Acı methiyesi ya da güzellemesi değil amacım ama öte yandan acının, sancının, hüznün değerine iade-i itibar borcumuzun olduğunu düşünüyorum. Hele de yaşamanın kendisinin hazza, mutluluğa feda edildiği, ulaşılması gereken nihai amaç, en üstün erek görüldüğü bir zamanda. Acıdan bu kadar palas pandıras bir kaçışın revaçta olduğu demlerde hem de. Elbette büyük zulümlere maruz kalmak, katlanılmaz, dilsiz bırakan acılarla baş başa bırakılmak şeklindeki bir acıdan bahsetmiyorum. Bir mazoşist ya da sadistin acıya dair algısından da söz etmiyorum. Somut acıların yanında soyut acıların, bir dertlenmenin, sınanmanın, anlam arayışının, bir varoluş sancısının, bir fikrî çilenin de bahsi…
Peki, acı kelimesi yüzümüzde gülücükler açmaya neden olmasın ama hayatın gerçeği değilmiş, hiç önemi yokmuş, gereksizmiş gibi algılanmasına da itirazımız, söyleyeceklerimiz olmasın mı? O halde acı, hüzün; mutluluk, haz, bu kavramlardan ne anlıyoruz, ne anlayabiliriz ya da ne anlamalıyız? Uzunca tutmayacağım yazıyı, enine boyuna da tartışmayacağım; üzerine düşünmek için pay bırakmaya çalışacağım, bazı sorular eşliğinde.
Evet, acı karşısında hazza gereğinden fazla ayrıcalık tanıyıp anlam yüklediğimizi, onu fazlasıyla kayırdığımızı ifade ederek başlayayım öncelikle. Her ne kadar hayatımızdaki önemli amaçlardan biri hatta kimine göre en önemli amaç mutlu olmak kabul edilse de niyetim bunun aksini iddia etme girişimi değil elbette. Şu var ki mutluluktan, sevinçten uzaklaştırılmaya, arındırılmaya çalışılan acı ve hüzün bir ‘öteki’ değil, yabancı hiç değil. Keskin sınırlarla birbirlerinden ayrılmıyorlar, biz öyle yapmaya çalışsak da birbirlerine sıkı sıkıya bağlılar. İyi ve kötü, acı ve haz, doğru ve yanlış kavramları bir madalyonun iki yüzü gibidir.
‘Acıya duyarlı olmayan insan derin mutluluğa kapısını kapatmıştır’ diye yazmıştı bir yazar. Mutluluğa anlam ve derinlik katarak onu besleyen acıdır. Acı, hayat ve anlamı üzerine, varlık ve amaç üzerine yoğunlaşmamızı olanaklı kılar.
Tanrı ve dinle ilişkimizi derinleştirmek ve samimiyet geliştirmek acıyla mümkün olur. Düşüncede yoğunlaşma, zihinsel efor, tefekkür ise insan için anlama, kavrama, hissetmede hassasiyet, derinlik sağlar. Bu da acısız olmaz, hakikatle temas kurmak acıtır ve bu gerekli acı insan için huzurun da kapısı anlamına gelir.
Hayatın anlamsızlığı, hayata dair belirsizlikler başlı başına acı, sıkıntı kaynağıdır. Bu acı ve sıkıntılarla baş etmeye çalışmak da bundan kaçmak da acıyla yazgılıdır. Fakat kaçmaya, kaçınılmaya çalışılan şey kaçınılası değildir. Çünkü hayatın bir parçası, mutluluk kadar gerçek ve gerekli bir olgu. Her halükârda maruz kalabileceğimiz, çok kereler de bir misafir gibi davet ettiğimiz, kendisiyle olgunlaştığımız bir gerçeklik aynı zamanda. Hatta öyle ki acıdan haz duyanlar var, biliyorsunuz. Paradoksal görünmelerine rağmen bakın nasıl da aynı cümlede ve bir bünyede acı ve haz yan yana gelebildiler değil mi? Hoş, tahammül derecesindeki acının birçoğumuz için istek duyulan bir durum olabilmesi de söz konusu. Ne demiş eskiler; ‘Dil, ağrıyan diş üzerinde dolanır.’ Mecaz anlamı dışında, gerçek anlamıyla az biraz ağrıyan bir dişin, dil ve damakla sıkıştırılıp vakumlanarak acı yaratılmasına olanak sağlandığını ve bundan, ilginç bir haz alındığını biliriz.
