Gözetleme ve gözetim olgusu tarih boyunca varlığını hissettiğimiz egemenin üzerimizdeki nefesidir. “Gözetimin temelinde egemen olanın ya da egemenliğini sürdürmek isteyen iktidarın bilme arzusu yatmaktadır.”[1]Bu yazımızda gözetim olgusunu ve hayatımızdaki izdüşümünü ele almaya çalışacağız. Öncelikle tarihsel süreç içerisinde değişen egemenlere atıf yaparak gözetim olgusunun çağımıza yansımalarını ifade etmeye çalışacağız.
Gözetim ve gözetleme olgusunun insanlık tarihi kadar geçmişe dayandığı ve her dönemin kendine has unsurları ile görünür olduğu kabul edilmektedir. Modern bir tarih okumasıyla duruma bakacak olursak; Ortaçağın sonlarına kadar Tanrı’nın hükümranlığının etkin olduğu bir dünyadan bahsedebiliriz. Yeniçağ ile birlikte hükümdarların Tanrı’dan rol çalarak kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri ilan etmeleri, hükümdarların hükümranlığının daha baskın olduğu bir sürece geçildiğini göstermektedir. Bu süreç Fransız İhtilâli ile birlikte hükümdarın egemenliğine son verilerek bu yetki ‘Leviathan’a verilmiştir. Leviathan, kendisine devredilen bu yetkiyi yasalar yolu ile topluma gösterdi. “Fransız Devrim’inde göz bir denetim mercisi olmuş ama hükümdarın değil yasanın yaşamı belirleme işini denetlemeyi üstlenmiştir.”[2]Yasaların oluşturduğu ve egemen güç hâline geldiği bir döneme girmiş olduk; yasanın hükümranlığının baş gösterdiği, yasaların şekillendirdiği bir dünyaya!
Peki, tüm bu hükümranlığı kuran yasa dediğimiz şey maddeler hâlinde sıralanan kurallar bütünü müdür? Burada bir tarih okuması yapılarak daha genel bir bakışa sahip olunması gerekmektedir.
Yasanın hükümranlığı, birey merkezli seküler dünyanın sınırlarını çizen farazi ilkelerin yönetim erkini şekillendirdiği iddiasından öte bir şey değildir.
Yasaların hükümranlığıyla yapılması düşünüleni Michael Stolleis şöyle ifade ediyor:
‘Yasalar’ hükümdar olacaksa yasalara da hükmedilebilmelidir. Yasalara hükmedecek olan merci zaaf sahibi insanlık olamayacağı için 18. yüzyılda yasalar üstü yazılı anayasa icat edilmiştir. Hükmetmenin hangi ilkeler üzerine kurulu olduğu konusu ve yasaların uyması gereken temel düsturlar anayasada yazılı olmalıdır. Böylelikle sekülerleşme, gayrişahsileştirme ve nesnelleşme eğilimleri, hükümranlığın Tanrı’dan yeryüzü Tanrı’sı hükümdara, oradan Leviathan’ın ölümlü Tanrı’sına, oradan da anayasayla taçlandırılan tanrılaştırılmış yasalara giden yolu açmıştır.[3]
Girişte alıntıladığımız Erasmus’a ait söz, Tanrı’nın hükümranlığının cari olduğu bir dönemde dile getirilmiştir. Adalet ve yasa ikiliğini tartışmak yazımızın sınırlarını zorlayacak fakat adalet bahsine değinmediğimizde ise konu eksik kalacaktır.
