Yahudi Siyonizmi: Siyonizm, bedeni doğu, aklı batı, ruhu araf, kalbi sarı. Siyonizm, geçmişi Avrupa, bugünü Gazze, yarını Fırat. Siyonizm, dünü altın buzağı, şimdisi kızıl düve, sonrası kurban. Siyonizm, okuduğu Tevrat, anladığı Kâbil, anlamadığı 10 Emir. Siyonizm, adı Kudüs, sanı hırsız, cismi katil. Siyonizm, tutunduğu dünya, istikameti Gog ve Magog, menzilinde altın çağ. Siyonizm, Tanrı’yı ırkçı zanneden ve O’na sürekli şımaran.
Hıristiyan Siyonizmi: Siyonizm, bedeni batı, aklı sömürmek, ruhu ırkçı, kalbi doğu. Siyonizm, geçmişi İngiltere, bugünü ABD, yarını Kudüs. Siyonizm, okuduğu İncil, anladığı deccal, anlamadığı sevgi. Siyonizm, tutunduğu Ortadoğu, istikameti Armageddon, menzilinde Binyıl. Siyonizm, Tanrı’yı emlakçı zanneden ve O’nun adına konuşan.
Anti-Siyonist Filistin: Filistin, adı Hanzala, aklı Kur’an, kalbi iman, bedeni sünnet. Hanzala, dünü, bugünü, geleceği Kudüs, Mekke, Medine. Hanzala, geçmişi ölüm, şimdisi ölüm, geleceği Allah Kerim. Hanzala bu dünyadan münezzeh.
İHANET
Filistin’in çok önemli ve ayrılmaz bir parçası olan Gazze, onlarca yıldır çile çekmesine rağmen, ancak ve nihayet 7 Ekim sonrasında gündem olabildi.
Aslında Gazze’nin de Kudüs ve Batı Şeria’nın da yaşadığı adaletsizlik 1948’de veya 1967’de başlamadı, Filistin’in Nekbe’si Aralık 1917’de başladı dolayısıyla Filistinlilerin sıkıntısı 106 yıllık bir geçmişi kapsamaktadır. Filistinlilerin geçmişi ve şimdisi topraklarının işgali ve istilası, öldürülmek, zorla sürgün edilmek, açık hava hapishanelerine mahkûm edilmek ve toplumsal bütünlüklerinin paramparça edilmesi gibi çok menfi hadiselerle örülüdür. Ve maalesef 106 yıldır süren bu adaletsizlikler ve sıkıntılar Müslüman halkların gündemlerinde hemen hemen hiç yer tutmamıştır. Hatta Arap-İsrail savaşları dahi diğer Müslüman devletlerin izlediği birer seyirden öte mânâya gelmemiştir. Oysaki bu savaşlar, özellikle Ortadoğu’daki tüm ülkeleri birebir ilgilendiren gelişmelerdi ve devletlerin gelecekteki hadiseleri okuması, tahmin etmesi ve buna göre de önlem almasını sağlayacak birer “fırsattı.” Filistin’in politik ve hukuki açıdan dikkate alınmaması bir yana diğer Müslümanların bu meseleye eğilmesi için dini gerekçelerin de bir etkisi ve işlevinin olmadığı açıktır. Nitekim İslamiyet’te paha biçilemez bir değere sahip, Allah’ın mübarek kıldığı Kudüs, Hz. Peygamberin emaneti ve üç mescitten biri olan Mescid-i Aksâ, Haziran 1967’den bugüne işgal altındadır. Ve özellikle son 30 yıldır her gün yıkılma ve talan edilme riski ile karşı karşıyadır. Müslümanlar bu işgal ve riske rağmen Kudüs’e gerekli dikkat ve ehemmiyeti göstermemiştir ve göstermemektedir.
Filistinlilerin yaşadığı adaletsizlikler ve Arap-İsrail savaşlarının her biri İsrail Devleti’nin davranış biçiminin ne olduğunu gösteren, onun kanun ve sınır tanımadığını ziyadesiyle ortaya koyan niteliktedir. Vurgulamak gerekirse İsrail Devleti, 76 yıllık ömründe Filistinlilerin topraklarını çalmış, onları öldürmüş, köleleştirmiş, fakirleştirmiş, zorla vatanından sürmüş ve mülteci durumuna getirmiş ve yaptığı her bir savaş sonrası kendi toprağını genişletmiştir. İsrail Devleti, Batı’nın sömürgecilik ve ırkçılık gibi değerleri üzerinden kurgulanmış Siyonist ideolojisiyle, Filistinlileri alt insan, kendisini ise üst insan olarak görüp Filistinlileri yok saymış, hükümsüz kılmıştır. Siyonist bakış açısında Filistinliler yoktur dolayısıyla Filistin de boştur. Ama çok daha kabul edilemez olan husus; Müslümanların da Filistinlileri yok saymasıdır. Filistinlilerin yaşadığı sıkıntıyı 106 yıldır duymayan, duysa da ilgilenmeyen hatta 21. yüzyılda gelişen sosyal medya aracılığıyla şahitlik ettiği gerçeklere dahi aldırış etmeyen Müslümanlar, tıpkı Siyonistler gibi Filistinlileri yok saymıştır. Üstelik hiçbir tarihi belgeye dayanmadan, Filistinlilerin topraklarını sattıklarını iddia ederek, tıpkı Siyonistler gibi Filistin’in boş olduğunu iddia edebilmiştir. Siyonizm Filistinlilere hayat hakkı tanımazken, Müslümanların bu suskunluğu, anti-Siyonist olmayı becerememesi, işte 7 Ekim sonrasında Gazze’nin neden büyük bir cehenneme döndüğünün açıklamalarından sadece biridir.
Gazze’de yaşanan soykırım, Siyonizmin “gücünü” ve pek tabiî ki gaddarlığını bir kez daha ispat etti. Bu gaddarlık ne Filistinlileri ne konuya hâkim olup yıllardır bu adaletsizliğe dikkat çekmeye çalışan sayılı insanı, ne de anti-Siyonist olmayı başaran bir avuç kitleyi şaşırttı. Pek tabiî ki (sivil) Siyonistleri de şaşırtmadı. Yine bu grupların hiçbirinin Gazze soykırımının bir yıldır sürmesine veya durdurulamamasına da şaşırdıkları söylenemez. Soykırımın durdurulamaması İsrail Devleti’nin politik, ekonomik, teknolojik vs. açıdan gücü ve özellikle ABD, İngiltere olmak üzere Batılı devletlerin Siyonizm’e desteği ile aksi yönde ise nitelikli bir devlet ve ona bağlı aygıtlardan yoksun ve toprak ve toplum bütünlüğü olmayan Filistin gerçeği ile açıklanabilir. Ama bunun çok acı bir açıklaması daha vardır. Bu da Müslümanların ve devletlerinin bu zulme sessiz kalması, gerekli hamleleri çok geç alması (veya hiç almaması) ve aksiyona geçmemesidir. Müslümanların siyasi, hukuki ve sosyal sorumluluklarını yerine getirmemesi veya bunları gerekli olanın çok altında bir performansla sadece retorikte yapması, Siyonistlerin, Gazze’deki vahşeti durdurmak bir yana, savaşı geniş bir bölgeye yayma planlarını sağlamlaştırmıştır. Nitekim Müslümanlar, bir yıldır süren ve tüm dünyaya naklen seyrettirilen bu soykırımda dahi birliktelik gösterememiş, mezhep veya ırk faktörü üzerinden ayrışmaya ve çatışmaya devam etmiştir. Ne trajiktir ki 7 Ekim öncesinde kendilerine (siviller kastedilmektedir) sorulduğunda; Kudüs’ün işgal edildiğinden, Mescid-i Aksâ’nın tutsaklığından, Filistin’in çalındığından, öldürüldüğünden, sürüldüğünden haberim yok diyerek bahane gösterenler, artık haberleri olsa da hiçbir şey yapmamıştır.
Gazze üzerinden Müslüman devletleri ve halkları bir yıldır test eden İsrail Devleti artık vites yükselmiştir. Kendi devlet politikası ve teo-ideolojisi ile hedeflediği geleceğe doğru ilerlemek için tüm Ortadoğu’yu savaşa sürüklemektedir. Ve kendisine yeni soykırım sahaları açmaktadır. Lübnan, İran, Yemen ve Suriye’deki hamlelerinden anlaşıldığı üzere İsrail Devleti’nin öldürmeyi ve işgal etmeyi durmaya hiç niyeti yoktur. Aksine İsrail, Siyonizm’in nihai hedeflerine ulaşmak için kendisine uygun koşullar sağladığı müddetçe tüm kanun ve sınır tanımaz eylemlerine devam edecektir. Ve başta ABD ve İngiltere olmak üzere Batılı güçlerden ve Protestan halkların bir kısmından destek ve takdir görmeye devam edecektir. Binlerce mil uzaklıkta olsa da Batı’nın ve bölgedeki tek Müslüman olmayan ülke İsrail’in, yüksek yüzdesi Müslüman olan Ortadoğu’nun kaderini tayin etmesi eşi benzeri görülmemiş bir dramadır.
DRAMA I
Bu dramanın nedeni Siyonizm’dir. Öncelikle belirtilmesi gereken husus Siyonizm’in tek bir halk, politika, ülke veya dinle bağlantılı olmadığıdır. Öyle ki Siyonizm iki ana kola ayrılır: Hıristiyan Siyonizmi ve Yahudi Siyonizmi. Farklı tarihsel gelişimlere, karaktere ve nihai amaçlara sahip olsa da ortak paydada buluşabilen bu iki Siyonizm biçimini ayrı ve enikonu ele almak çok önemli bir analizdir. Ancak makalenin sınırları gereği ve aktüel duruma çok yönlü ışık tutmak amacıyla her ikisine paralel şekilde değinmek faydalı olacaktır. Nitekim Siyonizmler ortak bir paydada; Ortadoğu’da buluşmaktadır. Dolayısıyla Ortadoğu’nun özellikle 19. yüzyılın ortalarından bugüne kadar yaşadıklarını analiz etmek, her iki Siyonizm’i ve ortak paydalarını bilmekten geçmektedir. Daha da önemlisi geleceğe dair olasılıkların ne olduğunu kestirebilmek de aynı yoldan geçmektedir.
İlk adımda Siyonizm’in kelime anlamının Kudüsçülük olduğu belirtilmelidir. Siyon, Yahudi kutsal kitabı Tanah’ta Kudüs’ün adlarından biridir ve fiziki olarak da Sur İçi Kudüs’ün hemen güneyindeki tepenin adıdır. Siyon, Kudüs’teki küçük bir bölgenin adı olsa da antik dönemde Yahudiler nezdinde kazandığı öneme binaen zaman ilerledikçe Kudüs’ün tamamını ifade eder hâle gelmiştir. Bu önemin antik dönemle sınırlı olmadığı aşikârdır. Çünkü Kudüs Yahudi teolojisinde fevkalade büyük öneme ve değere sahiptir dolayısıyla Yahudi dindarlar için de vazgeçilmez bir mekândır. Keza Yahudi dininde Kudüs kıbledir, Tevrat’ın tamamıyla uygulanabileceği tek yerdir, Tanrı’nın tecelli ettiği kutsal bir topraktır. Aslında Yahudi dindarlar hakkında söylenmesi gereken vurgu, Kudüs’ün Tevrat’tan sonra bir Yahudi’nin hayatındaki en mühim şekillendirici faktör olduğudur. Öyle ki Yahudi bir dindar, Kudüs için her gün dua eder, senede üç kere orayı kaybettiği için yas/kefaret orucu tutar, sadaka verir, ilk çocuğunu oraya adar, Kudüs’ün anısına evinin bir duvarını boyamaz, masasında ona yer açar, düğününde bardak kırar ve Kudüs’te gömülmek ister.
İşte bu tarihi ve dini önem 19. yüzyılda Avrupa’daki bazı Yahudilerin kendi siyasi ve milliyetçi fikirlerini ve ideolojilerini Siyonizm şeklinde adlandırmasındaki nedendir. Yahudi Siyonizmi en net mânâsıyla modern Yahudi ulusal bağımsızlık hareketidir. En basit açıklamayla Yahudi milliyetçiliğidir. Ama en gerçek tanımıyla da teolojik sömürge milliyetçiliğidir. Çünkü Siyonizm sadece bir milliyetçilik biçimi, seküler ve politik düşünce veya siyaset değildir. Siyonizm, seküler ve dini argümanlarla sentezlenerek kurgulanmış bir teo-politikadır. Siyonizm, milliyetçilik, emperyalizm ve kolonyalizm gibi seküler Batı değerleri ile Yahudiliğin pür dini doktrinlerini harmanlamış ve ortaya bir teo-politika çıkarmıştır.
Her milliyetçilik biçiminin ihtiyaç duyduğu üzere tarih, halk ve toprak olgularını merkezine yerleştiren Siyonizm yeni bir İbrani kimliği inşa etmek, İbranice dil devrimi yapmak, Yahudileri kolektif olarak belirlenmiş bir toprağa göç ettirmek ve orada devlet kurmak hedefleriyle yola çıkmıştır. Bir başka açıdan Siyonistler, yüzlerce yıl birbirinden ayrı, devletsiz, lidersiz ve Avrupa’da türlü sıkıntılarla mücadele eden Yahudilere kurtuluşu vaat etmiştir. Bu vaat Siyonistler açısından Yahudilerin ve Yahudiliğin özgürleşmesi, özüne dönmesi ve tarihe dönüş yapması ile eşdeğer olup dünyevi zaferi ve egemenliği beraberinde getirecektir. Dolayısıyla “Dinî Siyonizm’i” bir kenara bırakarak ideolojiye genel perspektiften bakıldığında şunu söylemek mümkündür: Siyonizm bazı Yahudilerin dünyevi hırs ve isteklerine karşılık gelmektedir, bu zamanda ve bu mekânda parlak bir bugün ve gelecek inşa etme amacındadır. Ancak Siyonistler bu amaçlarına ulaşmak için Yahudiliği bir araç olarak kullanmakta bir sakınca görmedikleri gibi dindarı da seküleri de ateisti de kendi ideolojisini Yahudi dini ve geleneğinden birçok paradigmayla şekillendirmiştir. Örnekle açıklanırsa, ateist Siyonistler için Tanrı yoktur ama yine de O, Filistin’i Yahudilere vermiştir, seküler Siyonistler için Mesih gelmeyecektir ama yine de ona dair Tanah’ta yazılı tüm kehanetler gerçekleşecektir. Bu paradoks da zaten Siyonizm ile Yahudilik arasında aslında çok belirgin olması gereken sınırı bulanıklaştıran faktörlerden biridir.
Siyonistler, ideolojileri için gerekli olan halkı da tarihi de toprağı da Tanah’ta bulmuştur. Öyle ki Tanah’ta milliyetçilikleri için gereken tarihi de devlet kurmak için aradıkları toprağı da yeni ulusalcı tonda bir toplum oluşturmak için gerekli halk modelini de bulmuşlardır. Siyonistler, Yahudi tarihinin İbrahim ile başladığını, dolayısıyla köklerinin ve devamlılıklarının kutsal bir tarih olduğunu iddia ederek Tanah’ı bir tarih kitabı olarak kullanmıştır. Keza bahsi geçen dönemde
Avrupa’da fazlasıyla popüler olan milliyetçilik biçimlerinin hepsinin yaptığı da zaten kendilerine ütopik ve mitsel bir geçmiş, tarih yazmak olmuştur.
Siyonizm’in ikinci ihtiyacı; toprak için de yine İbrahim’e kadar kronolojik bir çizgi çekerek kendi anavatanlarının Kudüs merkezli vaat edilmiş topraklar olduğunu ilan etmiştir. Bu ilanla birlikte göç edilmesi ve devlet kurulması gereken toprağın Filistin olduğunda karar kılmıştır. Bu kararını tüm milletlerin kabul etmesi gerektiğini çünkü bu toprağın İbrahim ve sonraki İbrani ataları ve peygamberleri vasıtasıyla kendilerine Tanrı tarafından verildiğini savunmuşlardır. Siyonistlere göre buna karşı çıkmak Tanrı’ya isyan etmek mânâsına gelecektir ve bu isyan da hiçbir milletin lehine olmayacaktır. Üçüncü olarak da İsrailoğullarının seçilmiş bir halk olduğu yönündeki Tevrat pasajlarına tutunarak, Yahudilerin özel, üstün, seçilmiş hatta kutsal ve kadim bir ulus olduğunun tartışılmaz bir gerçek olduğunu iddia etmişlerdir. Tüm bunlar paralelinde Siyonistler adeta Tevrat’a demir atmış ve onu kendi ideolojisinin faydası için kullanmış ve sömürmüştür. Sömürmüştür çünkü Yahudi geleneğini yok saymış, Tevrat’ı literal okuyarak dini hükümlerinden kopartmış ve Tanah’ı sadece bir tarih kitabı gibi ele alarak mitsel bir Yahudi tarihi yazmıştır. İşte bu nedenle başlangıcından bugüne Siyonizm, Yahudi toplumunu Siyonist, anti-Siyonist ve a-Siyonist olmak üzere bölmüştür.
Diğer taraftan Yahudi toplumunun Siyonizm’i benimseyip benimsememesi ve Filistin’in zaten bir başka halka ait olması gerçeği Siyonistlerin ne umurlarındadır ne de planlarında bir değişikliğe neden olmuştur. Nitekim 19. ve 20. yüzyıldaki gelişmeler Yahudilerin Avrupa’dan çok acil çıkması ve Filistin’e göç etmesi yönünde şartları beraberinde getirmiştir. Avrupa’da 19. yüzyılın ortalarından itibaren öldürücü sonuçlar doğuran anti-Semitizm giderek artmış ve Yahudiler göç etmek zorunda kalmıştır. Göç edenlerin bazısı ABD’ye giderken, Rusya Yahudilerinin çoğunluğu ekonomik nedenlerden ötürü Filistin’e göç etmek zorunda kalmıştır. Çünkü bu noktada devreye Siyonistler girmiştir. Bu kesim Yahudiler pogromlardan canını kurtarmak için Batı’ya göç etmek istemiş ancak paraları olmadığı için bunu yapamayınca Siyonistler de onları Filistin’e götürmüştür. 1882’lerden itibaren Filistin’e on binlerce Rusya Yahudisi göç ettirilmiştir. Siyonist literatürde aliya olarak adlandırılan bu göçlerin ilk ikisi Siyonist değildir. Ancak bu göçler 1915’ler gibi Siyonist karakter kazanmıştır. İlerleyen yıllarda da Nazizm ve II. Dünya Savaşı Yahudilerin Filistin’e göçüne hız kazandırmıştır.
