Cemal Süreya’nın ‘’Sonbahar sanattır, diğerleri mevsim.’’ sözü şu günlerde sık sık karşımıza çıkmakta. Sarı, turuncu, kırmızı, yeşil yaprakların üzerinde kulağı okşayan haşır huşur sesler arasında yürürken bu sanatın bir parçası olmanın verdiği haz, hayret ve hayranlık farkındalıkla yaşayan herkes için benzersiz bir his olmalı. Eğer bu mevsimde bir de göl kenarında yürüme imkânı bulursanız, suyun yüzeyinde kaygısızca dönüp duran yaprakların seyri, bu görsel şöleni kat be kat arttırır. Peki, gerçekte sanat olan, sanatlı olan sadece sonbahar mıdır? Kar tanelerinin yere inişi, yağmurun şıkırtısı, ağaçların çiçeklenişi daha mı az heyecan verir insana? Mevsimler, insanlar, ağaçlar, kuşlar ve yaratılmış olan her bir ‘’şey’’ hikmetle bakıldığında kendi başına bir sanat, kendi başına şaheser değil midir? Rabbimiz tüm ağaçları tek çeşit, tek renk yaratsaydı mesela, nereden bilebilirdik söğüdün altında oturmanın zevkini, ıhlamurun kokusunu… Bilmediğimiz bilginin itirazcısı olamayacağımıza göre öylece kabullenirdik tabii ki. Tüm bu ağaçlar, çokça sevdiğim kuşlar ve çocuklar… Evren ve evrenin işleyişindeki mükemmellik kadar her bir varlığın eşsiz ve benzersiz yaratılması, biricik kılacak hususiyetlerle ince ince donatılması da hayret ve haşyet uyandırıcıdır. Bir ormanda yürüseniz mesela onlarca çeşit yaprakla, dolayısıyla ağaçla karşılaşırsınız. Hepsi ağaçtır ama hepsi birbirinin aynı değildir. Aynı türden ağaçlar bile tıpatıp birbirinin aynı değildir. Kimi bodur, kimi devasa, kimi fidan, kimi asırlık, kimi eğri büğrü, kimi elif gibi dimdik olan bu ağaçlar benzer özellikte ama aynı zamanda biriciktir. Evrende inceleyeceğimiz her şeyde bu özenli ve biricik yaratılışı görmek mümkündür. Peki neden? Neden İlahi Kudret görev ya da yaratılış gayesi bakımından aynı ya da benzer olan türleri tekdüze ya da yeknesak bir biçimde değil de, her birini ayrı ayrı özel ve biricik olarak yarattı? Gelin cevabını varoluşun en başında arayalım ve Hz. Adem (as)’dan başlayalım söze.
Hz. Adem (as) yaratılırken Rabbimiz O’nu bazı meziyetlere haiz olarak yaratmıştı. Bu meziyetlerden biri de ‘’sanat sahibi olma ve sanatlı iş yapma’’ becerisidir. Düşünsenize ilk insansınız, yeryüzünde sizden başka kimse yok, ama Rabbiniz sizden alelade değil de sanatla iş yapmanızı istiyor. Bu bilgiyi öğrendiğimde oldukça etkilenmiştim, zira sanat günümüzde İslam toplumlarında bu denli bir kıymette değil maalesef. Nedir peki, yaratılışın tabiri caizse sıfır noktasında bile, İlahi İrade tarafından nokta-i nazara verilen sanat? Seküler ya da muhafazakâr/dindar oluşunuz sanatı tanımlama biçiminizi etkileyebilir. Batı aklı sanatı ‘’yaratıcılık ve hayal gücünün somut ifadesi ‘’ olarak tanımlarken, İslam medeniyeti ise sanatı ‘’ akla ve kalbe en yüksek güzellik tadını verecek şekilde bir duygu ve düşünceyi ifade çabası’’ ya da ‘’bir işi her bakımdan en üst derecede icra etme’’ şeklinde tanımlamaktadır. Hz. Adem(as)’a tekrar dönecek olursak naçizane kanaatim o dur ki; Hz. Adem (as)’in evvela cennette yaratılıp sonra dünyaya gönderilişinin hikmetlerinden birisi de, dünya hayatının inşasında, (Kuran’dan edindiğimiz bilgiye göre hayallerin ötesinde güzelliklerin olduğu, tüm duyu ve duygularımıza hitap eden) cennetin referans kılınmasıdır. Elbette insan iradesi dünyayı cennete çeviremez, ancak tüm güzellikler cennetten bir parçadır dersek de yanlış olmaz. Zira Rabbimiz bir ayette “Cennetlerin meyvelerinden kendilerine her rızık verilişinde, ‘Bu (tıpkı) daha önce (dünyada iken) bize verilen rızık!’ diyecekler. Hâlbuki bu rızık onlara (dünyadakine) benzer olarak verilmiştir.” (Bakara-25) buyurmuştur. Öyleyse dünya da, ahiret de Rabbimizin sanatının farklı tezahürlerini seyredeceğimiz iki farklı âlemdir diyebiliriz.
