilişkisi ekseninde okunmalıdır.[45]
İnsan ile ilgili değerlerin mutlak olarak akıl kaynağına bağlanması; hevâ-hevesin kaynak ittihaz edilmesi, tevhitten sapma için yeter sebeptir. İslâm inancında bütün değerlerin esas kaynağı vardır o da vahiydir. Allah-insan ilişkisi, insan-insan ilişkisi ve insan-eşya ilişkisinin tümü vahiy ekseninde gerçek mânâsını bulur. Değerleri vahiy kaynağına götürmede her sapma, insan yaşamını anlamlandıran esasları eksik ve yanılmaya mahkûm edecektir.
Hâsılı
İslâm, insanlığı Allah’a kulluğa dâvetle Allah’a kul olmanın, huzur ve hürriyetin yegâne sığınağı olduğunu beyan eder. Şer’î ve temel insanî değerlerin korunmasını vâdeden İslâm, şartların tahakkuk ile de şer’î ahkâmın icrâsını öngörür. Âlemlerin Rabbi olan Allah, insanlığı Kur’ân ile karanlıklardan aydınlığa çıkarmayı[46] murad etmiştir. Rabbimiz, Kur’ân’ı hayat nizamı, Rasûlullah’ı “Hâteme’n-nebiyyîn” (Peygamberlerin sonuncusu)[47] göndermekle, Hz. Peygamberi örnek/rehber; ahlâkını, Üsve-i Hasene (güzel örnek) olarak nümûne-i imtisâl kılmıştır. Dün toplumları değiştiren îman, ahlâk ve ahkâm, bugün de toplumları değiştirme bilgisel ve tecrübî potansiyeline sahiptir. İslâm, düşünsel ve toplumsal krizleri aşmanın biricik imkânıdır. Ve İslâm mesajı, dün ezber bozduğu gibi bundan sonra da tarihe yön verecek, ezberleri bozacak vahy-i İlâhî olarak önümüzde durmaktadır.
Modern Batı’nın ötekisi ile arasında oluşan teknolojik ve askerî mesafe farkını aşmayı Batıya yetişmek olarak algılamak ve o yönde terakkiyi hedefleyip yüceltmek, meseleyi baştan sorunlu okumaktır. Bu yönde okuma hem metodolojik hem de içerik yönüyle sorunludur. Bugün Batıyı tedirgin eden asıl mesele, pür İslâmî bakışın dubaları da anlamsızlaştıracak olmasıdır. Batı, ürettiği sahte bahanelerin İslâmî tefekkürle aşılacağını bildiği için krizi daha bir derinleştirme, oklarını doğrudan İslâm’a yöneltme peşindedir. “İslâm’da reformasyon gerektiği” yönünde kirli algı oluşturma hesabı, Batı ajandasında değişmeyen önceliktir. Bu ifsadî çaba her dönemde olduğu gibi bugün de akademi dünyasından devşirilen kimi kalemşorlar eliyle yapılmak istenmektedir. Seküler beklentinin özü, modern dünyanın talepleri doğrultusunda siyasaldan soyutlanmış Protestan İslâm(!)’dır.
İslâm’ın insanlığa vâadinin doğru anlaşılması, öncelikle ‘insan’ ve ‘varlık tasavvuru’ hakkında ne söylediğinin doğru bilinmesine bağlıdır. İslâm, sermayesi tahakküm olan epistemik şiddetin aksine ihtilaf ahlâkını ittifak ahlâkına önceleyen bir duyarlılığı telkinle, adaleti ve hürriyeti öngörür. İslâm’ın insanlığa vâadi, ötekinden önce kendi müntesiplerinde karşılık bulmayı bekliyor. Aynı zamanda İslâm sadece müntesibini kurtaran bir din değil, toplumsal sorumlulukla, dünyayı kurtarmayı amaçlayan bir yaşam tarzı öneriyor insanlığa.
Geçmişi tefekkür, ânı ihyâ ve geleceği inşâyı öngören İslâm; muharref geleneğe mahkûmiyeti de modern olana teveccühü de reddeder. İslâm’ın tarzı siyaseti bizatihi İslâm’ın kendisidir. Bu, mahiyet ve yöntemi Kur’ân’da belirlenen ve Nebevî Sünnet’le hayat bulan ilkelerin tamamıdır. İnsanlığın içinde bulunduğu buhrandan kurtuluşu (felâhı) İslâm’ın hayat bulmasına bağlıdır. İslâm’ın önlenemeyen yükselişi de bir avuntu değil, topyekûn batıla kâbus yaşatan hakîkatin tâ kendisidir. Ve hâsılı, azîm buluşma, hakîkatin izini süren kayıp çocuklarını bekliyor.