Adalet kavramı aşkın varlığın ilkelerini belirlediği olması gereken ile ilgilenir. Adaleti olması gerekene karşı yapılan bir arayışın adı olarak da okuyabiliriz. Bu olması gerekenin belirleyeni modern döneme kadar toplumların genelinde Tanrı’ydı. Aşkın varlık olan Tanrı’nın emir ve yasakları dünyada adaleti sağlayacaktı. Modern dönemle beraber adaletin yerini yasa almaya başladı. Sınırların yasalar ile belirlendiği bir dünya… “Adaletin Gözü” metaforunu ise yine Michael Stolleis’ın ifadeleri ile şu şekilde belirtebiliriz:
Bu şaşırtıcı renklilikte empirik, normatif, dinî, mistik ya da bilimsel bağlamlardaki metafor yapısı düşünülürse eskiçağa ait kaynaklarda “adaletin gözü” gibi bir şeye rastlamak hiç de şaşırtıcı olmayacaktır. Eski Yunan’da çok eski bir geçmişi olduğu anlaşılan “adaletin gözü” (dikės ophtalmos) timsali İS 4. yüzyılda Ammianus Marcellinus tarafından adaletin ebediyen gözeten gözü (Quia vigilavit Justitiae oculus sempiternus) şeklinde adaletli hâkimler ya da onların adil kararları için kullanılmıştır ama en genel anlamıyla (dünyevi) adaletin gözünden hiçbir şey kaçmaz ya da başka bir deyişle kamu (Gemeinwesen) adaleti “gözbebeği gibi korumalıdır” anlamına da gelmektedir. Burada bir kez daha en eski hukukun altında yatan dinî temeli hissetmek mümkündür: Her şeyi bilen ve gören, gözünden hiçbir şey kaçmayan ve bu nedenle de hükmünde adil olan en yüce Tanrı’nın mahkemesidir söz konusu olan. Yargı ancak yüzeyde görünenin altında yatan bilgiye dayanıyorsa ve Epieikeia’ya, Aequitas’a uygunsa adil’dir.[4]
Adaletin gözünün üzerimizde olduğu bir dönemden yasaların gözetimine geçtiğimiz bir dönemi iliklerimize kadar teneffüs etmekteyiz; hayatımızın sınırlarını belirleyen yasaların…
Peki, yasa nedir? Ve yasanın gözetiminden kasıt nedir diye düşünecek olursak. Genel mahiyette yasayı uyulması gereken kurallar olarak düşünebiliriz. Kavramın biraz daha farklı tanımlarına bakarsak:
Michael Stolleis yasayı: “Yasa denen şey gözü olan bir canlı değil, temsili demokrasinin koşulları içinde meclis çoğunluğunun anayasa kurallarına göre belirlediği ve hukuki bağlayıcılığı olan normatif bir metindir”[5] şeklinde tanımlamaktadır.
Wael B. Hallaq ise yasayı: “Yasa, yönetme pratiği içinde egemenliğin en paradigmatik tecellisi olup o iradenin mutlak tezahürünü oluşturur”[6] şeklinde tanımlamış ve yasanın şekillendirdiği modern devleti de: “Eğer egemen irade tarihsel olarak üretilmiş bir fenomense ve eğer onun ifadesi de hukuksa, o halde modern devlet, yasanın önemli yapısal yöntemler aracılığıyla tarihsel olarak somutlaşmasıdır”[7] biçiminde görmüştür.
Yasa ve gözetim olgusunun birleşmesine neden olan husus kısmen yukarıda değinilen egemenin toplumu kontrol etme içgüdüsü ve yasayı toplumu şekillendirme aracı olarak kullanmasında yatmaktadır.
‘Yasanın Gözü’ gibi bir formülasyon ortaya çıkmadan önce Avrupa hukuk tarihinin iki önemli eğiliminin sahneye egemen olduğu görülmektedir. Bunlardan biri egemenliğin giderek nesneleşmesi durumu ki en ünlü ifadesini öz olarak ‘kişilerin değil yasaların yönetimi’ sözünde bulmuştur. Diğer eğilim ise metafizik temeller üzerine kurulu adalet anlayışından şekli hukuk düzenine geçişin uzun yolu olarak ifade edilebilir. Bunun ünlü kısa ifadesi ise ‘hukuku hakikat değil otorite belirler.’[8]
Yasanın gözetimine geçtiğimiz modern dönemden bahsederken, Jeremy Bentham ve onun gözetim kulesi olan Panoptikon’dan bahsetmemek olmaz herhâlde. Tam da Fransa’daki devrimin başlangıç tarihine denk gelen bir zaman diliminde Jeremy Bentham’ın fikir babası olduğu düşünülen Panoptikon diğer adıyla ‘gözetim evi’ projesi ortaya atılıyor. Panoptikon, aslında Bentham’ın kardeşi Samuel’e ait bir fikir ve projedir. Bu fikir Bentham’ın mektupları ile dünyaya mâl olmuştur. Bentham bu projeyi tabiri caizse halis niyetlerle ortaya sunmuş, toplumun bazı arızi kesiminin ıslahında kullanılması üzerine planlamıştır. Bentham’a göre:
