‘İnsan küçük bir dünyadır’ der büyükler. Yaşarken anılar, acılar, hüzünler, sevinçler, terk edişler, vazgeçişler, bekleyişler, gözyaşları ve gülücükler biriktiririz. Dünyadan ayrılırken ellerimizle tutamadığımız, hesabını hemen göremediğimiz, büyüklüğünü anlayamayıp tesirini idrak edemediğimiz, sebep ve sonuçlarının ne zaman ve ne şekilde karşımıza çıkacağını kestiremediğimiz amel defterleri bırakırız geriye. Bu amel dediğimiz, adını hayat/yaşam/anı/tecrübe/yaşanmışlık koyduğumuz şey bazen tebessüm ettirir, bazen ağlatır. Bazen bir pişmanlığın koynuna hançer olup saplanır bazen yapmak istediklerinin çok uzağına düştüğünün farkında olarak hayıflanır. Bunlar öyle ki insanlara bazen şiir yazdırır, bazen roman. Bazen türkü olur kulağa hoş gelir bazen bir gazete manşeti olur dehşete düşürür. Tüm bu hayat deviniminin içinde, kişisel tarihimizde, ömür dediğimiz bu yolculukta yol alırken, önemli olan da hikâyelerimizden çıkardığımız sonuçlardır. Belki de yorulduktan sonra bir söğüt ağacının dibinde gözlerini semaya, kulağını kuşların cıvıltısına, kalbini doğanın huzuruna açtığındaki gibi bir huzur bulma arayışıdır bizi hikâyelerimizin kahramanları yapan. Ağustos böceklerinin sesini dinleyerek uyuduğumuz evin dam betonlarına serili bir yer yatağı konforu gibi bir arayıştır kişisel tarihimizin yol dönümlerinde bize sunduğu yaşamak arzusu.
Acı ya da tatlı, yaşadığımız her hikâye bize sabrı, aklı ve kalbi birlikte yoğurmayı, dua ve eylemi bir arada tutmayı, kendi hayat mücadelesinde bir başkasının da huzur bulmasını sağlamayı, birlikte direnmeyi, topluca değişmeyi, sevmeyi ve çok sevmeyi, kuşu, çiçeği, böceği dinlemeyi, hüznü, acıyı, kederi, umudu, ümidi, neşeyi hissedip hissettirebilmeyi, bizi biz yapan bütün zorlukların üstesinden gelebilmeyi, en önemlisi de her insanın sonunda bir hikâye olacağını, onun bunun değil kendi hikâyesini yazmanın ve yaşamanın bilincini, kadir ve kıymetini, bunun kahramanlığını öğretir. Belki de en ehemmiyetli olanı kendi hikâyemizin bizlerden sonrakilere ders olabileceğini hatta örneklik teşkil edebileceğini bilmek ve kapanmayan salih amel defterinin plan ve projelerini aklın ve kalbin merkezine alabilmektir. ‘Kendini devrimci yetiştirmek’ der Ali Şeriati buna. Kendini yetiştirmekten maksat ise ne din ruhbanlığı yapmaktır ne de insanları bilinmezliğin, kör bir agnostisizmin kollarında derin bir hiçliğe ve yok oluşa, anlamsızlığa ve çaresizliğe hatta neredeyse yeni bir din icat etmeye sürüklemektir. Kendini yetiştirmenin asıl gayesi, insanın kendi tarihsel seyrinde ve sosyal düzenin değişimindeki rolünü keşfetmesidir. Bu keşfetme sürecinde mücadelenin, iradenin, ifadenin, ihsanın, imanın, hayânın, ahlâkın, şuurun, şiirin, güzelin ve gazelin tam ortasında, dimdik, vahyin kılavuzluğuyla yoğrulmuş vaziyette bir duruş alabilmesidir. Ders veren değil, ders alan olmaktır asıl maharet. Aslında temel mesele, yaşarken bizler, hikâyemizi doğru yazabilmektir. İnsanın düşünmesi, üretmesi, söyleyecek sözü çalacak sazı olması, yıldızlarla konuşması, çiçeklerle dertleşmesi, her gün bir güzelliği aklında tutması, bir yetimin başını okşaması, bir çocuğun ölmüş kuşuna yas tutabilmesi, toprağın bile onda hakkı olduğu idrakiyle yürüdüğü yola, bastığı taşa bile merhamet duyması, onu tutsak bırakacak duygu, düşünce, kalp ve zihinden ari kalması asıl mesele.