Buradan yola çıkarak iki önemli gerçekliğe vurgu yapılmalıdır. İlki; anti-Semitizm Siyonizm’in en büyük besin kaynağıdır, İsrail Devleti’nin kurulması için gerekli bir olgu ve pratiktir. Çünkü anti-Semitizm olmasaydı Avrupa’da yaşayan Yahudilerin Filistin’e göç etmeye hiç niyetleri yoktu hatta Siyonizm’in Yahudiler tarafından benimsenmesi de çok düşük bir yüzdede kalacaktı. Diğeri ise Filistin’e göç eden hiçbir Yahudi’nin kendi geçmişi oradaki Filistinliden daha uzak bir tarihe dayanamaz. Aktüel boyutta örneklendirmek gerekirse Benjamin Netanyahu’nun babası Benzion Netanyahu Filistin’de değil Polonya’da doğmuştur. Yani bugünkü Siyonistlerin bazısının babası, çoğunluğunun dedesi Kudüs’ü hayatlarında görmemiştir.
Yukarıda aktarıldığı gibi Filistin’in zaten sahipli bir toprak olması Siyonistleri durdurmamıştır. “Halksız bir toprak için, topraksız bir halk” sloganının bilinci de bilinçaltı da çok karanlık düşüncelerle bezelidir. Birincisi Siyonistler için Filistinliler hükümsüzdür, onlar yoktur. Çünkü onlar Hacer’in/cariyenin ve seçilmemiş İsmail’in soyundan geldikleri için zaten Filistin’de yaşamaya hakları yoktur. İkincisi onlar alt insandır, nereden ve nasıl geldikleri bilinmeyen tarihsiz ve talihsiz bir kitledir. Çünkü onlar Viyana’nın doğusunda yaşayan her halk gibi aklen yeterli olmayan, tekâmüllerini tamamlamamış, medeniyetsiz bir topluluktur. Üçüncüsü onlar Müslüman ve Hıristiyan’dır ve göç edebilecekleri çok coğrafya vardır. Çünkü onların kutsal kitaplarında Kudüs’e gereken değer ve saygı gösterilmemiştir. Siyonistlerin bu düşüncelerinin ve iddialarının Aydınlanma sonrasındaki Batı değerleriyle birebir örtüştüğü kesindir. Irkçılık, sömürgecilik, hegemonyacılık, Yahudi Siyonistlerin ne kadar Avrupalı ya da Batılı olduğunu gözler önüne sermektedir.
Avrupalı Yahudi Siyonistler “beyaz insanın” ırkçılığı ve sömürgeciliği ile Filistin’e Yahudilerin göç etmesini sağlamış, yeni bir ulusalcı Yahudi kimliği yaratmış ve devlet kurmayı başarmıştır. Ve yine aynı politika ve düşünce biçimiyle İsrail Devleti’nin devamlılığını sağlamıştır. Ancak bunları başarırken de ileriki bölümlerde anlatılacağı üzere Filistinliler için bir distopya yaratmıştır. Ve bunların tamamını da tek başına yapmamıştır. Nitekim Yahudi Siyonistler kendi başarılarını Hıristiyan Siyonistlerin yardımlarıyla elde etmiştir ve etmektedir.
DRAMA II
Aslında tarihsel veriler Hıristiyan Siyonizmi’nin, Yahudi Siyonizmi’nden çok daha eski bir geçmişe uzandığını ispat etmektedir.
Hıristiyan Siyonizmi, Reform’un yarattığı etkiler paralelinde Protestanlar arasında 17. yüzyılda ortaya çıkmış bir ideolojidir.
İlk dönemlerinde “Yahudi Restorasyonu” şeklinde adlandırılan bu akım, 19. yüzyılın sonunda Hıristiyan Siyonizmi ismini almıştır. Yahudilerinkinden çok daha uzun bir geçmişe sahip olan Hıristiyan Siyonizmi hakkında ilk adımda şu bilgilerle başlamak vurgu açısından dikkat çekici olabilir. Hıristiyan Siyonizmi, Siyonizm’in kökenidir, kapsadığı nüfus ile Siyonizm’in çoğunluk ifadesidir ve sömürgeci, ırkçı, Mesihçi ve Kıyametçi bir teo-politikadır.
Genel bağlamda Protestan teolojisinin bazı doktrinlerinin ve Avrupa’daki bazı siyasi ve sosyal gelişmelerin Hıristiyan Siyonizm’in oluşumuna zemin hazırladığı görülmektedir. Reform ile Katolik Kilise’nin parçalanması sonucunda oluşan ulusal (devlet) kiliseler, modern dönemdekiyle aynı olmasa da gelişen halk ve milliyetçilik düşüncesi, Protestanların Kutsal Kitabı (Tanah/Eski Ahit ve Yeni Ahit şeklinde iki ana bölümden oluşmaktadır) literal okuma biçimi, zaman algısının değişmesi, Kilise’nin Tanrı’nın Krallığının temsilcisi olmadığının anlaşılması, savaşlar, kıtlıklar, fakirlik ve hastalıklar, bunlar paralelinde kurtuluş beklentisinin artması ve nihayetinde Binyılcılığın yeniden taraftar kazanması Yahudi Restorasyonun ortaya çıkmasındaki başlıca etkenlerdir. Yani yaşadıkları zamanı beğenmeyen ve bir kurtuluş yolu arayan Protestanların bir kısmı kendileri için parlak bir gelecek inşa etme düşüncesiyle bu ideolojiyi kurgulamıştır. Bu kurguda aynı zamanda siyasi ve ekonomik nedenler de fazlasıyla etkili olmuştur. Ve bu kurgudaki en önemli nedenlerden birinin de Yahudilerin Avrupa’dan gönderilmesi yönündeki istek olduğu vurgulanmalıdır.
Hollanda, Yahudi Restorasyonun oluşmasında fazlasıyla pay sahibi olsa da bu etkenlerin yoğunlaşarak nitelikli bir akıma dönüştüğü ilk yer İngiltere’dir. Yani Siyonizm’in anavatanı İngiltere’dir ve Siyonizm bir Protestan İngiliz projesidir. Sonrasında bu proje Kıta Avrupası’nda özellikle Almanya’dan, Fransa’ya, Avusturya’dan Norveç’e kadar Protestanlar arasında benimsenmiştir. ABD’de ise 18. yüzyılda görünen ilk nüvelerinden sonra zamanla taraftar kitlesini arttırarak çok güçlenmiş, böylece devletin karakter yapısına tamamen işleyerek bir tabu haline gelmiştir. Yakın geçmiş hariç Hıristiyan Siyonizmi’ni sadece Protestan Hıristiyanlarla ilişkilendirmek mümkündür. (Protestanların ve Evanjeliklerin hepsi Siyonist değildir.) Ancak bugün Hıristiyan Siyonizmi’nin misyonerliği ile Katolikler arasında da ideolojinin yayıldığı bilinmektedir.
Ayrıca Hıristiyan Siyonist kurumların çalışmaları Hindistan, Güney Kore ve Çin gibi ülkelerde de ideolojiye taraftar kazandırmıştır.
Pek tabiî ki özellikle Hindistan’daki tarafgirliğin başlıca motivasyonunun İslam karşıtlığı olduğu açıktır. Bu gerçeklik de aslında Hıristiyan Siyonizmi ile İslamofobi arasındaki zıt ilişkiyi göstermektedir. Keza Hıristiyanlar arasında Siyonizm’in benimsenmesinin en büyük nedenlerinden biri de zaten Müslüman karşıtlığıdır. Ve hatta net bir şekilde Hıristiyan Siyonizmi’nin ortaya çıkışında Osmanlı İmparatorluğunun başarıları ve belirtilen dönemde Müslümanların tamamını kapsadığı ve temsil ettiği düşüncesiyle Türklere karşı duyulan korku ve nefretin de önemli bir faktör olduğunu söylemek mümkündür. Genel çerçevede Hıristiyan Siyonizmi’nin 1940’lara kadar en büyük temsilcisi ve Yahudi Siyonizmi’nin en güçlü destekçisi İngiltere’dir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra küresel güç haline gelen ABD, temsilcilik görevini almış ve İsrail Devleti’nin hamisi olmuştur. Ancak bu, İngiltere’nin ve Kıta Avrupa’sındaki Hıristiyan Siyonistlerin ideolojiden desteklerini çektiği mânâsına gelmemektedir. Dünden bugüne özellikle ABD ve İngiltere olmak üzere tüm Hıristiyan Siyonistler siyasi, maddi ve askeri açıdan İsrail Devleti’ni nasıl güçlü bir şekilde desteklediklerini ve koruduklarını göstermiştir. Yine Avrupa’nın İsrail’e desteğinin bilinçaltında yatan nedenlerden birinin de Yahudi karşıtlığı olduğu belirtilmelidir. Bu bir paradoks gibi gözükse de işin aslı Hıristiyan Siyonizmi’nin ortaya çıkışında Yahudi karşıtlığı önemli bir faktördür ve başlangıcından bugüne Hıristiyan Siyonistlerin nihai hedeflerinden biri olmasa da hedeflerine ulaşmak için yapmaları gerektiğini düşündükleri ve inandıkları şey Yahudilerin tamamının Avrupa’dan gitmesidir. İşte bugün Fransa, İtalya gibi birçok ülkenin yine siyasi ve maddi açıdan İsrail’e yaptığı yardım ve desteğin altında, Yahudilerin Avrupa’ya bir daha dönmemesi yönünde bir neden de (birçok nedenden sadece biri) yatmaktadır. Hıristiyan Siyonistler kendi ülkelerinde Yahudilerle yaşamak istememektedir.
Teolojik açıdan biraz açmak gerekirse en basit açıklamayla Hıristiyan Siyonizmi, Kutsal Kitabın literal okunması ve Protestanlar tarafından Tanah’ın önemsenmesi ve ön plana çıkarılması ile oluşmuş bir teo-politikadır. Ve Hıristiyan Siyonizmi, diğerinden farklı olarak tamamıyla Mesihçi, Binyılcı ve Kıyametçi bir dokudadır. Çünkü
Hıristiyan Siyonistlerin başlıca ve nihai hedefi İsa Mesih’in yeryüzüne gelmesi, Tanrı’nın Krallığını Kudüs merkezli vaat edilmiş topraklarda kurması ve Hıristiyanlara Binyıl sürecek altın bir çağ yaşatmasıdır.
17. yüzyılda İngiltere’deki Protestanların bir kısmı, İngilizlerin seçilmiş bir ırk olduğunu iddia ederek, Tanrı’nın Krallığına giden yolun öncelikle İngiltere’den, sonrasında da Yahudilerden geçtiğine kanaat getirmiştir. İngiliz Protestanlar kendi kendilerini kutsayarak ve kendilerine peygamberlik vazifesi vererek Yahudileri merkeze koyan bir teoloji biçimi üretmiştir. Bu noktada İngilizlerin Yahudi sermayesini sömürmeyi, Osmanlı’ya karşı bir ittifak bulmayı, İngiltere’yi ayrıcalıklı kılmayı, İngiliz halkının kimlik tanımını oturtmayı ve ülkeyi birçok açıdan zenginleştirmeyi amaçladığı ve bu amaçların da Yahudi Restorasyonunun politik tarafı olduğu belirtilmelidir.
İngiliz Yahudi restorasyoncular, Kutsal Kitap’taki bazı pasajları ve kehanetlerin tamamını ve İsa Mesih’in yaşadığı dönemi baz alıp şu yönlü çıkarımlar yaparak ideolojilerini şekillendirmişlerdir. 1. İsrail’in seçilmişliği (Tevrat’taki) ahitlerin sürekliliği ilkesiyle devam etmektedir. Nitekim Tanrı sözünden dönmez. İsrail’in devamı olan Yahudiler Tanrı tarafından seçilmiş tek halktır ancak bu, geçici bir süreliğine askıya alınmıştır. Çünkü onlar İsa Mesih’i kabul etmemiştir. 2. Yahudiler, eski mevkilerini kazanmak, yani seçilmişlik kapsamında kendilerine verilmiş nimetleri geri kazanmak için İsa Mesih’e iman etmelidir. Keza Kutsal Kitap’ta İsrail’in Mesih’in dalına aşılanacağı yönünde kehanet vardır. 3. İngilizler, Yahudilerin İsa Mesih’e iman etmesine aracılık etmesi için Tanrı tarafından seçilmiş (İsrail’den sonra ikincil derecede) üstün ve ayrıcalıklı bir halktır. 4. İngilizler, Yahudilerin ihya ve ıslahında bu vazifelerini yerine getirmek zorundadır. Aksi halde kendi devletleri ve halkları helak olmayla karşı karşıya kalacaktır. Çünkü Tanrı, Tevrat’ta İbrahim’e “sana ve senin soyuna iyilik yapanı onurlandıracağım, sana kötülük yapanı cezalandıracağım” yönünde bir vaatte bulunmuştur. 5. İngilizler, Yahudilere yardım ettikleri takdirde dünyevi bir zenginliğe ve üstünlüğe erişecektir. Bu hem ilahi yardımla hem de Yahudi sermayesi ile mümkün olacaktır. 6. İsa Mesih’in gelmesi için gerekli koşullar, Yahudilerin Hıristiyan olması ve kolektif olarak Kudüs’e dönmesiyle sağlanabilir. Çünkü İsa Mesih doğduğunda Yahudiler Kudüs’te yaşıyordu. 7. Yahudiler Avrupa’da yaşamamalıdır, Avrupa’dan gitmelidir. Ama herhangi bir yere değil, mutlaka Kudüs’e geri dönmelidir. Çünkü o toprak ahitleşme kapsamında İbrahim’e sonsuza kadar verilmiştir. Dolayısıyla Yahudilerin, Hıristiyanların eliyle vaat edilmiş topraklara geri döndürülmesi, orada ihya edilmesi gereklidir. 8. Yahudilerin Avrupa’da Hıristiyanlığa geçmesine gerek yoktur. Aslında Hıristiyan Siyonistler Yahudilerin Hıristiyan olduktan sonra geri dönmeleri gerektiğini düşünse de bunu yapamayacaklarını anladıklarında sırayı bozmuşlardır. Yani İngilizlerin vardığı nokta şu olmuştur: “Yahudileri bir şekilde Avrupa’dan çıkartalım, Kudüs’e götürelim, orada bir şekilde Hıristiyanlığa geçmelerini sağlarız.” 9.Yahudilerin rahatını sağlamak yani komşularından onları korumak bir Hıristiyanın görevidir. 10. Yahudiler kolektif olarak Kudüs’e döndüğünde, orada bir devlet kurduğunda ve tapınağı yeniden inşa ettiğinde İsa Mesih yeryüzüne inecektir. Onun gelişine kadar Yahudiler o topraklarda Hıristiyan himayesinde olacaktır. Ve Hıristiyanlığa geçmeleri için çaba gösterilecektir. Hıristiyan olan Yahudiler (çok azı) nihai mutluluğa nail olacak, diğerleri ise başlarına gelecek belaya razı olacaktır. 11. Tüm bunları yapan İngiltere, hem kendi milletini ve devletini korumaya alacaktır hem de Tanrı’nın takdirini kazanarak nimetlere gark olacaktır.
İngiltere’nin geliştirdiği bu teo-ideoloji, siyasi ve sosyal yapısını etkilemiş ve şekillendirmiş ve özellikle 19. yüzyılın başlarından itibaren dünya siyasetinde görünür hale gelmiştir. İngiliz Siyonistler kitle iletişim araçlarıyla hem kendi ülkesinde Hıristiyan Siyonizmi’nin yayılmasını sağlamış hem de Yahudilerin Kudüs’e geri dönüşü için siyasi manevralar yapmıştır. Ayrıca 19. yüzyılda bu düşünce ve amaçlar artık sadece İngilizler ile ilişkilendirilemez. ABD, Fransa, Almanya gibi birçok önemli ülkenin de bu iş için kolları sıvadığı anlaşılmaktadır. Mesela Napolyon Bonapart 1798’de Mısır seferine çıkarken, Yahudiler için Kudüs’ü fethedeceğini, böylece onların bir damla kan dökmeden (çünkü Yahudi teolojisine göre kan dökmek yasaktır) ülkelerine dönmelerini sağlayacağını ilan etmiştir. Aynı şekilde ABD de Yahudilerin Kudüs’e geri dönüşü için üzerine düşen vazifeyi yerine getireceğini belirterek sahada önemli bazı girişimlerde bulunmuştur. Dinî düşünceler ve inanç faktörü bir kenara bırakılırsa, İngiltere ve diğer Hıristiyan Siyonistlerin Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bir güç geliştirme ve Ortadoğu’da Yahudileri bir araç gibi kullanarak kendilerine bir sınır karakolu kurma girişiminde olduğu aşikârdır. Yine bu devletlerin, özellikle sömürgeci, ırkçı, “böl-parçala-yönet” karakterindeki siyasi planlarını Yahudiler aracılığıyla Ortadoğu’da uygulama telaşında oldukları da gerçektir. Ve bu noktada söylenmesi gereken en mühim vurgu da Protestan Siyonistlerin sömürgeci, hegemonyacı, ırkçı, dinî tondaki rüyalarında Yahudileri bir araç olarak kullandığıdır. Protestan Siyonistler, Yahudilerin iyiliğini isteyerek onları seviyor gibi görünse de aslında bu, ikircikli bir durumdur.
Çünkü Hıristiyan Siyonizmi’nin temelinde olduğu gibi geleceğinde de anti-Semitizm vardır.