Allah’ın yaratma sanatının en nadide örneklerinden biri de hiç şüphesiz insandır. Gerek biyolojik, gerek fizyolojik, gerekse duygu dünyası, iç alemi bakımından yeryüzünde Allah’ın halifesi olma payesine layık, özel bir donanımla yaratılan insan; bu yönüyle eşrefi mahlukat sayılmıştır. Tüm varlığı hikmetle okuyabilecek, üretebilecek, inşa edebilecek, yönetebilecek bir potansiyele sahip olarak yaratılan insan; aynı zamanda binbir çeşit duygu ve duyuyla yaratılmıştır. Tüm bu meziyetler ve donanımlar elbette boşa değildir. Her birini kendine mahsus şekilde beslemek, büyütmek ve çalıştırarak geliştirmek gerekir. Bedenin gıdası yemek içmek, ruhun gıdası ibadet, zihnin gıdası okumak, fikretmek, kalbin gıdası zikretmek… Peki duyularımızın, duygularımızın gıdası yok mu? Madem ki yaratılmış her şeyin bir anlamı ve gayesi var. Öyleyse duyu ve duygularımızın var oluşunun da bir anlamı ve bir yaratılış amacı var. Hissetmek! Sanatı ve hakiki sanatçı olan Sani ve Bani olan Rabbimizin varlığını, âlemin her bir zerresinde hissetmek! Varoluşumuzun künhünde, en temelde var olan duyumuzdur hissetmek. Modern bilim, insanı beş temel duyu organıyla sınırlandırsa da tasavvuf erbabı insanın sayısız letaifinin olduğunu söyler. Yaratılış gayesine hizmet eden insanın letaifleri kuvvetlenir ve artık ‘’Rabbi onun gören gözü, işiten kulağı olur.” Bununla, bir insanın her işinde en iyi ölçüyü, en iyi kıvamı yakalaması kast edilir ki bu da bir kul için kemal hâlidir. Kemale ermenin en mühim yollarından biri de şüphesiz sanattır. Bundan mütevellit kâinat bizim o binbir letaifimize hitap edecek, besleyip geliştirecek bir biçimde eksiksiz bir sanatla yaratılmıştır. Renkleriyle, sesleriyle, şekli şemailiyle gah ruhumuzu okşar, gah içimizi ürpertir ve bizi hâlden hâle sürükler. Hayal dünyamızda, iç âlemimizde sadece şahsımıza münhasır nice esrarın perdesini aralar. Her bir duyu ya da letaif his dünyamızda farklı bir mana icra eder. Kimi manzaraların içimizdeki merhameti coşturması, kimi sözlerin hüznümüzü arttırması, kimi yüzlerin gönlümüzü mesrur etmesi hep bundandır. Kendi dahi bir sanat eseri olan insanın, kâinattan mülhem sergilediği sanat eserleri de kalbimizde karşılık bulur. Bu sebeple iyi icra edilmiş bir müzik bizi harekete geçirebilir, bazen de bir resim içimize, ta en derinimize inebilir. Sanatın ve sanat eserinin ya da güzel olanın insanlar üzerinde yüksek bir etkiye sahip olduğu bilimsel olarak da defalarca kanıtlanmıştır. İnsanın güzel olana ilgisinin ve meylinin keşfi bugün reklam sektöründen eğitime varıncaya kadar pek çok alanda bir cazibe aracı olarak kullanılmaktadır. Ancak sanatın etkisinin keşfi yeni bir şey değildir. Hz. Adem (as)’dan bu yana insan bir yandan maddi âlemini inşa ederken, bir yandan da derunundaki öz aleminin yapı taşlarını oluşturmuştur. Hakeza vahiy de, insanı salt ‘’Yaptım oldu.’’ ya da ‘’İş görsün yeter.’’ mantığından şiddetle men eder. İnsanlık tarihinin en başında Kabil ve Habil kıssasında, Kabil’in tarımla uğraştığını ve Allah yolunda infak emri gelince işe yaramaz, çer çöp sayılacak bir yığını getirdiğini ve bunun Allah tarafından kabul görmediğini ayeti kerime oldukça üst bir perdeden insanoğluna beyan eder. Eşrefi mahlukat olarak tanımlanan insanın her amelinde güzel ve özenli davranması ilahi bir emirdir.
Sanat; yukarıda da beyan edildiği üzere ‘’her işi en iyi bir biçimde temsil veya icra’’ etmek olarak düşünüldüğünde, Müslüman şahsiyetin vazgeçilmez bir unsuru olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.