Kişisel tarihimizin yol dönümlerinde kendini yetiştirmenin de bir hedefi olduğu muhakkak. Nereye gideceğini bilmeyen bir yolcu gibi, rüzgârın önündeki kuru yaprak, önüne geleni katıp götüren bir çığ, hangi yöne yüzeceğini bilmeyen bir balık, yönünü tayin edememiş bir kuş, açacağı mevsim ve saatin idrakinden uzak, kurumaya mahkûm bir çiçek fikri nasıl abesle iştigalse kulaklarımıza hedefsiz bir kimlik arayışı ve kendini yetiştirme fikri de o kadar amaçsız ve yönsüz gelecektir. Kendini yetiştirmek ideali beraberinde bir inanç biçimi getirir. Belki hayat tarzı, bakış açısı, yaşam perspektifi… Birtakım kurallar manzumesini kendimize düstur etmemiz icap ederken bu kuralların kutsal olması, tüm eksik ve kusurlardan münezzeh bir ilah tarafından konmuş olması akla ve tabii fıtrata en uygun olanıdır. “Kutsal bir yer boş kalamaz. İçimizdeki Allah’ın bulunduğu yere saldırıyorlar. O aradan çıkarsa bırakacağı yerde bir yara meydana gelir işte o kadar! Yeni bir din kurmalı Pavel, yeni bir din! Herkes için adil bir din! Bize egemen olacak, savaşçılık edecek bir din değil, insanları sevecek bir din!” diyordu Maksim Gorki Ana adlı kitabında. İnsanların yaratılmasından bu yana arayışlarımızın temelinde aslında bu has dini; sevecek, koruyup kollayacak, sarıp sarmalayacak, insanları dertleriyle baş başa bırakmayacak bir ilah arayışlarımız ve özlemlerimiz olmuştur. Bu minvalde biz Müslümanlar elimizde hiç bozulmadan kalan kutsal kitabın ve bize medeniyet bahşeden bu kitabın peygamber ve yoldaşlarının kıymetini bilmeliyiz.
Kendini yetiştirme serüveninde tarihten ve tecrübe azığından edinilmiş bilgilerden yola çıkarak söylenebilir ki bu sürecin ilk merhalesi kendine yabancılaşmamaktır. Taklidi duygulardan, çalınmış zihinden, parçalanmış ve tarumar edilmiş kalpten, hissizleşmiş akıldan uzak, kendisini kendi olarak tanımaya çalışmak, kendini keşfetmenin yolculuğuna çıkmak, kendi insani kabiliyet ve kapasitesine inanmaktır. Aslında bizde var olanı, olması gerektiği yerde ve şekilde yani dengeli ve hikmetli yapmaktır. Bu yolculuk bir mü’minin Allah’a karşı sahip olduğu sorumluluk bilincinin etkisiyle bir mağdurun gözyaşını silmesinden, bir mahzunun kederine ortak olmasından, işçinin hakkı olan ücreti zamanında ödemesinden, insanlara doğru söz söyleyip güler yüz göstermesinden, insanlara zarar ve zorluk verecek şeyleri ortadan kaldırmasından, bir yolda kalmışı evinde misafir edip yolunu göstermesinden, verdiği sözü yerine getirmesinden, felakete uğramış birine yardım etmesinden, bir cahile ilim öğretmesinden, anne babasına hürmet gösterip sorumluluğu altındakilere bakmak için çalışmasından, zalime hakkı müdafaa için haykırmasından, haram olanlara el uzatmayıp helalin peşinde hayat sürmesinden ari değildir. Miguel de Cervantes’in meşhur kitabı Don Kişot’ta, yol arkadaşı Sanço Panza’ya tavsiyelerinde şöyle der: “Oğlum Sanço! Bilirim uykuyu seversin ama cenneti kazanmak istiyorsan en sevdiğin şeyleri feda etmelisin! Beleşonya Adası’nda en evvel kalkan, en son yatan kişi sen ol!” Bu, her dinden ve fikirden insana kendini ve asli gayesini hatırlatan evrensel nitelikteki bir tavsiyedir aslında. Yüksek inançlı Don Kişot eline kılıcını alıp sadık dostu Rosinante’sine atlayıp zalimlere haddini bildirmeye giderken, aslında korkusuz yüreğine ve adaletin ne olduğunu bilen ve onu gerçekleştirmeye azmetmiş aklına güvenmişti. Sanırım kişisel tarihimizin bu yol dönümlerinde yollar hep bize doğru kıvrılacaktır. Hakikati tasdik ve hakikati inkâr seçenekleri arasında yol dönümlerimiz hep akıl ve kalbimizin koordinat düzleminde yön bulacaktır. İşte tam da bu noktada amel defterlerimize kendimizin iyilikleri karışmalı.
Alın terimizden damlalarla bu defter karılmalı. Herkes bir yüreğe dokunacak iyilik projeleri üretmeli. Belki “Hızırla Kırk Saat” dertleşmeli. Belki “Waldo Sen Neden Burada Değilsin?” demeli.
