Zamanı önceden belirlenmiş andır ölüm. Sonsuz varoluşun kapısıdır ölüm. Nerede, ne zaman, nasıl olacağını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bir yazgıdır ölüm. Dünya ile ahireti birbirine bağlayan bir köprüdür ölüm.
Geçici bir konaklama yeridir dünya. Ölüm ile sona erecek değildir hayat. Bu dünyada mukim değil yolcudur insan. Ahiret yurduna alınan bir davettir insanın dünyaya gelişi. Asıl olan, kalıcı olan yerdir. Kalıcı olan yer ise ahiret yurdudur.
Fani olanlara bel bağlayanlar da bilirler, ömrün hızla geçtiğini. Yılların, on yılların su gibi akıp gittiğini… Mevsimlerin kapıdan birer birer geçtiğini… İnsanın bir yolcu olduğunu…
Kim yolcu değil ki bu dünyada? Dünyanın geçici zevklerine kapılanlar da yolcu. Tefekkürün, tezekkürün yerini derin gaflete bırakanlar da…
Baki olana yönelince anlam bulur fani olan. Baki olana bağlandığı zaman artar yolcunun değeri. Alınan nefeslerin hakkı verildiği zaman… Bir yolcu gibi yaşayıp geçilen yerlerde iz bırakıldığı zaman…
Yaratılan her şey fanidir, ölümlüdür. Ahiret ise kalıcı ve sonsuzdur. Fani olan baki olana tercih edilir mi hiç?
Kaç hengâm sürecek ki sefası,
Kısacık ömürlerin?
İbret almak gerekmez mi belalardan, musibetlerden, hastalıklardan, ölenlerin kervanına katılıp gidip de dönmeyenlerden? Neden Azrail’in bir daha gelmeyeceği düşünülür yakınlar yitirilirken? Oysa son gelişi değil ki onun gelişi.
Ölüm, kabir hayatı, kıyamet, mahşer, mizan, hesap… Hepsi birer gerçek. Gidilecek yer cennet ya da cehennem. Hayatı ölüm terazisinde tartmadan, iman ve salih amele sarılmadan ahirete göçmek, Allah’ın huzuruna çıkmak kullukla bağdaşır mı?
“Lezzetleri yok eden ölümü çok hatırlayın.” (Tirmizi) buyuruyor, Allah’ın resulü. Ölümü hatırladıkça kendini fark edecektir insan. Öfkeleri dizginlemek, hırsları yenmek, heva ve hevesleri kontrol altında tutmak ölümü unutmamakla mümkündür ancak.
Her bir gün, son gün olabilir. Zaten her gün ölümün arefesinde değil mi insan? Başkalarının ölümünü konuşup onlar için ağlayanlar, kendi ölümlerini akıllarına getirmeyenler düşünmezler mi; unutulması değil hatırlanması, korkulması değil hazırlanılması gereken en büyük olaydır ölüm? “Eğer şu ağıt yakanlar Azrail’i görseler ve dediklerini duysalar ölüyü unutur, kendilerine ağlarlardı.” diyor, Hasan Basri Hazretleri.
Ölümü tefekkür edenler; ölümün hükmünü veren Allah’ı hatırlar, Allah ile olan bağı canlı tutarlar. Ölümü unutanlar ise hiç ölüm yokmuş gibi gafletle geçirirler dünyalarını. Ölümü hatırlamak istemezler onlar; ölümü hatırlatan ne varsa çıkarırlar hayatlarından. Hayatın dışında kabul edilen ve hiçbir hesaba dâhil edilmeyen ölüm… Ne zaman gelirse gelsin, hep “zamansız” kabul edilen ölüm…
Kaç mevsim sığar ki bir ömre?
Kaç insana uğrar ki dört mevsim?
Düşmüyor mu nice yapraklar,
Baharda dallarından?
Savrulmuyor mu bir rüzgârla
Meyveye duracağı zaman çiçekler?
Kim söyleyebilir,
Zamansız ayrılışlar olduğunu bunların?