Gerek Hz.Peygamber’in hayatına bakıldığında, gerekse tarihe yön veren veya adını kazıyan milletler ve toplumlar ele alındığında ‘’sanat’’ın başat bir unsur olduğu gözlenmektedir. Çünkü esasen insanın içindeki cevher, bedenin ekmeğe suya ihtiyaç duyması gibi güzelliğe, özene, sanata muhtaçtır. İnsan içindeki bu muhtaciyetinden yola çıkarak ve kâinattan mülhem sanatını kimi zaman bir sözle, kimi zaman musikiyle, kimi zaman maharetli ellerin işleyip şekillendirdiği bir eserle dışa vurmuştur. Batı daha çok sanatı, (belki Tanrı’ya karşı manifest bir aracı kılarak) insan elinin işleyebileceği en son mükemmellikte heykeller inşa ederek kullanmıştır. Bununla beraber insanlığın kültürel mirasına büyüklüğü yadsınamaz edebi eserler, müzikler, resimler ve daha pek çok katkılar sunmuştur. Doğu veya İslam toplumlarında ise vahyin belirlediği sınırlar ölçüsünde daha zarif, tabiata uyumlu, insanın sadrına ve ruhuna şifa, göze hitap eden mimari eserler, hakikati veciz bir şekilde ifade eden edebi eserler, akli ve ruhi hastalıkları dahi iyi eden musiki icralarla sanatın temsil edildiğini görüyoruz. Endülüs Emevi Devleti, Selçuklu ve son dönem İslam devleti olan Osmanlı, İslam devletleri arasında pek çok alanda olduğu gibi İslami sanatın temsilinde de oldukça üstün bir konuma sahiptir. Ancak; Fransız İhtilali ve 1. Dünya Savaşı sonrası yaşanan büyük savrulmadan ‘’sanat’’ da etkilenmiştir. Asırlar boyunca her alanda kendi prensiplerini oluşturmuş İslam medeniyeti, savaşın yıkıcı etkileri ve yeni kurulan ulus devletlerin geçmişini tümden reddi gibi nedenlerle büyük ölçüde yitip gitmiştir. Köklerin reddinden doğan bu boşluk Batı’nın kültür istilası için alan açmıştır. Özellikle sanat Batı’nın kullandığı ‘’soft’’ bir kitlesel silaha dönüşmüştür diyebiliriz.
Örneğin; kendi sanat serüvenimize baktığımızda; sanatın bir önceki yüzyıla kadar dindar Türk halkının olağan yaşamının bir parçası olduğu günlerden, sanatın tamamen devşirme alanlarda (tiyatro, opera, sinema, güzellik yarışmaları…) sadece ‘’Beyaz Türklere’’ münhasır olduğu günlere geliş serüvenimizde elbette Batı’nın ve Batıcılık anlayışının rolü oldukça büyüktür. Osmanlı’nın çöküşü ve yeni kurulan Türk devletinin Osmanlı’yı ve Osmanlı Medeniyetini külliyen reddi-miras tavrından ve bir an önce ve hızla Batılılaşma arzusundan sanat anlayışımızda payını almıştır. Yeni kurulan Türk devletinin hemen hemen hiçbir kademesinde ve toplumu yapılandıran hiçbir kurumsal oluşumda din belirleyici bir etmen değildir artık. Dindar halk temel yaşamını sürdürmek için şapka kanunu, harf inkılabı, soyadı kanunu gibi değişikliklere uyumlansa da; sanat gibi tercihe bağlı alanlarda İslami prensiplere bağlılığından kaynaklı olarak uzun yıllar mesafeli olmak zorunda kalmıştır. Bu mesafe yıllar geçtikçe açılmış, dindar kesimle sanat iki zıt cenah olarak yorumlanmış. Batı kültürünün sanat adı altında çeşitli yollarla dayatılması(tangolar, danslar, müzikaller…) kültürel yozlaşmayı beraberinde getirmiş, sanat diye tabir edilen pek çok niteliksiz ve kalitesiz iş ortaya çıkmıştır. Silahla boyun eğdiremediği toplumları sanat, eğitim, sosyal ağlar yoluyla işgal etmek Batı’nın oldukça başarılı olduğu bir husustur. Zamanla sanatın kendisi muhafazakâr halk için kaçınılması gereken ‘’yasaklı’’ bir mecraya dönüşmüş. Dinine düşkün Anadolu insanı tüm bu nedenlerden ötürü kendilerini ve dahi çocuklarını sanattan uzak tutarak büyütmüş, öyle ki yer yer şarkı söylemekten/dinlemekten, şiir yazmaya değin pek çok şey günahtan sayılmıştır. Ancak 1950’lerde Necip Fazıl’ın edebi devrimi(ki o da sol cenahta yetişmiş, sonradan İslamileşmiş biridir) akabinde Sezai Karakoç’un ve elbette yine sol cenah içerisinde yetişmiş ancak daha sonra İslam’a yönelmiş İsmet Özel’in karşı konulamaz edebi başarısı ve ismini sayamadığımız pek çok öncünün etkisi, tüm bunlara ek 80’lere gelindiğinde İran’ın sinemada ses getirecek çalışmalara imza atmasıyla muhafazakâr camia yitik malı olan sanata yeniden ama oldukça temkinli bir dönüş yapmıştır. Bu yavaş ama derin dönüşüm, oldukça zengin kaynaklardan beslenerek meydana gelmiştir. Sanatı tekelinde tutan elit kesimin sığ dünya görüşünün aksine; entelektüel, her iki dünya görüşünün ana kaynaklarına da iyi derecede hâkim muhafazakâr sanatçılar yetişmeye başlamıştır. Bu derin, sessiz ve oldukça yavaş ve oldukça temkinli yükselen dip dalga, şimdilerde ise yeni sanat alanında kendi kimliğiyle varoluş mücadelesi veriyor. Öyle ki ‘’muhafazakâr/ dindar’’ olarak etiketlenen bu insanlar, Nazım Hikmet okumakta, Vedat Türkali okumakta ya da Suavi, Erkan Oğur dinlemekte bir mahsur görmüyordu. Yıllar önce Fazıl Say dünyaca ünlü piyanistlerle konser verdiğinde, ülkenin büyük çoğunluğu bu sevinci gönülden paylaşabilmişti. Ara Güler fotoğrafları dindar şahsiyetlerin de kalbini okşuyordu. Eşkıya’nın iyi bir film olduğunu muhafazakâr camia da bilebiliyordu. Ancak muhafazakâr camianın tüm bu entelektüel birikimi, sanatı tekelinde tutan kesim tarafından göz ardı ediliyor, ayrıca din-ahlaki tüm normları reddederek sözde özgür ve modern yapısıyla da sadece belli bir kesimin varlık alanı oluyordu. 