Hıristiyan Siyonizmi ortaya çıktığı ilk dönemde Yahudileri şaşırtmıştır. Nitekim Yahudiler Kudüs’e geri dönüşlerini İngilizler kadar dert etmemiştir. Ancak 19. yüzyılda Yahudilerin kendi içlerinde yaşadıkları değişimler ve gelişmeler, Avrupa’da siyasi ve sosyal alanda yaşanan kaos, Yahudilerin kendi Siyonizmlerini kurmalarını sağlamıştır. İşte bu an, iki Siyonizm’in kesişme anı olmuştur ve bundan sonra da Siyonizm biçimleri siyasi ve askeri açıdan müşterek paydada ilerlemiştir. Tarihi veriler bu müşterekliğin ne kadar güçlü olduğunu savaşlar, kurullar, hukuki kararlar ve deklarasyonlar ile defalarca göstermektedir. Keza 1917’deki Balfour Deklarasyonu, İngiltere’nin Hıristiyan Siyonizmi’nde vardığı pik noktadır, 1948 İsrail Devleti’nin kuruluşu ise ABD’nin Hıristiyan Siyonizmi’nin baş temsilcisi olduğunu net bir şekilde deklare etmesidir. Tarihi ve aktüel tüm veriler, İngiltere olmasaydı İsrail Devleti’nin kurulamayacağını ve ABD olmasaydı İsrail’in kendi devamlılığını sağlayamayacağını göstermektedir. Aslında şöyle bir yorum yapmak çok isabetli olacaktır. I. Dünya Savaşı, bir yönüyle Ortadoğu’daki Müslümanların paramparça edilmesi, vaat edilmiş toprakların Osmanlı’dan kopartılması, Yahudilerin o toprağa göç ettirilmesi ve bölgede bir Yahudi devleti kurulabilmesi için gereken zeminin hazırlanması amacıyla çıkmıştır. II. Dünya Savaşı, yine bir yönüyle Avrupa’dan göç etmeyen zengin Yahudilerin Kudüs’e dönüşünü sağlamak ve Siyonist devletin kuruluşunun tamamlanması için çıkmıştır. Muhtemeldir ki III. Dünya Savaşı da bu kıyametçi politika ile dünyadaki tüm Yahudilerin Kudüs’e göç etmesi ve Süleyman Mabedinin üçüncü defa inşa edilmesi için çıkarılacaktır-çıkarılmıştır. Çünkü dinî düzlemde İsa Mesih’in geri dönmesi için gereken son şart bu iken; siyasi düzlemde Batı, Ortadoğu’nun altını üstünü sömürmeye doymamıştır.
Yukarıda aktarılan bilgiler, Batı’nın dünden bugüne neden İsrail Devleti’ni koruduğunun ve desteklediğinin teo-politik yönlü açıklamasıdır. Bu, aynı zamanda Filistin’in nasıl ve niçin paramparça edildiğinin, neden bir Filistin meselesinin doğduğunun ve niye çözüme kavuşmadığının açıklamasıdır. Filistin’deki adaletsizliğin Batı eliyle çıkarıldığı ve yaratıldığı düşünüldüğünde, bu meseleye Batı’da çare aramaya kalkmak ve Oslo Barış Antlaşması’nda göründüğü üzere Batı’nın yardım edeceğini düşünmek abesle iştigaldir. Böyle bir düşünce başlı başına büyük bir trajedidir. Buradan bakıldığında Batı, her ne kadar gelişmiş, zengin, eşitlikçi, rasyonel, mekanik ve hoşgörülü gözükse de işin aslı çok başkadır. Çünkü Batı, Aydınlanmacı bakış açısıyla Doğu’yu kendisiyle eşit insan olarak kabul etmezken, ırkçı ve sömürgeci anlayışıyla -ki zaten bu yüzden zengin olmuştur- hep yol almıştır ve almaktadır. Dolayısıyla dünden bugüne Filistin’deki cinayetlerin Batı’da bir hükmü yoktur. Bugün özelinde de açıklamak gerekirse Gazze’dekiler alt insandır veya insansı hayvandır, onlar ölebilirler, onlara merhamet göstermeye gerek yoktur. Daha da ötesi, yine buradan bakıldığında, Batı laik görünse de tam olarak öyle değildir çünkü Batı’nın her hareket ve siyasetine Kutsal Kitap da dâhildir. İşte Ekim 2023’ten itibaren ziyadesiyle görüldüğü üzere Hıristiyan Siyonistler, kendi dünyevi hırslarıyla okuyup yorumladıkları Kutsal Kitap pasajlarının ve kehanetlerinin gerçeğe dönüşmesi için tüm siyasetlerini ve fiillerini şekillendiriyorlar. Ve bunu sadece şimdi değil, 400 yılı aşkın süredir yapıyorlar. Kur’an-ı Kerim’e iman etmiş Müslümanların yaşadığı Ortadoğu, son 106 yıldır Kutsal Kitap ile yönetiliyor ve cehenneme çevriliyor. Ve Hıristiyan Siyonistler ve Yahudi Siyonistler, tutunduklarını iddia ettikleri dinlerine ihanet ediyorlar çünkü cinayet işleyerek, savaş çıkararak, dinlerinde kesin bir şekilde yasaklanmış hükümleri çiğniyorlar ve “Tanrı’yı Kıyamete Zorluyorlar.”
CİNAYET
İsrail Devleti, Gazze’de bir yıl içerisinde resmen 42 bin, gayri resmî verilere göre 65 binden fazla insanı öldürdü. Yani Gazze’de on binlerce insan cinayete kurban gitti. Ne absürtlük ki katilin kim olduğu açık ve beyan iken bu suçu işleyen katil, Batı tarafından türlü uydurma gerekçelerle aklandı, suçu görmezden gelindi-geliniyor. Ne İsrail’in Filistinlileri katletmesi ne de Batı’nın katili aklaması bir ilktir. Nitekim Filistinliler 106 yıldır kendi topraklarında öldürülmektedir. Tarihi veriler, 1918’den bugüne on binlerce Filistinlinin öldürüldüğünü, yüz binlercesinin de zorla vatanından sürgün edildiğini göstermektedir. Aslında 1918 sonrası doğmuş her Filistinli bir Hanzala’dır çünkü ne çocukluğunu düzgün yaşayabilmiş ne de hayatının keyfini sürebilmiştir. Onlar sürekli, öldürülmemek ve topraklarını korumak için çabalamışlar ve çok daha önemlisi önce kendi sonra da çocuklarının hayatını Mescid-i Aksâ’ya feda etmişlerdir. Ne büyük bir imandır ki sanki her Filistinli baba İbrahim’miş gibi, her Filistinli anne de Hacer’miş gibi çocukları İsmail’i, Allah yolunda kurban etmeye hazır olduklarını yıllardır ispat etmektedir. Çünkü Kudüs’ten Gazze’ye, El Halil’den Eriha’ya Filistinliler için Mescid-i Aksâ’yı korumak, Allah’ın Tekliğine ve Yüceliğine, Peygamberin namına ve İslamiyet’in şanına sahip çıkmak demektir.
Filistinliler, İbrahim’in milleti olarak, yine İbrahim’in milleti olduğunu iddia eden Yahudi Siyonistler tarafından öldürülmektedir. Hıristiyan Siyonistler de İsrail Devleti’ne maddi ve manevi destek vererek Yahudi Siyonistlere Filistinlileri öldürtmektedir. Yani hem Hıristiyan Siyonistler hem de Yahudi Siyonistler elbirliği ile Filistinlileri katletmektedir. Bu katliamın seküler ve siyasi minvalde birçok nedeni vardır. Ancak yıllardır göz ardı edilmiş en büyük nedene yani inanç faktörüne değinmek, bu makalenin kapsamı için çok daha uygundur.
Yahudi Siyonizmi bu katliamları yaparken Tanah’ın emirlerini yerine getirdiğini iddia etmektedir. Tanah’taki Musa ve Yuşa hakkındaki kıssalarda, Tanrı’nın İsrailoğulları’na Filistin’e girdiklerinde oradaki 7 Kenan halkını öldürmeleri, onların kentlerinde tek bir canlı dahi bırakmamaları ve bu halklarla asla barış ve komşuluk yapmamaları gerektiğine dair emirler verdiği okunmaktadır. Tanah’taki bu emirler, Yahudi Siyonistler tarafından literal tarzda okunarak geniş zamana yayılmış, güncel hükümler haline getirilmiştir. Böylece çağdaş Filistinliler antik dönemdeki Kenanlılarla, çağdaş Yahudiler de Yuşa dönemindeki İsrailoğulları ile özdeşleştirilmiştir. Dolayısıyla özellikle de dindar Yahudi Siyonistler için İsrail Devleti’nin katliamları Tanrı’nın kendilerine bir emridir ve yaptıkları savaş da kutsal bir savaştır. Bu düşünce tarzıyla Filistinliler ya öldürülmelidir ya da çöle sürülmelidir. Üstelik onlar seçilmeyen ve kovulan İsmail’in soyundan gelmektedir. Anlaşılacağı üzere Siyonistlerin barış ortamı tesis etmeye, ülkeyi Filistinlilerle paylaşmaya ve onlarla komşuluk yapmaya niyetleri yoktur. (hiçbir zaman da olmamıştır)
Siyonistlere göre, Müslüman olan Filistinliler kendi kutsal kitaplarında yazanı okumaktan ve anlamaktan acizken, Hıristiyan olan Filistinliler ise -Yahudi Siyonistlere göre- putperest oldukları için Kudüs’ü kirletmektedirler. Keza Siyonist düşüncede Allah, Kur’an-ı Kerim’de vaat edilmiş toprakları sonsuza kadar İsrailoğulları’na verdiğini net bir şekilde söylemektedir. Müslümanların bu hükmü çiğnediğini söyleyen Siyonistler, Kur’an-ı Kerim’in Kudüs’e gerektiği kadar değer vermediğini ama yine de Tevrat gibi Kur’an’ın da proto-Siyonist bir kitap olduğu yönünde korkunç ve kabul edilemez iddialar ortaya atmışlardır. Bu iddiaları doğrultusunda aynı zamanda Musa’nın, Hz. Peygamber’e karşı üstünlüğünü ispat etmeye de çalışmaktadırlar. Öyle ki Musa, seçilmiş ve ayrıcalıklı kılınmış İshak’tan gelmekte ama Hz. Peygamber, kovulmuş ve seçilmemiş İsmail’den, üstelik de cariye Hacer’den gelmektedir. Buna paralel olarak, Siyonistler için İbrahim milletinden olsan da asıl önemli ve belirleyici paradigma Sare’dir.
Yahudi Siyonistler yukarıda kısaca aktarılan bu inançlara sahiptir lakin Yahudi dinine uygun inanç ve fiillerde olduklarını söylemek mümkün değildir. Çünkü Yahudi Siyonistlerin, her fiil ve edinimleri hatta Siyonizm’i kurgulamaları ve benimsemeleri dahi Yahudi teolojisi açısından sakıncalıdır. Nitekim Yahudi Siyonizmi’nin Tevrat’ı literal okuyarak, dinî doktrinleri hükümlerinden kopartarak kendi çıkarları için kullanması, anti-Siyonist dindar Yahudiler için kabul edilemez bir ahlâksızlıktır ve “altın buzağıdan“ bile daha büyük bir günahtır. Bu büyük günahı -anti-Siyonist hahamların da dikkat çektiği üzere- Yahudi teolojisi açısından bazı maddelerle açıklamak mümkündür. 1. Yahudi Siyonizmi, 10 Emir’de yer alan; öldürmeyeceksin, çalmayacaksın ve komşunun malına göz dikmeyeceksin emirlerini çiğnemiştir. 2. Yahudi Siyonizmi, Musa ve Yuşa’ya verilmiş 7 Kenan halkını öldürme emrini şimdiki zamana taşıyarak Tanrı’nın emrini çarpıtmıştır. Çünkü Tevrat’taki bu emir sadece o dönemdeki Kenanlılar için verilmiş bir hükümdür ve asla geniş zamana yayılamaz. 3. Yahudi Siyonistler, yabancıya haksızlık etmiş, öldürmüş, dul ve yetimin hakkını yiyerek büyük günah işlemiştir. Çünkü Tanrı’nın, İsrailoğulları’nı Mısır’da köle olmalarına izin vermesindeki amaçlardan biri de ileride yabancıya karşı haksızlık yapmamayı onlara öğretmektir. 4. Yahudi Siyonistler, içlerinde yaşayan Filistinlileri sevmeyerek büyük bir günah işlemiştir. Çünkü Tanrı, Tevrat’ta vaat edilmiş topraklarda yaşadığın müddetçe yabancıyı seveceksin diye emretmiştir. 5. Yahudi Siyonistler, Filistinlileri öldürerek ve zorla sürgün ederek Tanrı’ya karşı gelmiştir. Çünkü Tanrı, vaat edilmiş topraklarda Yahudi olmasa da Kendisine inanan (Tek Tanrı inancına sahip) herkesin yaşamasına izin ve hak vermiştir. 6. Üstelik bu izin ve hak Yahudilere verilen haklarla aynı eşitliktedir. 7. Yahudi Siyonistler, Kudüs’ü silah ve kan ile kirleterek büyük bir günah işlemiştir. Çünkü Tanrı, Kudüs’te ne kan ne de silah istediği için Süleyman, mabedi inşa ederken hiçbir kesici alet kullanmamıştır. 8. Yahudi Siyonistler, savaş çıkararak ve Tanrı adına savaştıklarını iddia ederek yine çok büyük bir günah işlemiştir. Çünkü Tanrı adına savaş, sadece O’nun izin verdiği sürece ve sadece putperestlikle mücadele etmek için yapılmalıdır. 9.
Yahudi Siyonistler, Kudüs merkezli vaat edilmiş topraklarda attıkları her adımla Yahudi şeriatını çiğnemiştir.
Tanrı, silahlanmayı ve toprağı sömürmeyi yasaklamışken; Siyonizm, Kudüs’ü kendi ideolojisi için kullanmıştır. Ve çok daha fazlası…
Bu maddeler, Yahudi Siyonizmi’nin Yahudi teolojisi ile kurduğu bağın ne kadar sağlıksız ve pragmatik olduğunu anlatmak için yeterlidir. Nitekim anti-Siyonist Yahudiler için Siyonizm, bu dünyanın gelmiş geçmiş en büyük günahıdır, her başarısı ve edinimi şeytandandır. Siyonistler, kendilerince başarı kazandıklarını düşünse de anti-Siyonistler için bu şeytanlık, Yahudilerin başına çok büyük (ilahî) belaların açılması demektir. Çünkü anti-Siyonist hahamların düşüncesinde Siyonistler bu dünyada Tanrı’nın temsilcisi olmak yerine şeytanın temsilcisi haline gelmişler ve Tanrı’nın namına gölge düşürmüşlerdir.
Yahudi Siyonizmi bağlamında Filistin’deki cinayetlerin ırkçı tarafına ışık tutmak için de birkaç cümleyle açıklama yapılabilir. Siyonizm, Avrupa’da sömürgecilik ve ırkçılık gibi Batılı değerler üzerinden kurgulanmıştır. Ve bir paradoks olarak gözükse de özellikle Batı Avrupa’daki Siyonistlerin, kendi ideolojilerini kurarken, Sami ırkını yani kendilerini sevdiklerini söylemek pek mümkün değildir. (Bu kesim Siyonistler kendilerinin Sami olmadığını, Cermenler gibi Aryan olduklarını iddia etmiştir.) Aksine onlar, Yahudiliklerinden utanmış ve Sami ırkını Alman veya İngiliz gibi Batılı halklardan çok aşağı görmüşlerdir. Yani Avrupa’da ırk teorileri ile güçlenen milliyetçilikler, Siyonistlerin de milliyetçiliklerine işlemiştir. Öyle ki onlar ne Filistin’deki yişuvları yani Filistinli yerel Yahudileri, ne Sefarad ne de Mizrahi, Habeş ve Yemen Yahudilerini kendileriyle eşit ve aynı görmüşlerdir. Dolayısıyla Siyonistlerin Filistinlileri sevmesini, saymasını veya onlara ahlâki ve hukuki çerçevede düzgün bir şekilde yaklaşmasını beklemek nafiledir. Tıpkı Aydınlanmacılar gibi Yahudi Siyonistler için de Doğu’daki her halk gibi Filistinliler de tekâmülünü tamamlamamış, akıl olarak asla Avrupa seviyesine ulaşamamış ve medeniyetsiz alt insanlardır. Ya da son dönemde popüler olduğu üzere insansı hayvanlardır.
Hıristiyan Siyonizmi açısından Filistin’deki cinayetler ele alındığında yine ırkçılığın ve ırk teorilerinin etkisi yadsınamaz bir gerçektir. Zaten bu düşünceleri Yahudi Siyonistlere dolaylı ve dolaysız yoldan aşılayanlar da onlardır. Hıristiyan Siyonistler önceki bölümde aktarılan düşünce ve inançları paralelinde Filistinlilerin öldürülmesinde bir beis görmemektedir. Aksine bir sonraki bölümde anlatılacağı üzere Hıristiyan Siyonistlerin çoğunluğu onların öldürülmesinin şart olduğunu düşünmektedir. Hıristiyan Siyonistlere göre Yahudilerin kendi topraklarına dönmeleri, devletlerini kurmaları, tapınaklarını inşa etmeleri için Filistinlilerin ölmesi gerekiyorsa bu yapılmalıdır. Bunun yapılması için de İsrail’e silah, bomba vs. ne gerekiyorsa sağlanmalıdır. Ve İsrail, Filistinlilere saldırmalı, onları öldürmelidir hatta savaş çıkarmalı ve savaşı tüm Ortadoğu’ya yaymalıdır. Çünkü Kutsal Kitap kehanetleri İsrail’in bunları yapmasını gerektirir.
Ancak Hıristiyan Siyonizmi’nin bu noktada çok daha eski ve karanlık bir teorisi daha vardır ki bu da aslında mevzunun ne kadar büyük olduğunu göstermektedir. Hıristiyan Siyonistlere göre Müslüman Filistinlilerin toprakları işgal edilmelidir, onlar öldürülmelidir. Bunlar yapılmalıdır ki Müslümanlar, taptıkları Allah’ın sahte bir Tanrı olduğunun farkına varabilsinler. İşte yıllardır olduğu gibi bugün de Hıristiyan Siyonistler, Filistin’in nekbesi üzerinden Müslümanlara inançlarının sahte olduğunu söyleyerek parmak sallamaktadır. Hıristiyan Siyonistler şöyle demektedir: “Eğer Müslümanlar gerçek bir Tanrı’ya tapsaydı Filistinlilerin bu acıları son bulmaz mıydı? İşte bu felaket yani Filistin’de onlarca yıldır akan kan, İslamiyet’in ve Tanrı’sının sahte olduğunun bir göstergesidir. Çünkü Allah, gerçek bir Tanrı olsaydı Müslümanların imdadına yetişirdi.” Bu korkunç boyuttaki dışlayıcı iddiadan anlaşıldığı üzere Hıristiyan Siyonistler de tıpkı bugünkü Müslümanların çoğunluğu gibi eşyanın hakikatini anlamamıştır.