Aslında bizi sürekli yoklayan bu iki karşıt gibi duran kavramla ilişkimiz, (şayet anlayabilirsek) kim olduğumuzu, neliğimizi aşikâr eden cinstendir. Hele de acı… Onun mektebinden geçmeyen ‘hamdım, oldum’ diyebilir mi? Hem acıyı bilmeyen mutluluğu ne bilsin ki! Mutluluk peşinde koşmak bile acı sayesinde, ondan kaçışla mümkün olmuyor mu? Ama acıdan kaçmak nafile, orası ayrı… Ne yapmalı peki? Acıyı bir korku nesnesi ilan edip hayatımızdan kovmaya çalışmanın beyhude bir çaba olduğunu bilelim ve çağın hastalıklı bir anlayışı olarak onu hayattan kovmaya çalışmayalım. Hüzün, acı, keder de hayata dâhil; haz, mutluluk, sevinç kadar.
Fakat acının, sancının bizi olgunlaştıran, eğiten yanını görmedikçe, mutluluğun değerini kavramamız zor görünüyor. Dikkat ettiniz mi ‘acı tecrübe’ denir fakat mutlu tecrübe denmez. Acının, sancı ve sıkıntının olgunlaştırdığı insanlar biliriz ama mutluluğun, konforun, rahatın olgunlaştırdıklarına şahit olmayız pek. Bir konfor tutkusudur çürümeye bel veren. Geçmişinde acı olmayanın, hayatın ve insanın kıymetini bildiğini, anladığını varsaymamız zor görünür genelde. Görmüş, geçirmiş dediğimiz insanların ortak özelliklerine baktığımızda da gördüğümüz şey; onların zorluk ve sıkıntıların iyi birer öğrencisi oldukları değil midir?
Yine, dostumuz bize güven verirken; hasmımız bizi uyanık ve dikkatli tutar. Hepten de gereksiz ve kötü değil demek ki hasım. Mutluluk bizim için arzuyla istenen olabilir fakat acı, mutluluğun da daimi olmadığını, korumak ve ulaşmak için teyakkuz halini salık verir. Bu teyakkuz mutluluğa da acıya da kendini kaptırmamak anlamına gelmelidir. Konforun, rahatın çürütücülüğü bir uçsa kederin, acının, yasın çürütücülüğü de diğer uç. İkisi arasında bir yerde durmayı başardığımızda acı âdeta mutluluğun sigortası gibi işlev görür. Şu var ki acıyı doğru anlayabilir ve konumlandırabilirsek mutluluğu nesneleşmekten kurtarmış oluruz. Hem mutluluğun, refahın o cüsseli gölgesine sığınanlardan mı yoksa cefakâr hayatların yanında vefakârca duranlardan mı emin oluruz? Hangisinin bağlılığını kabul eder ve tatmin oluruz? Acı, dostun hasını görmemize yardımcı olur her seferinde. O dost ki başarımızın kendisine kıskançlık değil sürur verdiği kişidir.
Acıları hatta zorlukları sevmeli miyiz? Neden olmasın? ‘Derman arar idim derdime, derdim bana derman imiş’ diyen ‘bir derdim var bin dermana değişmem’ diyen ‘derdimi seviyorum’ diyen hangi saikle dedi bunları? Dertle dermanı birbirinden ayırmayan, bazen derdi dermana önceleyen bir anlayışın varlığı üzerinde düşünmek gerekmez mi? Dertsiz insan olmadığına göre ve madem bu böyle, soylu dertler edinmemiz gerekmez mi? Hayatlarımızı değerli ve benzersiz kılan soylu dertlerimiz olmalı değil mi? Böyle olunca sevilen dert, katlanılan, sırtlanılan dert, insanı aslî amaçlar uğrunda güçlü, dirençli ve yetkin hale getirmez mi? Bir yolun, fikrin, hayatın çilesi çekilmeden; yürünen yol, düşünülen fikir, yaşanan hayat tam mıdır, olmuş mudur?
