Merhum Akif Emre, 2013 yılındaki Gündemi Hatırlayan Var mı başlıklı yazısında Müslüman aydınların yaşadığı zihnî daralmayı konu edinmişti. Orada güncel politik tartışmalarda kaybolan Müslümanları, hayattan kopmadan asıl ve kendi gündemlerine dönmeye çağırmıştı. İçerisinde İslâmî semboller, retorikler yer alsa da muhtevası boş gösterişli birtakım etkinliklerle yol alamayacağımızı bu ve başka yazılarında da ısrarla vurgulamıştı ve “Bir zamanlar mütevazı yayınevlerinin, çay ocaklarının alçak iskemlelerinde yapılan dinamik entelektüel tartışmalar terk edileli ne kadar zaman oldu?” diye sormuştu. Bu soruda elbette geçmişin samimiyetine duyulan bir özlem ve bunun meydana getirdiği bir hüzün vardı, fakat Akif Emre’nin en fazla dikkat ettiği hususlardan biri de nostalji ve romantizm tuzağına düşmemekti. Onun için de bu özlem ve hüznü ah çekmek için değil, bugün yapılması gerekenlere motivasyon kaynağı olmasını istediği için zikrediyordu. Onun için de yazısını, okuyucuların kendi hafızalarında gezinerek tatlı hisler duymasını sağlayacak şekilde değil, onları harekete geçirici bir cümleyle bitirmişti: “Müslüman düşünürlerin, ‘ilim erbabının’, aydınların kendine, kendi gündemimize dönmelerinin, sahte ışıltılarıyla gözü kamaştıran hakikat boğucu etkinlikleri terk etmenin vaktidir.”
Bu yazının üzerinden neredeyse 10 yıl geçti. Akif Emre’nin tasvir ettiği durumun ortadan kalktığını söyleyemeyiz, belki de bazı açılardan arttığını bile söyleyebiliriz. Yazının çağrısına kulak verildiğini söylemek de zor. En azından kamusal düzlemde daralma devam ediyor. Bu yazı, cevaplarını bulmuş bir yol göstericiden çok, daralmanın sebepleri ve çıkış yolları için bazı sorular sorma ve aynı saftakilerle dertleşme niyetindedir.
Acaba Müslümanların bir gündemi var mıdır? Suyun üstünde sürüklenmekte miyiz yoksa akışı yönlendirebiliyor muyuz? Acaba niceliğe ve kitleselleşmeye mağlup mu olduk?
Bununla ilişkili olarak “demokrasi”/çokluk kıymetin belirleyicisi mi oldu? “Söz”ümüzü, sosyal medyadaki “etkileşim” adedi mi şekillendiriyor? “Cihad”ımızın göstergesi organizasyonel kabiliyetimiz ve hesaplı “katılım sağlama”larımız mı? Sorular çoğaltılabilir ama bizi “söz” sahibi kılacak şeylerin ne olduğu konusunda daha fazla düşünmek mecburiyetindeyiz.
Daralmanın elbette birçok sebebi var ve hepsini tespit etmek de oldukça güç. Son 15-20 yılı dikkate alarak daha yakın ve konjonktürel sebeplerden bahsedilebileceği gibi 150-200 yılı dikkate alarak daha kurumlaşmış, yapısallaşmış sebeplerden de bahsedilebilir. Mesela en genel anlamıyla fikrî düzlemde sekülerleşmenin Müslümanların yaşadığı zihnî daralmanın en önemli sebeplerinden biri olduğu söylenebilir. Bu, gündelik hayat pratikleri açısından olduğu kadar zihniyet ve düşünce dünyasıyla da ilişkilidir. Ahirete imanı, dünya işlerinin içerisinde bir fail haline getirmekten çıkarmak bunun en çarpıcı temsillerindendir. Hakiki bir ahiret inancının Müslüman bir zihne kazandırabileceği ufkun, meselelere bakarken sağladığı ‘zaman’ idraki ve bölümlemesinin seküler(leşmiş) bir zihinde olması beklenemez. Sekülerleşme elbette ki çok boyutlu ve acele hükümler verilmemesi gereken bir mesele. Belki tezahürleri değişiyor ama bu bağlamda zihnî boyutu çok daha önemli.
Daralmanın uzun erimli diğer önemli bir sebebi olarak ulus-devlet ve milliyetçilik gösterilebilir. Bir ulus-devletin vatandaşı olarak yaşamak sadece gündelik hayat pratiklerini, yasal zemini, teritoryal sınırları belirlemekle kalmaz; onun eğitim çarklarından geçmek, icat ve inşa edilen yeni değerlerle çevrelenmek, ben-öteki ayrımını milliyet üzerinden kurgulamak gibi bir dizi araçla zihinleri de şekillendirir. Bu da değişik derecelerde Müslüman zihni daraltan bir etkide bulunur. Zihnî daralmanın bunlar gibi daha köklü sebeplere ek olarak, konjonktürel olarak siyasal, ekonomik değişimlerin etkilerini de eklemek gerekir. Hepsi birden dikkate alındığında bugün Türkiye’de Müslümanların bir “darlık buhranı” içerisinde olduğu bile söylenebilir.