2000’li yıllarda sosyal medya ağlarının ve bireysel yayın organlarının çoğalması, Müslüman şahsiyetin kamusal görünürlüğünü arttırmasına zemin sağlamıştır. Böylece muhafazakâr kesim şimdiye kadar dokunamadığı, sadece seyircisi olduğu sanat alanlarında kendi kimliğinden ödün vermeden varlık gösterme imkânı bulmuştur. Ancak bu durum Cumhuriyetin kuruluşundan beri sanatı ve sanatçıyı tekelinde tutan elit kitleyi rahatsız etmiş ve o kadar da hoşgörülü olmadıklarını açıkça ilan etmişlerdir. Örneğin, bilmem hatırlar mısınız ama bundan birkaç yıl önce İbrahim Kalın, Erkan Oğur’la bir düet çalışması yapmıştı. Ancak eserin yayınlanmasının ardından sol cenahta büyük bir kıyamet kopmuş, Erkan Oğur büyük bir karalama kampanyasına maruz kalmıştı. Ve bu olaydan birkaç gün sonra da çıkıp o talihsiz açıklamayı yapmıştı. “Özür dilerim bu bir hataydı, bunu yapmamalıydım.’’ Hata olan neydi? Müzik camiasında rüştünü ispatlamış bir sanatçıyken, dindar kimliğiyle varlık gösteren biriyle sanatını icra etmek mi hataydı? Yoksa sanat üzerinden elde edilen gücü kaybetme/paylaşma hususunda fire vermek miydi hata? Bilinmez. Belki hepsi, belki hiçbiri! Oysa Erkan Oğur bu açıklamayı yapana kadar muhafazakâr kesim oldukça olumlu karşılamıştı bu durumu. Sanatıyla var olan bir insanın, böyle ilkel bir tavır sergilemesi hem toplumsal anlamda bir hayal kırıklığı, hem de seküler camianın toplumun muhafazakâr kesimine karşı sığ bakışının somut bir örneğidir. Tüm bunlara rağmen, bugün muhafazakâr sanatın önlenemez yükselişinin somut örneklerini görebiliyoruz. Örneğin, yakın zamanda “Gülizar” filmiyle Altın Portakal başta olmak üzere pek çok ödüle layık gösterilen Belkıs Albayrak bunlardan biri. Ödül alırken yaptığı konuşma Gazze’den Türkiye’ye tüm kadınları kucaklayan, onure eden Müslüman sanatçıya yakışır, ders niteliğinde bir konuşmaydı. Bu gibi kült ödül mekanizmaları şimdiye değin hep belli bir kesimi ön plana çıkarmış, belli bir amaca hizmet etmiş olsa da dünyanın bu alanda pek çok yetkin mekanizması tarafından ödüllendirilen “Gülizar” filmine kayıtsız kalamamıştır. Biz o sahnede hep muhafazakâr kesimi; sözleriyle aşağılayan, üstenci bir dille ders veren ve toplumun gerçekliğinden uzak kimselerin yüceltildiğini izledik. Bunu daha iyi anlamanız için “Kuru Otlar Üstüne” filminin ödül konuşmasını ve “Gülizar” filminin ödül konuşmasını izlemenizi tavsiye ederim.
Son olarak sanat, biz Müslümanların öz malıdır, Rabbimizin yaratılışımıza nakşettiği cevherdir. O (cc) güzeldir ve güzeli sever. Müslüman şahsiyetin kendi öz benliği ile sanat alanında daha çok var olması, sanatı daha iyi anlaması ve temsil edebilmesi temennisiyle…
Eğitime ve eğitimciye kendi sinemamızdan bakmamız için münasip bir misal olan Öğretmen filmi, Anadolu’nun bir köşesinde öğretmenlik yapan ancak daha sonra İstanbul’a tayini çıkan Hüsnü karakterinden (Kemal Sunal), onun ailesinden ve yaşadıklarından bahseder.
Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm; Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm. Ölümlü olma düşüncesi tarihin başından beri insanoğlunun peşini bırakmayan açık yarası olmuştur. Babil kahramanı Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun ölümü üzerine şu sözleri söylemiştir: “Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum.” Gılgamış hepimiz adına konuşuyor, onun ölümden korktuğu gibi hepimiz korkarız ölümden. “Old Men Never Die” orijinal adıyla “Piremard’ha Nemimirand” (Ölümsüzler Köyü), …
Gösterişten hemen her zaman kaçınan metin, ayrıntıya verdiği değeri gözler önüne sermekten çekinmiyor. Seranın içinde, okura rehberli tur yaptıran satırlarda, renkli camların ışık oyunlarını görür gibi oluyorsunuz. Sanki o camların her birinden sakince bakıp, sarıyla, kırmızıyla, yeşille, siyahla ve morla kuşatılıyorsunuz.
Sanat Bizim Neyimiz Olur?
