Tahammülsüzlük ve bıkkınlık çağında ne yapacağını bilemez halde oraya buraya savrulan insan, “kendiliği”ni sağlayan dinamiklerin son bakiyesini tüketmesiyle “sözün gücü”nü de kaybetti. Bizden, pencerede görünen bu yansımanın olağanlığına alışmamız ve gerçeği kabul etmemiz; aslında işi daha fazla zorlaştırmamamız istenmekte. Bu yansımanın bir yanılsamadan başka bir şey olmadığını, sanal ve gerçek arasında yaşanan tereddütlerle daha iyi müşahede edebilecekken, önümüze her geçen gün serdikleri yeni gündemleri belki de bu kolaylaştırma istemi yüzünden kabulleniyoruz. Duyularımız, işgal edilen gerçekliğimizle aynı hızla ilerleyen teknolojinin zayıflatıcı unsurlarına daha çabuk teslim oluyor. Teknolojinin belirleyiciliği, hemen hemen her şeyde olduğu gibi ilişkilerin iletişime, söze ve muhabbete uzanan kılcallarını tıkamak için kendisinin de gömülü olduğu toplumun dinamiklerine göz dikiyor. “Bin nasihatin” yerine, gerçekleşen “bir musibeti” görmemiz bu tıkanma ile engellenirken, yerine daha fazla görsellik ve daha fazla bilgi yerleştiriliyor. Gösterenin ve gösterilenin eşitlendiği ortamların sunî gündemlerle, fırsat eşitliği, katılımcı medya, özgür toplum ve ortak dil gibi faydaları bize sağlayacağını umarak kendi gündemimize bir türlü dönemiyoruz.
Gerçeklik ile “medyatik gerçeklik” arasında yaşanılan sıkışma, sanallığa bağımlı olarak kabullendirilmeye çalışılan sosyalliğin ve dikte ettirilmiş dilin tüm enstrümanlarını önümüze sermektedir. Kolaylık ve ulaşılabilir olmak üzerinden dayatılan bu indirgemenin nüfuz ettiği değerler, davranışlarımızı ve tavırlarımızı, yaşanılan “müthiş teknolojik patlamaların” devrimsel etkisiyle değiştirmektedir. İğfal edilmiş zihinlerimiz modern yaşamın hızlı akışında okumaya, dinlemeye, hissetmeye ve anlamaya bir türlü vakit bulamamakta; her türlü medyanın görsellik üzerine kurguladığı iletişim ile yönlendirildiğimiz “tık”lamanın dayanılmaz kolaylığı, üzerimize sinen hafifliğin ağırlığı altında hayatlarımızı “an”larla eklemlenen parçalar bütünü olarak algılamamızı ve sıkıştırılmış paketler halinde tüketime hazır olarak sunulmasını kolaylaştırmaktadır.
İletinin içeriğinden önce ulaşan algıların yeniden yapılandırdığı temellerin zayıflığı, yitirilen iletişim becerilerinin yerine yerleştirilen yeni araçlarla giderilmeye çalışılıyor. Birbirinden kopuk parçalarla aynı dilde aynı dert ile konuşabilmek imkânsız hale geliyor.
İletişim, platformlar aracılığıyla hıza, zaman ve mekân sınırı olmayan, zahmetsiz ve haz içerikli sanal birlikteliklere indirgenerek, “çağın gerekleri” arasında önümüze servis ediliyor. Bulduğumuz “zamansızlık” bahanesi, hızlı kabullerimize aynı hızla cevap veriyor. Sanallaşan mekân, gerçeklik ile ilgili olan tüm asılların yerlerinin değişmesini ve şuurun kaybedilmesine yardımcı oluyor. Bu nedenle adı “sosyal” olan siber alanların bireyin kendini sunması için tasarlandığını görmemiz gerekiyor. Sunum öznesi, kendi ağı içinde ifade bulan düşünceleri, algıları ve duyguları dönüştürerek ve onlara yeni anlamlar kazandırarak gerçekliğin rol değişimine katkı sağlıyor. Bol çeşnili benlikler ait oldukları dünyanın kendileriyle ilişkisiz olaylarını kendilerine eklemleyerek yeni ağlarını sosyalliğin küreselliğinde vazgeçilmez zannediyorlar. Bozulan kavramların yansıdığı yaşam tarzları ile yaşam tarzlarının değiştirdiği kavramlar arasında gidip gelen insanın, aklın işini gözlere ve kulaklara yüklemesi de bu şekilde normalleştirilmiş oluyor. Bunun için, mutlulukların, hüzünlerin ve her türlü değerin paylaşıldığı birlikteliklerle anlam bulan “paylaşım” kavramının geçirdiği değişimi görmek yeterlidir. Önemsemeyle anlam bulan bir eylemin pek çok zihinde iki parmak hareketi ile tanımlandığını ve atfedilen önemin tatmin duygusu ile eşdeğerlilik kazandığını görüyoruz. Beğeni üzerine kurgulanan mecraların musibet, imtihan veya fahşâ haberlerine karşı gösterdiği hızlı tepkilerin gözlerden parmak uçlarına olan kısa ve hızlı yolculuğu, “an”a hapsedilen duyguları rahatlıkla hikâyeleştiriyor. Pazarlama ve reklam faaliyetleri için isimlerini “sosyal medya” tanımlaması ile perdeleyen kâr odaklı işletmelerin, bu paylaşımları/beğenileri metalaştırması, reklamlaşan kullanıcılar için farklı kaygılar ve çeşitli hazlar üzerinden kabullenilebilir durumlara sokuyor. Kaygının merkezine ise ekran vatandaşlığının küçük bir bedeli olan ve anlık tepkilerle geçiştirilen kişisel verilerin hortumlanması yerleştiriliyor. Başka bir kaygısı olmayan, ekran boyutlarına indirgenmiş duyular ile hareket eden, dünyadaki yerinden habersizleşen ve anlam dünyası sekteye uğratılan insanın “kelimeler” ile gerçekliği ifade etmesini artık bekleyemiyoruz. Onun artık, görünmeye odaklanarak geliştirdiği ilişkilerinde sanallık tarafından işgal edilmiş yeni mekânının dili ile konuşması gerekmektedir. Zaman tünellerine, profil duvarlarına ve yüz kırk karakterli kısa mesajlara sığan düşüncelerin okuyanlarda doğuracağı karşılığın anlam ve birliktelikle buluşamayacak olmasının yarattığı görünememe endişesi metinlere duygusal karakterlerin eklenmesini bu şekilde zorunlu kılıyor. Zorunluluk, sözün tükenen gücünün kelimelerde bulamadığı karşılığının giderilmesinin ve insanların birbirleriyle kuramadıkları doğal ilişkinin yapay sonuçlarını doğuruyor.
