Tevfikbey Mahallesi’nin ara sokaklarında yeni aldığı Chelsea botunun kaldırımı döven sesiyle yürüyordu. Otobüsten iner inmez akşam ezanı kulaklarına dolmuştu. Etrafı şöyle bir kolaçan etti, Sefaköy’ün boğuk, tıkış tıkış binaları arasında tek bir minare yükselmiyordu. Geçen arabaların yanıp sönen farları ve sıra sıra dükkânların spot lambaları, caddeyi ışıl ışıl parlatıyordu. Nalbur dükkânının önünde, elini göbeğinin üstüne koymuş, yanan sigarasıyla akıp giden caddeye bakan adamı gözüne kestirdi. Sigarasını büyük bir keyifle içen, beyaz tişörtü göbeğini kısa boyuna göre kartopu gibi iri gösteren bu adamın yanına usulca yaklaştı.
-Selamalaeykum, usta bu yakınlarda bir cami var mı?
-Cami mi? Ne yapacaksın camiyi?
Akşam akşam girdiğim muhabbette bak teallahım ya, diye iç geçirdi, ciddiyetini bozmadan cevap verdi:
-Namaz kılacağım, dayı.
Göbekli Adam, Ömer’den hiç böyle bir şey beklemiyormuş gibi bir hoşnutsuzlukla sigarasını çatlamış dudakları arasından çıkardı:
-Namaz kılacan öyle mi, haa, şurada bir cami var.
-Camide namaz kılınır, yanlış mı biliyorum?
-Biliyorum canım, kapalı da ondan dedim. Ezan çoktan okundu.
-Dayı, akşam ezanı yeni okundu. Tamam, teşekkür ederim.
Henüz otobüsten ineli beş dakika olmamışken bu tuhaf diyaloğu düşünen Ömer, dışarıda iki iskemle ve masası olan küçük bir çay ocağının bitişiğindeki Takva Cami’sine doğru gitti. Avlu boştu, cami kapısına baktı, açıktı. Abdest almak için avludaki tek çeşmeli şadırvana doğru yürüdü. Arkasından on yaşlarında, eskimiş kahverengi montu ve dağılmış saçlarıyla görece yoksul bir çocuğun yaklaştığını fark etti. Çocuk hiç aldırış etmeden Ömer’in önüne geçerek musluğa ağzını dayadı. Su içerken bir gözüyle Ömer’i şöyle bir süzdü.
-Abi bana para versene.
-Yok kardeşim, hadi çekil abdest alacağım.
-Hadi, ne olur bana para ver. Sende para var biliyorum.
-Bak ben polisim, seni içeri alırım, hadi yürü git.
-Kimliğini göster bakayım!
Ömer hiç bozuntuya vermeden büyükşehir belediyesinin her seçimde yenilediği personel kartını çıkarıp gösterdi. Çocuk uyanık davranıp, yazıyı da okuyacam, deyince Ömer iyice sinirlendi:
-Bak içeri alırım, hadi yürü git buradan, akşam akşam iş çıkarma başıma.
Çocuk biraz tırsmış olmalı ki hemencecik yanından uzaklaştı. Ömer, caminin demir sürgülü kapısından içeri geçince cami içerisinde açılan ahşap kapının kilitli olduğunu fark etti, ara holde namazını kıldı, kısaca duasını etti ve çıktı. Saat 19:30 olan görüşmesine neredeyse bir saat vardı. Ela’nın karar kıldığı kafeye yaklaşınca etrafı kolaçan etti. Belki çevre binalardan beni izliyordur, diyerek fazla bakınmadan içeriye girdi. Normal kafelere göre basık olan havasını Simon & Garfunkel’in Mrs. Robinson gibi müzikleri dağıtıyor, ortama egzotik bir esinti katıyordu.
Ömer, açık bir çay ve yanında da bir parça limon istedi. Yıllar önce katıldığı bir atölye hocasından etkilenerek denediği ve o günden beri bağımlısı olduğu bir alışkanlık halini almıştı. Çayını yudumlarken bir yandan saate bakıyor bir yandan Filistin haberlerine, Suriye olaylarına göz gezdiriyordu. Şam düşmek üzereydi. Suriye’de olanları düşünürken, daha iki ay önce, otobüste aşırı ağır parfüm kokan Suriyeli bir adama alerjik astımından dolayı öfkelendiğini hatırladı ve utandı.
Bu kısa haber turundan sonra Ömer, yakın arkadaşı Fatih’in X’te paylaştığı tarih kitaplarına rastladı, biraz inceledi. Kitap isimlerini unutmamak için garsondan bir müsvedde rica etti. Not aldı, kitap sitesinde olanlara baktı. Tam o sırada Ela’nın karşısında olduğunu fark etti. Sevinçle doğruldu:
-Hoş geldiniz.
Ela, tebessümle karşılık verdi:
-Rahatsız olmayın lütfen. Hoş buldum.
Ela’nın üzerinde gri, uzun bir palto ve boynundan sol tarafına attığı yeşil, siyah tonlarında bir atkı vardı. İnce yüzüne göre büyük sayılacak gri çerçeveli bir gözlük takmıştı. Konuşurken ince dudakları arasında sedef gibi parlayan dişleri yüzünü aydınlatıyor, gülümserken öne çıkan çenesi, konuşmasına zarif bir ahenk katıyordu. Havadan sudan şeylerden bahsettikten sonra Ela, direkt konuya geçelim diye birkaç defa imada bulunsa da Ömer, hiç oralı olmadı. Sanki biraz daha konuşmak, zamanı unutturmak istiyordu. Konuşma, bir saate yaklaşınca Ela biraz sertçe:
-Beni neden çağırdınız Ömer Bey, dedi. İsterseniz artık sadede gelelim.