Tüm bunlar şu soruyu akla getirebilir: “Peki, ya Hıristiyan Filistinliler?” Hıristiyan Siyonistler için onlar kayda değer bir kitle değildir. Keza çoğunluğu Katolik, Ortodoks, Ermeni, Kıpti gibi kiliselerin mensuplarıdır. Protestan veya Siyonist olmadıkları için onları önemsemeye gerek yoktur. Bazısı Protestan olsa da onlar da önemsizdir çünkü her Protestan’ın da Siyonizm’i benimseyerek Siyonist olacağı kesin değildir. Aslında genel kapsamda bakıldığında, onların çoğunluğu Filistinlidir yani Sami ırkına mensup Arap Hıristiyanlardır. Dolayısıyla ortada dert edecek veya korunması gereken Hıristiyan Filistinli yoktur. Onlar da tıpkı Müslüman ırkdaşları gibi her iki Siyonizm için de hükümsüzdür.
KEHANET
Siyonizm’i bir kenara bırakarak öncelikle söylenmesi gereken husus: Yahudi ilahiyatına ve Hıristiyan ilahiyatına göre yaşanmakta olan bu çağ ahir zamandır ve dünyanın sonu çok yakındır. Dolayısıyla kıyamet de oldukça yakındır. Tüm dinlerde olduğu gibi Yahudilik ve Hıristiyanlığın da kendisine özgü eskatolojileri yani ahir zamana dair bazı öngörüleri vardır. Keza Tanah da Yeni Ahit de ahir zamana dair kehanetlerle doludur. Yahudi eskatolojisinde dünya ahir zamanda çok kötü ve günahkâr bir yer olacaktır, afetler artacaktır ve nihayetinde Davud oğlu Mesih gelecektir. Davud oğlu Mesih geldiğinde Yahudileri Kudüs’e döndürecek, orada bir devlet kuracak, vaat edilmiş toprakların sınır bütünlüğünü sağlayacak, dünyada barışı tesis edecek ve Yahudilere, Kudüs’te takriben 60-70 yıl süren bir altın çağ yaşatacaktır. Sonrasında ise Davud oğlu Mesih ölecek ve kıyamet kopacaktır. Hıristiyan eskatolojisinde ise Yahudilikteki gibi dünyanın hali ahir zamanda yine çok kötü olacaktır, kötü hadiseler ve savaşlar sonrasında İsa Mesih yeryüzüne dönecektir. Özellikle Protestanlara göre İsa Mesih yeryüzüne gelince tüm halkları yönetecek, şeytanı bağlayacak ama daha da önemlisi Hıristiyanlara Kudüs’te Binyıl sürecek bir altın çağ yaşatacaktır.
Yahudi Siyonizmi, Tanah’taki ahir zaman kehanetlerini kendi ideolojisi için kullanmıştır. Özellikle Dinî Siyonizm için kehanetlerin gerçekleşmesi fazlasıyla heyecan verici olmuştur. Diğer taraftan Yahudi dinine inanmayan Siyonistler için de bu kehanetlerin işlevsiz olduğu söylenemez. Yukarıda da belirtildiği gibi ateist bir Siyonist, ahir zamanda yaşadığına inanmadığı gibi Davud oğlu Mesih’in de geleceğine inanmaz. Ama Mesih gelmeden önce yaşanacağı iddia edilen kehanetlerin gerçekleşeceğine veya gerçekleşmesi gerektiğine inanır. Çünkü bu kehanetler Siyonist ideoloji için fayda sağlayacak niteliktedir. Bu paralelde
Yahudi Siyonistler, özellikle de dindar olanları, Davud oğlu Mesih’in gelmesi için ahir zaman kehanetlerini kendi çabaları ile gerçekleştirmeye çalışmaktadır.
Aslında sonu hızlandırmak ve kehanetlerin gerçekleşmesini insan eliyle sağlamak Yahudi teolojisinde kesinlikle yasaklanmıştır. Ama Yahudi Siyonistler hemen her dinî hükmü çiğnediği gibi bu yasağa da uymamıştır.
Hıristiyan Siyonistler ise bu konuda çok daha tecrübeli ve sabıkalıdır. Onlar hem Tanah’taki hem de Yeni Ahit’teki kehanetleri gerçekleştirmek için var güçleriyle çalışmışlardır ve çalışmaktadırlar. Ve birazdan detaylandırılacağı üzere bazılarını da gerçeğe dönüştürmüşlerdir. Hıristiyan Siyonistlerin 19. yüzyıldan itibaren İsa Mesih’in dönmesi için ellerinden geleni yaptıklarını, siyasetlerini bu minvalde şekillendirdiklerini söylemek mümkündür. Aslında söylenmesi gereken tek vurgu şu olmalıdır: Hıristiyan Siyonistler Tanrı’yı kıyamete zorlayanların ta kendisidir. Diğer taraftan Hıristiyan Siyonistler, Yahudilerin İsa Mesih’i beklemediğini, Davud oğlu Mesih’i beklediğini pekâlâ bilmektedir. Ancak bu, Hıristiyan Siyonistler için önemli değildir. Çünkü Yahudiler, çok geç ve acı bir şekilde yanıldıklarını mutlaka anlayacaktır.
Son perdede birbirlerinden farklı Mesihler bekleseler de hem Hıristiyan hem de Yahudi ilahiyatında ahir zamana dair kehanetler benzerdir ve bazı noktalarda örtüşmektedir. Bu nedenle kehanetleri (sadece bazıları ele alınacaktır) tek bir listede toplamak yeterli ve hangilerinin Siyonist eliyle gerçekleştirildiğini belirtmek dikkat çekici olacaktır. (kronolojik sıralama yapılmamıştır)
Mesih’in Ayak Sesleri/Kehanetler:
Dünyada kötülük, günahkârlık, dinsizlik, ahlâksızlık, vicdansızlık, afetler, hastalıklar, kıtlık ve fakirlik artacak. “Büyük bir salgın çıkacak, insanlar kendilerini damgalatacak ve insanlar pahalılıktan yakınacak.” Hemen hepsi gerçekleşti ve sürekli daha da şiddetlenerek gerçekleşmeye devam ediyor. Covid pandemisi, Covid aşısı ve küresel ölçekte yaşanan enflasyon neticesindeki pahalılık Yahudi Siyonistleri heyecanlandırmıştır ama özellikle Covid salgını ve aşısı, Hıristiyan Siyonistler için çok ama çok büyük bir heyecan ve umut olmuştur.
Ülkelerde iç karışıklıklar çıkacak. Özellikle Ortadoğu’daki ülkeler kaos yaşayacak ve buradaki halklar mülteci durumuna düşecek. Mülteciler bir yerde barınmak için oradan oraya göç edecek ama ırkçılık görecek, dağlarda, denizlerde telef olacak. Gerçekleştirildi. Arap Baharı ile ülkelerde iç savaşların ve kaosun çıkması, mültecilerin artması, mültecilerin ırkçılık görmesi ve kıyılara vuran çocuk cesetleri Siyonistler için çok büyük bir işarettir. Aslında bu heyecanı yaşamak için senelerce umutla beklemişlerdir. Nitekim Arap Baharı’nın çıkmasında özellikle Hıristiyan Siyonizmi’nin başlıca aktör olduğu bilinmektedir.
En mühim kehanetlerden biri: Babil/Irak yıkılacak. Gerçekleştirildi. Irak’ı, Hıristiyan Siyonist ABD ve İngiltere yıktı, yaktı ve yağmaladı. Bu gerçekleştiğinde, tüm dindar Siyonistler Kudüs’ün surlarının dışına çıkarak Mesih’in şehre gelmesini beklemiştir.
En mühim kehanetlerden biri: diktatörlükler ve ideolojiler yıkılacak. Diktatörler ve teröristler öldürülecek. Gerçekleştirildi ve devam ediyor. Siyonistlere göre birer diktatör olan Saddam Hüseyin ve M. Kaddafi devrildi ve öldürüldü. Ayrıca SSCB yıkıldı. Böylece Batı’nın ışığı kapitalizm, Rusya’nın karanlığı komünizmi yendi. Siyonizm’in, diktatör ve terörist olarak yaftaladığı liderlerin bazılarını ya bir suikast ya da bir kaos sonucu öldürdüğü aşikârdır.
Asur’un dağlarında silahlı adamlar gezecek. Gerçekleştirildi. Asur dağları ile özellikle Güneydoğu Anadolu kastedilmektedir. Siyonistler, PKK ve türevlerini yarattı, maddi açıdan destekledi ve Türkiye’yi terörle yıkmak istedi. Yahudi Siyonistler her propaganda ve yayınlarını boşuna Kürtçeye tercüme etmemektedir.
Özellikle de Hıristiyan Siyonistler için en mühimleri: Yahudiler kolektif olarak Kudüs merkezli Filistin’e göç edecek, orada bir Yahudi devleti kuracak, bölgede egemen güç olacak, Kudüs’ü fethedecek, tapınağı üçüncü defa yeniden inşa edecek ve tüm bunlar paralelinde Ortadoğu’da kaos hâkim olacak. Gerçekleştirildi. 1882’den 1948’e kadar Yahudiler topluca Kudüs’e göç etti. 1948’de İsrail Devleti kuruldu ve Yahudiler göç etmeye devam etti. 1967’de İsrail Kudüs’ü işgal etti. 1980’de İsrail, Kudüs’ün tamamını başkent ilan etti. İsrail, kurulduğu günden bugüne birçok savaş yaptı ve Ortadoğu’nun kaosa dönüşmesinde başlıca aktör oldu. Bu kehanette eksik kalan iki parça; tüm Yahudilerin vaat edilmiş topraklara geri dönmemesi ve tapınağın inşa edilememesidir. Bu eksiklikler de Hıristiyan Siyonistleri çok üzmekte ve bir o kadar da hırslandırmaktadır. Ayrıca Hıristiyan Siyonistler bugün de dâhil olmak üzere diasporadaki Yahudilerin (yaklaşık 9,3 milyon), Filistin’e göç etmesi için ellerinden geleni yapmaktadır. (2023 verilerine göre toplam Yahudi nüfusu 16.783.105’tir. Bu nüfusun yaklaşık 7.4 milyonu İsrail’de yaşamaktadır.)
En mühimi: Kuzey’den gelen bir kral (adı Gog) yanına başka kralları da alarak İsrail’e saldıracak. Ortadoğu’da büyük bir dünya savaşı çıkacak. Gerçekleşmedi. Yahudi teolojisinde bu savaşın adı Gog ve Magog, Hıristiyan ilahiyatında ise Armageddon’dur. Siyonistler I. Dünya Savaşı’nı bu son savaş zannetmişler ancak Mesihleri gelmeyince bu savaşın sadece onun ayak sesi olduğuna kanaat getirmişlerdir. İşte bugün Ortadoğu’nun gelip dayandığı kehanet bu son büyük savaştır. Çünkü kehanet zincirindeki diğer halkalar gerçekleşmiştir, dolayısıyla sıra Gog ve Magog veya Armageddon’dadır.
Gog ve Magog: Yahudi teolojisine göre İsrail bu savaştan galip çıkacaktır. “Kuzeydeki kral kimdir?” sorusunun cevabı ise çok basittir. Gog kraldır, Magog ise onun yönettiği ülkenin adıdır ve bugünün dünyasındaki bu kral Putin’dir. İşte bu nedenle Rusya – Ukrayna savaşı çıkmıştır çünkü İsrail tam anlamıyla hazır olmadan dünyanın en büyük güçlerinden biriyle savaşmamalıdır. Rusya’nın yıpratılması lazımdır. Diğer eşleşmeler de şöyledir; Gog’un İsrail’e saldırmak için yanına katacağı krallıkların bazısı Türkiye, İran ve bazı Arap ülkeleridir. “Roma’nın” tamamen yok olacağı bu savaş yaşanıp bittikten sonra Yahudilerin beklediği Davud oğlu Mesih gelecektir. Bu vakit Yahudilere göre Kudüs, Şam’a kadar dayanacak, Fırat Nehri vaat edilmiş toprakların sınırı olacak, Müslümanlar Tevrat’ı kabul edecek ve tüm dünyayı Mesih liderliğinde Yahudiler yönetecektir.
Armageddon: Hıristiyan teolojisine göre bu savaş Deccal’in savaşıdır, büyük bir savaş niteliğindedir ve Hıristiyanların galibiyetiyle sonuçlanacaktır. Kuzeyden gelen kral (yine Putin) İsrail’e saldıracak, İsrail’in kuzeyinden Amik Ovası’na kadar uzanan bu büyük dünya savaşına Çin de dâhil olacaktır. Savaşta Deccal’e hizmet eden milletler helak edilecektir. (özellikle de İran ve Rusya) Hıristiyanlığa geçmeyen (çoğunluğu geçmeyecektir) Yahudiler de bu savaşta öldürülecektir. Ancak Hıristiyan Siyonistler bu savaşta savaşmayacakları için ölmeyecektir. Çünkü onlar milletleri birbirine kırdıracak ve kaos ortamından faydalanarak Ortadoğu’ya hâkim olacaktır. Basit bir açıklamayla Doğulu Hıristiyanlar, Müslümanlar ve Yahudiler ve dinsizler (Çinliler gibi) birbirine saldıracak ve öldürecektir. Protestan Hıristiyan Siyonistler ise bu savaşı sadece izleyecektir. Bu savaş bittiğinde İsa Mesih yeryüzüne inecek ve Protestan Hıristiyanlara Kudüs’te Binyıl sürecek bir altın çağ yaşatacaktır. Hayatta kalmayı başaran diğerleri de onların hizmetkârı olacaktır. (Anlatılan bu eskatolojik inançların daha çok Protestan teolojisine ait olduğunu veya Protestan Hıristiyanlar için önemli olduğunu belirtmek doğru olacaktır.)
İşte bu son kehanet ya da savaş, Hıristiyan Siyonistleri ve Yahudi Siyonistleri ayıran gelecektir. Yani Siyonist ortaklık mutlaka bir gün bitecektir. Çünkü Hıristiyan Siyonistler için çok azı hariç Yahudilerin sonu da diğer halklar gibi ölümdür. (vaftiz olan az sayıdaki Yahudi kurtulacaktır) Keza Hıristiyan Siyonistlerin bu amaç doğrultusunda Yahudileri İsrail’e topladığı da bir gerçektir. Hıristiyan Siyonistler, Yahudileri el altında tutmak için onları belirli bir bölgede bir araya toplamıştır ki onları öldürmeleri daha kolay olsun. Aksi halde Hıristiyan Siyonistler için dünyanın dört bir tarafındaki Yahudileri tek tek bulup öldürmek güç olacaktır. İşte bu korkunç senaryo aslında Yahudilerin, Müslümanlara yaklaşması ve onlarla müşterek buluşmaya çalışmasını gerektirmektedir. Ama maalesef Yahudi Siyonistler bunu yapmaktan çok uzak bir konumdadır. Çünkü kendilerine çok güvenmektedirler. Oysaki tarihe ve bugüne dönüp baktıklarında devletlerinin, Hıristiyan Siyonist İngiltere ve ABD sayesinde kurulduğunu ve yine onlar sayesinde varlığını devam ettirebildiğini anlamamaları için aptal olmaları gerekir.
KIYAMET
Son olarak kısaca her iki Siyonizm için de kullanılan “Tanrı’yı kıyamet zorlamak” fenomenindeki kıyamet kavramına biraz değinmek, geleceği anlamak açısından faydalı olacaktır. Buradaki kıyamet ifadesi aslında dünyanın sonunu, kıyamet gününü veya yargı gününü pek kastetmemektedir. Yahudi Siyonistler için daha çok, gerçek kıyamet öncesinde yaşanacağına inanılan Mesih devrinin başlaması için gerçekleşmesi gereken kehanetleri kastetmektedir. Ve yine yukarıdaki kehanetlerden de anlaşılacağı üzere bu kıyamet dünyada yaşanacak bir kıyameti çağrıştırmaktadır. Savaşlar, afetler ve hastalıklar vs. ile dünya kendi içinde bir kıyamet yaşayacaktır. Yani antik dönemden bugüne dünya sevdası ile nam salmış -bazı- Yahudilerin kıyameti arzuladığı gibi bir durum söz konusu değildir. Yahudi Siyonistler bu dünyada zafer, egemenlik ve güç istemektedir, bu nedenle dindarı da dinsizi de Mesih’in gelmesi için gereken koşulları oluşturmaya çalışmaktadır. Hıristiyan Siyonistler için de keza aynı durum söz konusudur. Onlar da İsa Mesih’in gelmesi için gerekli zemini yaratmaya çalışarak dünyayı büyük bir kaosa ve insanı da dünyevi bir kıyamete sürüklemektedir. Lakin Hıristiyan Siyonistlerin diğerinden küçük bir farkı vardır. Onların düşüncesinde İsa Mesih geldiğinde ölü veya diri herkesi Kudüs’te Rabbin Kürsüsünde (yani Muallak Kayasında) yargılayacak ve kendisine iman etmeyenleri ya yok edecek ya da sonsuza kadar cehenneme gönderecektir. Yani Hıristiyan Siyonistlere göre yargı günü Binyılın başlangıcında gerçekleşecektir ama gerçek kıyamet Binyılın sonunda kopacaktır.
Yani bu fenomendeki kıyamet, Mesih’in gelmesi için gerekenleri yerine getirmektir ve bu da dünyayı savaşa sürükleyerek insanoğluna yapay bir kıyamet yaşatmaktır. Ve çok ama çok önemli olan husus da; artık bu yapay kıyamet kopmalıdır. Çünkü Yahudi Siyonistlere göre de Hıristiyan Siyonistlere göre de artık tarihte zaman kalmamıştır. Biraz detaylandırmak gerekirse, her iki Siyonist grup da İbrani Takvimi’ni baz alır ve bu takvime göre de dünyanın ömrü azami 6000 yıldır. Ve bugün (Ekim 2024) İbrani Takvimi’ndeki tarih 5785. yılı göstermektedir. Yani gerçek kıyametin kopmasına ve bu dünyanın yok olmasına en fazla 215 yıl kalmıştır. Bu kalan 215 yıl içerisinde Mesihleri hemen gelmelidir ki altın çağ yaşanabilsin. Aksi halde bu dünyada mutluluk ve zenginlik yaşamadan ölüp gideceklerdir.
Ama durum ve zaman bundan da ibaret değildir. Çok daha derin, çok daha yakın ve çok daha azdır. Çünkü her iki eskatoloji için de kıyametin kopmasına aslında azami 65 yıl kalmıştır. Yahudilerin inancına göre Mesih ile yaşayacakları -takribi- 60 yıllık süre bu kalan yıldan çıkarılırsa, dindar ve fanatik Yahudi
Siyonistler için Davud oğlu Mesih’in gelmesi an meselesidir, en geç 5 yıl içerisinde gelmelidir. Hıristiyan Siyonistler için de keza İsa Mesih en geç 5 yıl içerisinde gelmelidir ve o geldiğinde dünyanın ömrüne 1000 yıl daha eklenecektir.