“Motorlu Kuş”la kanatlanmalı. “Çocukluğum”da kendini bulmalı. “Momo”yla ay ışığı ile cilalanmış eski evin taşlarında sabaha kadar sohbete dalmalı ve zaman tüketicilerin elinden yine arkadaşlığın sıcak muhabbetiyle demlenmiş huzurla kurtulacağına inanmalı. Kimi zaman “Toprak Ana”ya sığınmalı. Bazen “Beyaz Gemi”yi beklemeli küçük bir çocuk sabrı ve saflığıyla. Kimi zaman “Dijital Minimalizm”le çağı sorgulamalı. Ezcümle bir tohum olmalıyız azizim. Biz bir tohum olduğumuz müddetçe bizi yeşertecek baharların geleceğine inancı tam olan dayanıklılık ve kararlılıkta bir tohum. Bir buğday tanesi için Hz. İsa’ ya atfen söylenen söz ne incedir: “Bu tane yok olmaz, yeni bir başak içinde yine yaşar.” İnsan da bir varlık tanesidir demişti bir şair. Bir buğday başağı misali insanın iyilik adına yapıp ettiklerinin her iki varlık âleminde de arttırılmış iyilik gerçeği olarak karşımıza çıkacağı vaadini veren bir kutsal kitabın muhataplarıyız. Yeter ki kendimizde görevi yerine getirebilecek gücü ve yeteneği bulup bundan doğan sevinçle titreyelim. Bizleri tutsaklıktan kurtaracak aklı kullanmayı öğrenelim. Yeter ki ‘bilmek’ bizi sorumlulukların ve toplumsal duyarlılık üretmenin başına getirsin.
Her şeyin alışverişe döndüğü pragmatist dünyada, bir yürek hesapsızlığı olsun niyetlerimizde ve attığımız adımlarda. İnsanları kâinata ibret ve hayretle bakmaya çağıran bir mevsim simyacısı olalım.
Gün batımlarında yaratılan ve bıkmadan, usanmadan yaratılmaya devam edecek olan renkler, desenler, motifler ve evrenin düzen ve uyum melodisi için heyecan duyalım.
Musluktan akan su, penceremizde şakıyan kuş, evlerimize yağmurdan sonra dolan gökkuşağı renkleri, bir bayram neşesiyle etrafımızda büyüyen ağaçlar, yeşeren çiçekler, tüm bunların içinde olanca görkemiyle defalarca ve hesapsızca hem de her gün bize kendini sunan doğa, tüm bunların var olması, onca varoluş içinde bize kendi varoluşumuzu ve yerimizi hatırlatmalı. Tüm bu varlıkların yeniden başlayabilme ve hayata tutunabilme arzusu insana birtakım sebepler öğretmeli. İnsanın denizlerdeki derinliği, göklerdeki genişliği, dağların doruklarını çok büyük bir ustalıkla gözlerimize ve kalbimize yerleştirene şükrünün vaktinin geldiğini hatırlatmalı. O an işte tam da bu an. Modern insanın yağmuru bile seyretmeye vakit bulamadığı, yağmuru rahmetten ziyade kaçıp kurtulunacak bir afet gördüğü dünyamızda yıldızlarla yürümenin, bulutlarla konuşmanın, incinen topraktan özür dilemenin, çimlerin gururuna, çiçeklerin yaşam hakkına bile riayetkâr olmanın yalnızlığı ile gurur duyulacak bir an, bu an. Hayatımızı kirleten, şahsiyetimizi küçülten tüm ağırlıklardan kurtulmamız gereken bir an. Bizler bu “an”ın, sonraya terkedilmemiş bir “şimdi”nin kıymetini bilemediğimizde hayatımızı masada, hislerimizi pazarlıklarda, gökyüzünü çarşılarda kaybetmeye başlarız da üzerimizdeki yıldızlar bile yitiverir birer birer semamızdan. Her gün büyük bir ayinle doğan ve batan güneşle artık kimse ısınamaz olur. Zihnimiz, yaşantımız, sevebilme ve yetinebilme kabiliyetlerimizle küçülürüz, küçülürüz de büyük yalnızlıklar payımıza düşer yoksullaşan caddelerimizde. Yalan sıradanlaşır da herkes gücünü incittiği insan sayısından almaya başlar. Yapay duyarlılıklar üretiriz en samimi ilişkilerimizde bile. Herkes her şeyi konuşur da arkasını döner dönmez unutulur. Artık insanlar içinde taşıdığı yüreğiyle övünmez. Beden alır yüreğin övünç kaynağı merkezini. Yeşil seccadelerimiz, ezan okuyan saatlerimiz, duvarımızdaki hat sanatlı yazılar, başımızdaki örtümüz, elimizdeki tespihimiz birer utanç sebebi haline