Bir gölgelenme yeri değil mi dünya?
Dünyanın bir gölgelenme yeri olmadığını, öldükten sonra bir daha dirilişin gerçekleşmeyeceğini düşünenler var. Yokluk olabilir mi aklı, ruhu olan bir varlığın ölümü? Kim kabul eder yok olup gitmeyi? Bir yok oluş değil; yepyeni bir hayatın, yeniden dirilişin gerçekleşmesi için insanın, dünya sınavının son bulmasıdır ölüm. Başka bir âleme hicrettir ölüm. Ebedi hayata geçiş kapısıdır ölüm. Hepsinden önemlisi, insanın, kendini yaratan Rabbi’ne kavuşmasıdır ölüm.
Ya ölüm olmasaydı? Katledilen bebekler, hayallerinden koparılan gençler, yurtlarından kovulan mazlum halklar haklarını nerede, kimden, nasıl alacaktı? Mazlumlar katillerden nasıl hesap soracak; ezilenler, sömürülenler haklarını nasıl arayacaktı? Allah’tan yana olup inancı nedeniyle ağır bedeller ödeyenler bu bedellerinin karşılığını nerede, nasıl alacaktı? İyi ki ölüm var. Allah’ın mutlak adaletinin bir sonucudur ölüm.
Hangi muştu serinletebilirdi ki,
Ya olmasaydı hesapların görüleceği gün?
Yangın yerine dönmüş yürekleri,
Kendi ateşine odun taşıyanların yüzünden.
Bir döngünün içindedir insan. Doğum O’ndan bir geliş, ölüm ise O’na dönüştür. Ölümün ayak sesleri geldiğinde her şeyi daha iyi anlayacaktır insan.
Anlaşılır geç de olsa,
Bittiği yerde tüm mevsimlerin.
İnsanmış meğer
Yaprak misali kuruyan,
Eşikten eşiğe savrulan.
Kendi derdine düşer insan ölüm anında. Ayrılık zamanı gelmiştir çünkü. Gerçeklerle yüzleşme zamanı gelmiştir çünkü. Sonsuz yolculuğun zamanı gelmiştir çünkü.
Siner vedalara kokusu ölümün,
Uzaktan görünmeye başladığında
Bitiş çizgisi.
Tövbelerin geçersiz olduğu andır o an. Gaflet perdelerinin açıldığı andır o an. İnsanın gerçekler ile arasındaki mesafelerin kaldırıldığı andır o an. Zamansız bir âleme yolculuğun başladığı andır o an. Kalıcı iyiliklerin dışında defterlerin kapandığı andır o an. Her şey yüzüstü bırakılır, her şey başkalarına terkedilir o an. Ömrün akşamı olmuştur çünkü.
Örtülür birden kapıları geçmişin,
Düşülen yerde.
Boşa döner saatler,
Silinir takvimler,
Başka âlemlerden fısıldar cümleler,
Telaşı biter dünyanın,
Yeniden dirilişe ayarlanır zaman,
Cam parçalarına döner elmaslar,
Geldiğinde sonsuzluğun nazenin davetçisi.
Bir felakettir ölüm, ümitlerini dünyaya bağlayanlar için. Onların her şeyini bir anda yıkıp dağıtır ölüm. Mümin olanları ise tatlı bir heyecan sarar o anda. Gidilecek yer daha güzeldir çünkü. Ölüm, onlar için dosta kavuşmaktır çünkü. O nedenle güzelleştirirler ölümü.