***
Dipnotlar:
* Ramazan Yazçiçek, “İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri -Mülâhazalar- -I-”, Nida, Malatya 2021, Sayı: 205, s. 64-72.
[1] Bkz. Şems, 91/8.
[2] “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurat, 49/13; bkz. Bakara, 2/197; A’râf, 7/26; Enfâl, 8/34; Yûnus, 10/63-64; Mâide, 5/27).
[3] Mehmet Yolcu, Kur’ân’da İnkar Psikolojisi, Çıra Yay., İstanbul 2004, s. 176.
[4] “Hikmet” kavramı için bkz. Ramazan Yazçiçek, Bilgiden Bilince, Ekin Yay., İstanbul 2019, 2. Baskı, s. 39-43; Ramazan Yazçiçek, Dini Doğru Anlamak, Ekin Yay., İstanbul 2021, 6. Baskı, 167-172.
[5] Bkz. Tîn, 95/4-5; İsrâ, 17/70.
[6] Süleyman Narol, “İnsan Kelimesinin Kur’ân’daki Genel ve Özel Kullanımları Bağlamında Meallere Eleştirel Bir Yaklaşım”, Yıl: 2018, Cilt: 2018, Sayı: 35, 477-504; https://doi.org/10.28949/bilimname.404268; (https://dergipark.org.tr/tr/pub/bilimname/issue/34995/404268) (Erişim: 19.02.2020);
bkz. https://www.kuranayetleri.net/kokler/nun-vav-sin (Erişim: 19.02.2020).
[7] Bkz. Rağıb el-Isfahani, “n-v-s” mad., Müfredât, Mütercimler: Abdulbaki Güneş, Mehmet Yolcu, Çıra Yay., İstanbul 2006, Cilt: 2, s. 761-762; Seyyid Şerif Cürcânî, “İnsan” mad., Kitabu’t-Ta’rîfât, Terc.: Arif Erkan, Bahar Yay., İstanbul 1997, s. 30.
[8] Rahmân, 55/1-4.
[9] Nisâ, 4/28.
[10] Nahl, 16/4; Yâsîn, 36/77.
[11] İsrâ, 17/11; Enbiyâ, 21/37.
[12] Casiye, 45/34; Mücâdele, 58/19.
[13] İsrâ, 17/83; Fussilet, 41/49.
[14] İsrâ, 17/100.
[15] Kehf, 18/54.
[16] Ahzâb, 33/72.
[17] Me’âric, 70/19.
[18] Alak, 96/6-7.
[19] Asr, 103/2.
[20] İbrâhim, 14/34; Hûd, 11/9; İsrâ, 17/67; Hac, 22/66; Şûrâ, 42/48; Zuhruf, 43/15; Abese, 80/17; Âdiyât, 100/6.
[21] İnsan, 76/1-3.
[22] Bkz. Ramazan Yazçiçek, “Akıl-Vahiy İlişkisi Üzerine Mülâhazalar; Bilginin Kaynağı Sorunu -I-”, Nida, Bursa 2020, Sayı: 199, s. 57-66; Yazçiçek, “Bilgiyi Temellendirmenin Serüveni -II-”, Sayı: 200, s. 82-93.
[23] Erich Fromm, İnsan Olmak Üzerine, Say Yay., İstanbul 2020, 3. Baskı, s. 23, 33.
[24] Bkz. Yakup Subaşı, “Erich Fromm’un Modernite Eleştirisi”, Sosyolojik Düşün, 2019, Cilt: 4, Sayı: 2, s. 59-69; https://dergipark.org.tr/tr/pub/sosdus/issue/50970/649694 (Erişim: 15.02.2022).
[25] Yolcu, Kur’ân’da İnkar Psikolojisi, s. 126.
[26] Furkân, 25/43.
[27] Bkz. Alak, 96/6-7.
[28] Mü’minûn, 23/71.
[29] “Gerek âfâkta (dış dünya ve madde âlemi), gerek enfüste (insanın iç dünyası ve ruh âlemi) delillerimizi yakında onlara göstereceğiz.” (Fussilet, 41/53).
[30] “İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?” (İnsan, 76/1).
[31] İhsan Fazlıoğlu, Kendini Bulmak, Papersense Yay., İstanbul 2015, 3. Baskı, s. 129.
[32] Ra’d, 13/15.
[33] Alak, 96/1.
[34] Alak, 96/1, 2.
[35] Furkân, 25/2.