gelir bizden sonraki kuşak çocuklarıyla aramızda. Bizden etrafa dağılan ne varsa kötü kokmaya başlar. Kur’an okumak tesirsiz, namazlarımız kıblesiz, oruçlarımız niyetsiz, niyetlerimiz eylemsiz, eylemlerimiz amaçsız, kelimelerimiz şehadetsiz, şahitliklerimiz kifayetsiz kalır. Bir fikre inanmanın güzelliğini kaybederiz sokaklarımızda. Dokunduğumuz her şeye, mırıldandığımız tüm şarkılara, yürüdüğümüz yollara, attığımız tüm adımlara bulaştırırız sırtımızdaki laneti. Eşkâli belirsiz şahıslara dönüşüveririz de bizi inatla, ısrarla, her sabah yeniden başlamaya çağıran şeylere öfke duymaya başlarız gizliden ve en içten. Dizlerimizde ayağa kalkma gücü bitiverir bir sabah aniden. Ve gözlerimizdeki yaşama sevinci… Sonra gözlerimizi, saçlarımızı, dillerimizi, renklerimizi hatta çocuklarımızı reddetmeye başlarız da işte asıl o zaman başlar ihanetimiz. Bizler çarşılarda Paris sosyetesi edasıyla gezinirken, birileri çoktan işgal etmiş olur caddelerimizi, sokaklarımızı, evlerimizi, okullarımızı. Camilerimiz bile cemetmez artık bizleri. Mezarlıklar şehrin dışına taşınır da yazmaz artık duvarlarımızda “İstikbal İslam’ındır” sloganları. Mahyalar anlamsız, bayramlar bir selfie çekimlik kadar yaşanır. “Allah-u Ekber!” derken sesimiz titremez havf ve recadan. O vakit nasıl soracağız bizden çalınanların hakkını? Suyun akışını nasıl değiştirecek, içinde bir damla inanç kalmayan yürekleri nasıl taşıyacağız bedende? Yarışı direnenler kazanırken biz neye nasıl direneceğiz? Bu yamalı, bu şekvacı, bu dağılan halimizle hangi çürüyen yanımızı onarmaya başlayacağız? İsteklerimizle gerçeklerimiz örtüşmüyorsa hangi masalın kahramanı, hangi çalışma alanının uzmanı, hangi yaşamın aktörü olacağız?
Kişisel tarihimizin yol dönümlerinde en çok ortaya çıkardığımız, adına ise tecrübe dediğimiz azığı heybemize atarken, etraftan da ne bulursak atarız heybeye farkında olmadan. Heybedeki bu gereksiz yüklerin sıkletini omuzlarımız, aklımız, kalbimiz taşıyamazsa eğer ki taşıyamayacaktır, Şeker Portakalı’nın sadık dostu Zeze gibi içimizdeki güneşleri uyandırmaya çalışmakla sorumluyuz. İnsanlar sorumluluktan, öğrenmekten, düşünmekten, sevmekten, yardım etmekten, acı çekmekten, hüzün duymaktan, merak etmekten, hayrete düşmekten, rüzgârda ağaç dallarının müzikal harmonisini duymaktan, kuşların şarkısını dinlemekten, çiçekleriyle konuşmaktan, yıldızlara ve çocuklara hikâyeler anlatmaktan, bir fikre inanmaktan ve yaşamaktan vazgeçerlerse eğer, işte o zaman bataklıktaki ağaçlar gibi çürümeye başlarlar. İnsan ise asıl zihni ve kalbi çürümeye başladığında ölür. Bizler ilahi olana kulak verip madde ile mânânın dengesini kurmak zorundayız kişisel tarihimizin yol dönümlerinde. Biz kendi hayat ağacımızın dallarında şarkımızı söyleyeduralım, elbet musikimizin ayırdında bir yürek bize eşlik eder. O zaman görürüz ki şu küçücük dünyada insan denen mucizevi varlıklar ne hikâyeler yazacak ve birbirimize en çok kendi hikâyelerimiz dokunacak.
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır.
Modernizmin dayattığı şeffaf ağ toplumu projesi insanı insan kılan pek çok dini, fıtri veya kültürel değeri kendi varoluşu için tehdit olarak görmektedir. Bu değerlerin en başında ise şüphesiz mahremiyet gelmektedir. Çünkü; biricikliğimizi, özgünlüğümüzü ve kişisel varlığımızı mahrem sınırlarımız korur. Oysa bizim olanı, bize ait olanı başkalarına açtığımızda artık o aynı zamanda kamusallaşmıştır da. Ancak insan, ahlakı, bilgisi, tecrübesi gibi ulvi değerleriyle kamusal alana katkı sağlayan bir özne olmalıyken, kamusal alanın bir nesnesi olmamalıdır.