…yasa, insanlara karşı kendini korumada, yargıcın onları yargılarken yapması gereken şeyin tam tersini yapmalıdır, özellikle de kaybedilecek bir şeyin olmadığı durumlarda. Yargılama işi, bilirsiniz, aksinden şüphelenmeye mecbur olana kadar mahkûmların tümüyle namuslu olduğunu farz etmektir: yasanın işi, onların istisnasız tümünün, hayal edilebilecek en büyük dolandırıcılar ve caniler olduğuna hükmetmektir.[9]
Panoptikon’u tasarlayan Bentham’ın düşüncelerinin Hobbes’un düşüncelerinden ari olmadığı dikkatten kaçmamaktadır. Bentham, Panoptikon’u ilk olarak bir hapishane olarak tasarlamış olsa da sonradan bu yapı şeklinin toplumu şekillendirecek okul, hastane, fabrika gibi diğer yapılara da uygulanabilirliğini ve bunlarla ilgili projelerini sunmuştur. Bentham’ın, Panoptikon’unun işleyiş mantığını Tosun şu şekilde ifade eder:
Panoptikon işleyiş mantığı olarak, hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmayan denetimcinin gözü ile hücredekilerin merkez kuleyi “görmeden görmeye çalışan” bakışları üzerine temellenmektedir. Burada söz konusu olan, tek bir bakışla “her şeyi” sürekli olarak görmeye imkân veren siyasal bir teknolojidir. Aydınlatma sistemi incelikle ayarlanmış ve merkezi kuledeki ahşap perdelerle denetimci tümüyle görünmez kılınmıştır. Artık saklanacak en küçük bir yer veya özel alan kalmamıştır. İzlenip izlenmediklerini bilmeyen, ancak merkez kulede kendilerini gözetlemek için sürekli olarak bir görevli bulunduğunun farkında olan hücredekiler için tek ussal seçenek, her zaman için itaat etmektir. Panoptikon görmek-görülmek çiftini ayırmaya yarayan bir makinedir: Çevre halka tamamen görülmekte, ama görmek asla mümkün olmamaktadır. Merkezi kuleden görünmeden her şeyi görmek mümkün olmaktadır. Bu mekanizmanın incelikli mantığını en baştan fark etmiş olan Bentham, kökü eski Yunan’a dayanan ve “göz önündeki yer” anlamına gelen Panoptikon kelimesini türetmiştir.[10]
Bentham, Panoptikon’u dairesel bir yapı olarak tasarlamış ve az sayıda insan ile en fazla sayıda insanın gözetlenmesi üzerine kurgulamıştır. Peki, Bentham niye böyle bir proje tasarlama gereği duymuştur? Bentham, Panoptikon ile amaçladıkları gayeleri şu şekilde dile getiriyor:
Açıkça görülmektedir ki, tüm bu durumlarda, gözetim altında tutulan insanlar kendilerini denetlemek zorunda olan insanlarca, ne kadar sıkı bir biçimde, gözetim altında tutuluyorsa, kurumun X amacı o kadar mükemmel bir şekilde yerine getirilmektedir. Bu ideal mükemmelleştirme, eğer amaç buysa, her insanın her daim gerçekten bu zor durumda olmasını gerektirecektir. Bu mümkün değildir, arzulanan bir başka şey ise, mümkün olduğunca çok nedenle, her an gözetlendiğine inanması, ya da aksine gözetlenmediğinden emin olamaması, gözetlendiğine kendini inandırmasıdır.[11]
Bentham’ın son söylediği “mümkün olduğunca çok nedenle, her an gözetlendiğine inanması, ya da aksine gözetlenmediğinden emin olamaması, gözetlendiğine kendini inandırmasıdır” sözü ne kadar can alıcı bir nokta. Gözetleme üzerine kurulu bir hayat, iktidarın her an gözetlediği bir yaşam modeli. Şu ânımızı bir düşünelim; hangi araçlar ile gözetlendiğimizi…
Bentham, bu gözetleme eylemini toplumun arızi kesiminin denetimi için düşünse de bu düşünce yitirilmiş; gözetleme iktidarların vazgeçilmezi hâline gelmiştir. Çağımızda ise bu durum bireyin kendini bile isteye göstermeye çalıştığı ‘Gösteri Toplumu’na dönüşmüştür. Birileri tarafından gözetlenmek duygusu bizi rahatsız etse de bizler kendi isteklerimiz ile kendimizi gözetlettirmiyor muyuz? Birilerinin bizi gözetlemesi için her gün bir yelere bildirimde bulunmuyor muyuz?
Yazımızda ele aldığımız “Yasa” ve “Gözetim” kavramlarının tanımlamalarından hareketle günümüze dair söyleyecek sözümüzün olması ve kendimize pay çıkarmak en önemli hususlardan biri olarak karşımızda durmaktadır.
Bentham’ın yukarıda açıkladığı gayeler ile oluşturulan hapishaneler bugün ne iş görmektedirler?
Hapishane kurumu suça bulaşmış kişiyi ıslah eden bir kurum olarak lanse edilmektedir. Peki, gerçekten öyle mi? Kaç mahkûm hapisten ıslah edilmiş olarak çıktı? O mahkûmların hapiste ıslah edilmesine yönelik nasıl bir çalışma yapıldı?