Cemal Süreya’nın ‘’Sonbahar sanattır, diğerleri mevsim.’’ sözü şu günlerde sık sık karşımıza çıkmakta. Sarı, turuncu, kırmızı, yeşil yaprakların üzerinde kulağı okşayan haşır huşur sesler arasında yürürken bu sanatın bir parçası olmanın verdiği haz, hayret ve hayranlık farkındalıkla yaşayan herkes için benzersiz bir his olmalı. Eğer bu mevsimde bir de göl kenarında yürüme imkânı bulursanız, suyun yüzeyinde kaygısızca dönüp duran yaprakların seyri, bu görsel şöleni kat be kat arttırır. Peki, gerçekte sanat olan, sanatlı olan sadece sonbahar mıdır? Kar tanelerinin yere inişi, yağmurun şıkırtısı, ağaçların çiçeklenişi daha mı az heyecan verir insana? Mevsimler, insanlar, ağaçlar, kuşlar ve yaratılmış olan her bir ‘’şey’’ hikmetle bakıldığında kendi başına bir sanat, kendi başına şaheser değil midir? Rabbimiz tüm ağaçları tek çeşit, tek renk yaratsaydı mesela, nereden bilebilirdik söğüdün altında oturmanın zevkini, ıhlamurun kokusunu… Bilmediğimiz bilginin itirazcısı olamayacağımıza göre öylece kabullenirdik tabii ki. Tüm bu ağaçlar, çokça sevdiğim kuşlar ve çocuklar… Evren ve evrenin işleyişindeki mükemmellik kadar her bir varlığın eşsiz ve benzersiz yaratılması, biricik kılacak hususiyetlerle ince ince donatılması da hayret ve haşyet uyandırıcıdır. Bir ormanda yürüseniz mesela onlarca çeşit yaprakla, dolayısıyla ağaçla karşılaşırsınız. Hepsi ağaçtır ama hepsi birbirinin aynı değildir. Aynı türden ağaçlar bile tıpatıp birbirinin aynı değildir. Kimi bodur, kimi devasa, kimi fidan, kimi asırlık, kimi eğri büğrü, kimi elif gibi dimdik olan bu ağaçlar benzer özellikte ama aynı zamanda biriciktir. Evrende inceleyeceğimiz her şeyde bu özenli ve biricik yaratılışı görmek mümkündür. Peki neden? Neden İlahi Kudret görev ya da yaratılış gayesi bakımından aynı ya da benzer olan türleri tekdüze ya da yeknesak bir biçimde değil de, her birini ayrı ayrı özel ve biricik olarak yarattı? Gelin cevabını varoluşun en başında arayalım ve Hz. Adem (as)’dan başlayalım söze.
Hz. Adem (as) yaratılırken Rabbimiz O’nu bazı meziyetlere haiz olarak yaratmıştı. Bu meziyetlerden biri de ‘’sanat sahibi olma ve sanatlı iş yapma’’ becerisidir. Düşünsenize ilk insansınız, yeryüzünde sizden başka kimse yok, ama Rabbiniz sizden alelade değil de sanatla iş yapmanızı istiyor. Bu bilgiyi öğrendiğimde oldukça etkilenmiştim, zira sanat günümüzde İslam toplumlarında bu denli bir kıymette değil maalesef. Nedir peki, yaratılışın tabiri caizse sıfır noktasında bile, İlahi İrade tarafından nokta-i nazara verilen sanat? Seküler ya da muhafazakâr/dindar oluşunuz sanatı tanımlama biçiminizi etkileyebilir. Batı aklı sanatı ‘’yaratıcılık ve hayal gücünün somut ifadesi ‘’ olarak tanımlarken, İslam medeniyeti ise sanatı ‘’ akla ve kalbe en yüksek güzellik tadını verecek şekilde bir duygu ve düşünceyi ifade çabası’’ ya da ‘’bir işi her bakımdan en üst derecede icra etme’’ şeklinde tanımlamaktadır. Hz. Adem(as)’a tekrar dönecek olursak naçizane kanaatim o dur ki; Hz. Adem (as)’in evvela cennette yaratılıp sonra dünyaya gönderilişinin hikmetlerinden birisi de, dünya hayatının inşasında, (Kuran’dan edindiğimiz bilgiye göre hayallerin ötesinde güzelliklerin olduğu, tüm duyu ve duygularımıza hitap eden) cennetin referans kılınmasıdır. Elbette insan iradesi dünyayı cennete çeviremez, ancak tüm güzellikler cennetten bir parçadır dersek de yanlış olmaz. Zira Rabbimiz bir ayette “Cennetlerin meyvelerinden kendilerine her rızık verilişinde, ‘Bu (tıpkı) daha önce (dünyada iken) bize verilen rızık!’ diyecekler. Hâlbuki bu rızık onlara (dünyadakine) benzer olarak verilmiştir.” (Bakara-25) buyurmuştur. Öyleyse dünya da, ahiret de Rabbimizin sanatının farklı tezahürlerini seyredeceğimiz iki farklı âlemdir diyebiliriz.