“Darlık buhranı” kavramını Sabri Ülgener, iktisadi zihniyet ile ilişkilendirerek ekonomik bağlamda kullanır, ondan ödünç alarak burada daha genel anlamda bir zihniyet bunalımı veya daralmasına işaret için kullanabiliriz. Said Halim Paşa da “İslamlaşmak” için önce “buhranlarımız”dan bahsetmişti. Buhranlarımızdan bahsedebiliyorsak, kendi üzerimizde düşünmemiz devam ediyor ve bizi ümitli kılacak bir hayatiyetimiz var demektir. Tarihsel olarak en geniş dairede bakıldığında Said Halim Paşa ve Akif Emre’yi yan yana getirmek hiç de garipsenmemeli. Ama merceği yakınlaştırarak daha yakındaki duruma bakmak da elzemdir.
Daralmanın Konjonktürel Sebepleri
Yakın dönemde Türkiye’de dinini ciddiye alan Müslümanların durumu hiç şüphesiz farklı açılardan ele alınabilir. Eğitim, ekonomi, siyaset, aile, hukuk, bilim, ahlâk gibi birçok alan birbirleriyle ilişkili bir biçimde ama ayrı ayrı incelenebilir. Her birerlerine daha yakından bakıldığında ve değişimler tespit edildiğinde kâr-zarar tablosu da oluşturulabilir. Ve bu tablo muhtemelen bize her şeyin kötüye gittiğini söyleyemeyeceğimiz gibi her şeyin iyiye gittiğini de söyleyemeyeceğimiz bir sonuç ortaya çıkaracaktır. Burada bahsettiğimiz darlık buhranı daha çok kamusal mücadele zeminindeki zihniyet daralmasıdır. Daha özelde ise İslamcı aydınların yaşadıkları zihnî daralmadır.
Bu daralmanın yakın dönemde daha fazla öne çıkan önemli birkaç sebebinden bahsedilebilir. Bunlardan birisi konfora düşkünlüğün artmasıdır. Daha rahat ekonomik şartlarda yaşamanın getirdiği atalet, daha önemlisi onu kaybetmeme arzusudur. Buradaki problem, daha rahat ekonomik şartlarda yaşamak değil, ona meftun olmaktır. Konfor düşkünlüğü ve dünyevileşme olarak isimlendirebileceğimiz bu tutum, kişinin zihin dünyasını da doğrudan etkilemektedir. “Vehn hadisi” olarak bilinen hadis-i şerifle irtibatlandırarak buna dünya sevgisi de diyebiliriz. Dünya sevgisi adına korkuların ve aynı zamanda beklentilerin artması potansiyelin ve enerjinin bu istikamette kullanılmasıyla neticelenir. Mücahede cesaretini ortadan kaldırır. Hiç kuşkusuz, bunun daha yapısal kapitalizm, sekülerleşme gibi boyutları da vardır ama bu, konjonktürel boyutlarını görmemize mâni değildir.
Aydınları dikkate aldığımızda zikredebileceğimiz diğer bir sebep, güncel politik akışın bir parçası haline gelinmesidir. Ya siyasal partilerde veya bürokraside görev alarak doğrudan içinde bulunan yahut kalemini sadece güncel meselelerde politik pozisyonun bir parçası olarak kullananların sayısı artmıştır. Buradaki sorun da yine memleket meseleleri hakkında kanaat belirtmek ve doğru olduğunu düşündüğü bir tarafı desteklemek değildir, kendisini ait gördüğü tarafa eklemlemek, peşinen onun doğrusunu doğru görmektir. Oysa Müslüman bir zihnin kendisine verilen, kendisinin inşa etmediği birtakım ölçütleri vardır. O ölçütlerin ne zaman, nerede ve nasıl kullanılacağı konusunda ihtilaf olabilir, yorum farklılıkları olabilir. Fakat ölçütler olduğu gibi bir tarafa bırakıldığında, önce içinde bulunulan politik cephenin duruşu tespit edilip sonra ona göre tutum belirlemek kaçınılmaz olur. Bu, günümüzde zihnî daralmanın en önemli sebeplerinden biri gibi gözükmektedir.
Diğer bir sebep olarak uluslararası konjonktürü de eklemek gerekir. Zira 11 Eylül sonrasında oluşan ve güçlü propagandalarla yaygınlık kazanan Müslümanlara yönelik önyargıların artmış olmasının sadece siyasi ilişkilerle sınırlı kalmayan sonuçları olmuştu. Ülkelerin hem dış hem iç politikalarını etkilemekle kalmamış, doğrudan Müslüman zihinlerde farklı derecelerde etkide bulunmuştu. “Arap Baharı” sonrasında yaşanan süreç, birtakım örgütlerin ortaya çıkması ve yaptıkları üzerinden Müslümanlar halen içerisinde bulunduğumuz bir açmaza sokulmak istendi. Zımnen ya “radikal”leşme ve kriminal kategoriye sokulma yahut İslam’dan hareketle geliştirilen birçok iddiadan vazgeçme tercihleri önüne kondu. Bu ikiliği aşacak bir dil oluşturma konusunda ise henüz başarılı olduğumuz söylenemez. Bu süreç de Türkiye’de Müslümanların zihniyet daralmasında önemli bir rol oynadı. Ortaya çıkan yeni durum ise toplumsal ve siyasal dönüşüm taleplerinde geri çekilmeye, insani yardım ve sınırlı çerçevede eğitim alanlarıyla yetinmeye sebep oldu.[1]
Belki çok belirleyici olmayan, ama önemli başka bir sebep olarak da Müslüman gençlerin akademide görev almalarını zikredebiliriz.