Bunların bir cevabı var mıdır? Hapishaneler neye mi yarıyor? Beceriksiz hırsızların işi daha iyi kavramak için üstatları ile buluşmasına, uyuşturucu bağımlısı olan gençlerin parayı nasıl tedarik etmeleri gerektiğini anlatanlardan ders almasına yarıyor. Hapishanelere kapatma olgusu ile ilgili Işık Ergüden’in şu sözlerine kulak kesilelim:
Kapatma, hukuksal açıdan anlamsız ve işlevsizken; iktisadi açıdan -sistem için- aşırı külfetliyken; felsefi açıdan -insan varlığı için- saçmayken; bunca devasa kütlesellikte varlığını sürdürüyorsa, ütopik lafların tasarıların ardında başka bir gerçeğe denk düştüğü içindir: Sistem açısından ne işlenen suç ve verilen ceza önemlidir, ne de kapatılan kişinin rehabilitasyonu. Önem taşıyan tek şey, sistemin kendi varlığını sürdürebilmesi için birilerini dışlayabilir ve imha edebilir olduğunu göstermek ve böylelikle tehditkâr olabilmek, dahası elbette fiilen dışlamak ve imha etmektir. Hapishane, toplumun tehdide dönüşmüş imgesidir.[12]
Sonuç Yerine
Genel anlamda gözetim olgusuna değinmeye ve modern dönemde yasa ile şekillenen yasanın gözetimine değinmeye çalıştık. Umarız meramımızı kısmen de olsa anlatabilmiş, kısmen de olsa derdimize sizleri de ortak edebilmişizdir. Yasaların şekillendirdiği bir toplumda yaşıyoruz. Bu yasaların hangi gayeler ile kimler tarafından oluşturulduğuna bakmak ve düşünmek gerek. İçeresinde yaşadığımız dünya bizimle imal olmakta, geleceğe temiz nesiller bırakmak için bugün bir şeylere dokunmak, bir şeyleri konuşmak gerekiyor geç olmadan. Son sözü söylemeden yazıda çokça bahsettiğimiz Michael Stolleis’in adaleti tanımlayışı ile sizlere veda edelim:
Adalet her şeyden önce meselenin aslına dikkat etmek: sonra karar vermede doğruluk ve satın alınamaz olmak erdemidir.[13]
Dipnotlar:
[1] Tosun, Cengiz Mesut, “Gözetleyenin Hukuku”, Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, 2015, Sayı: 19, s. 228.
[2] Stolleis, Michael, Yasanın Gözü, Çev.: Arif Çağlar, Ayrıntı Yayınları, İstanbul: 2021, s. 7.
Yerleşimci sömürgeci bir aktördür İsrail. Yerleşimci sömürgecilik ise bir siyasal projedir ve bir bölgenin yerli halkını yerinden ederek onun yerine başkalarını yerleştirmeyi amaçlayan, sömürgeciliğe dayalı bir baskı sistemidir.
Otuz beş senelik sıçramayla bugünün okuma kültürüne baktığımızda tür, başlık, biçim, tasarım vb. birimlerin, aşırılaşan ve baş döndüren seçenekleri arasında okuru ürküttüğünü düşünebiliriz. Çocuk kolayca seçiyor aslında, ürken anası babası. Birçok şey gibi okumanın da güncellenmesi gereken temel bir beceri olduğunu gözden kaçıran taş devri okuru; mamutlar hatta dinozorlar kadar eski olan okuma pratikleriyle bugünü kavramaya çalışan trajikomik insan grupları.
Çocuk edebiyatı; çocuklara dilin ve çizginin anlatım imkânlarıyla insan doğasını anlatır, sevdirir, hayatı tanımlamalarına ve anlamlandırmalarına yardımcı olur; estetik bir araçtır. Çocuk edebiyatı; efsaneleri, destanları, masalları hayal gücünün yardımıyla uçlara taşıyarak gerçekliğin sınırlarını genişletip düşseli geliştirmeye daha fazla imkân sağlayan ve ayrıca insan ile doğa, insan ile hayvan arasındaki ayrımları büyük oranda ortadan kaldıran ikili bir nitelik taşır. Ağaçlar konuşur, hayvanlar konuşur, bulutlar konuşur, ayrımlar silinir…
Bir yönüyle yitirilmiş bir kimliğin ete kemiğe büründüğü yerdir Filistin, hazanın henüz toprağa düşmemiş yaprağıdır. Bütün yaprak dökümlerimize ve Kemalizm’in İslâm coğrafyasındaki mankurtlaştırıcı etkilerine rağmen asli kimliğimizi bize her daim hatırlatan bir meseldir.
Batı’nın Doğu’ya ve daha özelinde ise Müslümanlara yönelik bakışını oluşturan oryantalizmin tezlerini üretirken hangi ‘akademik akl’ı nasıl kurduğu ve bu akademik aklın nasıl kendi cemaatini yaratarak bir ‘oryantalizm skolastisizmi’ oluşturduğunun tahlil edilmesi ve incelenmesi gerekmektedir.
Yasaların Gözetiminde Hayat
Adaletin gözü her şeyi dikkate alır.