İşte bu nedenle aslında Rusya da, İran da, İsrail’e artık saldırmalıdır, İsrail Gazze’yi yıkmalıdır, İsrail kızıl düveyi keserek tapınağı inşa etmelidir, İsrail Ortadoğu’da büyük bir savaş başlatmalıdır, İsrail kan dökmelidir, Batı, Ortadoğu’ya, savaş çıksın diye silah, bomba, tank vs. yığmalıdır, tüm Müslüman devletler fakirleştirilmeli, aciz bırakılmalı, kuşatılmalıdır. Bunlar ve çok daha fazlası yapılmalıdır ki Mesihler gelebilsin. Bu bilgiler ve inançlar paralelinde anlaşılan şu ki 7 Ekim 2023’te “kıyamet” Gazze’den kopmaya başlamıştır ve yine aynı tarihte III. Dünya Savaşı Gazze’den başlamıştır. Ne dramatiktir ki mistik ve ezoterik düzlemde (Kabala kastedilmektedir) Gazze, Hacer demektir ve Siyonistler de Hacer’i yıkarak dünyanın sonunu getirmeye çalışmaktadır. Ama ne ironidir ki yine mistik ve ezoterik düzlemde Gazze, sadece Allah önünde eğilen demektir ve yıkılmayacaktır. “Şüphesiz ki her şeyin doğrusunu ve kıyametin saatini bilen, sadece Allah’tır.”
[1] Semiha Karahan İstanbul Üniversitesi Felsefe ve Din Bilimleri Doktora Öğrencisi
Muhafazakâr düşünceler ise toplumları edilgenleştirir, sıradanlaştırır, kimliksizleştirir ve donuklaştırır. Siyasal yönetimler bu zaaflardan yararlanarak halkları rahatlıkla sömürebilir, yolsuzluklarını ve keyfi yönetimlerini sürdürebilirler. Bazen sırtları sıvazlanarak…
Sağlığın en temel manipülasyonu herkesin bir şekilde hasta olduğu ya da hasta olmaya çok müsait olduğunu vurgulamak üzerine kuruludur. Burada gerçek acılardan çok, bilimsel verilere dayandırılmış sentetik semptomlar söz konusudur. Nitekim bilimin kendisi olanca çelişki ve muğlaklığına rağmen mutlaklaştırılıyor.
Tıpkı dilde lehçe, şive ve ağızların ortadan kalkması gibi farklı kültürel zamanların yok olması, bizi zamanın “zaten” böyle bir şey olduğunu düşünmeye sevk eder ve Kevin K. Birth’in “zaman körlüğü” dediği şeye yol açar. Zamansal deneyimin olumsallığı ortadan kalktığında ise giderek bütün zamanlarımız manipüle edilebilir, paraya çevrilebilir bir şeye dönüşmüş olur. Tüketimin konusu kılınamayan geriye bir tek uyku kalır. 7/24 tüketim dünyasında uyku vakti bile çeşitli şekillerde aşılmaya çalışılır.
Protest dinî müzik söyleminin hâkim teması olan zulümdür ve zulme karşı önerilen şey, kıyam ve cihattır. Şüphesiz zaman zaman sabırdan da bahsedilir ancak bu, kıyam ve cihat esnasında karşılaşılan acı ve işkencelere karşı sabretmek demektir. “Hayat iman ve cihat, alnımızın yazısı” denilerek cihada mahkûmiyet anlatılır.
Filistin Cephesinde Değişen Bir Şey Yok: İhanet, Drama, Cinayet, Kehanet ve Kıyamet
Yahudi Siyonizmi: Siyonizm, bedeni doğu, aklı batı, ruhu araf, kalbi sarı. Siyonizm, geçmişi Avrupa, bugünü Gazze, yarını Fırat. Siyonizm, dünü altın buzağı, şimdisi kızıl düve, sonrası kurban. Siyonizm, okuduğu Tevrat, anladığı Kâbil, anlamadığı 10 Emir. Siyonizm, adı Kudüs, sanı hırsız, cismi katil. Siyonizm, tutunduğu dünya, istikameti Gog ve Magog, menzilinde altın çağ. Siyonizm, Tanrı’yı ırkçı zanneden ve O’na sürekli şımaran.
Hıristiyan Siyonizmi: Siyonizm, bedeni batı, aklı sömürmek, ruhu ırkçı, kalbi doğu. Siyonizm, geçmişi İngiltere, bugünü ABD, yarını Kudüs. Siyonizm, okuduğu İncil, anladığı deccal, anlamadığı sevgi. Siyonizm, tutunduğu Ortadoğu, istikameti Armageddon, menzilinde Binyıl. Siyonizm, Tanrı’yı emlakçı zanneden ve O’nun adına konuşan.
Anti-Siyonist Filistin: Filistin, adı Hanzala, aklı Kur’an, kalbi iman, bedeni sünnet. Hanzala, dünü, bugünü, geleceği Kudüs, Mekke, Medine. Hanzala, geçmişi ölüm, şimdisi ölüm, geleceği Allah Kerim. Hanzala bu dünyadan münezzeh.
İHANET
Aslında Gazze’nin de Kudüs ve Batı Şeria’nın da yaşadığı adaletsizlik 1948’de veya 1967’de başlamadı, Filistin’in Nekbe’si Aralık 1917’de başladı dolayısıyla Filistinlilerin sıkıntısı 106 yıllık bir geçmişi kapsamaktadır. Filistinlilerin geçmişi ve şimdisi topraklarının işgali ve istilası, öldürülmek, zorla sürgün edilmek, açık hava hapishanelerine mahkûm edilmek ve toplumsal bütünlüklerinin paramparça edilmesi gibi çok menfi hadiselerle örülüdür. Ve maalesef 106 yıldır süren bu adaletsizlikler ve sıkıntılar Müslüman halkların gündemlerinde hemen hemen hiç yer tutmamıştır. Hatta Arap-İsrail savaşları dahi diğer Müslüman devletlerin izlediği birer seyirden öte mânâya gelmemiştir. Oysaki bu savaşlar, özellikle Ortadoğu’daki tüm ülkeleri birebir ilgilendiren gelişmelerdi ve devletlerin gelecekteki hadiseleri okuması, tahmin etmesi ve buna göre de önlem almasını sağlayacak birer “fırsattı.” Filistin’in politik ve hukuki açıdan dikkate alınmaması bir yana diğer Müslümanların bu meseleye eğilmesi için dini gerekçelerin de bir etkisi ve işlevinin olmadığı açıktır. Nitekim İslamiyet’te paha biçilemez bir değere sahip, Allah’ın mübarek kıldığı Kudüs, Hz. Peygamberin emaneti ve üç mescitten biri olan Mescid-i Aksâ, Haziran 1967’den bugüne işgal altındadır. Ve özellikle son 30 yıldır her gün yıkılma ve talan edilme riski ile karşı karşıyadır. Müslümanlar bu işgal ve riske rağmen Kudüs’e gerekli dikkat ve ehemmiyeti göstermemiştir ve göstermemektedir.
Filistinlilerin yaşadığı adaletsizlikler ve Arap-İsrail savaşlarının her biri İsrail Devleti’nin davranış biçiminin ne olduğunu gösteren, onun kanun ve sınır tanımadığını ziyadesiyle ortaya koyan niteliktedir. Vurgulamak gerekirse İsrail Devleti, 76 yıllık ömründe Filistinlilerin topraklarını çalmış, onları öldürmüş, köleleştirmiş, fakirleştirmiş, zorla vatanından sürmüş ve mülteci durumuna getirmiş ve yaptığı her bir savaş sonrası kendi toprağını genişletmiştir. İsrail Devleti, Batı’nın sömürgecilik ve ırkçılık gibi değerleri üzerinden kurgulanmış Siyonist ideolojisiyle, Filistinlileri alt insan, kendisini ise üst insan olarak görüp Filistinlileri yok saymış, hükümsüz kılmıştır. Siyonist bakış açısında Filistinliler yoktur dolayısıyla Filistin de boştur. Ama çok daha kabul edilemez olan husus; Müslümanların da Filistinlileri yok saymasıdır. Filistinlilerin yaşadığı sıkıntıyı 106 yıldır duymayan, duysa da ilgilenmeyen hatta 21. yüzyılda gelişen sosyal medya aracılığıyla şahitlik ettiği gerçeklere dahi aldırış etmeyen Müslümanlar, tıpkı Siyonistler gibi Filistinlileri yok saymıştır. Üstelik hiçbir tarihi belgeye dayanmadan, Filistinlilerin topraklarını sattıklarını iddia ederek, tıpkı Siyonistler gibi Filistin’in boş olduğunu iddia edebilmiştir. Siyonizm Filistinlilere hayat hakkı tanımazken, Müslümanların bu suskunluğu, anti-Siyonist olmayı becerememesi, işte 7 Ekim sonrasında Gazze’nin neden büyük bir cehenneme döndüğünün açıklamalarından sadece biridir.
Gazze’de yaşanan soykırım, Siyonizmin “gücünü” ve pek tabiî ki gaddarlığını bir kez daha ispat etti. Bu gaddarlık ne Filistinlileri ne konuya hâkim olup yıllardır bu adaletsizliğe dikkat çekmeye çalışan sayılı insanı, ne de anti-Siyonist olmayı başaran bir avuç kitleyi şaşırttı. Pek tabiî ki (sivil) Siyonistleri de şaşırtmadı. Yine bu grupların hiçbirinin Gazze soykırımının bir yıldır sürmesine veya durdurulamamasına da şaşırdıkları söylenemez. Soykırımın durdurulamaması İsrail Devleti’nin politik, ekonomik, teknolojik vs. açıdan gücü ve özellikle ABD, İngiltere olmak üzere Batılı devletlerin Siyonizm’e desteği ile aksi yönde ise nitelikli bir devlet ve ona bağlı aygıtlardan yoksun ve toprak ve toplum bütünlüğü olmayan Filistin gerçeği ile açıklanabilir. Ama bunun çok acı bir açıklaması daha vardır. Bu da Müslümanların ve devletlerinin bu zulme sessiz kalması, gerekli hamleleri çok geç alması (veya hiç almaması) ve aksiyona geçmemesidir. Müslümanların siyasi, hukuki ve sosyal sorumluluklarını yerine getirmemesi veya bunları gerekli olanın çok altında bir performansla sadece retorikte yapması, Siyonistlerin, Gazze’deki vahşeti durdurmak bir yana, savaşı geniş bir bölgeye yayma planlarını sağlamlaştırmıştır. Nitekim Müslümanlar, bir yıldır süren ve tüm dünyaya naklen seyrettirilen bu soykırımda dahi birliktelik gösterememiş, mezhep veya ırk faktörü üzerinden ayrışmaya ve çatışmaya devam etmiştir. Ne trajiktir ki 7 Ekim öncesinde kendilerine (siviller kastedilmektedir) sorulduğunda; Kudüs’ün işgal edildiğinden, Mescid-i Aksâ’nın tutsaklığından, Filistin’in çalındığından, öldürüldüğünden, sürüldüğünden haberim yok diyerek bahane gösterenler, artık haberleri olsa da hiçbir şey yapmamıştır.
Gazze üzerinden Müslüman devletleri ve halkları bir yıldır test eden İsrail Devleti artık vites yükselmiştir. Kendi devlet politikası ve teo-ideolojisi ile hedeflediği geleceğe doğru ilerlemek için tüm Ortadoğu’yu savaşa sürüklemektedir. Ve kendisine yeni soykırım sahaları açmaktadır. Lübnan, İran, Yemen ve Suriye’deki hamlelerinden anlaşıldığı üzere İsrail Devleti’nin öldürmeyi ve işgal etmeyi durmaya hiç niyeti yoktur. Aksine İsrail, Siyonizm’in nihai hedeflerine ulaşmak için kendisine uygun koşullar sağladığı müddetçe tüm kanun ve sınır tanımaz eylemlerine devam edecektir. Ve başta ABD ve İngiltere olmak üzere Batılı güçlerden ve Protestan halkların bir kısmından destek ve takdir görmeye devam edecektir. Binlerce mil uzaklıkta olsa da Batı’nın ve bölgedeki tek Müslüman olmayan ülke İsrail’in, yüksek yüzdesi Müslüman olan Ortadoğu’nun kaderini tayin etmesi eşi benzeri görülmemiş bir dramadır.
DRAMA I
Bu dramanın nedeni Siyonizm’dir. Öncelikle belirtilmesi gereken husus Siyonizm’in tek bir halk, politika, ülke veya dinle bağlantılı olmadığıdır. Öyle ki Siyonizm iki ana kola ayrılır: Hıristiyan Siyonizmi ve Yahudi Siyonizmi. Farklı tarihsel gelişimlere, karaktere ve nihai amaçlara sahip olsa da ortak paydada buluşabilen bu iki Siyonizm biçimini ayrı ve enikonu ele almak çok önemli bir analizdir. Ancak makalenin sınırları gereği ve aktüel duruma çok yönlü ışık tutmak amacıyla her ikisine paralel şekilde değinmek faydalı olacaktır. Nitekim Siyonizmler ortak bir paydada; Ortadoğu’da buluşmaktadır. Dolayısıyla Ortadoğu’nun özellikle 19. yüzyılın ortalarından bugüne kadar yaşadıklarını analiz etmek, her iki Siyonizm’i ve ortak paydalarını bilmekten geçmektedir. Daha da önemlisi geleceğe dair olasılıkların ne olduğunu kestirebilmek de aynı yoldan geçmektedir.
İlk adımda Siyonizm’in kelime anlamının Kudüsçülük olduğu belirtilmelidir. Siyon, Yahudi kutsal kitabı Tanah’ta Kudüs’ün adlarından biridir ve fiziki olarak da Sur İçi Kudüs’ün hemen güneyindeki tepenin adıdır. Siyon, Kudüs’teki küçük bir bölgenin adı olsa da antik dönemde Yahudiler nezdinde kazandığı öneme binaen zaman ilerledikçe Kudüs’ün tamamını ifade eder hâle gelmiştir. Bu önemin antik dönemle sınırlı olmadığı aşikârdır. Çünkü Kudüs Yahudi teolojisinde fevkalade büyük öneme ve değere sahiptir dolayısıyla Yahudi dindarlar için de vazgeçilmez bir mekândır. Keza Yahudi dininde Kudüs kıbledir, Tevrat’ın tamamıyla uygulanabileceği tek yerdir, Tanrı’nın tecelli ettiği kutsal bir topraktır. Aslında Yahudi dindarlar hakkında söylenmesi gereken vurgu, Kudüs’ün Tevrat’tan sonra bir Yahudi’nin hayatındaki en mühim şekillendirici faktör olduğudur. Öyle ki Yahudi bir dindar, Kudüs için her gün dua eder, senede üç kere orayı kaybettiği için yas/kefaret orucu tutar, sadaka verir, ilk çocuğunu oraya adar, Kudüs’ün anısına evinin bir duvarını boyamaz, masasında ona yer açar, düğününde bardak kırar ve Kudüs’te gömülmek ister.
İşte bu tarihi ve dini önem 19. yüzyılda Avrupa’daki bazı Yahudilerin kendi siyasi ve milliyetçi fikirlerini ve ideolojilerini Siyonizm şeklinde adlandırmasındaki nedendir. Yahudi Siyonizmi en net mânâsıyla modern Yahudi ulusal bağımsızlık hareketidir. En basit açıklamayla Yahudi milliyetçiliğidir. Ama en gerçek tanımıyla da teolojik sömürge milliyetçiliğidir. Çünkü Siyonizm sadece bir milliyetçilik biçimi, seküler ve politik düşünce veya siyaset değildir. Siyonizm, seküler ve dini argümanlarla sentezlenerek kurgulanmış bir teo-politikadır. Siyonizm, milliyetçilik, emperyalizm ve kolonyalizm gibi seküler Batı değerleri ile Yahudiliğin pür dini doktrinlerini harmanlamış ve ortaya bir teo-politika çıkarmıştır.
Her milliyetçilik biçiminin ihtiyaç duyduğu üzere tarih, halk ve toprak olgularını merkezine yerleştiren Siyonizm yeni bir İbrani kimliği inşa etmek, İbranice dil devrimi yapmak, Yahudileri kolektif olarak belirlenmiş bir toprağa göç ettirmek ve orada devlet kurmak hedefleriyle yola çıkmıştır. Bir başka açıdan Siyonistler, yüzlerce yıl birbirinden ayrı, devletsiz, lidersiz ve Avrupa’da türlü sıkıntılarla mücadele eden Yahudilere kurtuluşu vaat etmiştir. Bu vaat Siyonistler açısından Yahudilerin ve Yahudiliğin özgürleşmesi, özüne dönmesi ve tarihe dönüş yapması ile eşdeğer olup dünyevi zaferi ve egemenliği beraberinde getirecektir. Dolayısıyla “Dinî Siyonizm’i” bir kenara bırakarak ideolojiye genel perspektiften bakıldığında şunu söylemek mümkündür: Siyonizm bazı Yahudilerin dünyevi hırs ve isteklerine karşılık gelmektedir, bu zamanda ve bu mekânda parlak bir bugün ve gelecek inşa etme amacındadır. Ancak Siyonistler bu amaçlarına ulaşmak için Yahudiliği bir araç olarak kullanmakta bir sakınca görmedikleri gibi dindarı da seküleri de ateisti de kendi ideolojisini Yahudi dini ve geleneğinden birçok paradigmayla şekillendirmiştir. Örnekle açıklanırsa, ateist Siyonistler için Tanrı yoktur ama yine de O, Filistin’i Yahudilere vermiştir, seküler Siyonistler için Mesih gelmeyecektir ama yine de ona dair Tanah’ta yazılı tüm kehanetler gerçekleşecektir. Bu paradoks da zaten Siyonizm ile Yahudilik arasında aslında çok belirgin olması gereken sınırı bulanıklaştıran faktörlerden biridir.