Allah’ın yaratma sanatının en nadide örneklerinden biri de hiç şüphesiz insandır. Gerek biyolojik, gerek fizyolojik, gerekse duygu dünyası, iç alemi bakımından yeryüzünde Allah’ın halifesi olma payesine layık, özel bir donanımla yaratılan insan; bu yönüyle eşrefi mahlukat sayılmıştır. Tüm varlığı hikmetle okuyabilecek, üretebilecek, inşa edebilecek, yönetebilecek bir potansiyele sahip olarak yaratılan insan; aynı zamanda binbir çeşit duygu ve duyuyla yaratılmıştır. Tüm bu meziyetler ve donanımlar elbette boşa değildir. Her birini kendine mahsus şekilde beslemek, büyütmek ve çalıştırarak geliştirmek gerekir. Bedenin gıdası yemek içmek, ruhun gıdası ibadet, zihnin gıdası okumak, fikretmek, kalbin gıdası zikretmek… Peki duyularımızın, duygularımızın gıdası yok mu? Madem ki yaratılmış her şeyin bir anlamı ve gayesi var. Öyleyse duyu ve duygularımızın var oluşunun da bir anlamı ve bir yaratılış amacı var. Hissetmek! Sanatı ve hakiki sanatçı olan Sani ve Bani olan Rabbimizin varlığını, âlemin her bir zerresinde hissetmek! Varoluşumuzun künhünde, en temelde var olan duyumuzdur hissetmek. Modern bilim, insanı beş temel duyu organıyla sınırlandırsa da tasavvuf erbabı insanın sayısız letaifinin olduğunu söyler. Yaratılış gayesine hizmet eden insanın letaifleri kuvvetlenir ve artık ‘’Rabbi onun gören gözü, işiten kulağı olur.” Bununla, bir insanın her işinde en iyi ölçüyü, en iyi kıvamı yakalaması kast edilir ki bu da bir kul için kemal hâlidir. Kemale ermenin en mühim yollarından biri de şüphesiz sanattır. Bundan mütevellit kâinat bizim o binbir letaifimize hitap edecek, besleyip geliştirecek bir biçimde eksiksiz bir sanatla yaratılmıştır. Renkleriyle, sesleriyle, şekli şemailiyle gah ruhumuzu okşar, gah içimizi ürpertir ve bizi hâlden hâle sürükler. Hayal dünyamızda, iç âlemimizde sadece şahsımıza münhasır nice esrarın perdesini aralar. Her bir duyu ya da letaif his dünyamızda farklı bir mana icra eder. Kimi manzaraların içimizdeki merhameti coşturması, kimi sözlerin hüznümüzü arttırması, kimi yüzlerin gönlümüzü mesrur etmesi hep bundandır. Kendi dahi bir sanat eseri olan insanın, kâinattan mülhem sergilediği sanat eserleri de kalbimizde karşılık bulur. Bu sebeple iyi icra edilmiş bir müzik bizi harekete geçirebilir, bazen de bir resim içimize, ta en derinimize inebilir. Sanatın ve sanat eserinin ya da güzel olanın insanlar üzerinde yüksek bir etkiye sahip olduğu bilimsel olarak da defalarca kanıtlanmıştır. İnsanın güzel olana ilgisinin ve meylinin keşfi bugün reklam sektöründen eğitime varıncaya kadar pek çok alanda bir cazibe aracı olarak kullanılmaktadır. Ancak sanatın etkisinin keşfi yeni bir şey değildir. Hz. Adem (as)’dan bu yana insan bir yandan maddi âlemini inşa ederken, bir yandan da derunundaki öz aleminin yapı taşlarını oluşturmuştur. Hakeza vahiy de, insanı salt ‘’Yaptım oldu.’’ ya da ‘’İş görsün yeter.’’ mantığından şiddetle men eder. İnsanlık tarihinin en başında Kabil ve Habil kıssasında, Kabil’in tarımla uğraştığını ve Allah yolunda infak emri gelince işe yaramaz, çer çöp sayılacak bir yığını getirdiğini ve bunun Allah tarafından kabul görmediğini ayeti kerime oldukça üst bir perdeden insanoğluna beyan eder. Eşrefi mahlukat olarak tanımlanan insanın her amelinde güzel ve özenli davranması ilahi bir emirdir.
Gerek Hz.Peygamber’in hayatına bakıldığında, gerekse tarihe yön veren veya adını kazıyan milletler ve toplumlar ele alındığında ‘’sanat’’ın başat bir unsur olduğu gözlenmektedir. Çünkü esasen insanın içindeki cevher, bedenin ekmeğe suya ihtiyaç duyması gibi güzelliğe, özene, sanata muhtaçtır. İnsan içindeki bu muhtaciyetinden yola çıkarak ve kâinattan mülhem sanatını kimi zaman bir sözle, kimi zaman musikiyle, kimi zaman maharetli ellerin işleyip şekillendirdiği bir eserle dışa vurmuştur. Batı daha çok sanatı, (belki Tanrı’ya karşı manifest bir aracı kılarak) insan elinin işleyebileceği en son mükemmellikte heykeller inşa ederek kullanmıştır. Bununla beraber insanlığın kültürel mirasına büyüklüğü yadsınamaz edebi eserler, müzikler, resimler ve daha pek çok katkılar sunmuştur. Doğu veya İslam toplumlarında ise vahyin belirlediği sınırlar ölçüsünde daha zarif, tabiata uyumlu, insanın sadrına ve ruhuna şifa, göze hitap eden mimari eserler, hakikati veciz bir şekilde ifade eden edebi eserler, akli ve ruhi hastalıkları dahi iyi eden musiki icralarla sanatın temsil edildiğini görüyoruz. Endülüs Emevi Devleti, Selçuklu ve son dönem İslam devleti olan Osmanlı, İslam devletleri arasında pek çok alanda olduğu gibi İslami sanatın temsilinde de oldukça üstün bir konuma sahiptir. Ancak; Fransız İhtilali ve 1. Dünya Savaşı sonrası yaşanan büyük savrulmadan ‘’sanat’’ da etkilenmiştir. Asırlar boyunca her alanda kendi prensiplerini oluşturmuş İslam medeniyeti, savaşın yıkıcı etkileri ve yeni kurulan ulus devletlerin geçmişini tümden reddi gibi nedenlerle büyük ölçüde yitip gitmiştir. Köklerin reddinden doğan bu boşluk Batı’nın kültür istilası için alan açmıştır. Özellikle sanat Batı’nın kullandığı ‘’soft’’ bir kitlesel silaha dönüşmüştür diyebiliriz.