Üniversite sayısının artmış olması, siyasal durumun da müsait olması dolayısıyla özellikle de ilahiyat ve sosyal bilim alanlarına akademisyen olarak dahil olmanın beraberinde getirdiği körleşmeyi de daralma kategorisinde ele alabiliriz.
Devlet ile patronaj ilişkisi içerisinde yer almalarını bir kenara bıraksak bile zihniyet boyutunda körleşmeden kastımız, hem akademik uzmanlaşmanın sebep olduğu bütünlük ve bağlamdan yoksunluk hem de daha önemlisi özellikle sosyal bilim nosyonunun sadece yatay eksenli düşünmeye sevk etmesidir. Sosyal bilimler, içerisine doğduğumuz dünyayı anlamak için bize önemli araçlar sunmaktadır ve bu anlamıyla mutlaka gereklidir. Fakat sosyal bilimlerin metodolojisi, açıklama, anlama ve yorumlamaya odaklandığı için Müslüman zihinde olması gereken dikey boyutu dikkate almayan bir bilgi üretir. Dolayısıyla kişi daha fazla bilgiye sahip olsa da zihnî daralmadan kaçamaz. Bu durumda kişi masa başında oturup penceresinin önünde akan hayatı anlamakla meşgul olurken, onu ıslaha ve inşaya yönelik beceresi düşebilir. Hiç şüphesiz bunu mutlak anlamda değil, potansiyel anlamda söylüyoruz. O halde Müslüman bir zihin için sosyal bilimler mevcut durumu anlamak için elzemdir ve fakat mevcut durumu dönüştürme iradesinden vazgeçmemek koşuluyla. Buna verilebilecek en güzel örneklerden biri Said Halim Paşa’dır. Zira Paşa derin siyaset bilimi ve sosyoloji bilgisini durumu anlamak için kullanmış, ama burada kalmayarak “İslamlaşmak” fikriyatını inşa etmiştir.
Islahı Yeniden Kuşanmak
İslam’ı sadece kültürel bir değer veya folklorik bir unsur olarak değil; bireysel ve toplumsal hayatını tanzim edecek, düşüncesini ve eylemlerini yönlendirecek normların kaynağı olarak gören; kendisine kendinden daha yakın olduğuna inandığı, zamanla ve mekanla mukayyet olmayan Zata ve O’nun gönderdiklerine teslim olunacak bir güç olarak bakan Müslümanların bu darlıktan çıkış için en önemli silahı ıslahtır. Islah yaklaşımını ve ahlâkını hayatlarının merkezine yerleştirmeleridir.
Çünkü ıslah, en başta Müslümanın mevcut durumdan hoşnut ve memnun olmamasını gerektirir. Her dönem ve mekân için insanın tabiatı gereği ıslaha muhtaç bir şeylerin var olma zorunluluğu Müslümanları muslihlerden olmaya yöneltir. Islah, sürekli bir düzeltme, düzenleme, inşa etme, ihya etme, temizleme, ayıklama gibi anlamların hepsini kapsayan bir kavram. Olması gereken ile olan arasında sürekli bir boşluk olma zorunluluğunu hesaba katarsak ıslah faaliyetinin bir Müslümanın hayat boyu sürecek temel bir vasfı olduğunu çıkarabiliriz. Bunu da hem düşünce hem de eylem boyutunda anlamak gerekir. Mevcut durum derken kastımız, bireysel durumdan sosyal hayata, siyasal alandan ekonomiye, eğitimden hukuka, aileden kurumsal yapılara kadar hayatın her alanıdır.
Islah ahlâkı, Müslümanı zinde ve dinamik tutar. Sürekli olarak hayatının bir yerlerinde, çeşitli yöntem ve araçlarla ıslah etme arzusu ve çabası, Müslümanı aynı zamanda fail, akıp giden hayatın içerisinde onu etkileyen, şekillendiren veya yönlendiren bir aktör kılar. Mevcut duruma (yine hayatın her alanı için) teslim olmak veya rıza göstermek ise kişiyi pasifleştirir, edilgen hale getirir, yaşadığını meşrulaştıracak şekilde inanmasına sebep olur. Diğer bir söyleyişle sosyal alanda “kültürel İslam”la yetinmesine yol açar, siyasal alanda muhafazakarlaştırır. Elbette bu ıslah ahlâkı, dinamizmle beraber bir gerilim de oluşturur ve hüzne de sebep olabilir. Ama Müslüman bir zihin, Akif Emre örneğinde gördüğümüz gibi, o hüznü yeniden harekete geçirici bir dinamiğe dönüştürür.
Islah, mevcut durumdan hoşnutsuzluğu gerektirdiği için aynı zamanda bir mesafeyi de zorunlu kılar. Zira içerisinde erimemeye çalıştığı mevut durumu düzeltme, düzenleme, en geniş olarak değiştirme iradesi ona belirli bir mesafeden bakabilmesini gerektirir. Tersinden aynı şeyi söylersek aslında belirli bir mesafeden bakarak onu ıslah etme arzusu mevcut duruma eleştirel bakmak ve muhalefet etmek demektir. Fakat bu eleştirellik, onu yok saymak, ortadan kaldırmak, düşman bilmek anlamına gelmez; bilakis onun düzeltilebilir olduğunu kabul etmek, ona aynı zamanda kıymet vermek ve gerçeklikten hareket etmek demektir. Islah edebilmek için, ıslah edilebilir bir şeyin var bulunması gerekir zaten.