Ölümü güzelleştirmek isteyenler hayatı da güzelleştirirler. Hesaba çekilmeden önce kendilerini hesaba çekenler… Müslümanca bir hayat sürmedikçe Müslümanca ölmenin zor olduğunu bilenler… Tohumun yeni bir hayat için toprağın üstüne çıktığı gibi insanların da bir gün kabirlerinden yeni bir hayat için çıkacağını, Allah’a hesap vereceğini düşünenler…
Ömür kısa, yolculuk uzundur. Bu uzun yolculuğa hazırlık yapanlar sevinecektir sonunda. Ahirette pişman olup ölümü temenni etmektense, bu dünyada pişman olup ölüme hazırlanmak gerekmez mi? İman ederek… Takvayı kuşanarak… O’nun hoşnut olacağı güzel işler yaparak… O’nun yasakladıklarından kaçınarak…
“Akıllı kimse kendini sorguya çeken ve ölümden sonrası için çalışandır.” (Tirmizi)
Kendi elleriyle işledikleri yüzünden sürüklenir insan ateşe doğru, pişman olup tövbe etmez ise. Dünyadaki emekleri, ümitleri kurtarır mı azaptan Allah’a asi olanları? Onlar fidye olarak yeryüzünün bütün altınlarını verseler dahi ebedi azaptan kurtulamayacaklar o gün. Ahirette iyi hal üzere olanlar, iyi hal üzere ölenlerdir çünkü.
“Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onun mükâfatını görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onun cezasını görür.” (Zilzal, 99/7-8)
Ömrün de defteri vardır,
Her defterin bir ömrü olduğu gibi.
Dolar silinmez yazılarla
Sayfaları defterin.
Her şey yazılıdır defterinde insanın. Ölümden kaçmakla, kabirleri gözden uzaklaştırmakla yazgı değişmez ki. Halen hayatta olanlar, ölenlerin çocukları değil mi?
Faniliği unutmamak için mahalle içlerine, cami hazirelerine konulurdu kabirler. Övünüp dururken, nice hayaller kurarken daha önce övünenlerin, hayal kuranların akıbetlerinden ibret alınsın diye… Ölümün adı bile soğuktur artık. Kabirler şehir dışında, uzaklarda artık. Geçeklerle yüzleşmek yerine çözümü ölümden kaçmakta, kabirleri gözden uzak tutmakta arayan insan… Ölümü hesaba katmayan insan… Yakasını dünyaya kaptıran insan… Uzaktan kabir taşlarını okuyup da kendi kabir taşına nelerin yazılacağını düşünmeyen insan…
“Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde bile bulunsanız, ölüm size erişecek.” (Nisa, 4/78)
Sonsuz hayata ilişkin okumanın hece taşlarıdır kabirlerin başına dikilen taşlar. Ölüm sessizliğine bürünmüş her kabir taşı lisanı hal ile konuşan ateşli bir nasihatçidir. Sessiz nasihatlerinden hisse almak gerek onların. Faydasız pişmanlıklarla kahrolmak istenmiyorsa eğer. Ölüm uzakta değil, çok yakındadır çünkü.
Allah’a isyan halinde iken ölenler var… Kirli, karanlık bir şekilde… Dünyanın rengiyle boyanmış bir yüzle…
Ölümü tebessümle karşılayanlar da var. Hayatlarının tamamını iyilikleri yayma, kötülükleri engelleme mücadelesiyle geçirenler… Müslüman olarak can vermenin derdini taşırlar onlar.
Ölümlerin en onurlusu olan şehadeti tadıp ölümsüzleşmek en büyük arzularıdır onların.
Öldüren de O, dirilten de. Her şey onun takdirindedir çünkü. Geç olmadan her insanın sorması gerek kendine: Ne zamana kadar devam edecek bu gaflet uykusu? Bu kırmalar, dökmeler… Yetmez mi günahlarla geçirilen, Allah’tan uzak kalınan günler, aylar, yıllar? Nedir bu tembellik, uyuşukluk, umursamazlık? Nedir bu sızlanmalar, nazlanmalar, bahaneler? Hep “bugün, yarın” diyerek ertelemeler neden? Ya ömür yetmezse? “Bugün, yarın” diyerek günahlarda ısrar edip kulluk görevlerini erteleyenler ansızın gelen ölümü de erteleyebildiler mi? Ne zamana kadar koşulacak şeytanın peşinden?
Yollar değişir,
Yolcular da,
Asla değişmez menzil.