Acıyı, hüznü hayattan kovma düşüncesi modern bir rahatsızlıktır. Olumsuzu, hastayı, zayıfı, güçsüzü hedef belleyip yok etme düşüncesinin kendisi sapkın, hastalıklı bir zihniyetin öjenik sonuçlarıdır. Küresel ölçekte etkili olan bu hastalıklı zihin, insanın acılarını dindirme iddiasında. Öte yandan olumsuzluk çağrıştıran her şeyden kaçıyor günümüzün ‘modern’ insanı, eleştiriden, endişeden, can sıkıntısından, acıdan ve ölümden… İmkânsız kaçışların yarattığı sıkıntı ve stres, bir hasta ve ilaç toplumu meydana getiriyor. Negatif psikoloji yerini pozitif psikolojiye bırakıyor ve kırılgan bedenlerin aşırı kaygılı zihinleri değerlilik, biriciklik seanslarında polyannacılıkla oyalanıyor. Hazza ulaşma pahasına acıdan kaçmak için girilen yollar parçacı çözümler sunarak mutsuzluğu giriftleştiriyor.
Canlı olduğumuzu; mutluluğun, refahın, konforun unutturan ve hatta uyuşturan doğasında bulabilir miyiz?
Hayatımızda belli belirsiz siluetler gibi duran mutluluk anılarının karşısında; kalıcı derin izleriyle hafızalarımıza kazınan bu kadar çok acı hatıranın varlığını nasıl açıklayabiliriz? Söküp atabilen var mı acısını? Acısı olmayan, var ve varlığından haberdar olabilir mi peki? Bir böbreğe veya kalbe sahip olduğumuzu anlamamız ve kıymetine dair inancımız ekseriyetle onların rahatsızlığı neticesinde daha fazla idrak alanımıza girmiyor mu? Acı, sancı, sıkıntı, tasa, keder, hüzün, ıstırap; capcanlı olduğumuzun, yaşadığımızın, düşündüğümüzün işaretleri değil de nedir? Acı korkusu, acıya dair direncimizi zayıflatıyor ve bizi kırılgan, nazlı birer camdan nesneye çeviriyor. Acı korkusu (algofobi) değil de nedir modern insanı bu kadar anestezi, anti-depresan, ağrıkesici, uyuşturucu, vb ilaç endüstrisinin gözde mamullerinin sadık müşterisi yapan şey?
Evet, derin derin nefes alırken genzimizi yakan oksijen, hayat depolar ciğerlerimize aynı zamanda. Bir organımız ağrıdığında, onun varlığından ve değerinden daha da emin oluruz hakeza. Sancılarla gerçekleşir muhteşem doğum hadisesi ve yaşam belirtisidir doğan çocuğun ağlaması. Yorulduğumuzda pek tatlıdır dinlenmek. Açken ağzımıza götürdüğümüz ilk lokma, son lokmadan daha lezzetlidir. Dirsek çürüttüğümüzde, kafa patlattığımızda neticelenmeye başlar problemler. Düşünmek gibi faydalı bir faaliyeti zihnimizi yormadan, yarattığı sıkıntıyla baş etmeden becerebileceğimizi sanmıyorum. Zorlukları, acıları, sancıları sevmek ya da en azından kabullenmek durumunda kalacağız her seferinde. Hem de İstemeye istemeye… Sevmeyince, kabullenmeyince nasıl incindiğimizi, zorlandığımızı görecek ve çarnaçar adım adım yanaşacağız kadim öğretmenin yamacına. Evire çevire yoğuracak bizi o, şekil almayı öğrenecek ve şekil vereceğiz hayatımıza. Derme çatma olmayacak o zaman emek emek kurduğumuz. Böylece her seferinde daha büyük sarsıntılara direnecek güçte olacak ve umudumuzu pamuk ipliğinden kendirlere, urganlara evirecek yetkinliğe ulaşacağız.
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır.
Medeniyet kurma sorumluluğu içerisinde olan insana diğer yaratılmışlardan farklı olarak
düşünme, fıkhetme, yorum yapma ve itaat etme kabiliyeti verilmiştir. Bunun için ona
yapay zekâ gibi sabit bir program yüklenmemiş, bırakılan boşlukları ihtiyaca binaen dol-
durması istenmiştir. Bu boşlukları doldurma amelinin keyfilikten korunması için de ona bir
takım kriterler verilmiş ve naslar çerçevesinde hareket etmesi ondan istenmiştir.
Bugün baba otoritesi, anne şefkati, aile, terbiye, ahlâk gibi tüm değer ve kurumları hedef alan topyekûn bir saldırı hatta bir toplum mühendisliği projesi ile karşı karşıyayız. Aile içinde baba otoritesinin sarsılması, anneliğin ve anne şefkatinin sanki bir yükmüş gibi algılanıyor olması, çocukların bencil ve narsist bir psikolojinin içerisine sürüklenmesi, aile ile birlikte toplumu ve insanlığı hedef alan topyekûn bir saldırıdır.