Örneğin; kendi sanat serüvenimize baktığımızda; sanatın bir önceki yüzyıla kadar dindar Türk halkının olağan yaşamının bir parçası olduğu günlerden, sanatın tamamen devşirme alanlarda (tiyatro, opera, sinema, güzellik yarışmaları…) sadece ‘’Beyaz Türklere’’ münhasır olduğu günlere geliş serüvenimizde elbette Batı’nın ve Batıcılık anlayışının rolü oldukça büyüktür. Osmanlı’nın çöküşü ve yeni kurulan Türk devletinin Osmanlı’yı ve Osmanlı Medeniyetini külliyen reddi-miras tavrından ve bir an önce ve hızla Batılılaşma arzusundan sanat anlayışımızda payını almıştır. Yeni kurulan Türk devletinin hemen hemen hiçbir kademesinde ve toplumu yapılandıran hiçbir kurumsal oluşumda din belirleyici bir etmen değildir artık. Dindar halk temel yaşamını sürdürmek için şapka kanunu, harf inkılabı, soyadı kanunu gibi değişikliklere uyumlansa da; sanat gibi tercihe bağlı alanlarda İslami prensiplere bağlılığından kaynaklı olarak uzun yıllar mesafeli olmak zorunda kalmıştır. Bu mesafe yıllar geçtikçe açılmış, dindar kesimle sanat iki zıt cenah olarak yorumlanmış. Batı kültürünün sanat adı altında çeşitli yollarla dayatılması(tangolar, danslar, müzikaller…) kültürel yozlaşmayı beraberinde getirmiş, sanat diye tabir edilen pek çok niteliksiz ve kalitesiz iş ortaya çıkmıştır. Silahla boyun eğdiremediği toplumları sanat, eğitim, sosyal ağlar yoluyla işgal etmek Batı’nın oldukça başarılı olduğu bir husustur. Zamanla sanatın kendisi muhafazakâr halk için kaçınılması gereken ‘’yasaklı’’ bir mecraya dönüşmüş. Dinine düşkün Anadolu insanı tüm bu nedenlerden ötürü kendilerini ve dahi çocuklarını sanattan uzak tutarak büyütmüş, öyle ki yer yer şarkı söylemekten/dinlemekten, şiir yazmaya değin pek çok şey günahtan sayılmıştır. Ancak 1950’lerde Necip Fazıl’ın edebi devrimi(ki o da sol cenahta yetişmiş, sonradan İslamileşmiş biridir) akabinde Sezai Karakoç’un ve elbette yine sol cenah içerisinde yetişmiş ancak daha sonra İslam’a yönelmiş İsmet Özel’in karşı konulamaz edebi başarısı ve ismini sayamadığımız pek çok öncünün etkisi, tüm bunlara ek 80’lere gelindiğinde İran’ın sinemada ses getirecek çalışmalara imza atmasıyla muhafazakâr camia yitik malı olan sanata yeniden ama oldukça temkinli bir dönüş yapmıştır. Bu yavaş ama derin dönüşüm, oldukça zengin kaynaklardan beslenerek meydana gelmiştir. Sanatı tekelinde tutan elit kesimin sığ dünya görüşünün aksine; entelektüel, her iki dünya görüşünün ana kaynaklarına da iyi derecede hâkim muhafazakâr sanatçılar yetişmeye başlamıştır. Bu derin, sessiz ve oldukça yavaş ve oldukça temkinli yükselen dip dalga, şimdilerde ise yeni sanat alanında kendi kimliğiyle varoluş mücadelesi veriyor. Öyle ki ‘’muhafazakâr/ dindar’’ olarak etiketlenen bu insanlar, Nazım Hikmet okumakta, Vedat Türkali okumakta ya da Suavi, Erkan Oğur dinlemekte bir mahsur görmüyordu. Yıllar önce Fazıl Say dünyaca ünlü piyanistlerle konser verdiğinde, ülkenin büyük çoğunluğu bu sevinci gönülden paylaşabilmişti. Ara Güler fotoğrafları dindar şahsiyetlerin de kalbini okşuyordu. Eşkıya’nın iyi bir film olduğunu muhafazakâr camia da bilebiliyordu. Ancak muhafazakâr camianın tüm bu entelektüel birikimi, sanatı tekelinde tutan kesim tarafından göz ardı ediliyor, ayrıca din-ahlaki tüm normları reddederek sözde özgür ve modern yapısıyla da sadece belli bir kesimin varlık alanı oluyordu. 