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…
Kişisel Tarihimizin Yol Dönümleri
‘İnsan küçük bir dünyadır’ der büyükler. Yaşarken anılar, acılar, hüzünler, sevinçler, terk edişler, vazgeçişler, bekleyişler, gözyaşları ve gülücükler biriktiririz. Dünyadan ayrılırken ellerimizle tutamadığımız, hesabını hemen göremediğimiz, büyüklüğünü anlayamayıp tesirini idrak edemediğimiz, sebep ve sonuçlarının ne zaman ve ne şekilde karşımıza çıkacağını kestiremediğimiz amel defterleri bırakırız geriye. Bu amel dediğimiz, adını hayat/yaşam/anı/tecrübe/yaşanmışlık koyduğumuz şey bazen tebessüm ettirir, bazen ağlatır. Bazen bir pişmanlığın koynuna hançer olup saplanır bazen yapmak istediklerinin çok uzağına düştüğünün farkında olarak hayıflanır. Bunlar öyle ki insanlara bazen şiir yazdırır, bazen roman. Bazen türkü olur kulağa hoş gelir bazen bir gazete manşeti olur dehşete düşürür. Tüm bu hayat deviniminin içinde, kişisel tarihimizde, ömür dediğimiz bu yolculukta yol alırken, önemli olan da hikâyelerimizden çıkardığımız sonuçlardır. Belki de yorulduktan sonra bir söğüt ağacının dibinde gözlerini semaya, kulağını kuşların cıvıltısına, kalbini doğanın huzuruna açtığındaki gibi bir huzur bulma arayışıdır bizi hikâyelerimizin kahramanları yapan. Ağustos böceklerinin sesini dinleyerek uyuduğumuz evin dam betonlarına serili bir yer yatağı konforu gibi bir arayıştır kişisel tarihimizin yol dönümlerinde bize sunduğu yaşamak arzusu.
Acı ya da tatlı, yaşadığımız her hikâye bize sabrı, aklı ve kalbi birlikte yoğurmayı, dua ve eylemi bir arada tutmayı, kendi hayat mücadelesinde bir başkasının da huzur bulmasını sağlamayı, birlikte direnmeyi, topluca değişmeyi, sevmeyi ve çok sevmeyi, kuşu, çiçeği, böceği dinlemeyi, hüznü, acıyı, kederi, umudu, ümidi, neşeyi hissedip hissettirebilmeyi, bizi biz yapan bütün zorlukların üstesinden gelebilmeyi, en önemlisi de her insanın sonunda bir hikâye olacağını, onun bunun değil kendi hikâyesini yazmanın ve yaşamanın bilincini, kadir ve kıymetini, bunun kahramanlığını öğretir. Belki de en ehemmiyetli olanı kendi hikâyemizin bizlerden sonrakilere ders olabileceğini hatta örneklik teşkil edebileceğini bilmek ve kapanmayan salih amel defterinin plan ve projelerini aklın ve kalbin merkezine alabilmektir. ‘Kendini devrimci yetiştirmek’ der Ali Şeriati buna. Kendini yetiştirmekten maksat ise ne din ruhbanlığı yapmaktır ne de insanları bilinmezliğin, kör bir agnostisizmin kollarında derin bir hiçliğe ve yok oluşa, anlamsızlığa ve çaresizliğe hatta neredeyse yeni bir din icat etmeye sürüklemektir. Kendini yetiştirmenin asıl gayesi, insanın kendi tarihsel seyrinde ve sosyal düzenin değişimindeki rolünü keşfetmesidir. Bu keşfetme sürecinde mücadelenin, iradenin, ifadenin, ihsanın, imanın, hayânın, ahlâkın, şuurun, şiirin, güzelin ve gazelin tam ortasında, dimdik, vahyin kılavuzluğuyla yoğrulmuş vaziyette bir duruş alabilmesidir. Ders veren değil, ders alan olmaktır asıl maharet. Aslında temel mesele, yaşarken bizler, hikâyemizi doğru yazabilmektir. İnsanın düşünmesi, üretmesi, söyleyecek sözü çalacak sazı olması, yıldızlarla konuşması, çiçeklerle dertleşmesi, her gün bir güzelliği aklında tutması, bir yetimin başını okşaması, bir çocuğun ölmüş kuşuna yas tutabilmesi, toprağın bile onda hakkı olduğu idrakiyle yürüdüğü yola, bastığı taşa bile merhamet duyması, onu tutsak bırakacak duygu, düşünce, kalp ve zihinden ari kalması asıl mesele.