Tüm duyuların (ses, koku, görme, dokunma, hissetme vb.) var olması bile söze dönüşmeden varlıklar arasında iletişim kurmayı mümkün kılmaktadır. Sözlü ve sözsüz tüm sembolleri ve işaretleri içererek iletişimi sağlayan dilin insanlar arasında kurulan iletişim görevi ise ancak anlama ve anlamlandırmaya dayalıdır. İnsan, yüklendiği misyon gereği diğer varlıklardan ayrılırken tekâmül süreci içinde düşünmesi, konuşması ve yazması değişmiş, gelişmiş ve çeşitlenmiştir. İnsanın sözden hiyeroglife, hiyerogliften yazıya uzanan serüveni, “öğretilen isimler”in ve “alınan kelimeler”in bütünlüğünde anlam bulan “söz”le ve bir ayet olan “dil” ile başlamıştır. Yaklaşık son iki yüzyıldır, yazıdan -zorlanan sınırlarla- tek taraflı görselliğe ve sonunda çoklu görselliğe evrilen dil, göz gezdirilen ekranların yüzeyinde süreklilikten ve anlamdan uzaklaşarak iletişim kurma biçimlerini değiştirmekte, sözleri kısaltmakta, metinleri ikonlaştırmaktadır. Bu yeni kalıplar dili, erişim sağlamaya indirgenmiş iletişimin bir aracı haline dönüştürmüştür. Bu dönüşüm “bilinç” düzeyinde sorgulayarak değil de “küçük metinler” ve “kısa yol” üzerinden elde edilen duyguları “bilmek” ile eşleştirmekte, “bilgiyi ve sesi” saklayarak işleme koyan teknolojik aygıtlarının yapaylığına yapılan zekâ takviyesinden kendine maksimum çıkar sağlamaktadır. Bu “her şeyi bilen zihin hâli”ne evrilmekte ve yüzeyselliğin verdiği bilgi sayesinde anlamı değil de kendini ön plana çıkaran göstergelerle insanın son bellek gayretini de tüketmektedir.
Düşünce dünyamıza eşlik eden dilin, kurgulanan siber ortamlarda; gerçeği görmeyle, sözü işitmeyle eşitleyen sanallaşmış iletişimlerle acze düşen etkinliği, daha görsel karakterlerle ve yansıtılamayan duyguların, sözsüz ve kelimesiz ögeleriyle aşılmaya çalışılıyor. İsimlerinden biri “hız” olan bu çağda insanın, yetişmesi gereken şeylerin birçoğunu hiçe sayarak, hissizleşen ilişkilerinin aracısı olan cihazlara da ayak uydurması bekleniyor. Aslında insan, yazılım dili ile paralel geliştirdiği bu ayak uydurma çabası sayesinde kendi başına bir imge haline dönüşüyor. Ekranların verdiği gerçeklik algısı içinde gerçekleşen bu zorunlu değişimin de bir tekâmül olduğu ve artık kelimeler ve söz olmadan da iletişim kurulabileceği, hatta yeni alfabelerle ortak bir dünya dilinin doğacağı varsayılıyor. Bu sayede üç yüzyıl öncesine kadar zevke hitap eden ve refah seviyesine göre yapılabilen okumaların, bilgiye erişim isteğiyle değişen önceliğine göre gelişen harflerin alfabetik/şekilsel dönüşümleri bambaşka bir boyuta taşınıyor. Parçalanarak çeşitlenen iletişimin değişimi de, taşınılan boyutun “her gün yenilediği” bireysel roller nedeni ile fark edilemiyor.
Kısa mesajlaşma üzerine kurgulanan sanal sosyallik mecralarının metinsel karşılıklarında tasarruf sağladığı ve yazışmaların içereceği duyguların yansıtılmama sorununu çözdüğü varsayılan emojiler[1] de bu mecralarda kendine verilen rolü geliştirmekte. “İleti”ye indirgenen iletişimin yetersizliğinin dildeki karşılığını azaltmak gibi bir amaç için de üretildiği düşünülen bu sembollerin, anlatım kalıplarına dönüşerek metnin yerine geçmesi ve “evrensel bir dil olarak yaygınlaşması kaçınılmaz önemli bir buluş” olarak kabul edilmesi, kendilerine yüklenen yapay görevi ifşa etmekte. Bu göstergelerden, metinsel ifadelerde yarattıkları istemsiz duygularla ve meydana getirdikleri kesin yargılarla iletişimin “an”lığında, hızında ve hazında; aslında gerçekliğin yerine ikame edilmeye çabalanan sanallığın içerisindeki sohbetlere “kişilik” katması; yüz yüze iletişimlerin ses tonunda, jest ve mimiklerde kendini bulduğu duyguları aktararak metni anlamlandırması beklenmekte. Ancak “herkesin anlayabileceği şekilde kurgulandığı” düşünülen bu görsellerin “anlayan” tarafında yer alan “herkes”in iyi tanınması gerekmektedir. Tanımakla ifade edilebilecek ve kazanılacak kişiliklerin kendi tanımsızlığı, karşısındakiyle ilişkisini ekranlar üzerinden yansıtma çabası, ironilerin ve ciddi olmayan(!) duyguların izâhını zorlaştırmakta, mizâhı lakaytlaştırmakta ve kişiliğin üstlenmesi gereken görevi işaretlerin diliyle geçiştirmektedir. Parçalanan kişiliğin, bütünlüğe sahip olmayan şekillerle ifade edilmesinin sorun olduğunu görmediğimiz sürece emojilerin, “dil mi yoksa iletişimin yazımsal tarihinin yeni varisleri mi” olduğu şeklinde yürütülen tartışmaları, bizi küreselliğin “aranan dilini bulma” umutlarıyla buluşturacağı kesindir. Bu, tamamen olumsuz mesaj içeren metinlere eklenen olumlu ikonların yarattığı sahteliğe ve sanallığa benzeyen bir durumdur. Yazışmaların ciddiyetini belirlemede dikkat unsuru olarak kullanılması bile yazan ile muhatap arasında kurulan ilişkinin ciddiyetini ve aradaki mesafeyi belirlerken kendi içinde tutarsızlık taşımakta ve bu kendiliğinden, “birbirini tanıyan iki kişi arasında kurulan iletişimde şekillere neden ihtiyaç duyulur” sorusunun cevabına dönüşmektedir. Artık ‘görüştüm’ ifadesinden ayrılan ilişki, ‘konuştum’ ifadesine evrilen ‘yazışma’nın bağlamından da koparak ifadenin ve onun sağlaması gereken anlamanın yerine geçmekte ve ilişkinin kendisi sanallaşmakta ve ‘random’[2] hale gelmektedir. İki insan arasında iletişim ilişkisine indirgenen birlikteliklerin düzenleyici olan “medyatik mekanizmalar”, “tüketicilerinin/katılımcılarının profilini” değiştirmektedir.