Bir hiçliğe ulaşmak ne acı,
Bunca yürüyüşün sonunda.
Nedir bu telaş, bu yarış, bu hırs, bu kovalamaca… Ölümü, ölümden sonrasının bayram mı yoksa hüsran mı olacağını düşünmek için hiç mi zaman yok? Bu gidiş nereye? Bir an önce pişman olup Allah’a yönelmek sonradan yaşanacak pişmanlıklardan daha iyi değil mi? Ömür sermayesi tükenmeden… Tövbe kapıları kapanmadan… Faydasız pişmanlıklara düşmeden…
Ne büyük kayıp, Müslümanca yaşanmamış zamanlar. Dünyayı, yaşamayı, malı mülkü sevip Allah’ı, ölümü, ahireti, hesabı unutmak… Yüzyıl da yaşansa, bu hayatın bir gün biteceği bilindiği halde…
Yolculuk devam edecektir dünya hayatı bitse de. Dönüşü olmayan bir yolculuktur bu. Vahye kulak verilmesi gerek, yıkıma dönüşmesi istenmiyorsa ölümün.
“Asra yemin olsun ki gerçekten insan ziyandadır. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler başkadır.” (Asr, 103/1-2-3)
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır.
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…
Acı ya da tatlı, yaşadığımız her hikâye bize sabrı, aklı ve kalbi birlikte yoğurmayı, dua ve eylemi bir arada tutmayı, kendi hayat mücadelesinde bir başkasının da huzur bulmasını sağlamayı, birlikte direnmeyi, topluca değişmeyi, sevmeyi ve çok sevmeyi, kuşu, çiçeği, böceği dinlemeyi, hüznü, acıyı, kederi, umudu, ümidi, neşeyi hissedip hissettirebilmeyi, bizi biz yapan bütün zorlukların üstesinden gelebilmeyi, en önemlisi de her insanın sonunda bir hikâye olacağını, onun bunun değil kendi hikâyesini yazmanın ve yaşamanın bilincini, kadir ve kıymetini, bunun kahramanlığını öğretir.
Kim Yolcu Değil Ki Bu Dünyada?
Zamanı önceden belirlenmiş andır ölüm. Sonsuz varoluşun kapısıdır ölüm. Nerede, ne zaman, nasıl olacağını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bir yazgıdır ölüm. Dünya ile ahireti birbirine bağlayan bir köprüdür ölüm.
Geçici bir konaklama yeridir dünya. Ölüm ile sona erecek değildir hayat. Bu dünyada mukim değil yolcudur insan. Ahiret yurduna alınan bir davettir insanın dünyaya gelişi. Asıl olan, kalıcı olan yerdir. Kalıcı olan yer ise ahiret yurdudur.
Kim yolcu değil ki bu dünyada? Dünyanın geçici zevklerine kapılanlar da yolcu. Tefekkürün, tezekkürün yerini derin gaflete bırakanlar da…
Baki olana yönelince anlam bulur fani olan. Baki olana bağlandığı zaman artar yolcunun değeri. Alınan nefeslerin hakkı verildiği zaman… Bir yolcu gibi yaşayıp geçilen yerlerde iz bırakıldığı zaman…
Yaratılan her şey fanidir, ölümlüdür. Ahiret ise kalıcı ve sonsuzdur. Fani olan baki olana tercih edilir mi hiç?
Kaç hengâm sürecek ki sefası,
Kısacık ömürlerin?
İbret almak gerekmez mi belalardan, musibetlerden, hastalıklardan, ölenlerin kervanına katılıp gidip de dönmeyenlerden? Neden Azrail’in bir daha gelmeyeceği düşünülür yakınlar yitirilirken? Oysa son gelişi değil ki onun gelişi.
Ölüm, kabir hayatı, kıyamet, mahşer, mizan, hesap… Hepsi birer gerçek. Gidilecek yer cennet ya da cehennem. Hayatı ölüm terazisinde tartmadan, iman ve salih amele sarılmadan ahirete göçmek, Allah’ın huzuruna çıkmak kullukla bağdaşır mı?