Kişisel tarihimizin yol dönümlerinde kendini yetiştirmenin de bir hedefi olduğu muhakkak. Nereye gideceğini bilmeyen bir yolcu gibi, rüzgârın önündeki kuru yaprak, önüne geleni katıp götüren bir çığ, hangi yöne yüzeceğini bilmeyen bir balık, yönünü tayin edememiş bir kuş, açacağı mevsim ve saatin idrakinden uzak, kurumaya mahkûm bir çiçek fikri nasıl abesle iştigalse kulaklarımıza hedefsiz bir kimlik arayışı ve kendini yetiştirme fikri de o kadar amaçsız ve yönsüz gelecektir. Kendini yetiştirmek ideali beraberinde bir inanç biçimi getirir. Belki hayat tarzı, bakış açısı, yaşam perspektifi… Birtakım kurallar manzumesini kendimize düstur etmemiz icap ederken bu kuralların kutsal olması, tüm eksik ve kusurlardan münezzeh bir ilah tarafından konmuş olması akla ve tabii fıtrata en uygun olanıdır. “Kutsal bir yer boş kalamaz. İçimizdeki Allah’ın bulunduğu yere saldırıyorlar. O aradan çıkarsa bırakacağı yerde bir yara meydana gelir işte o kadar! Yeni bir din kurmalı Pavel, yeni bir din! Herkes için adil bir din! Bize egemen olacak, savaşçılık edecek bir din değil, insanları sevecek bir din!” diyordu Maksim Gorki Ana adlı kitabında. İnsanların yaratılmasından bu yana arayışlarımızın temelinde aslında bu has dini; sevecek, koruyup kollayacak, sarıp sarmalayacak, insanları dertleriyle baş başa bırakmayacak bir ilah arayışlarımız ve özlemlerimiz olmuştur. Bu minvalde biz Müslümanlar elimizde hiç bozulmadan kalan kutsal kitabın ve bize medeniyet bahşeden bu kitabın peygamber ve yoldaşlarının kıymetini bilmeliyiz.
Kendini yetiştirme serüveninde tarihten ve tecrübe azığından edinilmiş bilgilerden yola çıkarak söylenebilir ki bu sürecin ilk merhalesi kendine yabancılaşmamaktır. Taklidi duygulardan, çalınmış zihinden, parçalanmış ve tarumar edilmiş kalpten, hissizleşmiş akıldan uzak, kendisini kendi olarak tanımaya çalışmak, kendini keşfetmenin yolculuğuna çıkmak, kendi insani kabiliyet ve kapasitesine inanmaktır. Aslında bizde var olanı, olması gerektiği yerde ve şekilde yani dengeli ve hikmetli yapmaktır. Bu yolculuk bir mü’minin Allah’a karşı sahip olduğu sorumluluk bilincinin etkisiyle bir mağdurun gözyaşını silmesinden, bir mahzunun kederine ortak olmasından, işçinin hakkı olan ücreti zamanında ödemesinden, insanlara doğru söz söyleyip güler yüz göstermesinden, insanlara zarar ve zorluk verecek şeyleri ortadan kaldırmasından, bir yolda kalmışı evinde misafir edip yolunu göstermesinden, verdiği sözü yerine getirmesinden, felakete uğramış birine yardım etmesinden, bir cahile ilim öğretmesinden, anne babasına hürmet gösterip sorumluluğu altındakilere bakmak için çalışmasından, zalime hakkı müdafaa için haykırmasından, haram olanlara el uzatmayıp helalin peşinde hayat sürmesinden ari değildir. Miguel de Cervantes’in meşhur kitabı Don Kişot’ta, yol arkadaşı Sanço Panza’ya tavsiyelerinde şöyle der: “Oğlum Sanço! Bilirim uykuyu seversin ama cenneti kazanmak istiyorsan en sevdiğin şeyleri feda etmelisin! Beleşonya Adası’nda en evvel kalkan, en son yatan kişi sen ol!” Bu, her dinden ve fikirden insana kendini ve asli gayesini hatırlatan evrensel nitelikteki bir tavsiyedir aslında. Yüksek inançlı Don Kişot eline kılıcını alıp sadık dostu Rosinante’sine atlayıp zalimlere haddini bildirmeye giderken, aslında korkusuz yüreğine ve adaletin ne olduğunu bilen ve onu gerçekleştirmeye azmetmiş aklına güvenmişti. Sanırım kişisel tarihimizin bu yol dönümlerinde yollar hep bize doğru kıvrılacaktır. Hakikati tasdik ve hakikati inkâr seçenekleri arasında yol dönümlerimiz hep akıl ve kalbimizin koordinat düzleminde yön bulacaktır. İşte tam da bu noktada amel defterlerimize kendimizin iyilikleri karışmalı.