Küreselleşmenin gölgesi altında metalaşan dil, tarihi seyrinde çözülen ve çözülemeyen kutsallaştırılmış şekillerin/yazıların gölgesinde ilkelleşerek ilerlemekte ve insanın, bu ilkellikle akıllı küreselleşmede kendini yapay zekânın da anlayabileceği modlarla ifade edebileceğine ikna olması beklenmektedir. Teknolojinin inşâ ettiği tüm yapaylıklara bir de yapay dilin eklenmesi normalmiş gibi görünebilir ama görselliğin kendi sarmalında onunla etkileşimi düşünüldüğünde, ortaya çıkardığı sunumun barındırdığı tüm şiddete rağmen normalleşmesi ve pazar/kâr payına sahip olması kendini gerçekleştirecek kehânetlerle ilgili bize ipuçları verir. Tebessüm eden bir insana bakmakla, gülen bir emojiye bakmanın beyinde aktif ettiği bölgeler üzerinden araştırma konusu olan insanın, hızlılığa, kolaycılığa ve sabırsızlığa eklemlenen duygularının çözülecek kodlarıyla daha akıllı olması beklenmektedir. İçinde yer aldığımız sürecin de uzantısı olduğu bu durumda insan, “küresel ağ” tarafından meydana getirilen organizmanın bir uzvu olduğu sürece değerli kabul edilmektedir. Popülerlik içinde duyguları üretilebilen ve pazarlanabilen, nihâyetinde değersizleşen insan, kabullendirilmiş bir kültür dinamizmiyle avutulmaktadır. Bireyler tüketici olarak varlık buldukları bu kültürde, duygusal bağlarını yönelttikleri nesnelerle özdeşleştirebilmek için her türlü kabiliyetini bu nesnelere tevdî etmektedir. Nesneler (bilgisayar, mobil cihazlar, televizyonlar, tabelalar vb.) dünyasında mâruz kaldığı ileti yoğunluğunun vereceği rahatsızlık hem tüketicisi hem de üretici olduğu sanal ortamların sanal dili içinde reklam odaklı ama “azalan dikkat süreleriyle” geçiştirilmektedir. Beslediği sistem içerisinde reklamı yapılacak en iyi materyal olarak öncelediği sunumlarının ve iletilerinin en hızlı şekilde mesaja dönüşmesi, bunun için de büyük miktarda ve parçacıklara bölünen “duygusal girdi”lerin işaretlerle ve sembollerle oluşturulması gerekmektedir. Görselliğin işgal ettiği dünyası içinde duyguların resmedildiği şekiller, insanların birbirleriyle doğrudan teması ile deneyimlenecek duygularının yerine geçmektedir. Aile ve arkadaş ortamlarının bile bu nesne dili üzerine kurgulandığı ekran başlarında geçir(t)ilen zamanlar, insanların fiziksel temaslarının hoş karşılanmadığı günümüz şartlarının kolaylıkla yarınlara taşınmasını sağlayacaktır.
Evrensel diliyle var olma iddiasını da bu şekilde taşıtan sosyal medyanın, “daha hızlı ve daha kolay iletişim” vaadi, reklamın daha hızlı ve daha fazla ulaşmasıyla doğru orantılı gerçekleşmektedir. Zira varlığını, hamallığını yaptığı bu “kültür endüstrisi”ne borçludur. Yapılandırılmış mesajlar ve yeniden doldurulmuş kavramlar üzerinden varlığını devam ettirmek, tüketici rollerini paylaştırdığı kullanıcıların rollerini ise tasdiklemek zorundadır. Tüketimin değişen dili ve -kendi başına ayrı bir makalenin konusu olmakla birlikte- akıllı küreselleşmenin üzerine inşa edildiği e-kapitalist kültür, sosyal medyayı “finans kapitalistlerini internet şirketlerine iknâ etmek ve reklamcılık müşterilerini çekmek”[3] amacıyla değiştirdiği tüm değerlerle birlikte yeniden inşâ etmektedir.
Algısal değişimler, değişikliğe uğrayan değerler ve hayatlarımıza giren pratikler gerçek hayatların üzerine sinmiş değerlerin bütünlüğü içinde toplumsal değişimle açıklanabilir belki.
Lâkin pazarın sunum öznesi, evrensel çekiciliklerle ulusları aşan pazarlama sorunlarına çözüm olarak var olan insanın, değiştirdiği ve anımsamadığı gerçekliğin yerine kendini ifade etmek için kullanacağı yapaylık bir hayat tarzı ve nitelikli bir ilişki doğurmayacak. Bugün tüm bunları kabullenen ve ilişkilerini bu kabuller üzerine düzenleyen insan, elbette bu durumuna bir elin tek bir dokunuşu ile ulaşmadı. Ancak, mücadele etmeden teslim olması neye tekabül eder ve bu teslimiyet ne işe yarar? Kurgular ve öngörüler karşısında söyleyecek sözünün kalmamış olması bir problem değil midir? Hiçbir rahatlığından taviz vermeden çözüme ulaşabileceğini zannederken, kurulduğu rahat koltuğunda yüreğine daha çok yaklaştırdığı ekranların egemen olduğu duygularını hangi şekiller, resimler, karikatürler ve videolar ile dile getirebileceğini düşünür? Bunun adı teslimiyettir; kendi ihtiraslarından, ekranların hızının aksine duygu ve düşünceleri aynı hızla gelişmeyen çocukların bir türlü erişemedikleri büyümelerine kadar uzanan bir kabulleniştir. Hangi dille kendini ifade ediyor, hangi işaretlerle sesleniyor olursa olsun kendiyle konuşması engellenen insanın çaresizliğidir bu. Beğenilerden ve paylaşımlardan vakit bulup kendi becerilerini göremeyen, görselliğin aymazlığından başını kaldırıp kendi bütünlüğünü fark edemeyen, ilişkilerini ekranların dili üzerine kurgulayan, algıları ekranlar tarafından biçimlendirilen ve kullandığı dili gönüllü kulluklarına perde kılan bir zihnin yaşadığı tecrübelerden çok daha fazlasını yaşayacak olan nesillere uyku modundan daha iyi bir çözüm sunması mümkün olmayacaktır. Evrenselliğine iknâ edilmeye çalışıldığımız birlikteliklerin, hatırlamaya, dinlemeye ve tecrübeye dönüşmeyecek sanallığını görmek gerekmekte. Hangisi gerçek? Hayat paydasında ortaklığı bulunan normal hayatın sosyalliği mi, yoksa sosyalliğin e-hayatı mı? Verilecek cevaplar gösterilebilen direnmelerle/mücadelelerle anlam bulacak, aksi durumda birbirinin içine giren yitirilişler değerlerimizi sanallaştırmaya devam edecekler.