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
Acılarından Filizlenir İnsan
Acı methiyesi ya da güzellemesi değil amacım ama öte yandan acının, sancının, hüznün değerine iade-i itibar borcumuzun olduğunu düşünüyorum. Hele de yaşamanın kendisinin hazza, mutluluğa feda edildiği, ulaşılması gereken nihai amaç, en üstün erek görüldüğü bir zamanda. Acıdan bu kadar palas pandıras bir kaçışın revaçta olduğu demlerde hem de. Elbette büyük zulümlere maruz kalmak, katlanılmaz, dilsiz bırakan acılarla baş başa bırakılmak şeklindeki bir acıdan bahsetmiyorum. Bir mazoşist ya da sadistin acıya dair algısından da söz etmiyorum. Somut acıların yanında soyut acıların, bir dertlenmenin, sınanmanın, anlam arayışının, bir varoluş sancısının, bir fikrî çilenin de bahsi…
Peki, acı kelimesi yüzümüzde gülücükler açmaya neden olmasın ama hayatın gerçeği değilmiş, hiç önemi yokmuş, gereksizmiş gibi algılanmasına da itirazımız, söyleyeceklerimiz olmasın mı? O halde acı, hüzün; mutluluk, haz, bu kavramlardan ne anlıyoruz, ne anlayabiliriz ya da ne anlamalıyız? Uzunca tutmayacağım yazıyı, enine boyuna da tartışmayacağım; üzerine düşünmek için pay bırakmaya çalışacağım, bazı sorular eşliğinde.
Evet, acı karşısında hazza gereğinden fazla ayrıcalık tanıyıp anlam yüklediğimizi, onu fazlasıyla kayırdığımızı ifade ederek başlayayım öncelikle. Her ne kadar hayatımızdaki önemli amaçlardan biri hatta kimine göre en önemli amaç mutlu olmak kabul edilse de niyetim bunun aksini iddia etme girişimi değil elbette. Şu var ki mutluluktan, sevinçten uzaklaştırılmaya, arındırılmaya çalışılan acı ve hüzün bir ‘öteki’ değil, yabancı hiç değil. Keskin sınırlarla birbirlerinden ayrılmıyorlar, biz öyle yapmaya çalışsak da birbirlerine sıkı sıkıya bağlılar. İyi ve kötü, acı ve haz, doğru ve yanlış kavramları bir madalyonun iki yüzü gibidir.
Tanrı ve dinle ilişkimizi derinleştirmek ve samimiyet geliştirmek acıyla mümkün olur. Düşüncede yoğunlaşma, zihinsel efor, tefekkür ise insan için anlama, kavrama, hissetmede hassasiyet, derinlik sağlar. Bu da acısız olmaz, hakikatle temas kurmak acıtır ve bu gerekli acı insan için huzurun da kapısı anlamına gelir.
Hayatın anlamsızlığı, hayata dair belirsizlikler başlı başına acı, sıkıntı kaynağıdır. Bu acı ve sıkıntılarla baş etmeye çalışmak da bundan kaçmak da acıyla yazgılıdır. Fakat kaçmaya, kaçınılmaya çalışılan şey kaçınılası değildir. Çünkü hayatın bir parçası, mutluluk kadar gerçek ve gerekli bir olgu. Her halükârda maruz kalabileceğimiz, çok kereler de bir misafir gibi davet ettiğimiz, kendisiyle olgunlaştığımız bir gerçeklik aynı zamanda. Hatta öyle ki acıdan haz duyanlar var, biliyorsunuz. Paradoksal görünmelerine rağmen bakın nasıl da aynı cümlede ve bir bünyede acı ve haz yan yana gelebildiler değil mi? Hoş, tahammül derecesindeki acının birçoğumuz için istek duyulan bir durum olabilmesi de söz konusu. Ne demiş eskiler; ‘Dil, ağrıyan diş üzerinde dolanır.’ Mecaz anlamı dışında, gerçek anlamıyla az biraz ağrıyan bir dişin, dil ve damakla sıkıştırılıp vakumlanarak acı yaratılmasına olanak sağlandığını ve bundan, ilginç bir haz alındığını biliriz.