Mevcut durumdan hoşnutsuzluk ve onu değiştirme iradesini tespitten sonra onu nereye doğru ve hangi ölçütten hareketle düzeltmeye çalışacağı sorusu karşımıza çıkar. Islah faaliyeti için bu ölçüt açıktır ki Kur’an ve ona bağlı olarak Sünnet olacaktır. Yani Kur’an ve Sünnet’ten hareketle mevcut durumu ıslah etmek iradesi ve bunu tüm hayatına yayacak şekilde ıslah ahlâkı Müslüman zihni zinde tuttuğu gibi daralmaya karşı da koruyacaktır. İşte, günümüzde Türkiye’de Müslümanların yaşadığı zihniyet daralmasını aşmanın yolu bu ıslah iradesi ve ahlâkını yeniden kuşanmaktır. Kur’an’ın ve Sünnet’in anlaşılması meselesi ise bu bağlamda tâli bir meseledir. Önemli olan onları sabit bir ölçüt olarak kabul ederek, kendisini ve mevcut durumu onlara göre düzenleme iradesidir. Bunun için de daralma, bilginin azlığı veya çokluğu ile ilişkili değildir, ufkuyla ilişkilidir.
Islahın kültürel, siyasal, fikrî birçok çeşidinden bahsedilebilir. İçerisine girildiğinde başka birçok kavramla ilişkisi de kurulabilir.
Ama önemli boyutlarından birinin özeleştiriye, kendisi üzerinde düşünmeye, sürekli bir tekâmül gayretine kapı açması; durağanlıktan, nostaljiden, romantizmden hatta melankoliden koruması olduğu söylenebilir. Bu ıslah yaklaşımı yeni sorular sormayı, sorgulamayı, hesap verilebilirliği de temin eder. Aynı zamanda mevcut toplumsal, siyasal gerçekliği tanımayı ve dikkate almayı gerektirir. Gerçeklik dikkate alındığında ütopik veya muhayyel ile uğraşıp söylemsel düzlemde kalmaktansa mümkün olanı arayıp onun sınırlarını zorlayarak yol almayı sağlar. Türkiye’de Müslümanları dikkate aldığımızda bu ıslah ahlâkı ve faaliyetinin yakın dönemde oldukça cılız hale geldiğini itiraf etmemiz gerekir. Dışarıya karşı verilecek mücahedenin yanında içeriye doğru ıslah faaliyetini de mutlaka aktif tutmak gereklidir. Aynı istikamete dönmüş olmamız, saflarımızı düzenlememize mâni değildir, bilakis gerekli bir şartıdır.
Dipnot:
[1] İnsani yardım konusu bugün Müslümanların müstakil olarak daha derinlemesine üzerinde düşünmesi gereken bir konu. Müslümanların insanlığın vicdanını temsil etmesi, iyiliği savunuyor olması, insanlara, hayvanlara, tabiata faydalı işler yapması çok önemli olsa da “İslami faaliyetin” bu alana sıkıştırılmış olması üzerinde oldukça soğukkanlı bir şekilde düşünmek gerekir. Burada sadece bir soru oluşturmak için temas etmekle yetiniyorum, ama İslami gaye ile bir şeyler yapmak için bir araya gelen her üç gencin (Allah onlardan razı olsun) yolunun bir şekilde yardım faaliyetine çıkıyor olmasının sebebini bulmak için muhtemelen daha fazla “sistem” okuması yapmak gerekiyor.
Gazze’de yaşananlar, halihazırda Batı hegemonyasının (veya ABD’nin) belirleyici olduğu bir küresel düzende yaşadığımızı bize bir kez daha hatırlatmıştır. Malum olduğu üzere, bir küresel düzen varsa, burada “güçler dengesi” süpergücün (veya güçlerin) belirlediği sınırlar çerçevesinde kurulur. Lokal iktidarlar, ancak bu denge sistemi içerisinde kendilerine yer bulabilirler. Sisteme itiraz ettiklerinde ise te’dip edilirler. Süpergücün konumu değişmediği sürece de bu düzen varlığını bu şekilde sürdürür.
Bu sosyokırım ve politikkırım -veya Filistin’in bir ulus ve devlet olarak önceden planlanmış şekilde yıkımı ve yerinin değiştirilmesi- 1917’de Britanya hükümeti tarafından öngörülerek Siyonist-İngiliz iş birliği (Gutwein) aracılığıyla gerçekleştirildi.
Tarih boyunca müziğin saraylarda yer aldığı ve hükmedenler tarafından müzisyenlerin himaye edildiği bilinmektedir. Türk tarihinde de müzisyenlerin himaye edildiği örneklere rastlamak mümkündür. Kadim Türk devletlerinde de müzisyenlerin himaye edildikleri bilinen gerçektir.
Çocuğu yaşam ve gerçekle karşı karşıya getiren kitaplar; dilin anlatım gücünü, güzelliğini ve musikisini de sunar. Sanatsal niteliği olan resimleriyle, sözcüklerin estetik yönüyle kitaplar; okul öncesi dönemden itibaren çocukları ana dilinin güzelliğiyle karşılaştırır. Böylece çocuk, hem okuma kültürü edinir hem de estetik duyarlılığa sahip olur.
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür.