Çözüm nedir? Madde madde sıralanacak liste bulma isteği, insanın kendinden kestiği ümidin itiraflarından biri olabilir ancak. Her liste kendi içinde çelişir; sonlarına nokta yerine gülen yüz eklenmiş maddeler diyet listesi olarak paylaşıma müsaittir. Çokluğun güç denkleminde büyük potansiyeli olan kalabalıklar, üretilen kültürlerinde tüketmekten yağ bağlamış duyularıyla, lâl kılınmışlığın ödenmiş faturalarıyla tatlı uykulara dalabilir. Ancak bizim, başka bir dünyaya uyanmamızı bekleyenlere söyleyecek sözümüz var. Bu ciddiyetten uzaklaşamayız; üzerimize “kurgulanan dünyada gâfil avlanmış” olsak bile bunu yapamayız.
Değersiz ve anlamsız bir şey yoktur; “evrendeki her nesne, her varlık, her davranış bir anlam üretir… çalınan bir ıslık, yazılı ve sözlü dil, hepsi bize bir şeyler söylerler, bir anlatım iletirler.”[4] Buna rağmen varlık ve düşünce arasında mesafeyi açan her dil gerçeğin önüne geçmekte ve onu sanallaştırmaktadır. Sözün gücü tükenmedi; tükenen, kaygısını yitiren, yerinden edilen ve zamanı harcayan “söz vermişler”in gelecek tasarılarıydı. Hâlbuki sanalbazların evrensel desteğiyle, temsil ettiği ilaha boyun eğmesi için en yeni teknolojilerini kitlesine armağan eden firavunlar kendi denizlerinde boğulmaya hazırdır.
Önce görmek gerekiyor; insan değerlidir, tüm uğraşlara, senaryolara ve öngörülere rağmen değerlidir. Değil mi ki tüm senaryolar -günü birlik yenilenen onca telaş, onca koşturma, tükenmeyen hırs, bitmeyen heves, üretilen korku, gerçekleştirilen sanallık, dijitalleştirilen dil, konuşturulan imaj, susturulan fikir, evrensel çekicilik- ‘anlam’a mâtuf soruların izini silmek için yarıştırılıyor:
“Ey insan! Kimsin sen? Neden oradasın?”
Cevap gelmiştir ve Allah son sözü söylemiştir; bazen harfler dizilir yan yana, bazen tek harf yeter… Tonuyla, teşbihiyle, tespihiyle, aritmetiğiyle boğuşanların dışında, duymak isteyene seslenir; önce hazırlar ve şöyle bir silkeler insanı: Nûn!
Dipnotlar:
[1] Emoji kelimesi, Japonca resim anlamýna gelen ‘e’ (絵) ile harf, karakter anlamýna gelen ‘moji’(文字) kelimesinin birleþmesinden meydana gelmiþtir.
[2] Random (atmak) : Dijital mesajlarda, konuyu bitirme isteği, yazacak bir şey bulamama, kahkaha, gülmekten cümle kuramıyorum gibi durumları ifade eden kavram
[3] Christian Fuchs, Sosyal Medya; Eleþtirel Bir Giriþ
[4] Hilmi Uçan, Dilbilim, Göstergebilim ve Edebiyat Eðitimi
Sağlığın en temel manipülasyonu herkesin bir şekilde hasta olduğu ya da hasta olmaya çok müsait olduğunu vurgulamak üzerine kuruludur. Burada gerçek acılardan çok, bilimsel verilere dayandırılmış sentetik semptomlar söz konusudur. Nitekim bilimin kendisi olanca çelişki ve muğlaklığına rağmen mutlaklaştırılıyor.
Çocuk edebiyatı; çocuklara dilin ve çizginin anlatım imkânlarıyla insan doğasını anlatır, sevdirir, hayatı tanımlamalarına ve anlamlandırmalarına yardımcı olur; estetik bir araçtır. Çocuk edebiyatı; efsaneleri, destanları, masalları hayal gücünün yardımıyla uçlara taşıyarak gerçekliğin sınırlarını genişletip düşseli geliştirmeye daha fazla imkân sağlayan ve ayrıca insan ile doğa, insan ile hayvan arasındaki ayrımları büyük oranda ortadan kaldıran ikili bir nitelik taşır. Ağaçlar konuşur, hayvanlar konuşur, bulutlar konuşur, ayrımlar silinir…
Tahir bin Âşûr’a göre şeriat yalnızca bireysel ibadetler ya da belirli ahlaki normlarla sınırlı değildir. Şeriat, insanların dünyadaki ve ahiretteki mutluluğunu sağlama amacı güder. Bu nedenle, şeriatın amaçlarını (makâsıd-şeriat) doğru anlamak, içtihat ve hukuki uygulamaların doğru bir şekilde yapılabilmesi için gereklidir.
Bilinen insanlık tarihinin en kadim meselesidir göç… Bir yerden başka bir yere gitmek anlamında hareketi/dinamizmi/devingenliği havi bir boyuta sahiptir. Nedenleri çeşitlidir… Coğrafyanın zorlayıcılığı olabileceği gibi açlık-yoksulluk-kıtlık-savaş da olabilir… Bir inancın-itikadın-ideolojinin yayılmasını sağlamak ya da ticari faaliyetler de dahildir bu nedenlerin arasına… Her halükarda mekan değişimi söz konusudur ve bu değişim tarih boyunca başka değişimleri de beraberinde getirmiştir.
Mahremiyet, kişinin kendini güvende ve huzurlu hissetmesi ve toplumun refahının sağlanması için Allah’ın kulları yararına belirlediği yaşama dair sınırlardır. Kişinin sosyo-kültürel yaşantısının da şekillendirdiği mahremiyet sınırları, insanın kendiyle olabilme, kendi olabilme alanını tanımlar. Mahremiyet olgusu, toplumların birbirleriyle etkileşimi ve bu etkileşimin teknolojik gelişmeler ile hızlanması sonucu insanların zihninde zamanla değişime uğramış ve bu değişim hayatın birçok alanına yansımıştır.