“Motorlu Kuş”la kanatlanmalı. “Çocukluğum”da kendini bulmalı. “Momo”yla ay ışığı ile cilalanmış eski evin taşlarında sabaha kadar sohbete dalmalı ve zaman tüketicilerin elinden yine arkadaşlığın sıcak muhabbetiyle demlenmiş huzurla kurtulacağına inanmalı. Kimi zaman “Toprak Ana”ya sığınmalı. Bazen “Beyaz Gemi”yi beklemeli küçük bir çocuk sabrı ve saflığıyla. Kimi zaman “Dijital Minimalizm”le çağı sorgulamalı. Ezcümle bir tohum olmalıyız azizim. Biz bir tohum olduğumuz müddetçe bizi yeşertecek baharların geleceğine inancı tam olan dayanıklılık ve kararlılıkta bir tohum. Bir buğday tanesi için Hz. İsa’ ya atfen söylenen söz ne incedir: “Bu tane yok olmaz, yeni bir başak içinde yine yaşar.” İnsan da bir varlık tanesidir demişti bir şair. Bir buğday başağı misali insanın iyilik adına yapıp ettiklerinin her iki varlık âleminde de arttırılmış iyilik gerçeği olarak karşımıza çıkacağı vaadini veren bir kutsal kitabın muhataplarıyız. Yeter ki kendimizde görevi yerine getirebilecek gücü ve yeteneği bulup bundan doğan sevinçle titreyelim. Bizleri tutsaklıktan kurtaracak aklı kullanmayı öğrenelim. Yeter ki ‘bilmek’ bizi sorumlulukların ve toplumsal duyarlılık üretmenin başına getirsin.
Her şeyin alışverişe döndüğü pragmatist dünyada, bir yürek hesapsızlığı olsun niyetlerimizde ve attığımız adımlarda. İnsanları kâinata ibret ve hayretle bakmaya çağıran bir mevsim simyacısı olalım.
Musluktan akan su, penceremizde şakıyan kuş, evlerimize yağmurdan sonra dolan gökkuşağı renkleri, bir bayram neşesiyle etrafımızda büyüyen ağaçlar, yeşeren çiçekler, tüm bunların içinde olanca görkemiyle defalarca ve hesapsızca hem de her gün bize kendini sunan doğa, tüm bunların var olması, onca varoluş içinde bize kendi varoluşumuzu ve yerimizi hatırlatmalı. Tüm bu varlıkların yeniden başlayabilme ve hayata tutunabilme arzusu insana birtakım sebepler öğretmeli. İnsanın denizlerdeki derinliği, göklerdeki genişliği, dağların doruklarını çok büyük bir ustalıkla gözlerimize ve kalbimize yerleştirene şükrünün vaktinin geldiğini hatırlatmalı. O an işte tam da bu an. Modern insanın yağmuru bile seyretmeye vakit bulamadığı, yağmuru rahmetten ziyade kaçıp kurtulunacak bir afet gördüğü dünyamızda yıldızlarla yürümenin, bulutlarla konuşmanın, incinen topraktan özür dilemenin, çimlerin gururuna, çiçeklerin yaşam hakkına bile riayetkâr olmanın yalnızlığı ile gurur duyulacak bir an, bu an. Hayatımızı kirleten, şahsiyetimizi küçülten tüm ağırlıklardan kurtulmamız gereken bir an. Bizler bu “an”ın, sonraya terkedilmemiş bir “şimdi”nin kıymetini bilemediğimizde hayatımızı masada, hislerimizi pazarlıklarda, gökyüzünü çarşılarda kaybetmeye başlarız da üzerimizdeki yıldızlar bile yitiverir birer birer semamızdan. Her gün büyük bir ayinle doğan ve batan güneşle artık kimse ısınamaz olur. Zihnimiz, yaşantımız, sevebilme ve yetinebilme kabiliyetlerimizle küçülürüz, küçülürüz de büyük yalnızlıklar payımıza düşer yoksullaşan caddelerimizde. Yalan sıradanlaşır da herkes gücünü incittiği insan sayısından almaya başlar. Yapay duyarlılıklar üretiriz en samimi ilişkilerimizde bile. Herkes her şeyi konuşur da arkasını döner dönmez unutulur. Artık insanlar içinde taşıdığı yüreğiyle övünmez. Beden alır yüreğin övünç kaynağı merkezini. Yeşil seccadelerimiz, ezan okuyan saatlerimiz, duvarımızdaki hat sanatlı yazılar, başımızdaki örtümüz, elimizdeki tespihimiz birer utanç sebebi haline gelir bizden sonraki kuşak çocuklarıyla aramızda. Bizden etrafa dağılan ne varsa kötü kokmaya başlar. Kur’an okumak tesirsiz, namazlarımız kıblesiz, oruçlarımız niyetsiz, niyetlerimiz eylemsiz, eylemlerimiz