Siyonistler, ideolojileri için gerekli olan halkı da tarihi de toprağı da Tanah’ta bulmuştur. Öyle ki Tanah’ta milliyetçilikleri için gereken tarihi de devlet kurmak için aradıkları toprağı da yeni ulusalcı tonda bir toplum oluşturmak için gerekli halk modelini de bulmuşlardır. Siyonistler, Yahudi tarihinin İbrahim ile başladığını, dolayısıyla köklerinin ve devamlılıklarının kutsal bir tarih olduğunu iddia ederek Tanah’ı bir tarih kitabı olarak kullanmıştır. Keza bahsi geçen dönemde
Siyonizm’in ikinci ihtiyacı; toprak için de yine İbrahim’e kadar kronolojik bir çizgi çekerek kendi anavatanlarının Kudüs merkezli vaat edilmiş topraklar olduğunu ilan etmiştir. Bu ilanla birlikte göç edilmesi ve devlet kurulması gereken toprağın Filistin olduğunda karar kılmıştır. Bu kararını tüm milletlerin kabul etmesi gerektiğini çünkü bu toprağın İbrahim ve sonraki İbrani ataları ve peygamberleri vasıtasıyla kendilerine Tanrı tarafından verildiğini savunmuşlardır. Siyonistlere göre buna karşı çıkmak Tanrı’ya isyan etmek mânâsına gelecektir ve bu isyan da hiçbir milletin lehine olmayacaktır. Üçüncü olarak da İsrailoğullarının seçilmiş bir halk olduğu yönündeki Tevrat pasajlarına tutunarak, Yahudilerin özel, üstün, seçilmiş hatta kutsal ve kadim bir ulus olduğunun tartışılmaz bir gerçek olduğunu iddia etmişlerdir. Tüm bunlar paralelinde Siyonistler adeta Tevrat’a demir atmış ve onu kendi ideolojisinin faydası için kullanmış ve sömürmüştür. Sömürmüştür çünkü Yahudi geleneğini yok saymış, Tevrat’ı literal okuyarak dini hükümlerinden kopartmış ve Tanah’ı sadece bir tarih kitabı gibi ele alarak mitsel bir Yahudi tarihi yazmıştır. İşte bu nedenle başlangıcından bugüne Siyonizm, Yahudi toplumunu Siyonist, anti-Siyonist ve a-Siyonist olmak üzere bölmüştür.
Diğer taraftan Yahudi toplumunun Siyonizm’i benimseyip benimsememesi ve Filistin’in zaten bir başka halka ait olması gerçeği Siyonistlerin ne umurlarındadır ne de planlarında bir değişikliğe neden olmuştur. Nitekim 19. ve 20. yüzyıldaki gelişmeler Yahudilerin Avrupa’dan çok acil çıkması ve Filistin’e göç etmesi yönünde şartları beraberinde getirmiştir. Avrupa’da 19. yüzyılın ortalarından itibaren öldürücü sonuçlar doğuran anti-Semitizm giderek artmış ve Yahudiler göç etmek zorunda kalmıştır. Göç edenlerin bazısı ABD’ye giderken, Rusya Yahudilerinin çoğunluğu ekonomik nedenlerden ötürü Filistin’e göç etmek zorunda kalmıştır. Çünkü bu noktada devreye Siyonistler girmiştir. Bu kesim Yahudiler pogromlardan canını kurtarmak için Batı’ya göç etmek istemiş ancak paraları olmadığı için bunu yapamayınca Siyonistler de onları Filistin’e götürmüştür. 1882’lerden itibaren Filistin’e on binlerce Rusya Yahudisi göç ettirilmiştir. Siyonist literatürde aliya olarak adlandırılan bu göçlerin ilk ikisi Siyonist değildir. Ancak bu göçler 1915’ler gibi Siyonist karakter kazanmıştır. İlerleyen yıllarda da Nazizm ve II. Dünya Savaşı Yahudilerin Filistin’e göçüne hız kazandırmıştır.
Buradan yola çıkarak iki önemli gerçekliğe vurgu yapılmalıdır. İlki; anti-Semitizm Siyonizm’in en büyük besin kaynağıdır, İsrail Devleti’nin kurulması için gerekli bir olgu ve pratiktir. Çünkü anti-Semitizm olmasaydı Avrupa’da yaşayan Yahudilerin Filistin’e göç etmeye hiç niyetleri yoktu hatta Siyonizm’in Yahudiler tarafından benimsenmesi de çok düşük bir yüzdede kalacaktı. Diğeri ise Filistin’e göç eden hiçbir Yahudi’nin kendi geçmişi oradaki Filistinliden daha uzak bir tarihe dayanamaz. Aktüel boyutta örneklendirmek gerekirse Benjamin Netanyahu’nun babası Benzion Netanyahu Filistin’de değil Polonya’da doğmuştur. Yani bugünkü Siyonistlerin bazısının babası, çoğunluğunun dedesi Kudüs’ü hayatlarında görmemiştir.
Yukarıda aktarıldığı gibi Filistin’in zaten sahipli bir toprak olması Siyonistleri durdurmamıştır. “Halksız bir toprak için, topraksız bir halk” sloganının bilinci de bilinçaltı da çok karanlık düşüncelerle bezelidir. Birincisi Siyonistler için Filistinliler hükümsüzdür, onlar yoktur. Çünkü onlar Hacer’in/cariyenin ve seçilmemiş İsmail’in soyundan geldikleri için zaten Filistin’de yaşamaya hakları yoktur. İkincisi onlar alt insandır, nereden ve nasıl geldikleri bilinmeyen tarihsiz ve talihsiz bir kitledir. Çünkü onlar Viyana’nın doğusunda yaşayan her halk gibi aklen yeterli olmayan, tekâmüllerini tamamlamamış, medeniyetsiz bir topluluktur. Üçüncüsü onlar Müslüman ve Hıristiyan’dır ve göç edebilecekleri çok coğrafya vardır. Çünkü onların kutsal kitaplarında Kudüs’e gereken değer ve saygı gösterilmemiştir. Siyonistlerin bu düşüncelerinin ve iddialarının Aydınlanma sonrasındaki Batı değerleriyle birebir örtüştüğü kesindir. Irkçılık, sömürgecilik, hegemonyacılık, Yahudi Siyonistlerin ne kadar Avrupalı ya da Batılı olduğunu gözler önüne sermektedir.
Avrupalı Yahudi Siyonistler “beyaz insanın” ırkçılığı ve sömürgeciliği ile Filistin’e Yahudilerin göç etmesini sağlamış, yeni bir ulusalcı Yahudi kimliği yaratmış ve devlet kurmayı başarmıştır. Ve yine aynı politika ve düşünce biçimiyle İsrail Devleti’nin devamlılığını sağlamıştır. Ancak bunları başarırken de ileriki bölümlerde anlatılacağı üzere Filistinliler için bir distopya yaratmıştır. Ve bunların tamamını da tek başına yapmamıştır. Nitekim Yahudi Siyonistler kendi başarılarını Hıristiyan Siyonistlerin yardımlarıyla elde etmiştir ve etmektedir.
DRAMA II
Aslında tarihsel veriler Hıristiyan Siyonizmi’nin, Yahudi Siyonizmi’nden çok daha eski bir geçmişe uzandığını ispat etmektedir.
İlk dönemlerinde “Yahudi Restorasyonu” şeklinde adlandırılan bu akım, 19. yüzyılın sonunda Hıristiyan Siyonizmi ismini almıştır. Yahudilerinkinden çok daha uzun bir geçmişe sahip olan Hıristiyan Siyonizmi hakkında ilk adımda şu bilgilerle başlamak vurgu açısından dikkat çekici olabilir. Hıristiyan Siyonizmi, Siyonizm’in kökenidir, kapsadığı nüfus ile Siyonizm’in çoğunluk ifadesidir ve sömürgeci, ırkçı, Mesihçi ve Kıyametçi bir teo-politikadır.
Genel bağlamda Protestan teolojisinin bazı doktrinlerinin ve Avrupa’daki bazı siyasi ve sosyal gelişmelerin Hıristiyan Siyonizm’in oluşumuna zemin hazırladığı görülmektedir. Reform ile Katolik Kilise’nin parçalanması sonucunda oluşan ulusal (devlet) kiliseler, modern dönemdekiyle aynı olmasa da gelişen halk ve milliyetçilik düşüncesi, Protestanların Kutsal Kitabı (Tanah/Eski Ahit ve Yeni Ahit şeklinde iki ana bölümden oluşmaktadır) literal okuma biçimi, zaman algısının değişmesi, Kilise’nin Tanrı’nın Krallığının temsilcisi olmadığının anlaşılması, savaşlar, kıtlıklar, fakirlik ve hastalıklar, bunlar paralelinde kurtuluş beklentisinin artması ve nihayetinde Binyılcılığın yeniden taraftar kazanması Yahudi Restorasyonun ortaya çıkmasındaki başlıca etkenlerdir. Yani yaşadıkları zamanı beğenmeyen ve bir kurtuluş yolu arayan Protestanların bir kısmı kendileri için parlak bir gelecek inşa etme düşüncesiyle bu ideolojiyi kurgulamıştır. Bu kurguda aynı zamanda siyasi ve ekonomik nedenler de fazlasıyla etkili olmuştur. Ve bu kurgudaki en önemli nedenlerden birinin de Yahudilerin Avrupa’dan gönderilmesi yönündeki istek olduğu vurgulanmalıdır.
Hollanda, Yahudi Restorasyonun oluşmasında fazlasıyla pay sahibi olsa da bu etkenlerin yoğunlaşarak nitelikli bir akıma dönüştüğü ilk yer İngiltere’dir. Yani Siyonizm’in anavatanı İngiltere’dir ve Siyonizm bir Protestan İngiliz projesidir. Sonrasında bu proje Kıta Avrupası’nda özellikle Almanya’dan, Fransa’ya, Avusturya’dan Norveç’e kadar Protestanlar arasında benimsenmiştir. ABD’de ise 18. yüzyılda görünen ilk nüvelerinden sonra zamanla taraftar kitlesini arttırarak çok güçlenmiş, böylece devletin karakter yapısına tamamen işleyerek bir tabu haline gelmiştir. Yakın geçmiş hariç Hıristiyan Siyonizmi’ni sadece Protestan Hıristiyanlarla ilişkilendirmek mümkündür. (Protestanların ve Evanjeliklerin hepsi Siyonist değildir.) Ancak bugün Hıristiyan Siyonizmi’nin misyonerliği ile Katolikler arasında da ideolojinin yayıldığı bilinmektedir.
Pek tabiî ki özellikle Hindistan’daki tarafgirliğin başlıca motivasyonunun İslam karşıtlığı olduğu açıktır. Bu gerçeklik de aslında Hıristiyan Siyonizmi ile İslamofobi arasındaki zıt ilişkiyi göstermektedir. Keza Hıristiyanlar arasında Siyonizm’in benimsenmesinin en büyük nedenlerinden biri de zaten Müslüman karşıtlığıdır. Ve hatta net bir şekilde Hıristiyan Siyonizmi’nin ortaya çıkışında Osmanlı İmparatorluğunun başarıları ve belirtilen dönemde Müslümanların tamamını kapsadığı ve temsil ettiği düşüncesiyle Türklere karşı duyulan korku ve nefretin de önemli bir faktör olduğunu söylemek mümkündür. Genel çerçevede Hıristiyan Siyonizmi’nin 1940’lara kadar en büyük temsilcisi ve Yahudi Siyonizmi’nin en güçlü destekçisi İngiltere’dir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra küresel güç haline gelen ABD, temsilcilik görevini almış ve İsrail Devleti’nin hamisi olmuştur. Ancak bu, İngiltere’nin ve Kıta Avrupa’sındaki Hıristiyan Siyonistlerin ideolojiden desteklerini çektiği mânâsına gelmemektedir. Dünden bugüne özellikle ABD ve İngiltere olmak üzere tüm Hıristiyan Siyonistler siyasi, maddi ve askeri açıdan İsrail Devleti’ni nasıl güçlü bir şekilde desteklediklerini ve koruduklarını göstermiştir. Yine Avrupa’nın İsrail’e desteğinin bilinçaltında yatan nedenlerden birinin de Yahudi karşıtlığı olduğu belirtilmelidir. Bu bir paradoks gibi gözükse de işin aslı Hıristiyan Siyonizmi’nin ortaya çıkışında Yahudi karşıtlığı önemli bir faktördür ve başlangıcından bugüne Hıristiyan Siyonistlerin nihai hedeflerinden biri olmasa da hedeflerine ulaşmak için yapmaları gerektiğini düşündükleri ve inandıkları şey Yahudilerin tamamının Avrupa’dan gitmesidir. İşte bugün Fransa, İtalya gibi birçok ülkenin yine siyasi ve maddi açıdan İsrail’e yaptığı yardım ve desteğin altında, Yahudilerin Avrupa’ya bir daha dönmemesi yönünde bir neden de (birçok nedenden sadece biri) yatmaktadır. Hıristiyan Siyonistler kendi ülkelerinde Yahudilerle yaşamak istememektedir.
Teolojik açıdan biraz açmak gerekirse en basit açıklamayla Hıristiyan Siyonizmi, Kutsal Kitabın literal okunması ve Protestanlar tarafından Tanah’ın önemsenmesi ve ön plana çıkarılması ile oluşmuş bir teo-politikadır. Ve Hıristiyan Siyonizmi, diğerinden farklı olarak tamamıyla Mesihçi, Binyılcı ve Kıyametçi bir dokudadır. Çünkü
17. yüzyılda İngiltere’deki Protestanların bir kısmı, İngilizlerin seçilmiş bir ırk olduğunu iddia ederek, Tanrı’nın Krallığına giden yolun öncelikle İngiltere’den, sonrasında da Yahudilerden geçtiğine kanaat getirmiştir. İngiliz Protestanlar kendi kendilerini kutsayarak ve kendilerine peygamberlik vazifesi vererek Yahudileri merkeze koyan bir teoloji biçimi üretmiştir. Bu noktada İngilizlerin Yahudi sermayesini sömürmeyi, Osmanlı’ya karşı bir ittifak bulmayı, İngiltere’yi ayrıcalıklı kılmayı, İngiliz halkının kimlik tanımını oturtmayı ve ülkeyi birçok açıdan zenginleştirmeyi amaçladığı ve bu amaçların da Yahudi Restorasyonunun politik tarafı olduğu belirtilmelidir.
İngiliz Yahudi restorasyoncular, Kutsal Kitap’taki bazı pasajları ve kehanetlerin tamamını ve İsa Mesih’in yaşadığı dönemi baz alıp şu yönlü çıkarımlar yaparak ideolojilerini şekillendirmişlerdir. 1. İsrail’in seçilmişliği (Tevrat’taki) ahitlerin sürekliliği ilkesiyle devam etmektedir. Nitekim Tanrı sözünden dönmez. İsrail’in devamı olan Yahudiler Tanrı tarafından seçilmiş tek halktır ancak bu, geçici bir süreliğine askıya alınmıştır. Çünkü onlar İsa Mesih’i kabul etmemiştir. 2. Yahudiler, eski mevkilerini kazanmak, yani seçilmişlik kapsamında kendilerine verilmiş nimetleri geri kazanmak için İsa Mesih’e iman etmelidir. Keza Kutsal Kitap’ta İsrail’in Mesih’in dalına aşılanacağı yönünde kehanet vardır. 3. İngilizler, Yahudilerin İsa Mesih’e iman etmesine aracılık etmesi için Tanrı tarafından seçilmiş (İsrail’den sonra ikincil derecede) üstün ve ayrıcalıklı bir halktır. 4. İngilizler, Yahudilerin ihya ve ıslahında bu vazifelerini yerine getirmek zorundadır. Aksi halde kendi devletleri ve halkları helak olmayla karşı karşıya kalacaktır. Çünkü Tanrı, Tevrat’ta İbrahim’e “sana ve senin soyuna iyilik yapanı onurlandıracağım, sana kötülük yapanı cezalandıracağım” yönünde bir vaatte bulunmuştur. 5. İngilizler, Yahudilere yardım ettikleri takdirde dünyevi bir zenginliğe ve üstünlüğe erişecektir. Bu hem ilahi yardımla hem de Yahudi sermayesi ile mümkün olacaktır. 6. İsa Mesih’in gelmesi için gerekli koşullar, Yahudilerin Hıristiyan olması ve kolektif olarak Kudüs’e dönmesiyle sağlanabilir. Çünkü İsa Mesih doğduğunda Yahudiler Kudüs’te yaşıyordu. 7. Yahudiler Avrupa’da yaşamamalıdır, Avrupa’dan gitmelidir. Ama herhangi bir yere değil, mutlaka Kudüs’e geri dönmelidir. Çünkü o toprak ahitleşme kapsamında İbrahim’e sonsuza kadar verilmiştir. Dolayısıyla Yahudilerin, Hıristiyanların eliyle vaat edilmiş topraklara geri döndürülmesi, orada ihya edilmesi gereklidir. 8. Yahudilerin Avrupa’da Hıristiyanlığa geçmesine gerek yoktur. Aslında Hıristiyan Siyonistler Yahudilerin Hıristiyan olduktan sonra geri dönmeleri gerektiğini düşünse de bunu yapamayacaklarını anladıklarında sırayı bozmuşlardır. Yani İngilizlerin vardığı nokta şu olmuştur: “Yahudileri bir şekilde Avrupa’dan çıkartalım, Kudüs’e götürelim, orada bir şekilde Hıristiyanlığa geçmelerini sağlarız.” 9.Yahudilerin rahatını sağlamak yani komşularından onları korumak bir Hıristiyanın görevidir. 10. Yahudiler kolektif olarak Kudüs’e döndüğünde, orada bir devlet kurduğunda ve tapınağı yeniden inşa ettiğinde İsa Mesih yeryüzüne inecektir. Onun gelişine kadar Yahudiler o topraklarda Hıristiyan himayesinde olacaktır. Ve Hıristiyanlığa geçmeleri için çaba gösterilecektir. Hıristiyan olan Yahudiler (çok azı) nihai mutluluğa nail olacak, diğerleri ise başlarına gelecek belaya razı olacaktır. 11. Tüm bunları yapan İngiltere, hem kendi milletini ve devletini korumaya alacaktır hem de Tanrı’nın takdirini kazanarak nimetlere gark olacaktır.