[36] A’lâ, 87/2-3.
[37] Bakara, 2/164; bkz. Rûm, 30/20-25.
[38] Bkz. Ahmet Cemil Ertunç, Tevhid ve Toplum, Pınar Yay., İstanbul 1999, s. 12, 13.
[39] Tahsin Görgün, Türkiye’de İslâmî Düşünce Geleneği, Tire Kitap, İstanbul 2020, s. 33, 57, 62.
[40] Görgün, Türkiye’de İslâmî Düşünce Geleneği, s. 96, 101.
[41] Hadîd, 57/16.
[42] Bkz. Yazçiçek, Bilgiden Bilince, s. 22.
[43] Bkz. Furkân, 25/43.
[44] Bkz. Abdurrahman Arslan, Dünyaya Müslümanca Bakmak, Derleyen: Asım Öz, Beyan Yay., İstanbul 2016, s. 21, 24-25, 27.
[45] Taha Câbir el-Alvânî, Çağdaş Düşünce Krizi, çev.: Burhan Köroğlu, Koba Yay., İstanbul 1994, s. 6.
[46] İbrahim, 14/1.
[47] Ahzâb, 33/40.
İlgili Yazılar
Yabancılarla Dolu Bir Dünyada Zenofobi ve Birlikte Yaşamının İmkânı Üzerine
Yabancı ile olan ilişkilerin pamuk ipliğine bağlı doğası onun aidiyetsizliğinden gelir. Aidiyetsizlik vurgusu yabancının kökeninedir. Yabancının kökleri, yerlinin mekânsal sınırları dışında olduğundan doğası gereği belirsiz ve öngörülemezdir. Bu nedenle yabancı, bireysel olarak değil belli bir tipte yabancı olarak algılanır.
Zihniyet Daralması Karşısında Islahı Yeniden Kuşanmak
Bu yazı, cevaplarını bulmuş bir yol göstericiden çok, daralmanın sebepleri ve çıkış yolları için bazı sorular sorma ve aynı saftakilerle dertleşme niyetindedir. Acaba Müslümanların bir gündemi var mıdır? Suyun üstünde sürüklenmekte miyiz yoksa akışı yönlendirebiliyor muyuz? Acaba niceliğe ve kitleselleşmeye mağlup mu olduk? Bununla ilişkili olarak “demokrasi”/çokluk kıymetin belirleyicisi mi oldu? “Söz”ümüzü, sosyal medyadaki “etkileşim” adedi mi şekillendiriyor? “Cihad”ımızın göstergesi organizasyonel kabiliyetimiz ve hesaplı “katılım sağlama”larımız mı?
İslam’ın Ahlâki İlkeleri Bir Hukuka Dönüşsün Yeter ki
Doğruluk ve iyilik, her ne kadar akıl aracılığıyla edinilse de, edinilen doğruluk ve iyiliğin gerçek doğruluk ve iyilik olduğu ancak vahyin süzgecinden geçirilmekle anlaşılabilir. Akıl-vahiy bütünlüğü bozulduğu takdirde akıl ilahlaştırılmaya müsait hale gelir. Nitekim milyonlarca insanı öldürmek için üretilen bombalar bir akıl işidir. Gazze’deki soykırımı gerçekleştirenler de bir akılla hareket etmektedir.
Şiddetin Meşrûiyetinden Meşrûiyetin Şiddetine: Döngüsel Bir İlişkiye Dair
Şiddet her ne kadar görünümünü değiştirse de her daim hayatın içinde yerini almaktadır. Bazen görmek oldukça zorlaşsa da sonuçları itibariyle karşımızda durmaktadır. Bazı dönemlerde fiziksel, bazı dönemlerde ruhsal, bazı dönemlerde somut, bazı dönemlerde ise soyut… Fakat her daim varlığını ikame ettirmektedir. Bu değişimi yakalayabilmek biraz da tarihsel süreci doğru okuyabilmekle ilgilidir.
Şiddet, görselliğini sakınmadığı dönemlerde meşrûiyet problemi yaşamamakta zira meşrûiyetin yegâne kaynağı olmaktadır. Şiddet gücü, güç ise varoluşsal kabiliyeti imlemektedir.
Ölüm Üzerine Tefekkür
‘Ölüm fikri’ ile ‘dünyevîleşme’ arasında doğrudan bir ilişki vardır. Dünyevîleşme, ölümü unutmanın, ahiret yokmuş gibi yaşamanın diğer adıdır. Dünyevîleşme zilletinden kurtulmanın önemli bir imkânı, ölüm üzerine tefekkür etmektir.