Aslında bizi sürekli yoklayan bu iki karşıt gibi duran kavramla ilişkimiz, (şayet anlayabilirsek) kim olduğumuzu, neliğimizi aşikâr eden cinstendir. Hele de acı… Onun mektebinden geçmeyen ‘hamdım, oldum’ diyebilir mi? Hem acıyı bilmeyen mutluluğu ne bilsin ki! Mutluluk peşinde koşmak bile acı sayesinde, ondan kaçışla mümkün olmuyor mu? Ama acıdan kaçmak nafile, orası ayrı… Ne yapmalı peki? Acıyı bir korku nesnesi ilan edip hayatımızdan kovmaya çalışmanın beyhude bir çaba olduğunu bilelim ve çağın hastalıklı bir anlayışı olarak onu hayattan kovmaya çalışmayalım. Hüzün, acı, keder de hayata dâhil; haz, mutluluk, sevinç kadar.
Fakat acının, sancının bizi olgunlaştıran, eğiten yanını görmedikçe, mutluluğun değerini kavramamız zor görünüyor. Dikkat ettiniz mi ‘acı tecrübe’ denir fakat mutlu tecrübe denmez. Acının, sancı ve sıkıntının olgunlaştırdığı insanlar biliriz ama mutluluğun, konforun, rahatın olgunlaştırdıklarına şahit olmayız pek. Bir konfor tutkusudur çürümeye bel veren. Geçmişinde acı olmayanın, hayatın ve insanın kıymetini bildiğini, anladığını varsaymamız zor görünür genelde. Görmüş, geçirmiş dediğimiz insanların ortak özelliklerine baktığımızda da gördüğümüz şey; onların zorluk ve sıkıntıların iyi birer öğrencisi oldukları değil midir?
Yine, dostumuz bize güven verirken; hasmımız bizi uyanık ve dikkatli tutar. Hepten de gereksiz ve kötü değil demek ki hasım. Mutluluk bizim için arzuyla istenen olabilir fakat acı, mutluluğun da daimi olmadığını, korumak ve ulaşmak için teyakkuz halini salık verir. Bu teyakkuz mutluluğa da acıya da kendini kaptırmamak anlamına gelmelidir. Konforun, rahatın çürütücülüğü bir uçsa kederin, acının, yasın çürütücülüğü de diğer uç. İkisi arasında bir yerde durmayı başardığımızda acı âdeta mutluluğun sigortası gibi işlev görür. Şu var ki acıyı doğru anlayabilir ve konumlandırabilirsek mutluluğu nesneleşmekten kurtarmış oluruz. Hem mutluluğun, refahın o cüsseli gölgesine sığınanlardan mı yoksa cefakâr hayatların yanında vefakârca duranlardan mı emin oluruz? Hangisinin bağlılığını kabul eder ve tatmin oluruz? Acı, dostun hasını görmemize yardımcı olur her seferinde. O dost ki başarımızın kendisine kıskançlık değil sürur verdiği kişidir.
Acıları hatta zorlukları sevmeli miyiz? Neden olmasın? ‘Derman arar idim derdime, derdim bana derman imiş’ diyen ‘bir derdim var bin dermana değişmem’ diyen ‘derdimi seviyorum’ diyen hangi saikle dedi bunları? Dertle dermanı birbirinden ayırmayan, bazen derdi dermana önceleyen bir anlayışın varlığı üzerinde düşünmek gerekmez mi? Dertsiz insan olmadığına göre ve madem bu böyle, soylu dertler edinmemiz gerekmez mi? Hayatlarımızı değerli ve benzersiz kılan soylu dertlerimiz olmalı değil mi? Böyle olunca sevilen dert, katlanılan, sırtlanılan dert, insanı aslî amaçlar uğrunda güçlü, dirençli ve yetkin hale getirmez mi? Bir yolun, fikrin, hayatın çilesi çekilmeden; yürünen yol, düşünülen fikir, yaşanan hayat tam mıdır, olmuş mudur?
Acıyı, hüznü hayattan kovma düşüncesi modern bir rahatsızlıktır. Olumsuzu, hastayı, zayıfı, güçsüzü hedef belleyip yok etme düşüncesinin kendisi sapkın, hastalıklı bir zihniyetin öjenik sonuçlarıdır. Küresel ölçekte etkili olan bu hastalıklı zihin, insanın acılarını dindirme iddiasında. Öte yandan olumsuzluk çağrıştıran her şeyden kaçıyor günümüzün ‘modern’ insanı, eleştiriden, endişeden, can sıkıntısından, acıdan ve ölümden… İmkânsız kaçışların yarattığı sıkıntı ve stres, bir hasta ve ilaç toplumu meydana getiriyor. Negatif psikoloji yerini pozitif psikolojiye bırakıyor ve kırılgan bedenlerin aşırı kaygılı zihinleri değerlilik, biriciklik seanslarında polyannacılıkla oyalanıyor. Hazza ulaşma pahasına acıdan kaçmak için girilen yollar parçacı çözümler sunarak mutsuzluğu giriftleştiriyor.