Muharriflerin Sanalbazlığı: Göçe Zorlanan Söz
Tahammülsüzlük ve bıkkınlık çağında ne yapacağını bilemez halde oraya buraya savrulan insan, “kendiliği”ni sağlayan dinamiklerin son bakiyesini tüketmesiyle “sözün gücü”nü de kaybetti. Bizden, pencerede görünen bu yansımanın olağanlığına alışmamız ve gerçeği kabul etmemiz; aslında işi daha fazla zorlaştırmamamız istenmekte. Bu yansımanın bir yanılsamadan başka bir şey olmadığını, sanal ve gerçek arasında yaşanan tereddütlerle daha iyi müşahede edebilecekken, önümüze her geçen gün serdikleri yeni gündemleri belki de bu kolaylaştırma istemi yüzünden kabulleniyoruz. Duyularımız, işgal edilen gerçekliğimizle aynı hızla ilerleyen teknolojinin zayıflatıcı unsurlarına daha çabuk teslim oluyor. Teknolojinin belirleyiciliği, hemen hemen her şeyde olduğu gibi ilişkilerin iletişime, söze ve muhabbete uzanan kılcallarını tıkamak için kendisinin de gömülü olduğu toplumun dinamiklerine göz dikiyor. “Bin nasihatin” yerine, gerçekleşen “bir musibeti” görmemiz bu tıkanma ile engellenirken, yerine daha fazla görsellik ve daha fazla bilgi yerleştiriliyor. Gösterenin ve gösterilenin eşitlendiği ortamların sunî gündemlerle, fırsat eşitliği, katılımcı medya, özgür toplum ve ortak dil gibi faydaları bize sağlayacağını umarak kendi gündemimize bir türlü dönemiyoruz.
Gerçeklik ile “medyatik gerçeklik” arasında yaşanılan sıkışma, sanallığa bağımlı olarak kabullendirilmeye çalışılan sosyalliğin ve dikte ettirilmiş dilin tüm enstrümanlarını önümüze sermektedir. Kolaylık ve ulaşılabilir olmak üzerinden dayatılan bu indirgemenin nüfuz ettiği değerler, davranışlarımızı ve tavırlarımızı, yaşanılan “müthiş teknolojik patlamaların” devrimsel etkisiyle değiştirmektedir. İğfal edilmiş zihinlerimiz modern yaşamın hızlı akışında okumaya, dinlemeye, hissetmeye ve anlamaya bir türlü vakit bulamamakta; her türlü medyanın görsellik üzerine kurguladığı iletişim ile yönlendirildiğimiz “tık”lamanın dayanılmaz kolaylığı, üzerimize sinen hafifliğin ağırlığı altında hayatlarımızı “an”larla eklemlenen parçalar bütünü olarak algılamamızı ve sıkıştırılmış paketler halinde tüketime hazır olarak sunulmasını kolaylaştırmaktadır.
İletişim, platformlar aracılığıyla hıza, zaman ve mekân sınırı olmayan, zahmetsiz ve haz içerikli sanal birlikteliklere indirgenerek, “çağın gerekleri” arasında önümüze servis ediliyor. Bulduğumuz “zamansızlık” bahanesi, hızlı kabullerimize aynı hızla cevap veriyor. Sanallaşan mekân, gerçeklik ile ilgili olan tüm asılların yerlerinin değişmesini ve şuurun kaybedilmesine yardımcı oluyor. Bu nedenle adı “sosyal” olan siber alanların bireyin kendini sunması için tasarlandığını görmemiz gerekiyor. Sunum öznesi, kendi ağı içinde ifade bulan düşünceleri, algıları ve duyguları dönüştürerek ve onlara yeni anlamlar kazandırarak gerçekliğin rol değişimine katkı sağlıyor. Bol çeşnili benlikler ait oldukları dünyanın kendileriyle ilişkisiz olaylarını kendilerine eklemleyerek yeni ağlarını sosyalliğin küreselliğinde vazgeçilmez zannediyorlar. Bozulan kavramların yansıdığı yaşam tarzları ile yaşam tarzlarının değiştirdiği kavramlar arasında gidip gelen insanın, aklın işini gözlere ve kulaklara yüklemesi de bu şekilde normalleştirilmiş oluyor. Bunun için, mutlulukların, hüzünlerin ve her türlü değerin paylaşıldığı birlikteliklerle anlam bulan “paylaşım” kavramının geçirdiği değişimi görmek yeterlidir. Önemsemeyle anlam bulan bir eylemin pek çok zihinde iki parmak hareketi ile tanımlandığını ve atfedilen önemin tatmin duygusu ile eşdeğerlilik kazandığını görüyoruz. Beğeni üzerine kurgulanan mecraların musibet, imtihan veya fahşâ haberlerine karşı gösterdiği hızlı tepkilerin gözlerden parmak uçlarına olan kısa ve hızlı yolculuğu, “an”a hapsedilen duyguları rahatlıkla hikâyeleştiriyor. Pazarlama ve reklam faaliyetleri için isimlerini “sosyal medya” tanımlaması ile perdeleyen kâr odaklı işletmelerin, bu paylaşımları/beğenileri metalaştırması, reklamlaşan kullanıcılar için farklı kaygılar ve çeşitli hazlar üzerinden kabullenilebilir durumlara sokuyor. Kaygının merkezine ise ekran vatandaşlığının küçük bir bedeli olan ve anlık tepkilerle geçiştirilen kişisel verilerin hortumlanması yerleştiriliyor. Başka bir kaygısı olmayan, ekran boyutlarına indirgenmiş duyular ile hareket eden, dünyadaki yerinden habersizleşen ve anlam dünyası sekteye uğratılan insanın “kelimeler” ile gerçekliği ifade etmesini artık bekleyemiyoruz. Onun artık, görünmeye odaklanarak geliştirdiği ilişkilerinde sanallık tarafından işgal edilmiş yeni mekânının dili ile konuşması gerekmektedir. Zaman tünellerine, profil duvarlarına ve yüz kırk karakterli kısa mesajlara sığan düşüncelerin okuyanlarda doğuracağı karşılığın anlam ve birliktelikle buluşamayacak olmasının yarattığı görünememe endişesi metinlere duygusal karakterlerin eklenmesini bu şekilde zorunlu kılıyor. Zorunluluk, sözün tükenen gücünün kelimelerde bulamadığı karşılığının giderilmesinin ve insanların birbirleriyle kuramadıkları doğal ilişkinin yapay sonuçlarını doğuruyor.