2000’li yıllarda sosyal medya ağlarının ve bireysel yayın organlarının çoğalması, Müslüman şahsiyetin kamusal görünürlüğünü arttırmasına zemin sağlamıştır. Böylece muhafazakâr kesim şimdiye kadar dokunamadığı, sadece seyircisi olduğu sanat alanlarında kendi kimliğinden ödün vermeden varlık gösterme imkânı bulmuştur. Ancak bu durum Cumhuriyetin kuruluşundan beri sanatı ve sanatçıyı tekelinde tutan elit kitleyi rahatsız etmiş ve o kadar da hoşgörülü olmadıklarını açıkça ilan etmişlerdir. Örneğin, bilmem hatırlar mısınız ama bundan birkaç yıl önce İbrahim Kalın, Erkan Oğur’la bir düet çalışması yapmıştı. Ancak eserin yayınlanmasının ardından sol cenahta büyük bir kıyamet kopmuş, Erkan Oğur büyük bir karalama kampanyasına maruz kalmıştı. Ve bu olaydan birkaç gün sonra da çıkıp o talihsiz açıklamayı yapmıştı. “Özür dilerim bu bir hataydı, bunu yapmamalıydım.’’ Hata olan neydi? Müzik camiasında rüştünü ispatlamış bir sanatçıyken, dindar kimliğiyle varlık gösteren biriyle sanatını icra etmek mi hataydı? Yoksa sanat üzerinden elde edilen gücü kaybetme/paylaşma hususunda fire vermek miydi hata? Bilinmez. Belki hepsi, belki hiçbiri! Oysa Erkan Oğur bu açıklamayı yapana kadar muhafazakâr kesim oldukça olumlu karşılamıştı bu durumu. Sanatıyla var olan bir insanın, böyle ilkel bir tavır sergilemesi hem toplumsal anlamda bir hayal kırıklığı, hem de seküler camianın toplumun muhafazakâr kesimine karşı sığ bakışının somut bir örneğidir. Tüm bunlara rağmen, bugün muhafazakâr sanatın önlenemez yükselişinin somut örneklerini görebiliyoruz. Örneğin, yakın zamanda “Gülizar” filmiyle Altın Portakal başta olmak üzere pek çok ödüle layık gösterilen Belkıs Albayrak bunlardan biri. Ödül alırken yaptığı konuşma Gazze’den Türkiye’ye tüm kadınları kucaklayan, onure eden Müslüman sanatçıya yakışır, ders niteliğinde bir konuşmaydı. Bu gibi kült ödül mekanizmaları şimdiye değin hep belli bir kesimi ön plana çıkarmış, belli bir amaca hizmet etmiş olsa da dünyanın bu alanda pek çok yetkin mekanizması tarafından ödüllendirilen “Gülizar” filmine kayıtsız kalamamıştır. Biz o sahnede hep muhafazakâr kesimi; sözleriyle aşağılayan, üstenci bir dille ders veren ve toplumun gerçekliğinden uzak kimselerin yüceltildiğini izledik. Bunu daha iyi anlamanız için “Kuru Otlar Üstüne” filminin ödül konuşmasını ve “Gülizar” filminin ödül konuşmasını izlemenizi tavsiye ederim.
Son olarak sanat, biz Müslümanların öz malıdır, Rabbimizin yaratılışımıza nakşettiği cevherdir. O (cc) güzeldir ve güzeli sever. Müslüman şahsiyetin kendi öz benliği ile sanat alanında daha çok var olması, sanatı daha iyi anlaması ve temsil edebilmesi temennisiyle…
İlgili Yazılar
1980’li Yıllarda Türkiye’de Öğretmen (1988) Olmak
Eğitime ve eğitimciye kendi sinemamızdan bakmamız için münasip bir misal olan Öğretmen filmi, Anadolu’nun bir köşesinde öğretmenlik yapan ancak daha sonra İstanbul’a tayini çıkan Hüsnü karakterinden (Kemal Sunal), onun ailesinden ve yaşadıklarından bahseder.
Ölümsüzler Köyü
Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm; Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm. Ölümlü olma düşüncesi tarihin başından beri insanoğlunun peşini bırakmayan açık yarası olmuştur. Babil kahramanı Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun ölümü üzerine şu sözleri söylemiştir: “Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum.” Gılgamış hepimiz adına konuşuyor, onun ölümden korktuğu gibi hepimiz korkarız ölümden. “Old Men Never Die” orijinal adıyla “Piremard’ha Nemimirand” (Ölümsüzler Köyü), …
Görmek mi Görebilmek mi?
“Allah’ım,
Yol boyunca
Bırakma elimi,
Düşerim sonra.”
Evet, Allah elimizi bırakırsa düşerdik biz. Düşmek kötüydü; yaralanırdık, canımız acırdı, tekrar kalkmakta zorlanırdık.
Zaman Yok Artık: Duvar Saatinin On Üçüncü Gongu
Gösterişten hemen her zaman kaçınan metin, ayrıntıya verdiği değeri gözler önüne sermekten çekinmiyor. Seranın içinde, okura rehberli tur yaptıran satırlarda, renkli camların ışık oyunlarını görür gibi oluyorsunuz. Sanki o camların her birinden sakince bakıp, sarıyla, kırmızıyla, yeşille, siyahla ve morla kuşatılıyorsunuz.