Erasmus
Gözetleme ve gözetim olgusu tarih boyunca varlığını hissettiğimiz egemenin üzerimizdeki nefesidir. “Gözetimin temelinde egemen olanın ya da egemenliğini sürdürmek isteyen iktidarın bilme arzusu yatmaktadır.”[1] Bu yazımızda gözetim olgusunu ve hayatımızdaki izdüşümünü ele almaya çalışacağız. Öncelikle tarihsel süreç içerisinde değişen egemenlere atıf yaparak gözetim olgusunun çağımıza yansımalarını ifade etmeye çalışacağız.
Gözetim ve gözetleme olgusunun insanlık tarihi kadar geçmişe dayandığı ve her dönemin kendine has unsurları ile görünür olduğu kabul edilmektedir. Modern bir tarih okumasıyla duruma bakacak olursak; Ortaçağın sonlarına kadar Tanrı’nın hükümranlığının etkin olduğu bir dünyadan bahsedebiliriz. Yeniçağ ile birlikte hükümdarların Tanrı’dan rol çalarak kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri ilan etmeleri, hükümdarların hükümranlığının daha baskın olduğu bir sürece geçildiğini göstermektedir. Bu süreç Fransız İhtilâli ile birlikte hükümdarın egemenliğine son verilerek bu yetki ‘Leviathan’a verilmiştir. Leviathan, kendisine devredilen bu yetkiyi yasalar yolu ile topluma gösterdi. “Fransız Devrim’inde göz bir denetim mercisi olmuş ama hükümdarın değil yasanın yaşamı belirleme işini denetlemeyi üstlenmiştir.”[2] Yasaların oluşturduğu ve egemen güç hâline geldiği bir döneme girmiş olduk; yasanın hükümranlığının baş gösterdiği, yasaların şekillendirdiği bir dünyaya!
Peki, tüm bu hükümranlığı kuran yasa dediğimiz şey maddeler hâlinde sıralanan kurallar bütünü müdür? Burada bir tarih okuması yapılarak daha genel bir bakışa sahip olunması gerekmektedir.
Yasaların hükümranlığıyla yapılması düşünüleni Michael Stolleis şöyle ifade ediyor:
‘Yasalar’ hükümdar olacaksa yasalara da hükmedilebilmelidir. Yasalara hükmedecek olan merci zaaf sahibi insanlık olamayacağı için 18. yüzyılda yasalar üstü yazılı anayasa icat edilmiştir. Hükmetmenin hangi ilkeler üzerine kurulu olduğu konusu ve yasaların uyması gereken temel düsturlar anayasada yazılı olmalıdır. Böylelikle sekülerleşme, gayrişahsileştirme ve nesnelleşme eğilimleri, hükümranlığın Tanrı’dan yeryüzü Tanrı’sı hükümdara, oradan Leviathan’ın ölümlü Tanrı’sına, oradan da anayasayla taçlandırılan tanrılaştırılmış yasalara giden yolu açmıştır.[3]
Girişte alıntıladığımız Erasmus’a ait söz, Tanrı’nın hükümranlığının cari olduğu bir dönemde dile getirilmiştir. Adalet ve yasa ikiliğini tartışmak yazımızın sınırlarını zorlayacak fakat adalet bahsine değinmediğimizde ise konu eksik kalacaktır.
Adalet kavramı aşkın varlığın ilkelerini belirlediği olması gereken ile ilgilenir. Adaleti olması gerekene karşı yapılan bir arayışın adı olarak da okuyabiliriz. Bu olması gerekenin belirleyeni modern döneme kadar toplumların genelinde Tanrı’ydı. Aşkın varlık olan Tanrı’nın emir ve yasakları dünyada adaleti sağlayacaktı. Modern dönemle beraber adaletin yerini yasa almaya başladı. Sınırların yasalar ile belirlendiği bir dünya… “Adaletin Gözü” metaforunu ise yine Michael Stolleis’ın ifadeleri ile şu şekilde belirtebiliriz:
Bu şaşırtıcı renklilikte empirik, normatif, dinî, mistik ya da bilimsel bağlamlardaki metafor yapısı düşünülürse eskiçağa ait kaynaklarda “adaletin gözü” gibi bir şeye rastlamak hiç de şaşırtıcı olmayacaktır. Eski Yunan’da çok eski bir geçmişi olduğu anlaşılan “adaletin gözü” (dikės ophtalmos) timsali İS 4. yüzyılda Ammianus Marcellinus tarafından adaletin ebediyen gözeten gözü (Quia vigilavit Justitiae oculus sempiternus) şeklinde adaletli hâkimler ya da onların adil kararları için kullanılmıştır ama en genel anlamıyla (dünyevi) adaletin gözünden hiçbir şey kaçmaz ya da başka bir deyişle kamu (Gemeinwesen) adaleti “gözbebeği gibi korumalıdır” anlamına da gelmektedir. Burada bir kez daha en eski hukukun altında yatan dinî temeli hissetmek mümkündür: Her şeyi bilen ve gören, gözünden hiçbir şey kaçmayan ve bu nedenle de hükmünde adil olan en yüce Tanrı’nın mahkemesidir söz konusu olan. Yargı ancak yüzeyde görünenin altında yatan bilgiye dayanıyorsa ve Epieikeia’ya, Aequitas’a uygunsa adil’dir.[4]
Peki, yasa nedir? Ve yasanın gözetiminden kasıt nedir diye düşünecek olursak. Genel mahiyette yasayı uyulması gereken kurallar olarak düşünebiliriz. Kavramın biraz daha farklı tanımlarına bakarsak:
Michael Stolleis yasayı: “Yasa denen şey gözü olan bir canlı değil, temsili demokrasinin koşulları içinde meclis çoğunluğunun anayasa kurallarına göre belirlediği ve hukuki bağlayıcılığı olan normatif bir metindir”[5] şeklinde tanımlamaktadır.