Hayatımızda belli belirsiz siluetler gibi duran mutluluk anılarının karşısında; kalıcı derin izleriyle hafızalarımıza kazınan bu kadar çok acı hatıranın varlığını nasıl açıklayabiliriz? Söküp atabilen var mı acısını? Acısı olmayan, var ve varlığından haberdar olabilir mi peki? Bir böbreğe veya kalbe sahip olduğumuzu anlamamız ve kıymetine dair inancımız ekseriyetle onların rahatsızlığı neticesinde daha fazla idrak alanımıza girmiyor mu? Acı, sancı, sıkıntı, tasa, keder, hüzün, ıstırap; capcanlı olduğumuzun, yaşadığımızın, düşündüğümüzün işaretleri değil de nedir? Acı korkusu, acıya dair direncimizi zayıflatıyor ve bizi kırılgan, nazlı birer camdan nesneye çeviriyor. Acı korkusu (algofobi) değil de nedir modern insanı bu kadar anestezi, anti-depresan, ağrıkesici, uyuşturucu, vb ilaç endüstrisinin gözde mamullerinin sadık müşterisi yapan şey?
Evet, derin derin nefes alırken genzimizi yakan oksijen, hayat depolar ciğerlerimize aynı zamanda. Bir organımız ağrıdığında, onun varlığından ve değerinden daha da emin oluruz hakeza. Sancılarla gerçekleşir muhteşem doğum hadisesi ve yaşam belirtisidir doğan çocuğun ağlaması. Yorulduğumuzda pek tatlıdır dinlenmek. Açken ağzımıza götürdüğümüz ilk lokma, son lokmadan daha lezzetlidir. Dirsek çürüttüğümüzde, kafa patlattığımızda neticelenmeye başlar problemler. Düşünmek gibi faydalı bir faaliyeti zihnimizi yormadan, yarattığı sıkıntıyla baş etmeden becerebileceğimizi sanmıyorum. Zorlukları, acıları, sancıları sevmek ya da en azından kabullenmek durumunda kalacağız her seferinde. Hem de İstemeye istemeye… Sevmeyince, kabullenmeyince nasıl incindiğimizi, zorlandığımızı görecek ve çarnaçar adım adım yanaşacağız kadim öğretmenin yamacına. Evire çevire yoğuracak bizi o, şekil almayı öğrenecek ve şekil vereceğiz hayatımıza. Derme çatma olmayacak o zaman emek emek kurduğumuz. Böylece her seferinde daha büyük sarsıntılara direnecek güçte olacak ve umudumuzu pamuk ipliğinden kendirlere, urganlara evirecek yetkinliğe ulaşacağız.
İlgili Yazılar
Acının Teni: Filistin, Taş Çocukları Ve Hanzala
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır.
İçtihat Etme Sorumluluğumuz
Medeniyet kurma sorumluluğu içerisinde olan insana diğer yaratılmışlardan farklı olarak
düşünme, fıkhetme, yorum yapma ve itaat etme kabiliyeti verilmiştir. Bunun için ona
yapay zekâ gibi sabit bir program yüklenmemiş, bırakılan boşlukları ihtiyaca binaen dol-
durması istenmiştir. Bu boşlukları doldurma amelinin keyfilikten korunması için de ona bir
takım kriterler verilmiş ve naslar çerçevesinde hareket etmesi ondan istenmiştir.
Meskulen Erkek, Feminen Kadın Bağlamında İnsan ve Aile
Bugün baba otoritesi, anne şefkati, aile, terbiye, ahlâk gibi tüm değer ve kurumları hedef alan topyekûn bir saldırı hatta bir toplum mühendisliği projesi ile karşı karşıyayız. Aile içinde baba otoritesinin sarsılması, anneliğin ve anne şefkatinin sanki bir yükmüş gibi algılanıyor olması, çocukların bencil ve narsist bir psikolojinin içerisine sürüklenmesi, aile ile birlikte toplumu ve insanlığı hedef alan topyekûn bir saldırıdır.
Beklemenin Ontolojik Derinliği
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.