“Lezzetleri yok eden ölümü çok hatırlayın.” (Tirmizi) buyuruyor, Allah’ın resulü. Ölümü hatırladıkça kendini fark edecektir insan. Öfkeleri dizginlemek, hırsları yenmek, heva ve hevesleri kontrol altında tutmak ölümü unutmamakla mümkündür ancak.
Her bir gün, son gün olabilir. Zaten her gün ölümün arefesinde değil mi insan? Başkalarının ölümünü konuşup onlar için ağlayanlar, kendi ölümlerini akıllarına getirmeyenler düşünmezler mi; unutulması değil hatırlanması, korkulması değil hazırlanılması gereken en büyük olaydır ölüm? “Eğer şu ağıt yakanlar Azrail’i görseler ve dediklerini duysalar ölüyü unutur, kendilerine ağlarlardı.” diyor, Hasan Basri Hazretleri.
Ölümü tefekkür edenler; ölümün hükmünü veren Allah’ı hatırlar, Allah ile olan bağı canlı tutarlar. Ölümü unutanlar ise hiç ölüm yokmuş gibi gafletle geçirirler dünyalarını. Ölümü hatırlamak istemezler onlar; ölümü hatırlatan ne varsa çıkarırlar hayatlarından. Hayatın dışında kabul edilen ve hiçbir hesaba dâhil edilmeyen ölüm… Ne zaman gelirse gelsin, hep “zamansız” kabul edilen ölüm…
Kaç mevsim sığar ki bir ömre?
Kaç insana uğrar ki dört mevsim?
Düşmüyor mu nice yapraklar,
Baharda dallarından?
Savrulmuyor mu bir rüzgârla
Meyveye duracağı zaman çiçekler?
Kim söyleyebilir,
Zamansız ayrılışlar olduğunu bunların?
Bir gölgelenme yeri değil mi dünya?
Dünyanın bir gölgelenme yeri olmadığını, öldükten sonra bir daha dirilişin gerçekleşmeyeceğini düşünenler var. Yokluk olabilir mi aklı, ruhu olan bir varlığın ölümü? Kim kabul eder yok olup gitmeyi? Bir yok oluş değil; yepyeni bir hayatın, yeniden dirilişin gerçekleşmesi için insanın, dünya sınavının son bulmasıdır ölüm. Başka bir âleme hicrettir ölüm. Ebedi hayata geçiş kapısıdır ölüm. Hepsinden önemlisi, insanın, kendini yaratan Rabbi’ne kavuşmasıdır ölüm.
Ya ölüm olmasaydı? Katledilen bebekler, hayallerinden koparılan gençler, yurtlarından kovulan mazlum halklar haklarını nerede, kimden, nasıl alacaktı? Mazlumlar katillerden nasıl hesap soracak; ezilenler, sömürülenler haklarını nasıl arayacaktı? Allah’tan yana olup inancı nedeniyle ağır bedeller ödeyenler bu bedellerinin karşılığını nerede, nasıl alacaktı? İyi ki ölüm var. Allah’ın mutlak adaletinin bir sonucudur ölüm.
Hangi muştu serinletebilirdi ki,
Ya olmasaydı hesapların görüleceği gün?
Yangın yerine dönmüş yürekleri,
Kendi ateşine odun taşıyanların yüzünden.
Bir döngünün içindedir insan. Doğum O’ndan bir geliş, ölüm ise O’na dönüştür. Ölümün ayak sesleri geldiğinde her şeyi daha iyi anlayacaktır insan.
Anlaşılır geç de olsa,
Bittiği yerde tüm mevsimlerin.
İnsanmış meğer
Yaprak misali kuruyan,
Eşikten eşiğe savrulan.
Kendi derdine düşer insan ölüm anında. Ayrılık zamanı gelmiştir çünkü. Gerçeklerle yüzleşme zamanı gelmiştir çünkü. Sonsuz yolculuğun zamanı gelmiştir çünkü.