Wael B. Hallaq ise yasayı: “Yasa, yönetme pratiği içinde egemenliğin en paradigmatik tecellisi olup o iradenin mutlak tezahürünü oluşturur”[6] şeklinde tanımlamış ve yasanın şekillendirdiği modern devleti de: “Eğer egemen irade tarihsel olarak üretilmiş bir fenomense ve eğer onun ifadesi de hukuksa, o halde modern devlet, yasanın önemli yapısal yöntemler aracılığıyla tarihsel olarak somutlaşmasıdır”[7] biçiminde görmüştür.
Yasa ve gözetim olgusunun birleşmesine neden olan husus kısmen yukarıda değinilen egemenin toplumu kontrol etme içgüdüsü ve yasayı toplumu şekillendirme aracı olarak kullanmasında yatmaktadır.
‘Yasanın Gözü’ gibi bir formülasyon ortaya çıkmadan önce Avrupa hukuk tarihinin iki önemli eğiliminin sahneye egemen olduğu görülmektedir. Bunlardan biri egemenliğin giderek nesneleşmesi durumu ki en ünlü ifadesini öz olarak ‘kişilerin değil yasaların yönetimi’ sözünde bulmuştur. Diğer eğilim ise metafizik temeller üzerine kurulu adalet anlayışından şekli hukuk düzenine geçişin uzun yolu olarak ifade edilebilir. Bunun ünlü kısa ifadesi ise ‘hukuku hakikat değil otorite belirler.’[8]
Yasanın gözetimine geçtiğimiz modern dönemden bahsederken, Jeremy Bentham ve onun gözetim kulesi olan Panoptikon’dan bahsetmemek olmaz herhâlde. Tam da Fransa’daki devrimin başlangıç tarihine denk gelen bir zaman diliminde Jeremy Bentham’ın fikir babası olduğu düşünülen Panoptikon diğer adıyla ‘gözetim evi’ projesi ortaya atılıyor. Panoptikon, aslında Bentham’ın kardeşi Samuel’e ait bir fikir ve projedir. Bu fikir Bentham’ın mektupları ile dünyaya mâl olmuştur. Bentham bu projeyi tabiri caizse halis niyetlerle ortaya sunmuş, toplumun bazı arızi kesiminin ıslahında kullanılması üzerine planlamıştır. Bentham’a göre:
…yasa, insanlara karşı kendini korumada, yargıcın onları yargılarken yapması gereken şeyin tam tersini yapmalıdır, özellikle de kaybedilecek bir şeyin olmadığı durumlarda. Yargılama işi, bilirsiniz, aksinden şüphelenmeye mecbur olana kadar mahkûmların tümüyle namuslu olduğunu farz etmektir: yasanın işi, onların istisnasız tümünün, hayal edilebilecek en büyük dolandırıcılar ve caniler olduğuna hükmetmektir.[9]
Panoptikon’u tasarlayan Bentham’ın düşüncelerinin Hobbes’un düşüncelerinden ari olmadığı dikkatten kaçmamaktadır. Bentham, Panoptikon’u ilk olarak bir hapishane olarak tasarlamış olsa da sonradan bu yapı şeklinin toplumu şekillendirecek okul, hastane, fabrika gibi diğer yapılara da uygulanabilirliğini ve bunlarla ilgili projelerini sunmuştur. Bentham’ın, Panoptikon’unun işleyiş mantığını Tosun şu şekilde ifade eder:
Panoptikon işleyiş mantığı olarak, hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmayan denetimcinin gözü ile hücredekilerin merkez kuleyi “görmeden görmeye çalışan” bakışları üzerine temellenmektedir. Burada söz konusu olan, tek bir bakışla “her şeyi” sürekli olarak görmeye imkân veren siyasal bir teknolojidir. Aydınlatma sistemi incelikle ayarlanmış ve merkezi kuledeki ahşap perdelerle denetimci tümüyle görünmez kılınmıştır. Artık saklanacak en küçük bir yer veya özel alan kalmamıştır. İzlenip izlenmediklerini bilmeyen, ancak merkez kulede kendilerini gözetlemek için sürekli olarak bir görevli bulunduğunun farkında olan hücredekiler için tek ussal seçenek, her zaman için itaat etmektir. Panoptikon görmek-görülmek çiftini ayırmaya yarayan bir makinedir: Çevre halka tamamen görülmekte, ama görmek asla mümkün olmamaktadır. Merkezi kuleden görünmeden her şeyi görmek mümkün olmaktadır. Bu mekanizmanın incelikli mantığını en baştan fark etmiş olan Bentham, kökü eski Yunan’a dayanan ve “göz önündeki yer” anlamına gelen Panoptikon kelimesini türetmiştir.[10]