İngiltere’nin geliştirdiği bu teo-ideoloji, siyasi ve sosyal yapısını etkilemiş ve şekillendirmiş ve özellikle 19. yüzyılın başlarından itibaren dünya siyasetinde görünür hale gelmiştir. İngiliz Siyonistler kitle iletişim araçlarıyla hem kendi ülkesinde Hıristiyan Siyonizmi’nin yayılmasını sağlamış hem de Yahudilerin Kudüs’e geri dönüşü için siyasi manevralar yapmıştır. Ayrıca 19. yüzyılda bu düşünce ve amaçlar artık sadece İngilizler ile ilişkilendirilemez. ABD, Fransa, Almanya gibi birçok önemli ülkenin de bu iş için kolları sıvadığı anlaşılmaktadır. Mesela Napolyon Bonapart 1798’de Mısır seferine çıkarken, Yahudiler için Kudüs’ü fethedeceğini, böylece onların bir damla kan dökmeden (çünkü Yahudi teolojisine göre kan dökmek yasaktır) ülkelerine dönmelerini sağlayacağını ilan etmiştir. Aynı şekilde ABD de Yahudilerin Kudüs’e geri dönüşü için üzerine düşen vazifeyi yerine getireceğini belirterek sahada önemli bazı girişimlerde bulunmuştur. Dinî düşünceler ve inanç faktörü bir kenara bırakılırsa, İngiltere ve diğer Hıristiyan Siyonistlerin Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bir güç geliştirme ve Ortadoğu’da Yahudileri bir araç gibi kullanarak kendilerine bir sınır karakolu kurma girişiminde olduğu aşikârdır. Yine bu devletlerin, özellikle sömürgeci, ırkçı, “böl-parçala-yönet” karakterindeki siyasi planlarını Yahudiler aracılığıyla Ortadoğu’da uygulama telaşında oldukları da gerçektir. Ve bu noktada söylenmesi gereken en mühim vurgu da Protestan Siyonistlerin sömürgeci, hegemonyacı, ırkçı, dinî tondaki rüyalarında Yahudileri bir araç olarak kullandığıdır. Protestan Siyonistler, Yahudilerin iyiliğini isteyerek onları seviyor gibi görünse de aslında bu, ikircikli bir durumdur.
Hıristiyan Siyonizmi ortaya çıktığı ilk dönemde Yahudileri şaşırtmıştır. Nitekim Yahudiler Kudüs’e geri dönüşlerini İngilizler kadar dert etmemiştir. Ancak 19. yüzyılda Yahudilerin kendi içlerinde yaşadıkları değişimler ve gelişmeler, Avrupa’da siyasi ve sosyal alanda yaşanan kaos, Yahudilerin kendi Siyonizmlerini kurmalarını sağlamıştır. İşte bu an, iki Siyonizm’in kesişme anı olmuştur ve bundan sonra da Siyonizm biçimleri siyasi ve askeri açıdan müşterek paydada ilerlemiştir. Tarihi veriler bu müşterekliğin ne kadar güçlü olduğunu savaşlar, kurullar, hukuki kararlar ve deklarasyonlar ile defalarca göstermektedir. Keza 1917’deki Balfour Deklarasyonu, İngiltere’nin Hıristiyan Siyonizmi’nde vardığı pik noktadır, 1948 İsrail Devleti’nin kuruluşu ise ABD’nin Hıristiyan Siyonizmi’nin baş temsilcisi olduğunu net bir şekilde deklare etmesidir. Tarihi ve aktüel tüm veriler, İngiltere olmasaydı İsrail Devleti’nin kurulamayacağını ve ABD olmasaydı İsrail’in kendi devamlılığını sağlayamayacağını göstermektedir. Aslında şöyle bir yorum yapmak çok isabetli olacaktır. I. Dünya Savaşı, bir yönüyle Ortadoğu’daki Müslümanların paramparça edilmesi, vaat edilmiş toprakların Osmanlı’dan kopartılması, Yahudilerin o toprağa göç ettirilmesi ve bölgede bir Yahudi devleti kurulabilmesi için gereken zeminin hazırlanması amacıyla çıkmıştır. II. Dünya Savaşı, yine bir yönüyle Avrupa’dan göç etmeyen zengin Yahudilerin Kudüs’e dönüşünü sağlamak ve Siyonist devletin kuruluşunun tamamlanması için çıkmıştır. Muhtemeldir ki III. Dünya Savaşı da bu kıyametçi politika ile dünyadaki tüm Yahudilerin Kudüs’e göç etmesi ve Süleyman Mabedinin üçüncü defa inşa edilmesi için çıkarılacaktır-çıkarılmıştır. Çünkü dinî düzlemde İsa Mesih’in geri dönmesi için gereken son şart bu iken; siyasi düzlemde Batı, Ortadoğu’nun altını üstünü sömürmeye doymamıştır.
Yukarıda aktarılan bilgiler, Batı’nın dünden bugüne neden İsrail Devleti’ni koruduğunun ve desteklediğinin teo-politik yönlü açıklamasıdır. Bu, aynı zamanda Filistin’in nasıl ve niçin paramparça edildiğinin, neden bir Filistin meselesinin doğduğunun ve niye çözüme kavuşmadığının açıklamasıdır. Filistin’deki adaletsizliğin Batı eliyle çıkarıldığı ve yaratıldığı düşünüldüğünde, bu meseleye Batı’da çare aramaya kalkmak ve Oslo Barış Antlaşması’nda göründüğü üzere Batı’nın yardım edeceğini düşünmek abesle iştigaldir. Böyle bir düşünce başlı başına büyük bir trajedidir. Buradan bakıldığında Batı, her ne kadar gelişmiş, zengin, eşitlikçi, rasyonel, mekanik ve hoşgörülü gözükse de işin aslı çok başkadır. Çünkü Batı, Aydınlanmacı bakış açısıyla Doğu’yu kendisiyle eşit insan olarak kabul etmezken, ırkçı ve sömürgeci anlayışıyla -ki zaten bu yüzden zengin olmuştur- hep yol almıştır ve almaktadır. Dolayısıyla dünden bugüne Filistin’deki cinayetlerin Batı’da bir hükmü yoktur. Bugün özelinde de açıklamak gerekirse Gazze’dekiler alt insandır veya insansı hayvandır, onlar ölebilirler, onlara merhamet göstermeye gerek yoktur. Daha da ötesi, yine buradan bakıldığında, Batı laik görünse de tam olarak öyle değildir çünkü Batı’nın her hareket ve siyasetine Kutsal Kitap da dâhildir. İşte Ekim 2023’ten itibaren ziyadesiyle görüldüğü üzere Hıristiyan Siyonistler, kendi dünyevi hırslarıyla okuyup yorumladıkları Kutsal Kitap pasajlarının ve kehanetlerinin gerçeğe dönüşmesi için tüm siyasetlerini ve fiillerini şekillendiriyorlar. Ve bunu sadece şimdi değil, 400 yılı aşkın süredir yapıyorlar. Kur’an-ı Kerim’e iman etmiş Müslümanların yaşadığı Ortadoğu, son 106 yıldır Kutsal Kitap ile yönetiliyor ve cehenneme çevriliyor. Ve Hıristiyan Siyonistler ve Yahudi Siyonistler, tutunduklarını iddia ettikleri dinlerine ihanet ediyorlar çünkü cinayet işleyerek, savaş çıkararak, dinlerinde kesin bir şekilde yasaklanmış hükümleri çiğniyorlar ve “Tanrı’yı Kıyamete Zorluyorlar.”
CİNAYET
İsrail Devleti, Gazze’de bir yıl içerisinde resmen 42 bin, gayri resmî verilere göre 65 binden fazla insanı öldürdü. Yani Gazze’de on binlerce insan cinayete kurban gitti. Ne absürtlük ki katilin kim olduğu açık ve beyan iken bu suçu işleyen katil, Batı tarafından türlü uydurma gerekçelerle aklandı, suçu görmezden gelindi-geliniyor. Ne İsrail’in Filistinlileri katletmesi ne de Batı’nın katili aklaması bir ilktir. Nitekim Filistinliler 106 yıldır kendi topraklarında öldürülmektedir. Tarihi veriler, 1918’den bugüne on binlerce Filistinlinin öldürüldüğünü, yüz binlercesinin de zorla vatanından sürgün edildiğini göstermektedir. Aslında 1918 sonrası doğmuş her Filistinli bir Hanzala’dır çünkü ne çocukluğunu düzgün yaşayabilmiş ne de hayatının keyfini sürebilmiştir. Onlar sürekli, öldürülmemek ve topraklarını korumak için çabalamışlar ve çok daha önemlisi önce kendi sonra da çocuklarının hayatını Mescid-i Aksâ’ya feda etmişlerdir. Ne büyük bir imandır ki sanki her Filistinli baba İbrahim’miş gibi, her Filistinli anne de Hacer’miş gibi çocukları İsmail’i, Allah yolunda kurban etmeye hazır olduklarını yıllardır ispat etmektedir. Çünkü Kudüs’ten Gazze’ye, El Halil’den Eriha’ya Filistinliler için Mescid-i Aksâ’yı korumak, Allah’ın Tekliğine ve Yüceliğine, Peygamberin namına ve İslamiyet’in şanına sahip çıkmak demektir.
Filistinliler, İbrahim’in milleti olarak, yine İbrahim’in milleti olduğunu iddia eden Yahudi Siyonistler tarafından öldürülmektedir. Hıristiyan Siyonistler de İsrail Devleti’ne maddi ve manevi destek vererek Yahudi Siyonistlere Filistinlileri öldürtmektedir. Yani hem Hıristiyan Siyonistler hem de Yahudi Siyonistler elbirliği ile Filistinlileri katletmektedir. Bu katliamın seküler ve siyasi minvalde birçok nedeni vardır. Ancak yıllardır göz ardı edilmiş en büyük nedene yani inanç faktörüne değinmek, bu makalenin kapsamı için çok daha uygundur.
Yahudi Siyonizmi bu katliamları yaparken Tanah’ın emirlerini yerine getirdiğini iddia etmektedir. Tanah’taki Musa ve Yuşa hakkındaki kıssalarda, Tanrı’nın İsrailoğulları’na Filistin’e girdiklerinde oradaki 7 Kenan halkını öldürmeleri, onların kentlerinde tek bir canlı dahi bırakmamaları ve bu halklarla asla barış ve komşuluk yapmamaları gerektiğine dair emirler verdiği okunmaktadır. Tanah’taki bu emirler, Yahudi Siyonistler tarafından literal tarzda okunarak geniş zamana yayılmış, güncel hükümler haline getirilmiştir. Böylece çağdaş Filistinliler antik dönemdeki Kenanlılarla, çağdaş Yahudiler de Yuşa dönemindeki İsrailoğulları ile özdeşleştirilmiştir. Dolayısıyla özellikle de dindar Yahudi Siyonistler için İsrail Devleti’nin katliamları Tanrı’nın kendilerine bir emridir ve yaptıkları savaş da kutsal bir savaştır. Bu düşünce tarzıyla Filistinliler ya öldürülmelidir ya da çöle sürülmelidir. Üstelik onlar seçilmeyen ve kovulan İsmail’in soyundan gelmektedir. Anlaşılacağı üzere Siyonistlerin barış ortamı tesis etmeye, ülkeyi Filistinlilerle paylaşmaya ve onlarla komşuluk yapmaya niyetleri yoktur. (hiçbir zaman da olmamıştır)
Siyonistlere göre, Müslüman olan Filistinliler kendi kutsal kitaplarında yazanı okumaktan ve anlamaktan acizken, Hıristiyan olan Filistinliler ise -Yahudi Siyonistlere göre- putperest oldukları için Kudüs’ü kirletmektedirler. Keza Siyonist düşüncede Allah, Kur’an-ı Kerim’de vaat edilmiş toprakları sonsuza kadar İsrailoğulları’na verdiğini net bir şekilde söylemektedir. Müslümanların bu hükmü çiğnediğini söyleyen Siyonistler, Kur’an-ı Kerim’in Kudüs’e gerektiği kadar değer vermediğini ama yine de Tevrat gibi Kur’an’ın da proto-Siyonist bir kitap olduğu yönünde korkunç ve kabul edilemez iddialar ortaya atmışlardır. Bu iddiaları doğrultusunda aynı zamanda Musa’nın, Hz. Peygamber’e karşı üstünlüğünü ispat etmeye de çalışmaktadırlar. Öyle ki Musa, seçilmiş ve ayrıcalıklı kılınmış İshak’tan gelmekte ama Hz. Peygamber, kovulmuş ve seçilmemiş İsmail’den, üstelik de cariye Hacer’den gelmektedir. Buna paralel olarak, Siyonistler için İbrahim milletinden olsan da asıl önemli ve belirleyici paradigma Sare’dir.
Yahudi Siyonistler yukarıda kısaca aktarılan bu inançlara sahiptir lakin Yahudi dinine uygun inanç ve fiillerde olduklarını söylemek mümkün değildir. Çünkü Yahudi Siyonistlerin, her fiil ve edinimleri hatta Siyonizm’i kurgulamaları ve benimsemeleri dahi Yahudi teolojisi açısından sakıncalıdır. Nitekim Yahudi Siyonizmi’nin Tevrat’ı literal okuyarak, dinî doktrinleri hükümlerinden kopartarak kendi çıkarları için kullanması, anti-Siyonist dindar Yahudiler için kabul edilemez bir ahlâksızlıktır ve “altın buzağıdan“ bile daha büyük bir günahtır. Bu büyük günahı -anti-Siyonist hahamların da dikkat çektiği üzere- Yahudi teolojisi açısından bazı maddelerle açıklamak mümkündür. 1. Yahudi Siyonizmi, 10 Emir’de yer alan; öldürmeyeceksin, çalmayacaksın ve komşunun malına göz dikmeyeceksin emirlerini çiğnemiştir. 2. Yahudi Siyonizmi, Musa ve Yuşa’ya verilmiş 7 Kenan halkını öldürme emrini şimdiki zamana taşıyarak Tanrı’nın emrini çarpıtmıştır. Çünkü Tevrat’taki bu emir sadece o dönemdeki Kenanlılar için verilmiş bir hükümdür ve asla geniş zamana yayılamaz. 3. Yahudi Siyonistler, yabancıya haksızlık etmiş, öldürmüş, dul ve yetimin hakkını yiyerek büyük günah işlemiştir. Çünkü Tanrı’nın, İsrailoğulları’nı Mısır’da köle olmalarına izin vermesindeki amaçlardan biri de ileride yabancıya karşı haksızlık yapmamayı onlara öğretmektir. 4. Yahudi Siyonistler, içlerinde yaşayan Filistinlileri sevmeyerek büyük bir günah işlemiştir. Çünkü Tanrı, Tevrat’ta vaat edilmiş topraklarda yaşadığın müddetçe yabancıyı seveceksin diye emretmiştir. 5. Yahudi Siyonistler, Filistinlileri öldürerek ve zorla sürgün ederek Tanrı’ya karşı gelmiştir. Çünkü Tanrı, vaat edilmiş topraklarda Yahudi olmasa da Kendisine inanan (Tek Tanrı inancına sahip) herkesin yaşamasına izin ve hak vermiştir. 6. Üstelik bu izin ve hak Yahudilere verilen haklarla aynı eşitliktedir. 7. Yahudi Siyonistler, Kudüs’ü silah ve kan ile kirleterek büyük bir günah işlemiştir. Çünkü Tanrı, Kudüs’te ne kan ne de silah istediği için Süleyman, mabedi inşa ederken hiçbir kesici alet kullanmamıştır. 8. Yahudi Siyonistler, savaş çıkararak ve Tanrı adına savaştıklarını iddia ederek yine çok büyük bir günah işlemiştir. Çünkü Tanrı adına savaş, sadece O’nun izin verdiği sürece ve sadece putperestlikle mücadele etmek için yapılmalıdır. 9.
Tanrı, silahlanmayı ve toprağı sömürmeyi yasaklamışken; Siyonizm, Kudüs’ü kendi ideolojisi için kullanmıştır. Ve çok daha fazlası…
Bu maddeler, Yahudi Siyonizmi’nin Yahudi teolojisi ile kurduğu bağın ne kadar sağlıksız ve pragmatik olduğunu anlatmak için yeterlidir. Nitekim anti-Siyonist Yahudiler için Siyonizm, bu dünyanın gelmiş geçmiş en büyük günahıdır, her başarısı ve edinimi şeytandandır. Siyonistler, kendilerince başarı kazandıklarını düşünse de anti-Siyonistler için bu şeytanlık, Yahudilerin başına çok büyük (ilahî) belaların açılması demektir. Çünkü anti-Siyonist hahamların düşüncesinde Siyonistler bu dünyada Tanrı’nın temsilcisi olmak yerine şeytanın temsilcisi haline gelmişler ve Tanrı’nın namına gölge düşürmüşlerdir.
Yahudi Siyonizmi bağlamında Filistin’deki cinayetlerin ırkçı tarafına ışık tutmak için de birkaç cümleyle açıklama yapılabilir. Siyonizm, Avrupa’da sömürgecilik ve ırkçılık gibi Batılı değerler üzerinden kurgulanmıştır. Ve bir paradoks olarak gözükse de özellikle Batı Avrupa’daki Siyonistlerin, kendi ideolojilerini kurarken, Sami ırkını yani kendilerini sevdiklerini söylemek pek mümkün değildir. (Bu kesim Siyonistler kendilerinin Sami olmadığını, Cermenler gibi Aryan olduklarını iddia etmiştir.) Aksine onlar, Yahudiliklerinden utanmış ve Sami ırkını Alman veya İngiliz gibi Batılı halklardan çok aşağı görmüşlerdir. Yani Avrupa’da ırk teorileri ile güçlenen milliyetçilikler, Siyonistlerin de milliyetçiliklerine işlemiştir. Öyle ki onlar ne Filistin’deki yişuvları yani Filistinli yerel Yahudileri, ne Sefarad ne de Mizrahi, Habeş ve Yemen Yahudilerini kendileriyle eşit ve aynı görmüşlerdir. Dolayısıyla Siyonistlerin Filistinlileri sevmesini, saymasını veya onlara ahlâki ve hukuki çerçevede düzgün bir şekilde yaklaşmasını beklemek nafiledir. Tıpkı Aydınlanmacılar gibi Yahudi Siyonistler için de Doğu’daki her halk gibi Filistinliler de tekâmülünü tamamlamamış, akıl olarak asla Avrupa seviyesine ulaşamamış ve medeniyetsiz alt insanlardır. Ya da son dönemde popüler olduğu üzere insansı hayvanlardır.
Hıristiyan Siyonizmi açısından Filistin’deki cinayetler ele alındığında yine ırkçılığın ve ırk teorilerinin etkisi yadsınamaz bir gerçektir. Zaten bu düşünceleri Yahudi Siyonistlere dolaylı ve dolaysız yoldan aşılayanlar da onlardır. Hıristiyan Siyonistler önceki bölümde aktarılan düşünce ve inançları paralelinde Filistinlilerin öldürülmesinde bir beis görmemektedir. Aksine bir sonraki bölümde anlatılacağı üzere Hıristiyan Siyonistlerin çoğunluğu onların öldürülmesinin şart olduğunu düşünmektedir. Hıristiyan Siyonistlere göre Yahudilerin kendi topraklarına dönmeleri, devletlerini kurmaları, tapınaklarını inşa etmeleri için Filistinlilerin ölmesi gerekiyorsa bu yapılmalıdır. Bunun yapılması için de İsrail’e silah, bomba vs. ne gerekiyorsa sağlanmalıdır. Ve İsrail, Filistinlilere saldırmalı, onları öldürmelidir hatta savaş çıkarmalı ve savaşı tüm Ortadoğu’ya yaymalıdır. Çünkü Kutsal Kitap kehanetleri İsrail’in bunları yapmasını gerektirir.