Siner vedalara kokusu ölümün,
Uzaktan görünmeye başladığında
Bitiş çizgisi.
Tövbelerin geçersiz olduğu andır o an. Gaflet perdelerinin açıldığı andır o an. İnsanın gerçekler ile arasındaki mesafelerin kaldırıldığı andır o an. Zamansız bir âleme yolculuğun başladığı andır o an. Kalıcı iyiliklerin dışında defterlerin kapandığı andır o an. Her şey yüzüstü bırakılır, her şey başkalarına terkedilir o an. Ömrün akşamı olmuştur çünkü.
Örtülür birden kapıları geçmişin,
Düşülen yerde.
Boşa döner saatler,
Silinir takvimler,
Başka âlemlerden fısıldar cümleler,
Telaşı biter dünyanın,
Yeniden dirilişe ayarlanır zaman,
Cam parçalarına döner elmaslar,
Geldiğinde sonsuzluğun nazenin davetçisi.
Bir felakettir ölüm, ümitlerini dünyaya bağlayanlar için. Onların her şeyini bir anda yıkıp dağıtır ölüm. Mümin olanları ise tatlı bir heyecan sarar o anda. Gidilecek yer daha güzeldir çünkü. Ölüm, onlar için dosta kavuşmaktır çünkü. O nedenle güzelleştirirler ölümü.
Ölümü güzelleştirmek isteyenler hayatı da güzelleştirirler. Hesaba çekilmeden önce kendilerini hesaba çekenler… Müslümanca bir hayat sürmedikçe Müslümanca ölmenin zor olduğunu bilenler… Tohumun yeni bir hayat için toprağın üstüne çıktığı gibi insanların da bir gün kabirlerinden yeni bir hayat için çıkacağını, Allah’a hesap vereceğini düşünenler…
Ömür kısa, yolculuk uzundur. Bu uzun yolculuğa hazırlık yapanlar sevinecektir sonunda. Ahirette pişman olup ölümü temenni etmektense, bu dünyada pişman olup ölüme hazırlanmak gerekmez mi? İman ederek… Takvayı kuşanarak… O’nun hoşnut olacağı güzel işler yaparak… O’nun yasakladıklarından kaçınarak…
“Akıllı kimse kendini sorguya çeken ve ölümden sonrası için çalışandır.” (Tirmizi)
Kendi elleriyle işledikleri yüzünden sürüklenir insan ateşe doğru, pişman olup tövbe etmez ise. Dünyadaki emekleri, ümitleri kurtarır mı azaptan Allah’a asi olanları? Onlar fidye olarak yeryüzünün bütün altınlarını verseler dahi ebedi azaptan kurtulamayacaklar o gün. Ahirette iyi hal üzere olanlar, iyi hal üzere ölenlerdir çünkü.
“Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onun mükâfatını görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onun cezasını görür.” (Zilzal, 99/7-8)
Ömrün de defteri vardır,
Her defterin bir ömrü olduğu gibi.
Dolar silinmez yazılarla
Sayfaları defterin.
Her şey yazılıdır defterinde insanın. Ölümden kaçmakla, kabirleri gözden uzaklaştırmakla yazgı değişmez ki. Halen hayatta olanlar, ölenlerin çocukları değil mi?
Faniliği unutmamak için mahalle içlerine, cami hazirelerine konulurdu kabirler. Övünüp dururken, nice hayaller kurarken daha önce övünenlerin, hayal kuranların akıbetlerinden ibret alınsın diye… Ölümün adı bile soğuktur artık. Kabirler şehir dışında, uzaklarda artık. Geçeklerle yüzleşmek yerine çözümü ölümden kaçmakta, kabirleri gözden uzak tutmakta arayan insan… Ölümü hesaba katmayan insan… Yakasını dünyaya kaptıran insan… Uzaktan kabir taşlarını okuyup da kendi kabir taşına nelerin yazılacağını düşünmeyen insan…
“Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde bile bulunsanız, ölüm size erişecek.” (Nisa, 4/78)
Sonsuz hayata ilişkin okumanın hece taşlarıdır kabirlerin başına dikilen taşlar. Ölüm sessizliğine bürünmüş her kabir taşı lisanı hal ile konuşan ateşli bir nasihatçidir. Sessiz nasihatlerinden hisse almak gerek onların. Faydasız pişmanlıklarla kahrolmak istenmiyorsa eğer. Ölüm uzakta değil, çok yakındadır çünkü.