Zihniyet Daralması Karşısında Islahı Yeniden Kuşanmak
Günlük kaosun girdabında kaybolup
çaresiz çırpınışlarla öfke yağdırmak yerine
asıl gündeme bir an evvel dönmenin vaktidir.
Akif Emre (2013)
Merhum Akif Emre, 2013 yılındaki Gündemi Hatırlayan Var mı başlıklı yazısında Müslüman aydınların yaşadığı zihnî daralmayı konu edinmişti. Orada güncel politik tartışmalarda kaybolan Müslümanları, hayattan kopmadan asıl ve kendi gündemlerine dönmeye çağırmıştı. İçerisinde İslâmî semboller, retorikler yer alsa da muhtevası boş gösterişli birtakım etkinliklerle yol alamayacağımızı bu ve başka yazılarında da ısrarla vurgulamıştı ve “Bir zamanlar mütevazı yayınevlerinin, çay ocaklarının alçak iskemlelerinde yapılan dinamik entelektüel tartışmalar terk edileli ne kadar zaman oldu?” diye sormuştu. Bu soruda elbette geçmişin samimiyetine duyulan bir özlem ve bunun meydana getirdiği bir hüzün vardı, fakat Akif Emre’nin en fazla dikkat ettiği hususlardan biri de nostalji ve romantizm tuzağına düşmemekti. Onun için de bu özlem ve hüznü ah çekmek için değil, bugün yapılması gerekenlere motivasyon kaynağı olmasını istediği için zikrediyordu. Onun için de yazısını, okuyucuların kendi hafızalarında gezinerek tatlı hisler duymasını sağlayacak şekilde değil, onları harekete geçirici bir cümleyle bitirmişti: “Müslüman düşünürlerin, ‘ilim erbabının’, aydınların kendine, kendi gündemimize dönmelerinin, sahte ışıltılarıyla gözü kamaştıran hakikat boğucu etkinlikleri terk etmenin vaktidir.”
Bu yazının üzerinden neredeyse 10 yıl geçti. Akif Emre’nin tasvir ettiği durumun ortadan kalktığını söyleyemeyiz, belki de bazı açılardan arttığını bile söyleyebiliriz. Yazının çağrısına kulak verildiğini söylemek de zor. En azından kamusal düzlemde daralma devam ediyor. Bu yazı, cevaplarını bulmuş bir yol göstericiden çok, daralmanın sebepleri ve çıkış yolları için bazı sorular sorma ve aynı saftakilerle dertleşme niyetindedir.
Bununla ilişkili olarak “demokrasi”/çokluk kıymetin belirleyicisi mi oldu? “Söz”ümüzü, sosyal medyadaki “etkileşim” adedi mi şekillendiriyor? “Cihad”ımızın göstergesi organizasyonel kabiliyetimiz ve hesaplı “katılım sağlama”larımız mı? Sorular çoğaltılabilir ama bizi “söz” sahibi kılacak şeylerin ne olduğu konusunda daha fazla düşünmek mecburiyetindeyiz.
Daralmanın elbette birçok sebebi var ve hepsini tespit etmek de oldukça güç. Son 15-20 yılı dikkate alarak daha yakın ve konjonktürel sebeplerden bahsedilebileceği gibi 150-200 yılı dikkate alarak daha kurumlaşmış, yapısallaşmış sebeplerden de bahsedilebilir. Mesela en genel anlamıyla fikrî düzlemde sekülerleşmenin Müslümanların yaşadığı zihnî daralmanın en önemli sebeplerinden biri olduğu söylenebilir. Bu, gündelik hayat pratikleri açısından olduğu kadar zihniyet ve düşünce dünyasıyla da ilişkilidir. Ahirete imanı, dünya işlerinin içerisinde bir fail haline getirmekten çıkarmak bunun en çarpıcı temsillerindendir. Hakiki bir ahiret inancının Müslüman bir zihne kazandırabileceği ufkun, meselelere bakarken sağladığı ‘zaman’ idraki ve bölümlemesinin seküler(leşmiş) bir zihinde olması beklenemez. Sekülerleşme elbette ki çok boyutlu ve acele hükümler verilmemesi gereken bir mesele. Belki tezahürleri değişiyor ama bu bağlamda zihnî boyutu çok daha önemli.
Daralmanın uzun erimli diğer önemli bir sebebi olarak ulus-devlet ve milliyetçilik gösterilebilir. Bir ulus-devletin vatandaşı olarak yaşamak sadece gündelik hayat pratiklerini, yasal zemini, teritoryal sınırları belirlemekle kalmaz; onun eğitim çarklarından geçmek, icat ve inşa edilen yeni değerlerle çevrelenmek, ben-öteki ayrımını milliyet üzerinden kurgulamak gibi bir dizi araçla zihinleri de şekillendirir. Bu da değişik derecelerde Müslüman zihni daraltan bir etkide bulunur. Zihnî daralmanın bunlar gibi daha köklü sebeplere ek olarak, konjonktürel olarak siyasal, ekonomik değişimlerin etkilerini de eklemek gerekir. Hepsi birden dikkate alındığında bugün Türkiye’de Müslümanların bir “darlık buhranı” içerisinde olduğu bile söylenebilir.