amaçsız, kelimelerimiz şehadetsiz, şahitliklerimiz kifayetsiz kalır. Bir fikre inanmanın güzelliğini kaybederiz sokaklarımızda. Dokunduğumuz her şeye, mırıldandığımız tüm şarkılara, yürüdüğümüz yollara, attığımız tüm adımlara bulaştırırız sırtımızdaki laneti. Eşkâli belirsiz şahıslara dönüşüveririz de bizi inatla, ısrarla, her sabah yeniden başlamaya çağıran şeylere öfke duymaya başlarız gizliden ve en içten. Dizlerimizde ayağa kalkma gücü bitiverir bir sabah aniden. Ve gözlerimizdeki yaşama sevinci… Sonra gözlerimizi, saçlarımızı, dillerimizi, renklerimizi hatta çocuklarımızı reddetmeye başlarız da işte asıl o zaman başlar ihanetimiz. Bizler çarşılarda Paris sosyetesi edasıyla gezinirken, birileri çoktan işgal etmiş olur caddelerimizi, sokaklarımızı, evlerimizi, okullarımızı. Camilerimiz bile cemetmez artık bizleri. Mezarlıklar şehrin dışına taşınır da yazmaz artık duvarlarımızda “İstikbal İslam’ındır” sloganları. Mahyalar anlamsız, bayramlar bir selfie çekimlik kadar yaşanır. “Allah-u Ekber!” derken sesimiz titremez havf ve recadan. O vakit nasıl soracağız bizden çalınanların hakkını? Suyun akışını nasıl değiştirecek, içinde bir damla inanç kalmayan yürekleri nasıl taşıyacağız bedende? Yarışı direnenler kazanırken biz neye nasıl direneceğiz? Bu yamalı, bu şekvacı, bu dağılan halimizle hangi çürüyen yanımızı onarmaya başlayacağız? İsteklerimizle gerçeklerimiz örtüşmüyorsa hangi masalın kahramanı, hangi çalışma alanının uzmanı, hangi yaşamın aktörü olacağız?
Kişisel tarihimizin yol dönümlerinde en çok ortaya çıkardığımız, adına ise tecrübe dediğimiz azığı heybemize atarken, etraftan da ne bulursak atarız heybeye farkında olmadan. Heybedeki bu gereksiz yüklerin sıkletini omuzlarımız, aklımız, kalbimiz taşıyamazsa eğer ki taşıyamayacaktır, Şeker Portakalı’nın sadık dostu Zeze gibi içimizdeki güneşleri uyandırmaya çalışmakla sorumluyuz. İnsanlar sorumluluktan, öğrenmekten, düşünmekten, sevmekten, yardım etmekten, acı çekmekten, hüzün duymaktan, merak etmekten, hayrete düşmekten, rüzgârda ağaç dallarının müzikal harmonisini duymaktan, kuşların şarkısını dinlemekten, çiçekleriyle konuşmaktan, yıldızlara ve çocuklara hikâyeler anlatmaktan, bir fikre inanmaktan ve yaşamaktan vazgeçerlerse eğer, işte o zaman bataklıktaki ağaçlar gibi çürümeye başlarlar. İnsan ise asıl zihni ve kalbi çürümeye başladığında ölür. Bizler ilahi olana kulak verip madde ile mânânın dengesini kurmak zorundayız kişisel tarihimizin yol dönümlerinde. Biz kendi hayat ağacımızın dallarında şarkımızı söyleyeduralım, elbet musikimizin ayırdında bir yürek bize eşlik eder. O zaman görürüz ki şu küçücük dünyada insan denen mucizevi varlıklar ne hikâyeler yazacak ve birbirimize en çok kendi hikâyelerimiz dokunacak.
İlgili Yazılar
Kuzum Ayıp mı Çalışmak Günah mı Yük Taşımak
Bütün günahlar boşlukları doldurma çabalarıdır.
Acının Teni: Filistin, Taş Çocukları Ve Hanzala
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır.
Ağ Toplumu ve Mahremin İfşası
Modernizmin dayattığı şeffaf ağ toplumu projesi insanı insan kılan pek çok dini, fıtri veya kültürel değeri kendi varoluşu için tehdit olarak görmektedir. Bu değerlerin en başında ise şüphesiz mahremiyet gelmektedir. Çünkü; biricikliğimizi, özgünlüğümüzü ve kişisel varlığımızı mahrem sınırlarımız korur. Oysa bizim olanı, bize ait olanı başkalarına açtığımızda artık o aynı zamanda kamusallaşmıştır da. Ancak insan, ahlakı, bilgisi, tecrübesi gibi ulvi değerleriyle kamusal alana katkı sağlayan bir özne olmalıyken, kamusal alanın bir nesnesi olmamalıdır.
Anlamlar Büyük Karakterler Küçük
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…