Allah’a isyan halinde iken ölenler var… Kirli, karanlık bir şekilde… Dünyanın rengiyle boyanmış bir yüzle…
Ölümlerin en onurlusu olan şehadeti tadıp ölümsüzleşmek en büyük arzularıdır onların.
Öldüren de O, dirilten de. Her şey onun takdirindedir çünkü. Geç olmadan her insanın sorması gerek kendine: Ne zamana kadar devam edecek bu gaflet uykusu? Bu kırmalar, dökmeler… Yetmez mi günahlarla geçirilen, Allah’tan uzak kalınan günler, aylar, yıllar? Nedir bu tembellik, uyuşukluk, umursamazlık? Nedir bu sızlanmalar, nazlanmalar, bahaneler? Hep “bugün, yarın” diyerek ertelemeler neden? Ya ömür yetmezse? “Bugün, yarın” diyerek günahlarda ısrar edip kulluk görevlerini erteleyenler ansızın gelen ölümü de erteleyebildiler mi? Ne zamana kadar koşulacak şeytanın peşinden?
Yollar değişir,
Yolcular da,
Asla değişmez menzil.
Bir hiçliğe ulaşmak ne acı,
Bunca yürüyüşün sonunda.
Nedir bu telaş, bu yarış, bu hırs, bu kovalamaca… Ölümü, ölümden sonrasının bayram mı yoksa hüsran mı olacağını düşünmek için hiç mi zaman yok? Bu gidiş nereye? Bir an önce pişman olup Allah’a yönelmek sonradan yaşanacak pişmanlıklardan daha iyi değil mi? Ömür sermayesi tükenmeden… Tövbe kapıları kapanmadan… Faydasız pişmanlıklara düşmeden…
Ne büyük kayıp, Müslümanca yaşanmamış zamanlar. Dünyayı, yaşamayı, malı mülkü sevip Allah’ı, ölümü, ahireti, hesabı unutmak… Yüzyıl da yaşansa, bu hayatın bir gün biteceği bilindiği halde…
Yolculuk devam edecektir dünya hayatı bitse de. Dönüşü olmayan bir yolculuktur bu. Vahye kulak verilmesi gerek, yıkıma dönüşmesi istenmiyorsa ölümün.
“Asra yemin olsun ki gerçekten insan ziyandadır. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler başkadır.” (Asr, 103/1-2-3)
İlgili Yazılar
Acının Teni: Filistin, Taş Çocukları Ve Hanzala
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır.
Anlamlar Büyük Karakterler Küçük
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…
Kuzum Ayıp mı Çalışmak Günah mı Yük Taşımak
Bütün günahlar boşlukları doldurma çabalarıdır.
Kişisel Tarihimizin Yol Dönümleri
Acı ya da tatlı, yaşadığımız her hikâye bize sabrı, aklı ve kalbi birlikte yoğurmayı, dua ve eylemi bir arada tutmayı, kendi hayat mücadelesinde bir başkasının da huzur bulmasını sağlamayı, birlikte direnmeyi, topluca değişmeyi, sevmeyi ve çok sevmeyi, kuşu, çiçeği, böceği dinlemeyi, hüznü, acıyı, kederi, umudu, ümidi, neşeyi hissedip hissettirebilmeyi, bizi biz yapan bütün zorlukların üstesinden gelebilmeyi, en önemlisi de her insanın sonunda bir hikâye olacağını, onun bunun değil kendi hikâyesini yazmanın ve yaşamanın bilincini, kadir ve kıymetini, bunun kahramanlığını öğretir.