“Darlık buhranı” kavramını Sabri Ülgener, iktisadi zihniyet ile ilişkilendirerek ekonomik bağlamda kullanır, ondan ödünç alarak burada daha genel anlamda bir zihniyet bunalımı veya daralmasına işaret için kullanabiliriz. Said Halim Paşa da “İslamlaşmak” için önce “buhranlarımız”dan bahsetmişti. Buhranlarımızdan bahsedebiliyorsak, kendi üzerimizde düşünmemiz devam ediyor ve bizi ümitli kılacak bir hayatiyetimiz var demektir. Tarihsel olarak en geniş dairede bakıldığında Said Halim Paşa ve Akif Emre’yi yan yana getirmek hiç de garipsenmemeli. Ama merceği yakınlaştırarak daha yakındaki duruma bakmak da elzemdir.
Daralmanın Konjonktürel Sebepleri
Yakın dönemde Türkiye’de dinini ciddiye alan Müslümanların durumu hiç şüphesiz farklı açılardan ele alınabilir. Eğitim, ekonomi, siyaset, aile, hukuk, bilim, ahlâk gibi birçok alan birbirleriyle ilişkili bir biçimde ama ayrı ayrı incelenebilir. Her birerlerine daha yakından bakıldığında ve değişimler tespit edildiğinde kâr-zarar tablosu da oluşturulabilir. Ve bu tablo muhtemelen bize her şeyin kötüye gittiğini söyleyemeyeceğimiz gibi her şeyin iyiye gittiğini de söyleyemeyeceğimiz bir sonuç ortaya çıkaracaktır. Burada bahsettiğimiz darlık buhranı daha çok kamusal mücadele zeminindeki zihniyet daralmasıdır. Daha özelde ise İslamcı aydınların yaşadıkları zihnî daralmadır.
Bu daralmanın yakın dönemde daha fazla öne çıkan önemli birkaç sebebinden bahsedilebilir. Bunlardan birisi konfora düşkünlüğün artmasıdır. Daha rahat ekonomik şartlarda yaşamanın getirdiği atalet, daha önemlisi onu kaybetmeme arzusudur. Buradaki problem, daha rahat ekonomik şartlarda yaşamak değil, ona meftun olmaktır. Konfor düşkünlüğü ve dünyevileşme olarak isimlendirebileceğimiz bu tutum, kişinin zihin dünyasını da doğrudan etkilemektedir. “Vehn hadisi” olarak bilinen hadis-i şerifle irtibatlandırarak buna dünya sevgisi de diyebiliriz. Dünya sevgisi adına korkuların ve aynı zamanda beklentilerin artması potansiyelin ve enerjinin bu istikamette kullanılmasıyla neticelenir. Mücahede cesaretini ortadan kaldırır. Hiç kuşkusuz, bunun daha yapısal kapitalizm, sekülerleşme gibi boyutları da vardır ama bu, konjonktürel boyutlarını görmemize mâni değildir.
Aydınları dikkate aldığımızda zikredebileceğimiz diğer bir sebep, güncel politik akışın bir parçası haline gelinmesidir. Ya siyasal partilerde veya bürokraside görev alarak doğrudan içinde bulunan yahut kalemini sadece güncel meselelerde politik pozisyonun bir parçası olarak kullananların sayısı artmıştır. Buradaki sorun da yine memleket meseleleri hakkında kanaat belirtmek ve doğru olduğunu düşündüğü bir tarafı desteklemek değildir, kendisini ait gördüğü tarafa eklemlemek, peşinen onun doğrusunu doğru görmektir. Oysa Müslüman bir zihnin kendisine verilen, kendisinin inşa etmediği birtakım ölçütleri vardır. O ölçütlerin ne zaman, nerede ve nasıl kullanılacağı konusunda ihtilaf olabilir, yorum farklılıkları olabilir. Fakat ölçütler olduğu gibi bir tarafa bırakıldığında, önce içinde bulunulan politik cephenin duruşu tespit edilip sonra ona göre tutum belirlemek kaçınılmaz olur. Bu, günümüzde zihnî daralmanın en önemli sebeplerinden biri gibi gözükmektedir.
Diğer bir sebep olarak uluslararası konjonktürü de eklemek gerekir. Zira 11 Eylül sonrasında oluşan ve güçlü propagandalarla yaygınlık kazanan Müslümanlara yönelik önyargıların artmış olmasının sadece siyasi ilişkilerle sınırlı kalmayan sonuçları olmuştu. Ülkelerin hem dış hem iç politikalarını etkilemekle kalmamış, doğrudan Müslüman zihinlerde farklı derecelerde etkide bulunmuştu. “Arap Baharı” sonrasında yaşanan süreç, birtakım örgütlerin ortaya çıkması ve yaptıkları üzerinden Müslümanlar halen içerisinde bulunduğumuz bir açmaza sokulmak istendi. Zımnen ya “radikal”leşme ve kriminal kategoriye sokulma yahut İslam’dan hareketle geliştirilen birçok iddiadan vazgeçme tercihleri önüne kondu. Bu ikiliği aşacak bir dil oluşturma konusunda ise henüz başarılı olduğumuz söylenemez. Bu süreç de Türkiye’de Müslümanların zihniyet daralmasında önemli bir rol oynadı. Ortaya çıkan yeni durum ise toplumsal ve siyasal dönüşüm taleplerinde geri çekilmeye, insani yardım ve sınırlı çerçevede eğitim alanlarıyla yetinmeye sebep oldu.[1]
Belki çok belirleyici olmayan, ama önemli başka bir sebep olarak da Müslüman gençlerin akademide görev almalarını zikredebiliriz.