Bentham, Panoptikon’u dairesel bir yapı olarak tasarlamış ve az sayıda insan ile en fazla sayıda insanın gözetlenmesi üzerine kurgulamıştır. Peki, Bentham niye böyle bir proje tasarlama gereği duymuştur? Bentham, Panoptikon ile amaçladıkları gayeleri şu şekilde dile getiriyor:
Açıkça görülmektedir ki, tüm bu durumlarda, gözetim altında tutulan insanlar kendilerini denetlemek zorunda olan insanlarca, ne kadar sıkı bir biçimde, gözetim altında tutuluyorsa, kurumun X amacı o kadar mükemmel bir şekilde yerine getirilmektedir. Bu ideal mükemmelleştirme, eğer amaç buysa, her insanın her daim gerçekten bu zor durumda olmasını gerektirecektir. Bu mümkün değildir, arzulanan bir başka şey ise, mümkün olduğunca çok nedenle, her an gözetlendiğine inanması, ya da aksine gözetlenmediğinden emin olamaması, gözetlendiğine kendini inandırmasıdır.[11]
Bentham’ın son söylediği “mümkün olduğunca çok nedenle, her an gözetlendiğine inanması, ya da aksine gözetlenmediğinden emin olamaması, gözetlendiğine kendini inandırmasıdır” sözü ne kadar can alıcı bir nokta. Gözetleme üzerine kurulu bir hayat, iktidarın her an gözetlediği bir yaşam modeli. Şu ânımızı bir düşünelim; hangi araçlar ile gözetlendiğimizi…
Bentham, bu gözetleme eylemini toplumun arızi kesiminin denetimi için düşünse de bu düşünce yitirilmiş; gözetleme iktidarların vazgeçilmezi hâline gelmiştir. Çağımızda ise bu durum bireyin kendini bile isteye göstermeye çalıştığı ‘Gösteri Toplumu’na dönüşmüştür. Birileri tarafından gözetlenmek duygusu bizi rahatsız etse de bizler kendi isteklerimiz ile kendimizi gözetlettirmiyor muyuz? Birilerinin bizi gözetlemesi için her gün bir yelere bildirimde bulunmuyor muyuz?
Yazımızda ele aldığımız “Yasa” ve “Gözetim” kavramlarının tanımlamalarından hareketle günümüze dair söyleyecek sözümüzün olması ve kendimize pay çıkarmak en önemli hususlardan biri olarak karşımızda durmaktadır.
Bentham’ın yukarıda açıkladığı gayeler ile oluşturulan hapishaneler bugün ne iş görmektedirler?
Bunların bir cevabı var mıdır? Hapishaneler neye mi yarıyor? Beceriksiz hırsızların işi daha iyi kavramak için üstatları ile buluşmasına, uyuşturucu bağımlısı olan gençlerin parayı nasıl tedarik etmeleri gerektiğini anlatanlardan ders almasına yarıyor. Hapishanelere kapatma olgusu ile ilgili Işık Ergüden’in şu sözlerine kulak kesilelim:
Kapatma, hukuksal açıdan anlamsız ve işlevsizken; iktisadi açıdan -sistem için- aşırı külfetliyken; felsefi açıdan -insan varlığı için- saçmayken; bunca devasa kütlesellikte varlığını sürdürüyorsa, ütopik lafların tasarıların ardında başka bir gerçeğe denk düştüğü içindir: Sistem açısından ne işlenen suç ve verilen ceza önemlidir, ne de kapatılan kişinin rehabilitasyonu. Önem taşıyan tek şey, sistemin kendi varlığını sürdürebilmesi için birilerini dışlayabilir ve imha edebilir olduğunu göstermek ve böylelikle tehditkâr olabilmek, dahası elbette fiilen dışlamak ve imha etmektir. Hapishane, toplumun tehdide dönüşmüş imgesidir.[12]
Sonuç Yerine
Genel anlamda gözetim olgusuna değinmeye ve modern dönemde yasa ile şekillenen yasanın gözetimine değinmeye çalıştık. Umarız meramımızı kısmen de olsa anlatabilmiş, kısmen de olsa derdimize sizleri de ortak edebilmişizdir. Yasaların şekillendirdiği bir toplumda yaşıyoruz. Bu yasaların hangi gayeler ile kimler tarafından oluşturulduğuna bakmak ve düşünmek gerek. İçeresinde yaşadığımız dünya bizimle imal olmakta, geleceğe temiz nesiller bırakmak için bugün bir şeylere dokunmak, bir şeyleri konuşmak gerekiyor geç olmadan. Son sözü söylemeden yazıda çokça bahsettiğimiz Michael Stolleis’in adaleti tanımlayışı ile sizlere veda edelim:
Adalet her şeyden önce meselenin aslına dikkat etmek: sonra karar vermede doğruluk ve satın alınamaz olmak erdemidir. [13]
Dipnotlar:
[1] Tosun, Cengiz Mesut, “Gözetleyenin Hukuku”, Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, 2015, Sayı: 19, s. 228.