Ancak Hıristiyan Siyonizmi’nin bu noktada çok daha eski ve karanlık bir teorisi daha vardır ki bu da aslında mevzunun ne kadar büyük olduğunu göstermektedir. Hıristiyan Siyonistlere göre Müslüman Filistinlilerin toprakları işgal edilmelidir, onlar öldürülmelidir. Bunlar yapılmalıdır ki Müslümanlar, taptıkları Allah’ın sahte bir Tanrı olduğunun farkına varabilsinler. İşte yıllardır olduğu gibi bugün de Hıristiyan Siyonistler, Filistin’in nekbesi üzerinden Müslümanlara inançlarının sahte olduğunu söyleyerek parmak sallamaktadır. Hıristiyan Siyonistler şöyle demektedir: “Eğer Müslümanlar gerçek bir Tanrı’ya tapsaydı Filistinlilerin bu acıları son bulmaz mıydı? İşte bu felaket yani Filistin’de onlarca yıldır akan kan, İslamiyet’in ve Tanrı’sının sahte olduğunun bir göstergesidir. Çünkü Allah, gerçek bir Tanrı olsaydı Müslümanların imdadına yetişirdi.” Bu korkunç boyuttaki dışlayıcı iddiadan anlaşıldığı üzere Hıristiyan Siyonistler de tıpkı bugünkü Müslümanların çoğunluğu gibi eşyanın hakikatini anlamamıştır.
Tüm bunlar şu soruyu akla getirebilir: “Peki, ya Hıristiyan Filistinliler?” Hıristiyan Siyonistler için onlar kayda değer bir kitle değildir. Keza çoğunluğu Katolik, Ortodoks, Ermeni, Kıpti gibi kiliselerin mensuplarıdır. Protestan veya Siyonist olmadıkları için onları önemsemeye gerek yoktur. Bazısı Protestan olsa da onlar da önemsizdir çünkü her Protestan’ın da Siyonizm’i benimseyerek Siyonist olacağı kesin değildir. Aslında genel kapsamda bakıldığında, onların çoğunluğu Filistinlidir yani Sami ırkına mensup Arap Hıristiyanlardır. Dolayısıyla ortada dert edecek veya korunması gereken Hıristiyan Filistinli yoktur. Onlar da tıpkı Müslüman ırkdaşları gibi her iki Siyonizm için de hükümsüzdür.
KEHANET
Siyonizm’i bir kenara bırakarak öncelikle söylenmesi gereken husus: Yahudi ilahiyatına ve Hıristiyan ilahiyatına göre yaşanmakta olan bu çağ ahir zamandır ve dünyanın sonu çok yakındır. Dolayısıyla kıyamet de oldukça yakındır. Tüm dinlerde olduğu gibi Yahudilik ve Hıristiyanlığın da kendisine özgü eskatolojileri yani ahir zamana dair bazı öngörüleri vardır. Keza Tanah da Yeni Ahit de ahir zamana dair kehanetlerle doludur. Yahudi eskatolojisinde dünya ahir zamanda çok kötü ve günahkâr bir yer olacaktır, afetler artacaktır ve nihayetinde Davud oğlu Mesih gelecektir. Davud oğlu Mesih geldiğinde Yahudileri Kudüs’e döndürecek, orada bir devlet kuracak, vaat edilmiş toprakların sınır bütünlüğünü sağlayacak, dünyada barışı tesis edecek ve Yahudilere, Kudüs’te takriben 60-70 yıl süren bir altın çağ yaşatacaktır. Sonrasında ise Davud oğlu Mesih ölecek ve kıyamet kopacaktır. Hıristiyan eskatolojisinde ise Yahudilikteki gibi dünyanın hali ahir zamanda yine çok kötü olacaktır, kötü hadiseler ve savaşlar sonrasında İsa Mesih yeryüzüne dönecektir. Özellikle Protestanlara göre İsa Mesih yeryüzüne gelince tüm halkları yönetecek, şeytanı bağlayacak ama daha da önemlisi Hıristiyanlara Kudüs’te Binyıl sürecek bir altın çağ yaşatacaktır.
Yahudi Siyonizmi, Tanah’taki ahir zaman kehanetlerini kendi ideolojisi için kullanmıştır. Özellikle Dinî Siyonizm için kehanetlerin gerçekleşmesi fazlasıyla heyecan verici olmuştur. Diğer taraftan Yahudi dinine inanmayan Siyonistler için de bu kehanetlerin işlevsiz olduğu söylenemez. Yukarıda da belirtildiği gibi ateist bir Siyonist, ahir zamanda yaşadığına inanmadığı gibi Davud oğlu Mesih’in de geleceğine inanmaz. Ama Mesih gelmeden önce yaşanacağı iddia edilen kehanetlerin gerçekleşeceğine veya gerçekleşmesi gerektiğine inanır. Çünkü bu kehanetler Siyonist ideoloji için fayda sağlayacak niteliktedir. Bu paralelde
Aslında sonu hızlandırmak ve kehanetlerin gerçekleşmesini insan eliyle sağlamak Yahudi teolojisinde kesinlikle yasaklanmıştır. Ama Yahudi Siyonistler hemen her dinî hükmü çiğnediği gibi bu yasağa da uymamıştır.
Hıristiyan Siyonistler ise bu konuda çok daha tecrübeli ve sabıkalıdır. Onlar hem Tanah’taki hem de Yeni Ahit’teki kehanetleri gerçekleştirmek için var güçleriyle çalışmışlardır ve çalışmaktadırlar. Ve birazdan detaylandırılacağı üzere bazılarını da gerçeğe dönüştürmüşlerdir. Hıristiyan Siyonistlerin 19. yüzyıldan itibaren İsa Mesih’in dönmesi için ellerinden geleni yaptıklarını, siyasetlerini bu minvalde şekillendirdiklerini söylemek mümkündür. Aslında söylenmesi gereken tek vurgu şu olmalıdır: Hıristiyan Siyonistler Tanrı’yı kıyamete zorlayanların ta kendisidir. Diğer taraftan Hıristiyan Siyonistler, Yahudilerin İsa Mesih’i beklemediğini, Davud oğlu Mesih’i beklediğini pekâlâ bilmektedir. Ancak bu, Hıristiyan Siyonistler için önemli değildir. Çünkü Yahudiler, çok geç ve acı bir şekilde yanıldıklarını mutlaka anlayacaktır.
Son perdede birbirlerinden farklı Mesihler bekleseler de hem Hıristiyan hem de Yahudi ilahiyatında ahir zamana dair kehanetler benzerdir ve bazı noktalarda örtüşmektedir. Bu nedenle kehanetleri (sadece bazıları ele alınacaktır) tek bir listede toplamak yeterli ve hangilerinin Siyonist eliyle gerçekleştirildiğini belirtmek dikkat çekici olacaktır. (kronolojik sıralama yapılmamıştır)
Mesih’in Ayak Sesleri/Kehanetler:
Gog ve Magog: Yahudi teolojisine göre İsrail bu savaştan galip çıkacaktır. “Kuzeydeki kral kimdir?” sorusunun cevabı ise çok basittir. Gog kraldır, Magog ise onun yönettiği ülkenin adıdır ve bugünün dünyasındaki bu kral Putin’dir. İşte bu nedenle Rusya – Ukrayna savaşı çıkmıştır çünkü İsrail tam anlamıyla hazır olmadan dünyanın en büyük güçlerinden biriyle savaşmamalıdır. Rusya’nın yıpratılması lazımdır. Diğer eşleşmeler de şöyledir; Gog’un İsrail’e saldırmak için yanına katacağı krallıkların bazısı Türkiye, İran ve bazı Arap ülkeleridir. “Roma’nın” tamamen yok olacağı bu savaş yaşanıp bittikten sonra Yahudilerin beklediği Davud oğlu Mesih gelecektir. Bu vakit Yahudilere göre Kudüs, Şam’a kadar dayanacak, Fırat Nehri vaat edilmiş toprakların sınırı olacak, Müslümanlar Tevrat’ı kabul edecek ve tüm dünyayı Mesih liderliğinde Yahudiler yönetecektir.
Armageddon: Hıristiyan teolojisine göre bu savaş Deccal’in savaşıdır, büyük bir savaş niteliğindedir ve Hıristiyanların galibiyetiyle sonuçlanacaktır. Kuzeyden gelen kral (yine Putin) İsrail’e saldıracak, İsrail’in kuzeyinden Amik Ovası’na kadar uzanan bu büyük dünya savaşına Çin de dâhil olacaktır. Savaşta Deccal’e hizmet eden milletler helak edilecektir. (özellikle de İran ve Rusya) Hıristiyanlığa geçmeyen (çoğunluğu geçmeyecektir) Yahudiler de bu savaşta öldürülecektir. Ancak Hıristiyan Siyonistler bu savaşta savaşmayacakları için ölmeyecektir. Çünkü onlar milletleri birbirine kırdıracak ve kaos ortamından faydalanarak Ortadoğu’ya hâkim olacaktır. Basit bir açıklamayla Doğulu Hıristiyanlar, Müslümanlar ve Yahudiler ve dinsizler (Çinliler gibi) birbirine saldıracak ve öldürecektir. Protestan Hıristiyan Siyonistler ise bu savaşı sadece izleyecektir. Bu savaş bittiğinde İsa Mesih yeryüzüne inecek ve Protestan Hıristiyanlara Kudüs’te Binyıl sürecek bir altın çağ yaşatacaktır. Hayatta kalmayı başaran diğerleri de onların hizmetkârı olacaktır. (Anlatılan bu eskatolojik inançların daha çok Protestan teolojisine ait olduğunu veya Protestan Hıristiyanlar için önemli olduğunu belirtmek doğru olacaktır.)
İşte bu son kehanet ya da savaş, Hıristiyan Siyonistleri ve Yahudi Siyonistleri ayıran gelecektir. Yani Siyonist ortaklık mutlaka bir gün bitecektir. Çünkü Hıristiyan Siyonistler için çok azı hariç Yahudilerin sonu da diğer halklar gibi ölümdür. (vaftiz olan az sayıdaki Yahudi kurtulacaktır) Keza Hıristiyan Siyonistlerin bu amaç doğrultusunda Yahudileri İsrail’e topladığı da bir gerçektir. Hıristiyan Siyonistler, Yahudileri el altında tutmak için onları belirli bir bölgede bir araya toplamıştır ki onları öldürmeleri daha kolay olsun. Aksi halde Hıristiyan Siyonistler için dünyanın dört bir tarafındaki Yahudileri tek tek bulup öldürmek güç olacaktır. İşte bu korkunç senaryo aslında Yahudilerin, Müslümanlara yaklaşması ve onlarla müşterek buluşmaya çalışmasını gerektirmektedir. Ama maalesef Yahudi Siyonistler bunu yapmaktan çok uzak bir konumdadır. Çünkü kendilerine çok güvenmektedirler. Oysaki tarihe ve bugüne dönüp baktıklarında devletlerinin, Hıristiyan Siyonist İngiltere ve ABD sayesinde kurulduğunu ve yine onlar sayesinde varlığını devam ettirebildiğini anlamamaları için aptal olmaları gerekir.
KIYAMET
Son olarak kısaca her iki Siyonizm için de kullanılan “Tanrı’yı kıyamet zorlamak” fenomenindeki kıyamet kavramına biraz değinmek, geleceği anlamak açısından faydalı olacaktır. Buradaki kıyamet ifadesi aslında dünyanın sonunu, kıyamet gününü veya yargı gününü pek kastetmemektedir. Yahudi Siyonistler için daha çok, gerçek kıyamet öncesinde yaşanacağına inanılan Mesih devrinin başlaması için gerçekleşmesi gereken kehanetleri kastetmektedir. Ve yine yukarıdaki kehanetlerden de anlaşılacağı üzere bu kıyamet dünyada yaşanacak bir kıyameti çağrıştırmaktadır. Savaşlar, afetler ve hastalıklar vs. ile dünya kendi içinde bir kıyamet yaşayacaktır. Yani antik dönemden bugüne dünya sevdası ile nam salmış -bazı- Yahudilerin kıyameti arzuladığı gibi bir durum söz konusu değildir. Yahudi Siyonistler bu dünyada zafer, egemenlik ve güç istemektedir, bu nedenle dindarı da dinsizi de Mesih’in gelmesi için gereken koşulları oluşturmaya çalışmaktadır. Hıristiyan Siyonistler için de keza aynı durum söz konusudur. Onlar da İsa Mesih’in gelmesi için gerekli zemini yaratmaya çalışarak dünyayı büyük bir kaosa ve insanı da dünyevi bir kıyamete sürüklemektedir. Lakin Hıristiyan Siyonistlerin diğerinden küçük bir farkı vardır. Onların düşüncesinde İsa Mesih geldiğinde ölü veya diri herkesi Kudüs’te Rabbin Kürsüsünde (yani Muallak Kayasında) yargılayacak ve kendisine iman etmeyenleri ya yok edecek ya da sonsuza kadar cehenneme gönderecektir. Yani Hıristiyan Siyonistlere göre yargı günü Binyılın başlangıcında gerçekleşecektir ama gerçek kıyamet Binyılın sonunda kopacaktır.
Yani bu fenomendeki kıyamet, Mesih’in gelmesi için gerekenleri yerine getirmektir ve bu da dünyayı savaşa sürükleyerek insanoğluna yapay bir kıyamet yaşatmaktır. Ve çok ama çok önemli olan husus da; artık bu yapay kıyamet kopmalıdır. Çünkü Yahudi Siyonistlere göre de Hıristiyan Siyonistlere göre de artık tarihte zaman kalmamıştır. Biraz detaylandırmak gerekirse, her iki Siyonist grup da İbrani Takvimi’ni baz alır ve bu takvime göre de dünyanın ömrü azami 6000 yıldır. Ve bugün (Ekim 2024) İbrani Takvimi’ndeki tarih 5785. yılı göstermektedir. Yani gerçek kıyametin kopmasına ve bu dünyanın yok olmasına en fazla 215 yıl kalmıştır. Bu kalan 215 yıl içerisinde Mesihleri hemen gelmelidir ki altın çağ yaşanabilsin. Aksi halde bu dünyada mutluluk ve zenginlik yaşamadan ölüp gideceklerdir.
Ama durum ve zaman bundan da ibaret değildir. Çok daha derin, çok daha yakın ve çok daha azdır. Çünkü her iki eskatoloji için de kıyametin kopmasına aslında azami 65 yıl kalmıştır. Yahudilerin inancına göre Mesih ile yaşayacakları -takribi- 60 yıllık süre bu kalan yıldan çıkarılırsa, dindar ve fanatik Yahudi
İşte bu nedenle aslında Rusya da, İran da, İsrail’e artık saldırmalıdır, İsrail Gazze’yi yıkmalıdır, İsrail kızıl düveyi keserek tapınağı inşa etmelidir, İsrail Ortadoğu’da büyük bir savaş başlatmalıdır, İsrail kan dökmelidir, Batı, Ortadoğu’ya, savaş çıksın diye silah, bomba, tank vs. yığmalıdır, tüm Müslüman devletler fakirleştirilmeli, aciz bırakılmalı, kuşatılmalıdır. Bunlar ve çok daha fazlası yapılmalıdır ki Mesihler gelebilsin. Bu bilgiler ve inançlar paralelinde anlaşılan şu ki 7 Ekim 2023’te “kıyamet” Gazze’den kopmaya başlamıştır ve yine aynı tarihte III. Dünya Savaşı Gazze’den başlamıştır. Ne dramatiktir ki mistik ve ezoterik düzlemde (Kabala kastedilmektedir) Gazze, Hacer demektir ve Siyonistler de Hacer’i yıkarak dünyanın sonunu getirmeye çalışmaktadır. Ama ne ironidir ki yine mistik ve ezoterik düzlemde Gazze, sadece Allah önünde eğilen demektir ve yıkılmayacaktır. “Şüphesiz ki her şeyin doğrusunu ve kıyametin saatini bilen, sadece Allah’tır.”
[1] Semiha Karahan İstanbul Üniversitesi Felsefe ve Din Bilimleri Doktora Öğrencisi
İlgili Yazılar
İslam’ı Sömürgeci Zihnin Sermayesi Kılmak
Muhafazakâr düşünceler ise toplumları edilgenleştirir, sıradanlaştırır, kimliksizleştirir ve donuklaştırır. Siyasal yönetimler bu zaaflardan yararlanarak halkları rahatlıkla sömürebilir, yolsuzluklarını ve keyfi yönetimlerini sürdürebilirler. Bazen sırtları sıvazlanarak…
Sağlığın Manipülasyonu: İyileşmeye Çalışmak Nasıl Kötüleştirir?
Sağlığın en temel manipülasyonu herkesin bir şekilde hasta olduğu ya da hasta olmaya çok müsait olduğunu vurgulamak üzerine kuruludur. Burada gerçek acılardan çok, bilimsel verilere dayandırılmış sentetik semptomlar söz konusudur. Nitekim bilimin kendisi olanca çelişki ve muğlaklığına rağmen mutlaklaştırılıyor.
Zamanın Sömürgeleştirilmesine Karşı Bir Direniş Eylemi Olarak Namaz
Tıpkı dilde lehçe, şive ve ağızların ortadan kalkması gibi farklı kültürel zamanların yok olması, bizi zamanın “zaten” böyle bir şey olduğunu düşünmeye sevk eder ve Kevin K. Birth’in “zaman körlüğü” dediği şeye yol açar. Zamansal deneyimin olumsallığı ortadan kalktığında ise giderek bütün zamanlarımız manipüle edilebilir, paraya çevrilebilir bir şeye dönüşmüş olur. Tüketimin konusu kılınamayan geriye bir tek uyku kalır. 7/24 tüketim dünyasında uyku vakti bile çeşitli şekillerde aşılmaya çalışılır.
Protest Dinî Müzikte Kıyam ve Cihat Temaları
Protest dinî müzik söyleminin hâkim teması olan zulümdür ve zulme karşı önerilen şey, kıyam ve cihattır. Şüphesiz zaman zaman sabırdan da bahsedilir ancak bu, kıyam ve cihat esnasında karşılaşılan acı ve işkencelere karşı sabretmek demektir. “Hayat iman ve cihat, alnımızın yazısı” denilerek cihada mahkûmiyet anlatılır.