Devlet ile patronaj ilişkisi içerisinde yer almalarını bir kenara bıraksak bile zihniyet boyutunda körleşmeden kastımız, hem akademik uzmanlaşmanın sebep olduğu bütünlük ve bağlamdan yoksunluk hem de daha önemlisi özellikle sosyal bilim nosyonunun sadece yatay eksenli düşünmeye sevk etmesidir. Sosyal bilimler, içerisine doğduğumuz dünyayı anlamak için bize önemli araçlar sunmaktadır ve bu anlamıyla mutlaka gereklidir. Fakat sosyal bilimlerin metodolojisi, açıklama, anlama ve yorumlamaya odaklandığı için Müslüman zihinde olması gereken dikey boyutu dikkate almayan bir bilgi üretir. Dolayısıyla kişi daha fazla bilgiye sahip olsa da zihnî daralmadan kaçamaz. Bu durumda kişi masa başında oturup penceresinin önünde akan hayatı anlamakla meşgul olurken, onu ıslaha ve inşaya yönelik beceresi düşebilir. Hiç şüphesiz bunu mutlak anlamda değil, potansiyel anlamda söylüyoruz. O halde Müslüman bir zihin için sosyal bilimler mevcut durumu anlamak için elzemdir ve fakat mevcut durumu dönüştürme iradesinden vazgeçmemek koşuluyla. Buna verilebilecek en güzel örneklerden biri Said Halim Paşa’dır. Zira Paşa derin siyaset bilimi ve sosyoloji bilgisini durumu anlamak için kullanmış, ama burada kalmayarak “İslamlaşmak” fikriyatını inşa etmiştir.
Islahı Yeniden Kuşanmak
İslam’ı sadece kültürel bir değer veya folklorik bir unsur olarak değil; bireysel ve toplumsal hayatını tanzim edecek, düşüncesini ve eylemlerini yönlendirecek normların kaynağı olarak gören; kendisine kendinden daha yakın olduğuna inandığı, zamanla ve mekanla mukayyet olmayan Zata ve O’nun gönderdiklerine teslim olunacak bir güç olarak bakan Müslümanların bu darlıktan çıkış için en önemli silahı ıslahtır. Islah yaklaşımını ve ahlâkını hayatlarının merkezine yerleştirmeleridir.
Çünkü ıslah, en başta Müslümanın mevcut durumdan hoşnut ve memnun olmamasını gerektirir. Her dönem ve mekân için insanın tabiatı gereği ıslaha muhtaç bir şeylerin var olma zorunluluğu Müslümanları muslihlerden olmaya yöneltir. Islah, sürekli bir düzeltme, düzenleme, inşa etme, ihya etme, temizleme, ayıklama gibi anlamların hepsini kapsayan bir kavram. Olması gereken ile olan arasında sürekli bir boşluk olma zorunluluğunu hesaba katarsak ıslah faaliyetinin bir Müslümanın hayat boyu sürecek temel bir vasfı olduğunu çıkarabiliriz. Bunu da hem düşünce hem de eylem boyutunda anlamak gerekir. Mevcut durum derken kastımız, bireysel durumdan sosyal hayata, siyasal alandan ekonomiye, eğitimden hukuka, aileden kurumsal yapılara kadar hayatın her alanıdır.
Islah ahlâkı, Müslümanı zinde ve dinamik tutar. Sürekli olarak hayatının bir yerlerinde, çeşitli yöntem ve araçlarla ıslah etme arzusu ve çabası, Müslümanı aynı zamanda fail, akıp giden hayatın içerisinde onu etkileyen, şekillendiren veya yönlendiren bir aktör kılar. Mevcut duruma (yine hayatın her alanı için) teslim olmak veya rıza göstermek ise kişiyi pasifleştirir, edilgen hale getirir, yaşadığını meşrulaştıracak şekilde inanmasına sebep olur. Diğer bir söyleyişle sosyal alanda “kültürel İslam”la yetinmesine yol açar, siyasal alanda muhafazakarlaştırır. Elbette bu ıslah ahlâkı, dinamizmle beraber bir gerilim de oluşturur ve hüzne de sebep olabilir. Ama Müslüman bir zihin, Akif Emre örneğinde gördüğümüz gibi, o hüznü yeniden harekete geçirici bir dinamiğe dönüştürür.
Islah, mevcut durumdan hoşnutsuzluğu gerektirdiği için aynı zamanda bir mesafeyi de zorunlu kılar. Zira içerisinde erimemeye çalıştığı mevut durumu düzeltme, düzenleme, en geniş olarak değiştirme iradesi ona belirli bir mesafeden bakabilmesini gerektirir. Tersinden aynı şeyi söylersek aslında belirli bir mesafeden bakarak onu ıslah etme arzusu mevcut duruma eleştirel bakmak ve muhalefet etmek demektir. Fakat bu eleştirellik, onu yok saymak, ortadan kaldırmak, düşman bilmek anlamına gelmez; bilakis onun düzeltilebilir olduğunu kabul etmek, ona aynı zamanda kıymet vermek ve gerçeklikten hareket etmek demektir. Islah edebilmek için, ıslah edilebilir bir şeyin var bulunması gerekir zaten.