[2] Stolleis, Michael, Yasanın Gözü, Çev.: Arif Çağlar, Ayrıntı Yayınları, İstanbul: 2021, s. 7.
[3] Stollies, A.g.e., s. 53-54.
[4] Stollies, A.g.e., s. 26.
[5] Stollies, A.g.e., s. 82.
[6] Hallaq, Wael B., İmkansız Devlet, Çev.: Aziz Hikmet, Babil Kitap Yayınları, İstanbul: 2019, s. 65.
[7] Hallaq, A.g.e., s. 78.
[8] Stollies, A.g.e., s. 49.
[9] Bentham, Jeremy, Panoptikon-Gözün İktidarı, Haz.: Barış Çoban-Zeynep Özarslan, Su Yayınları, İstanbul: 2019, s. 43.
[10] Tosun, “Gözetlemenin Hukuku”, s. 231.
[11] Bentham, A.g.e., s. 13.
[12] Ergüden, Işık, Hapishaneler Çağı, Sel Yayınları, İstanbul: 2017, s. 75.
[13] Stollies, A.g.e., s. 30.
İlgili Yazılar
Yerleşimci Sömürgeci İsrail’in Kültürel Kodları
Yerleşimci sömürgeci bir aktördür İsrail. Yerleşimci sömürgecilik ise bir siyasal projedir ve bir bölgenin yerli halkını yerinden ederek onun yerine başkalarını yerleştirmeyi amaçlayan, sömürgeciliğe dayalı bir baskı sistemidir.
Yıldızların Özüne İşlenmiş Hikâyeler
Otuz beş senelik sıçramayla bugünün okuma kültürüne baktığımızda tür, başlık, biçim, tasarım vb. birimlerin, aşırılaşan ve baş döndüren seçenekleri arasında okuru ürküttüğünü düşünebiliriz. Çocuk kolayca seçiyor aslında, ürken anası babası. Birçok şey gibi okumanın da güncellenmesi gereken temel bir beceri olduğunu gözden kaçıran taş devri okuru; mamutlar hatta dinozorlar kadar eski olan okuma pratikleriyle bugünü kavramaya çalışan trajikomik insan grupları.
Doğru ve Hedef Odaklı Bir Çocuk Edebiyatı
Çocuk edebiyatı; çocuklara dilin ve çizginin anlatım imkânlarıyla insan doğasını anlatır, sevdirir, hayatı tanımlamalarına ve anlamlandırmalarına yardımcı olur; estetik bir araçtır. Çocuk edebiyatı; efsaneleri, destanları, masalları hayal gücünün yardımıyla uçlara taşıyarak gerçekliğin sınırlarını genişletip düşseli geliştirmeye daha fazla imkân sağlayan ve ayrıca insan ile doğa, insan ile hayvan arasındaki ayrımları büyük oranda ortadan kaldıran ikili bir nitelik taşır. Ağaçlar konuşur, hayvanlar konuşur, bulutlar konuşur, ayrımlar silinir…
Bir Hazan Yurdu: Filistin
Bir yönüyle yitirilmiş bir kimliğin ete kemiğe büründüğü yerdir Filistin, hazanın henüz toprağa düşmemiş yaprağıdır. Bütün yaprak dökümlerimize ve Kemalizm’in İslâm coğrafyasındaki mankurtlaştırıcı etkilerine rağmen asli kimliğimizi bize her daim hatırlatan bir meseldir.
İslam Felsefesi Tarihinin Bir Düşüncesizlik Çalışması Olarak Oryantalist Yazımı
Batı’nın Doğu’ya ve daha özelinde ise Müslümanlara yönelik bakışını oluşturan oryantalizmin tezlerini üretirken hangi ‘akademik akl’ı nasıl kurduğu ve bu akademik aklın nasıl kendi cemaatini yaratarak bir ‘oryantalizm skolastisizmi’ oluşturduğunun tahlil edilmesi ve incelenmesi gerekmektedir.