Tüm duyuların (ses, koku, görme, dokunma, hissetme vb.) var olması bile söze dönüşmeden varlıklar arasında iletişim kurmayı mümkün kılmaktadır. Sözlü ve sözsüz tüm sembolleri ve işaretleri içererek iletişimi sağlayan dilin insanlar arasında kurulan iletişim görevi ise ancak anlama ve anlamlandırmaya dayalıdır. İnsan, yüklendiği misyon gereği diğer varlıklardan ayrılırken tekâmül süreci içinde düşünmesi, konuşması ve yazması değişmiş, gelişmiş ve çeşitlenmiştir. İnsanın sözden hiyeroglife, hiyerogliften yazıya uzanan serüveni, “öğretilen isimler”in ve “alınan kelimeler”in bütünlüğünde anlam bulan “söz”le ve bir ayet olan “dil” ile başlamıştır. Yaklaşık son iki yüzyıldır, yazıdan -zorlanan sınırlarla- tek taraflı görselliğe ve sonunda çoklu görselliğe evrilen dil, göz gezdirilen ekranların yüzeyinde süreklilikten ve anlamdan uzaklaşarak iletişim kurma biçimlerini değiştirmekte, sözleri kısaltmakta, metinleri ikonlaştırmaktadır. Bu yeni kalıplar dili, erişim sağlamaya indirgenmiş iletişimin bir aracı haline dönüştürmüştür. Bu dönüşüm “bilinç” düzeyinde sorgulayarak değil de “küçük metinler” ve “kısa yol” üzerinden elde edilen duyguları “bilmek” ile eşleştirmekte, “bilgiyi ve sesi” saklayarak işleme koyan teknolojik aygıtlarının yapaylığına yapılan zekâ takviyesinden kendine maksimum çıkar sağlamaktadır. Bu “her şeyi bilen zihin hâli”ne evrilmekte ve yüzeyselliğin verdiği bilgi sayesinde anlamı değil de kendini ön plana çıkaran göstergelerle insanın son bellek gayretini de tüketmektedir.
Düşünce dünyamıza eşlik eden dilin, kurgulanan siber ortamlarda; gerçeği görmeyle, sözü işitmeyle eşitleyen sanallaşmış iletişimlerle acze düşen etkinliği, daha görsel karakterlerle ve yansıtılamayan duyguların, sözsüz ve kelimesiz ögeleriyle aşılmaya çalışılıyor. İsimlerinden biri “hız” olan bu çağda insanın, yetişmesi gereken şeylerin birçoğunu hiçe sayarak, hissizleşen ilişkilerinin aracısı olan cihazlara da ayak uydurması bekleniyor. Aslında insan, yazılım dili ile paralel geliştirdiği bu ayak uydurma çabası sayesinde kendi başına bir imge haline dönüşüyor. Ekranların verdiği gerçeklik algısı içinde gerçekleşen bu zorunlu değişimin de bir tekâmül olduğu ve artık kelimeler ve söz olmadan da iletişim kurulabileceği, hatta yeni alfabelerle ortak bir dünya dilinin doğacağı varsayılıyor. Bu sayede üç yüzyıl öncesine kadar zevke hitap eden ve refah seviyesine göre yapılabilen okumaların, bilgiye erişim isteğiyle değişen önceliğine göre gelişen harflerin alfabetik/şekilsel dönüşümleri bambaşka bir boyuta taşınıyor. Parçalanarak çeşitlenen iletişimin değişimi de, taşınılan boyutun “her gün yenilediği” bireysel roller nedeni ile fark edilemiyor.
Kısa mesajlaşma üzerine kurgulanan sanal sosyallik mecralarının metinsel karşılıklarında tasarruf sağladığı ve yazışmaların içereceği duyguların yansıtılmama sorununu çözdüğü varsayılan emojiler[1] de bu mecralarda kendine verilen rolü geliştirmekte. “İleti”ye indirgenen iletişimin yetersizliğinin dildeki karşılığını azaltmak gibi bir amaç için de üretildiği düşünülen bu sembollerin, anlatım kalıplarına dönüşerek metnin yerine geçmesi ve “evrensel bir dil olarak yaygınlaşması kaçınılmaz önemli bir buluş” olarak kabul edilmesi, kendilerine yüklenen yapay görevi ifşa etmekte. Bu göstergelerden, metinsel ifadelerde yarattıkları istemsiz duygularla ve meydana getirdikleri kesin yargılarla iletişimin “an”lığında, hızında ve hazında; aslında gerçekliğin yerine ikame edilmeye çabalanan sanallığın içerisindeki sohbetlere “kişilik” katması; yüz yüze iletişimlerin ses tonunda, jest ve mimiklerde kendini bulduğu duyguları aktararak metni anlamlandırması beklenmekte. Ancak “herkesin anlayabileceği şekilde kurgulandığı” düşünülen bu görsellerin “anlayan” tarafında yer alan “herkes”in iyi tanınması gerekmektedir. Tanımakla ifade edilebilecek ve kazanılacak kişiliklerin kendi tanımsızlığı, karşısındakiyle ilişkisini ekranlar üzerinden yansıtma çabası, ironilerin ve ciddi olmayan(!) duyguların izâhını zorlaştırmakta, mizâhı lakaytlaştırmakta ve kişiliğin üstlenmesi gereken görevi işaretlerin diliyle geçiştirmektedir. Parçalanan kişiliğin, bütünlüğe sahip olmayan şekillerle ifade edilmesinin sorun olduğunu görmediğimiz sürece emojilerin, “dil mi yoksa iletişimin yazımsal tarihinin yeni varisleri mi” olduğu şeklinde yürütülen tartışmaları, bizi küreselliğin “aranan dilini bulma” umutlarıyla buluşturacağı kesindir. Bu, tamamen olumsuz mesaj içeren metinlere eklenen olumlu ikonların yarattığı sahteliğe ve sanallığa benzeyen bir durumdur. Yazışmaların ciddiyetini belirlemede dikkat unsuru olarak kullanılması bile yazan ile muhatap arasında kurulan ilişkinin ciddiyetini ve aradaki mesafeyi belirlerken kendi içinde tutarsızlık taşımakta ve bu kendiliğinden, “birbirini tanıyan iki kişi arasında kurulan iletişimde şekillere neden ihtiyaç duyulur” sorusunun cevabına dönüşmektedir. Artık ‘görüştüm’ ifadesinden ayrılan ilişki, ‘konuştum’ ifadesine evrilen ‘yazışma’nın bağlamından da koparak ifadenin ve onun sağlaması gereken anlamanın yerine geçmekte ve ilişkinin kendisi sanallaşmakta ve ‘random’[2] hale gelmektedir. İki insan arasında iletişim ilişkisine indirgenen birlikteliklerin düzenleyici olan “medyatik mekanizmalar”, “tüketicilerinin/katılımcılarının profilini” değiştirmektedir.
Küreselleşmenin gölgesi altında metalaşan dil, tarihi seyrinde çözülen ve çözülemeyen kutsallaştırılmış şekillerin/yazıların gölgesinde ilkelleşerek ilerlemekte ve insanın, bu ilkellikle akıllı küreselleşmede kendini yapay zekânın da anlayabileceği modlarla ifade edebileceğine ikna olması beklenmektedir. Teknolojinin inşâ ettiği tüm yapaylıklara bir de yapay dilin eklenmesi normalmiş gibi görünebilir ama görselliğin kendi sarmalında onunla etkileşimi düşünüldüğünde, ortaya çıkardığı sunumun barındırdığı tüm şiddete rağmen normalleşmesi ve pazar/kâr payına sahip olması kendini gerçekleştirecek kehânetlerle ilgili bize ipuçları verir. Tebessüm eden bir insana bakmakla, gülen bir emojiye bakmanın beyinde aktif ettiği bölgeler üzerinden araştırma konusu olan insanın, hızlılığa, kolaycılığa ve sabırsızlığa eklemlenen duygularının çözülecek kodlarıyla daha akıllı olması beklenmektedir. İçinde yer aldığımız sürecin de uzantısı olduğu bu durumda insan, “küresel ağ” tarafından meydana getirilen organizmanın bir uzvu olduğu sürece değerli kabul edilmektedir. Popülerlik içinde duyguları üretilebilen ve pazarlanabilen, nihâyetinde değersizleşen insan, kabullendirilmiş bir kültür dinamizmiyle avutulmaktadır. Bireyler tüketici olarak varlık buldukları bu kültürde, duygusal bağlarını yönelttikleri nesnelerle özdeşleştirebilmek için her türlü kabiliyetini bu nesnelere tevdî etmektedir. Nesneler (bilgisayar, mobil cihazlar, televizyonlar, tabelalar vb.) dünyasında mâruz kaldığı ileti yoğunluğunun vereceği rahatsızlık hem tüketicisi hem de üretici olduğu sanal ortamların sanal dili içinde reklam odaklı ama “azalan dikkat süreleriyle” geçiştirilmektedir. Beslediği sistem içerisinde reklamı yapılacak en iyi materyal olarak öncelediği sunumlarının ve iletilerinin en hızlı şekilde mesaja dönüşmesi, bunun için de büyük miktarda ve parçacıklara bölünen “duygusal girdi”lerin işaretlerle ve sembollerle oluşturulması gerekmektedir. Görselliğin işgal ettiği dünyası içinde duyguların resmedildiği şekiller, insanların birbirleriyle doğrudan teması ile deneyimlenecek duygularının yerine geçmektedir. Aile ve arkadaş ortamlarının bile bu nesne dili üzerine kurgulandığı ekran başlarında geçir(t)ilen zamanlar, insanların fiziksel temaslarının hoş karşılanmadığı günümüz şartlarının kolaylıkla yarınlara taşınmasını sağlayacaktır.
Evrensel diliyle var olma iddiasını da bu şekilde taşıtan sosyal medyanın, “daha hızlı ve daha kolay iletişim” vaadi, reklamın daha hızlı ve daha fazla ulaşmasıyla doğru orantılı gerçekleşmektedir. Zira varlığını, hamallığını yaptığı bu “kültür endüstrisi”ne borçludur. Yapılandırılmış mesajlar ve yeniden doldurulmuş kavramlar üzerinden varlığını devam ettirmek, tüketici rollerini paylaştırdığı kullanıcıların rollerini ise tasdiklemek zorundadır. Tüketimin değişen dili ve -kendi başına ayrı bir makalenin konusu olmakla birlikte- akıllı küreselleşmenin üzerine inşa edildiği e-kapitalist kültür, sosyal medyayı “finans kapitalistlerini internet şirketlerine iknâ etmek ve reklamcılık müşterilerini çekmek”[3] amacıyla değiştirdiği tüm değerlerle birlikte yeniden inşâ etmektedir.
Lâkin pazarın sunum öznesi, evrensel çekiciliklerle ulusları aşan pazarlama sorunlarına çözüm olarak var olan insanın, değiştirdiği ve anımsamadığı gerçekliğin yerine kendini ifade etmek için kullanacağı yapaylık bir hayat tarzı ve nitelikli bir ilişki doğurmayacak. Bugün tüm bunları kabullenen ve ilişkilerini bu kabuller üzerine düzenleyen insan, elbette bu durumuna bir elin tek bir dokunuşu ile ulaşmadı. Ancak, mücadele etmeden teslim olması neye tekabül eder ve bu teslimiyet ne işe yarar? Kurgular ve öngörüler karşısında söyleyecek sözünün kalmamış olması bir problem değil midir? Hiçbir rahatlığından taviz vermeden çözüme ulaşabileceğini zannederken, kurulduğu rahat koltuğunda yüreğine daha çok yaklaştırdığı ekranların egemen olduğu duygularını hangi şekiller, resimler, karikatürler ve videolar ile dile getirebileceğini düşünür? Bunun adı teslimiyettir; kendi ihtiraslarından, ekranların hızının aksine duygu ve düşünceleri aynı hızla gelişmeyen çocukların bir türlü erişemedikleri büyümelerine kadar uzanan bir kabulleniştir. Hangi dille kendini ifade ediyor, hangi işaretlerle sesleniyor olursa olsun kendiyle konuşması engellenen insanın çaresizliğidir bu. Beğenilerden ve paylaşımlardan vakit bulup kendi becerilerini göremeyen, görselliğin aymazlığından başını kaldırıp kendi bütünlüğünü fark edemeyen, ilişkilerini ekranların dili üzerine kurgulayan, algıları ekranlar tarafından biçimlendirilen ve kullandığı dili gönüllü kulluklarına perde kılan bir zihnin yaşadığı tecrübelerden çok daha fazlasını yaşayacak olan nesillere uyku modundan daha iyi bir çözüm sunması mümkün olmayacaktır. Evrenselliğine iknâ edilmeye çalışıldığımız birlikteliklerin, hatırlamaya, dinlemeye ve tecrübeye dönüşmeyecek sanallığını görmek gerekmekte. Hangisi gerçek? Hayat paydasında ortaklığı bulunan normal hayatın sosyalliği mi, yoksa sosyalliğin e-hayatı mı? Verilecek cevaplar gösterilebilen direnmelerle/mücadelelerle anlam bulacak, aksi durumda birbirinin içine giren yitirilişler değerlerimizi sanallaştırmaya devam edecekler.
Çözüm nedir? Madde madde sıralanacak liste bulma isteği, insanın kendinden kestiği ümidin itiraflarından biri olabilir ancak. Her liste kendi içinde çelişir; sonlarına nokta yerine gülen yüz eklenmiş maddeler diyet listesi olarak paylaşıma müsaittir. Çokluğun güç denkleminde büyük potansiyeli olan kalabalıklar, üretilen kültürlerinde tüketmekten yağ bağlamış duyularıyla, lâl kılınmışlığın ödenmiş faturalarıyla tatlı uykulara dalabilir. Ancak bizim, başka bir dünyaya uyanmamızı bekleyenlere söyleyecek sözümüz var. Bu ciddiyetten uzaklaşamayız; üzerimize “kurgulanan dünyada gâfil avlanmış” olsak bile bunu yapamayız.
Değersiz ve anlamsız bir şey yoktur; “evrendeki her nesne, her varlık, her davranış bir anlam üretir… çalınan bir ıslık, yazılı ve sözlü dil, hepsi bize bir şeyler söylerler, bir anlatım iletirler.”[4] Buna rağmen varlık ve düşünce arasında mesafeyi açan her dil gerçeğin önüne geçmekte ve onu sanallaştırmaktadır. Sözün gücü tükenmedi; tükenen, kaygısını yitiren, yerinden edilen ve zamanı harcayan “söz vermişler”in gelecek tasarılarıydı. Hâlbuki sanalbazların evrensel desteğiyle, temsil ettiği ilaha boyun eğmesi için en yeni teknolojilerini kitlesine armağan eden firavunlar kendi denizlerinde boğulmaya hazırdır.
Önce görmek gerekiyor; insan değerlidir, tüm uğraşlara, senaryolara ve öngörülere rağmen değerlidir. Değil mi ki tüm senaryolar -günü birlik yenilenen onca telaş, onca koşturma, tükenmeyen hırs, bitmeyen heves, üretilen korku, gerçekleştirilen sanallık, dijitalleştirilen dil, konuşturulan imaj, susturulan fikir, evrensel çekicilik- ‘anlam’a mâtuf soruların izini silmek için yarıştırılıyor:
“Ey insan! Kimsin sen? Neden oradasın?”
Cevap gelmiştir ve Allah son sözü söylemiştir; bazen harfler dizilir yan yana, bazen tek harf yeter… Tonuyla, teşbihiyle, tespihiyle, aritmetiğiyle boğuşanların dışında, duymak isteyene seslenir; önce hazırlar ve şöyle bir silkeler insanı: Nûn!
Dipnotlar:
[1] Emoji kelimesi, Japonca resim anlamýna gelen ‘e’ (絵) ile harf, karakter anlamýna gelen ‘moji’(文字) kelimesinin birleþmesinden meydana gelmiþtir.
[2] Random (atmak) : Dijital mesajlarda, konuyu bitirme isteği, yazacak bir şey bulamama, kahkaha, gülmekten cümle kuramıyorum gibi durumları ifade eden kavram
[3] Christian Fuchs, Sosyal Medya; Eleþtirel Bir Giriþ
[4] Hilmi Uçan, Dilbilim, Göstergebilim ve Edebiyat Eðitimi
İlgili Yazılar
Sağlığın Manipülasyonu: İyileşmeye Çalışmak Nasıl Kötüleştirir?
Sağlığın en temel manipülasyonu herkesin bir şekilde hasta olduğu ya da hasta olmaya çok müsait olduğunu vurgulamak üzerine kuruludur. Burada gerçek acılardan çok, bilimsel verilere dayandırılmış sentetik semptomlar söz konusudur. Nitekim bilimin kendisi olanca çelişki ve muğlaklığına rağmen mutlaklaştırılıyor.
Doğru ve Hedef Odaklı Bir Çocuk Edebiyatı
Çocuk edebiyatı; çocuklara dilin ve çizginin anlatım imkânlarıyla insan doğasını anlatır, sevdirir, hayatı tanımlamalarına ve anlamlandırmalarına yardımcı olur; estetik bir araçtır. Çocuk edebiyatı; efsaneleri, destanları, masalları hayal gücünün yardımıyla uçlara taşıyarak gerçekliğin sınırlarını genişletip düşseli geliştirmeye daha fazla imkân sağlayan ve ayrıca insan ile doğa, insan ile hayvan arasındaki ayrımları büyük oranda ortadan kaldıran ikili bir nitelik taşır. Ağaçlar konuşur, hayvanlar konuşur, bulutlar konuşur, ayrımlar silinir…
M. Tahir bin Âşûr’un Makasıda ve İçtihada Bakışı
Tahir bin Âşûr’a göre şeriat yalnızca bireysel ibadetler ya da belirli ahlaki normlarla sınırlı değildir. Şeriat, insanların dünyadaki ve ahiretteki mutluluğunu sağlama amacı güder. Bu nedenle, şeriatın amaçlarını (makâsıd-şeriat) doğru anlamak, içtihat ve hukuki uygulamaların doğru bir şekilde yapılabilmesi için gereklidir.
Kim Yerli? Kim Göçmen? Kim Yabancı?
Bilinen insanlık tarihinin en kadim meselesidir göç… Bir yerden başka bir yere gitmek anlamında hareketi/dinamizmi/devingenliği havi bir boyuta sahiptir. Nedenleri çeşitlidir… Coğrafyanın zorlayıcılığı olabileceği gibi açlık-yoksulluk-kıtlık-savaş da olabilir… Bir inancın-itikadın-ideolojinin yayılmasını sağlamak ya da ticari faaliyetler de dahildir bu nedenlerin arasına… Her halükarda mekan değişimi söz konusudur ve bu değişim tarih boyunca başka değişimleri de beraberinde getirmiştir.
Mahremiyet Algısının Dönüşümü ve Mimariye Etkisi
Mahremiyet, kişinin kendini güvende ve huzurlu hissetmesi ve toplumun refahının sağlanması için Allah’ın kulları yararına belirlediği yaşama dair sınırlardır. Kişinin sosyo-kültürel yaşantısının da şekillendirdiği mahremiyet sınırları, insanın kendiyle olabilme, kendi olabilme alanını tanımlar. Mahremiyet olgusu, toplumların birbirleriyle etkileşimi ve bu etkileşimin teknolojik gelişmeler ile hızlanması sonucu insanların zihninde zamanla değişime uğramış ve bu değişim hayatın birçok alanına yansımıştır.