Mevcut durumdan hoşnutsuzluk ve onu değiştirme iradesini tespitten sonra onu nereye doğru ve hangi ölçütten hareketle düzeltmeye çalışacağı sorusu karşımıza çıkar. Islah faaliyeti için bu ölçüt açıktır ki Kur’an ve ona bağlı olarak Sünnet olacaktır. Yani Kur’an ve Sünnet’ten hareketle mevcut durumu ıslah etmek iradesi ve bunu tüm hayatına yayacak şekilde ıslah ahlâkı Müslüman zihni zinde tuttuğu gibi daralmaya karşı da koruyacaktır. İşte, günümüzde Türkiye’de Müslümanların yaşadığı zihniyet daralmasını aşmanın yolu bu ıslah iradesi ve ahlâkını yeniden kuşanmaktır. Kur’an’ın ve Sünnet’in anlaşılması meselesi ise bu bağlamda tâli bir meseledir. Önemli olan onları sabit bir ölçüt olarak kabul ederek, kendisini ve mevcut durumu onlara göre düzenleme iradesidir. Bunun için de daralma, bilginin azlığı veya çokluğu ile ilişkili değildir, ufkuyla ilişkilidir.
Ama önemli boyutlarından birinin özeleştiriye, kendisi üzerinde düşünmeye, sürekli bir tekâmül gayretine kapı açması; durağanlıktan, nostaljiden, romantizmden hatta melankoliden koruması olduğu söylenebilir. Bu ıslah yaklaşımı yeni sorular sormayı, sorgulamayı, hesap verilebilirliği de temin eder. Aynı zamanda mevcut toplumsal, siyasal gerçekliği tanımayı ve dikkate almayı gerektirir. Gerçeklik dikkate alındığında ütopik veya muhayyel ile uğraşıp söylemsel düzlemde kalmaktansa mümkün olanı arayıp onun sınırlarını zorlayarak yol almayı sağlar. Türkiye’de Müslümanları dikkate aldığımızda bu ıslah ahlâkı ve faaliyetinin yakın dönemde oldukça cılız hale geldiğini itiraf etmemiz gerekir. Dışarıya karşı verilecek mücahedenin yanında içeriye doğru ıslah faaliyetini de mutlaka aktif tutmak gereklidir. Aynı istikamete dönmüş olmamız, saflarımızı düzenlememize mâni değildir, bilakis gerekli bir şartıdır.
Dipnot:
[1] İnsani yardım konusu bugün Müslümanların müstakil olarak daha derinlemesine üzerinde düşünmesi gereken bir konu. Müslümanların insanlığın vicdanını temsil etmesi, iyiliği savunuyor olması, insanlara, hayvanlara, tabiata faydalı işler yapması çok önemli olsa da “İslami faaliyetin” bu alana sıkıştırılmış olması üzerinde oldukça soğukkanlı bir şekilde düşünmek gerekir. Burada sadece bir soru oluşturmak için temas etmekle yetiniyorum, ama İslami gaye ile bir şeyler yapmak için bir araya gelen her üç gencin (Allah onlardan razı olsun) yolunun bir şekilde yardım faaliyetine çıkıyor olmasının sebebini bulmak için muhtemelen daha fazla “sistem” okuması yapmak gerekiyor.
İlgili Yazılar
Gazze’nin Hatırlattıkları ve Gösterdikleri
Gazze’de yaşananlar, halihazırda Batı hegemonyasının (veya ABD’nin) belirleyici olduğu bir küresel düzende yaşadığımızı bize bir kez daha hatırlatmıştır. Malum olduğu üzere, bir küresel düzen varsa, burada “güçler dengesi” süpergücün (veya güçlerin) belirlediği sınırlar çerçevesinde kurulur. Lokal iktidarlar, ancak bu denge sistemi içerisinde kendilerine yer bulabilirler. Sisteme itiraz ettiklerinde ise te’dip edilirler. Süpergücün konumu değişmediği sürece de bu düzen varlığını bu şekilde sürdürür.
İsrail ve Filistin Anlatilarinda Filistin’in Etnik Temizliği: Sözcüksel Temsilin Söylem-Kavramsal Analizi
Bu sosyokırım ve politikkırım -veya Filistin’in bir ulus ve devlet olarak önceden planlanmış şekilde yıkımı ve yerinin değiştirilmesi- 1917’de Britanya hükümeti tarafından öngörülerek Siyonist-İngiliz iş birliği (Gutwein) aracılığıyla gerçekleştirildi.
Elhân-ı Osmanî (Osmanlı Sarayında Müzik ve Himâye)
Tarih boyunca müziğin saraylarda yer aldığı ve hükmedenler tarafından müzisyenlerin himaye edildiği bilinmektedir. Türk tarihinde de müzisyenlerin himaye edildiği örneklere rastlamak mümkündür. Kadim Türk devletlerinde de müzisyenlerin himaye edildikleri bilinen gerçektir.
Çocuğun Beşerî ve Estetik Dünyasına Dokunmada Kitaplar
Çocuğu yaşam ve gerçekle karşı karşıya getiren kitaplar; dilin anlatım gücünü, güzelliğini ve musikisini de sunar. Sanatsal niteliği olan resimleriyle, sözcüklerin estetik yönüyle kitaplar; okul öncesi dönemden itibaren çocukları ana dilinin güzelliğiyle karşılaştırır. Böylece çocuk, hem okuma kültürü edinir hem de estetik duyarlılığa sahip olur.
Aile Kurumunun Sömürgeci Zihnin Güdümünde Geçirdiği Değişim ve Dönüşüm
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür.