Ölümlü olma düşüncesi tarihin başından beri insanoğlunun peşini bırakmayan açık yarası olmuştur. Babil kahramanı Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun ölümü üzerine şu sözleri söylemiştir: “Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum.” Gılgamış hepimiz adına konuşuyor, onun ölümden korktuğu gibi hepimiz korkarız ölümden. “Old Men Never Die” orijinal adıyla “Piremard’ha Nemimirand” (Ölümsüzler Köyü), yarım asırdır kimsenin ölmediği bir köyde yaşayan 100 yaşındaki Aslan ve arkadaşlarını konu ediniyor. Azeri asıllı İranlı yönetmen Reza Jamali’nin ilk uzun metrajlı filmi.
Fotoğrafçılıktan gelen Erdebilli yönetmen, filmin her planında bize görsel bir şölen sunuyor. Müthiş bir doğa ve yemyeşil bir köyde geçiyor film. Ölmek isteyen ancak ölemeyen yaşlıları konu edinen kara mizah türünde olan film, her sahnesinde ağır bir konu olan ölümü, yer yer düşündürerek güldürüyor. Diyaloglarının büyük çoğunluğu Türkçe olan filmin çekimleri 2019 yılında Erdebil’in köylerinde çekilmiş. Yaşam ve Ölüm gibi ağır konuların hayatın doğal akışı içinde, naif, abartısız, mizah ile harmanlanarak anlatıldığı etkileyici bir film “Ölümsüzler Köyü.”
Modernliğin henüz ulaşamadığı köyün güzelliği ve doğallığı, oynayan oyuncuların başroldeki Aslan karakteri hariç tamamının amatör olması filmi daha etkileyici kılmış. Doğal sahneler bizi içine çekiyor. Kendimizi köyümüze gitmiş gibi hissediyoruz. Yaşlı oyuncular amcalarımız ve dedelerimiz kadar tanıdık geliyor bize. Bu köyde son 45 yıldır ölen olmamış. Yüz yaşının üzerinde, hatta yüz yirmi yaşında ihtiyarlar var. Bulutların ve sislerin inip okşadığı, her ânı farklı bir renk cümbüşüne sahne olan, göz alabildiğince uzayıp giden yemyeşil tarlalarıyla, kıvrılarak inip çıkan yollarıyla, gökyüzüne yakın tablo gibi bir köy.
Ancak ne var ki bu köyün bir sıkıntısı var; kimsenin ölmemesi. Havasının bu kadar temiz olması, insanın adeta bulutlara değecek kadar onlara kendisini yakın hissetmesi ile rüya gibi bir alem tasavvuru var ediyor ve cennet tasvirini akla getiriyor yönetmen. Haliyle buradaki yaşlıların yaşları oldukça geçkin olmasına rağmen ölmemeleri onları çeşitli ölüm şekillerini denemeye itiyor.
Daha önce şehirde yaşayan Sare, annesinin ölümünden sonra felç olan yaşlı babasını koruma altına almak, hastalıktan ve ölümden uzak tutmak için alıp bu köye getirmiş. Beklediği gibi de olmuş. Babası burada iyileşmiş. Köyün ölümsüzlüğüne inanmaya başlayan Sare, Asker Ali’den de babasını alıp bu köye getirmesini ister. Köye babasını getiren Ali’nin babası da burada iyileşiyor.
Bir köy düşünün ki orada ölmek sevinçli bir şey olsun. Oysa ki hepimiz ölümden korkar ve yaşama, ölümü unutarak sıkıca sarılırız ve dünya hayatında bizi oyalayacak bin bir şeyle meşgul olur, ölüm fikrini öteleriz sürekli. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarız ve her ölüm başkasınındır anlayışıyla hareket ederiz insanoğlu olarak. Ve ölümsüz olmak isteriz. Bunun için modern zamanların bize vaadettiği sağlıklı yaşam önerilerinin pek çoğunu yaparız. Organik beslenir, doğal yaşam koçlarının öne sürdüğü o ömrü uzatan tavsiyeleri dilimize pelesenk eder dururuz. Peki ya ölümsüzlük ayağımıza gelse ve uzun yaşasak, hem de bayağı uzun, ölmeyi arzular mıyız? Acaba hâlâ ölümsüz olmayı ister miyiz? İran’ın uzak bir yerinde oldukça güzel doğasıyla tasvir edilen bu köyde yarım asırdır kimse ölmemiş. Bu köyde kara haber, birinin ölmesi değil; aksine ölmemesidir. Filmdeki oyuncuların tamamı yaşlı. Gençlerden sadece genç bir kız olan Sare ve askerlerden aynı zamanda filmdeki anlatıcı konumunda bulunan Asker Ali’yi görürüz sadece. Askerler devlet tarafından görevlendirilmiş koruyuculardır. Peki kimi dersiniz? Köyü dış düşmandan ya da başka bir tehlikeden değil; bilakis bu uzun ömrü istemeyen ihtiyarların kendilerinden korumak için görevlendirilmişlerdir.
Ölümsüzler Köyü’nün baş kahramanı Aslan dede yüz yaşında ve hikâyesinde saklı bir nedenden dolayı lanetlendiğini ve bu yüzden Azrail’in gelip onun canını almadığını düşünür ve ölmek için elinden geleni yapar. Askerler ise onu ele başı olarak görür ve her seferinde buna engel olmak için elinden geleni yaparlar. Aslan dede kendini suçlu gördüğü için de ölümün çaresini arar ve belki kendisi ölürse bu lanetin ortadan kalkıp köyün tekrar bir ölümlüler köyü olacağına inanır. Böylelikle Azrail’e mevcudiyetini hatırlatmak ister çünkü onu unuttuğunu düşünür.
Köyün yaşlıları ölümlü olabilmek için intiharı da denerler ancak ondan da bir netice alamazlar. Bütün bu çabaların sonunda köyde birinin öleceği haberi alınır. Köyün ihtiyar delikanlıları tam da hayata sarılıp yaşamaya karar vermişken apar topar cenaze evine giderler ancak bu sefer de bekledikleri olmaz ve kimse ölmez. İhtiyarların bir kısmı Aslan dedeyi intihar için teşvik ederken, Asker Ali bunun bir hurafeden ibaret olduğunu dile getirir. Tam tekrar hayata sarılıp yaşamaya tutunacakları zaman köyden birinin ölüm haberi gelir; asker haklı çıkmıştır. Ölümsüzlük bir hurafeden ibarettir. Bu sefer de hepsini ölüm korkusu sarar, plan bellidir; Azrail’i köyden kovmak. Nihayet yıllardır bekledikleri Azrail köylerine gelmiştir. Neden kovacaklardır onu? Planları bu kez de bunun üzerinden devreye girecektir.
Yönetmen, ölmeyen bir yaşlılar topluluğu ile herkesin ulaşmak istediği ölümsüzlük duygusuna vurgu yaparken, aslında hepimizin derinlerinde var olan ölüm korkusuna işaret etmiş ve bunu muhteşem bir mizah unsuru haline getirerek izleyiciye sunmuştur. Anlatılan aslında hepimizin hikâyesi. İnsanın hikâyesi. Senin…benim…bizim hikâyemiz.
Sinema okuryazarı ve okuryazarlığı, filmleri edilgen bir şekilde tüketmekle aynı anlama gelmez. Onlarla aktif bir diyalog içine girerek, kendi kültürel önyargılarını sorgular ve filmler aracılığıyla dünyaya dair daha geniş, daha derin bir perspektif edinmeye ulaşmayı sağlayabilir. Belki de bu, hem okuryazarlık hem okuryazar kavramı için dönüştürücü gücü temsil eder; bireyi daha eleştirel, daha empatik ve daha bilgili bir insan yapar.
Yalnızlık içinde olup huzura erememekten söz ediyorum – ama bir ressamın ücra bir bölgede herkes tarafından bir kaçık, bir katil, bir serseri vs. vs. olarak görüldüğünde karşılaştığı türden yalnızlık. Evet, ufak bir sıkıntı olabilir ama sonuçta bir sıkıntı. Bir yabancı, üstelik garip ve sevimsiz biri sayılıyorsun – kırsal alan ne kadar ilham verici ve güzel olursa olsun
Peki ya hâlâ gaflet uykusundan uyanamayanlar? Hala rutinlerine kıyamayanlar! Dünyanın gözü önünde soykırım yaşanırken, binlerce çocuk katledilirken sessiz harflerle bile olsun konuşamayanlar? Ticaretime, ünvanıma, marka değerime, kişisel ilişkilerime zarar gelir diye susanlar? Yahut konuşur gibi görünüp de saman altından su yürütenler?
Bu soruların cevaplarında adımızın geçme endişesini ve “hayvandan bile aşağılık olanlar zümresi”ne dahil olma korkusunu sürekli taşımalıyız.
Ölümsüzler Köyü
Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm;
Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm.
Ölümlü olma düşüncesi tarihin başından beri insanoğlunun peşini bırakmayan açık yarası olmuştur. Babil kahramanı Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun ölümü üzerine şu sözleri söylemiştir: “Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum.” Gılgamış hepimiz adına konuşuyor, onun ölümden korktuğu gibi hepimiz korkarız ölümden. “Old Men Never Die” orijinal adıyla “Piremard’ha Nemimirand” (Ölümsüzler Köyü), yarım asırdır kimsenin ölmediği bir köyde yaşayan 100 yaşındaki Aslan ve arkadaşlarını konu ediniyor. Azeri asıllı İranlı yönetmen Reza Jamali’nin ilk uzun metrajlı filmi.
Fotoğrafçılıktan gelen Erdebilli yönetmen, filmin her planında bize görsel bir şölen sunuyor. Müthiş bir doğa ve yemyeşil bir köyde geçiyor film. Ölmek isteyen ancak ölemeyen yaşlıları konu edinen kara mizah türünde olan film, her sahnesinde ağır bir konu olan ölümü, yer yer düşündürerek güldürüyor. Diyaloglarının büyük çoğunluğu Türkçe olan filmin çekimleri 2019 yılında Erdebil’in köylerinde çekilmiş. Yaşam ve Ölüm gibi ağır konuların hayatın doğal akışı içinde, naif, abartısız, mizah ile harmanlanarak anlatıldığı etkileyici bir film “Ölümsüzler Köyü.”
Modernliğin henüz ulaşamadığı köyün güzelliği ve doğallığı, oynayan oyuncuların başroldeki Aslan karakteri hariç tamamının amatör olması filmi daha etkileyici kılmış. Doğal sahneler bizi içine çekiyor. Kendimizi köyümüze gitmiş gibi hissediyoruz. Yaşlı oyuncular amcalarımız ve dedelerimiz kadar tanıdık geliyor bize. Bu köyde son 45 yıldır ölen olmamış. Yüz yaşının üzerinde, hatta yüz yirmi yaşında ihtiyarlar var. Bulutların ve sislerin inip okşadığı, her ânı farklı bir renk cümbüşüne sahne olan, göz alabildiğince uzayıp giden yemyeşil tarlalarıyla, kıvrılarak inip çıkan yollarıyla, gökyüzüne yakın tablo gibi bir köy.
Ancak ne var ki bu köyün bir sıkıntısı var; kimsenin ölmemesi. Havasının bu kadar temiz olması, insanın adeta bulutlara değecek kadar onlara kendisini yakın hissetmesi ile rüya gibi bir alem tasavvuru var ediyor ve cennet tasvirini akla getiriyor yönetmen. Haliyle buradaki yaşlıların yaşları oldukça geçkin olmasına rağmen ölmemeleri onları çeşitli ölüm şekillerini denemeye itiyor.
Daha önce şehirde yaşayan Sare, annesinin ölümünden sonra felç olan yaşlı babasını koruma altına almak, hastalıktan ve ölümden uzak tutmak için alıp bu köye getirmiş. Beklediği gibi de olmuş. Babası burada iyileşmiş. Köyün ölümsüzlüğüne inanmaya başlayan Sare, Asker Ali’den de babasını alıp bu köye getirmesini ister. Köye babasını getiren Ali’nin babası da burada iyileşiyor.
Bir köy düşünün ki orada ölmek sevinçli bir şey olsun. Oysa ki hepimiz ölümden korkar ve yaşama, ölümü unutarak sıkıca sarılırız ve dünya hayatında bizi oyalayacak bin bir şeyle meşgul olur, ölüm fikrini öteleriz sürekli. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarız ve her ölüm başkasınındır anlayışıyla hareket ederiz insanoğlu olarak. Ve ölümsüz olmak isteriz. Bunun için modern zamanların bize vaadettiği sağlıklı yaşam önerilerinin pek çoğunu yaparız. Organik beslenir, doğal yaşam koçlarının öne sürdüğü o ömrü uzatan tavsiyeleri dilimize pelesenk eder dururuz. Peki ya ölümsüzlük ayağımıza gelse ve uzun yaşasak, hem de bayağı uzun, ölmeyi arzular mıyız? Acaba hâlâ ölümsüz olmayı ister miyiz? İran’ın uzak bir yerinde oldukça güzel doğasıyla tasvir edilen bu köyde yarım asırdır kimse ölmemiş. Bu köyde kara haber, birinin ölmesi değil; aksine ölmemesidir. Filmdeki oyuncuların tamamı yaşlı. Gençlerden sadece genç bir kız olan Sare ve askerlerden aynı zamanda filmdeki anlatıcı konumunda bulunan Asker Ali’yi görürüz sadece. Askerler devlet tarafından görevlendirilmiş koruyuculardır. Peki kimi dersiniz? Köyü dış düşmandan ya da başka bir tehlikeden değil; bilakis bu uzun ömrü istemeyen ihtiyarların kendilerinden korumak için görevlendirilmişlerdir.
Ölümsüzler Köyü’nün baş kahramanı Aslan dede yüz yaşında ve hikâyesinde saklı bir nedenden dolayı lanetlendiğini ve bu yüzden Azrail’in gelip onun canını almadığını düşünür ve ölmek için elinden geleni yapar. Askerler ise onu ele başı olarak görür ve her seferinde buna engel olmak için elinden geleni yaparlar. Aslan dede kendini suçlu gördüğü için de ölümün çaresini arar ve belki kendisi ölürse bu lanetin ortadan kalkıp köyün tekrar bir ölümlüler köyü olacağına inanır. Böylelikle Azrail’e mevcudiyetini hatırlatmak ister çünkü onu unuttuğunu düşünür.
Köyün yaşlıları ölümlü olabilmek için intiharı da denerler ancak ondan da bir netice alamazlar. Bütün bu çabaların sonunda köyde birinin öleceği haberi alınır. Köyün ihtiyar delikanlıları tam da hayata sarılıp yaşamaya karar vermişken apar topar cenaze evine giderler ancak bu sefer de bekledikleri olmaz ve kimse ölmez. İhtiyarların bir kısmı Aslan dedeyi intihar için teşvik ederken, Asker Ali bunun bir hurafeden ibaret olduğunu dile getirir. Tam tekrar hayata sarılıp yaşamaya tutunacakları zaman köyden birinin ölüm haberi gelir; asker haklı çıkmıştır. Ölümsüzlük bir hurafeden ibarettir. Bu sefer de hepsini ölüm korkusu sarar, plan bellidir; Azrail’i köyden kovmak. Nihayet yıllardır bekledikleri Azrail köylerine gelmiştir. Neden kovacaklardır onu? Planları bu kez de bunun üzerinden devreye girecektir.
Yönetmen, ölmeyen bir yaşlılar topluluğu ile herkesin ulaşmak istediği ölümsüzlük duygusuna vurgu yaparken, aslında hepimizin derinlerinde var olan ölüm korkusuna işaret etmiş ve bunu muhteşem bir mizah unsuru haline getirerek izleyiciye sunmuştur. Anlatılan aslında hepimizin hikâyesi. İnsanın hikâyesi. Senin…benim…bizim hikâyemiz.
İlgili Yazılar
Mustafa Ökkeş Evren’den Hız Çağına “Sus İşareti”
“Az söz er öğüdüdür
Çok söz hayvan yüküdür
Bilire bir söz yeter
Sende gevher var ise”
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Ördeklerin Göçü& Şemsiye
Sinema okuryazarı ve okuryazarlığı, filmleri edilgen bir şekilde tüketmekle aynı anlama gelmez. Onlarla aktif bir diyalog içine girerek, kendi kültürel önyargılarını sorgular ve filmler aracılığıyla dünyaya dair daha geniş, daha derin bir perspektif edinmeye ulaşmayı sağlayabilir. Belki de bu, hem okuryazarlık hem okuryazar kavramı için dönüştürücü gücü temsil eder; bireyi daha eleştirel, daha empatik ve daha bilgili bir insan yapar.
Bir Kulak Bir Jilet Bir İsyan: Van Gogh
Yalnızlık içinde olup huzura erememekten söz ediyorum – ama bir ressamın ücra bir bölgede herkes tarafından bir kaçık, bir katil, bir serseri vs. vs. olarak görüldüğünde karşılaştığı türden yalnızlık. Evet, ufak bir sıkıntı olabilir ama sonuçta bir sıkıntı. Bir yabancı, üstelik garip ve sevimsiz biri sayılıyorsun – kırsal alan ne kadar ilham verici ve güzel olursa olsun
Rutin Olmayan Bir Yazı
Peki ya hâlâ gaflet uykusundan uyanamayanlar? Hala rutinlerine kıyamayanlar! Dünyanın gözü önünde soykırım yaşanırken, binlerce çocuk katledilirken sessiz harflerle bile olsun konuşamayanlar? Ticaretime, ünvanıma, marka değerime, kişisel ilişkilerime zarar gelir diye susanlar? Yahut konuşur gibi görünüp de saman altından su yürütenler?
Bu soruların cevaplarında adımızın geçme endişesini ve “hayvandan bile aşağılık olanlar zümresi”ne dahil olma korkusunu sürekli taşımalıyız.