Ömer artık daha fazla uzatmanın kabalık olacağını düşünerek cevap verdi:
-Efendim, aslında buraya niçin geldiğim malumunuz, dedi. Ben, babanız Salih Bey’e de söyledim. Artık belediyemiz bu konunun mahkemeye taşınmadan çözülmesini istiyor. Müzeyyen Hanım’ın üzerimde çok emeği var. Siz bilmezsiniz, o sıralar zannedersem Fas’ta Arapça eğitimi alıyordunuz. Taşınmaz hakkında cebri ceza usulüne uyarak tebligat yapıldığını söylemiştim. Malum amcanız, bu defin işlerinde olması ve bunun dosyası tarafımıza geldiğinden beri dava için bizi sıkıştırıyorlar. Biz bu işi bir türlü sarahate kavuşturamadık.
Ela daha fazla dayanamayarak söze girdi:
-Bir dakika bir dakika Ömer Bey, dedi. Siz neyden bahsediyorsunuz, beni bunun için mi çağırdınız yani? Size dün sabah, ayağıma çay döküldüğünü ve yandığını söylemiştim. Hiçbir dersime gidemedim, ama çok önemli dediğiniz için sizi kırmadım, geldim. Herhalde çok önemli bir konu anlatacaksınız sandım. Babamın bile duymak istemediği konu bu mu yani?
Ömer, ağzındaki baklayı çıkarmamakta kararlıydı ve devam etti:
-Ela Hanım, ben amirlerim ne diyorsa size onu aktarıyorum. İş mahkemeye giderse size daha fazla yardımcı olamam çünkü kanuna göre işlem yapılır. O zaman babanız da amcanız da bu işten zarar görür. Bakın o taşınmazın altında hazine olduğuna dair en ufak bir işaret yok ama araziyi delik deşik etmişsiniz. Belediyenin arazisi, bunun hakkında işlem yapmamak mümkün mü, dedi.
Ela derin bir nefes alarak:
-Araziyle bir işimiz yok, işte orada… Elinizde bir kanıt da yok. Söylentiler üzerinden beni tehdit mi ediyorsunuz? Bu arada annem sizi hatırlamıyor bile… Şikâyet üzere eve gelmişsiniz size çay ikram etmiş, bu kadar, dedi.
Ömer; oturduğu sandalyede kaykıldı, limonlu çayından bir yudum aldı sonra iki elini masaya koyarak istifini bozmadan meramını anlatmak arzusuyla:
-Ela Hanım, ben size yardımcı olmak istiyorum neden anlamıyorsunuz. Sizi kırmak değil niyetim, dedi. Bu arada elleriniz ne kadar güzelmiş, deyiverdi.
Konunun birdenbire buraya gelmesine ikisi de şaşırmıştı. Ömer’in asıl maksadını anlayan Ela elinde tuttuğu ama yarılamadığı bardağını hırsla masaya bıraktı, rahatsızlığını ve gerginliğini ifade etmek için geriye doğru yaslanarak:
-Ömer Bey, siz şu an ne yapıyorsunuz Allah aşkına, dedi. Ben de sizi ciddi ciddi dinliyorum. Müsaadenizle kalkacağım, bir sorununuz varsa babamı ararsınız. Amcam burada değil zaten ulaşamazsınız. Çay için teşekkür ederim.
-Bir dakika neden böyle yapıyorsunuz, size kötü bir şey mi dedim? Sizi tanımak istiyorum.
-Ama ben istemiyorum.
-Neden?
-Bir nedeni yok, bir kere… Bu nasıl iş ya, beni bunun için çağırdığınızı anlamalıydım.
-Bana ve kendinize neden bu şansı tanımıyorsunuz?
-Bakın evlenmek istemiyorum. Bu sizinle alakalı bir şey değil. Tamam mı? Lütfen bu konuyu kapatalım.
-Evlenmek isteyen kim, bu ne acele?! Birbirimizi tanısak ona göre karar verirdik.
-Hayır, bu kâfi… Sağ olun, ben gidiyorum, iyi günler!
Ömer, Ela’nın ardından kendi sahasında fark yemiş büyük takım hocası gibi kalakaldı. O, gözden kayboluncaya kadar yerine oturamadı. Sonra sandalyeye çöktü, bir sade soda istedi. “Neden böyle oldu neden, ben de sevemez miyim?” diye basit sorulara derin cevaplar aramaya başladı. Kafenin yoğun sigara dumanıyla ağırlaşmış havasından kurtulmak için kapının önüne çıktı, derin bir nefes alarak arkadaşı Muzaffer’i aradı.
-Alo, selamaleykum.
-Aleykumselam abi, ne yaptın, görüştün mü kızla?
-Muzaffer gel konuşalım kardeşim, pek keyfim yok.
-Ahh abim be, tamam tamam, konum at, geliyorum.
-Tamam atıyorum, hadi görüşürüz.
Muzaffer gelene kadar kafenin önündeki sokak lambasının altına kadar yürüdü. Ela’nın gittiği yöne doğru uzun uzun baktı. Gönlünde onun geri dönebileceğine dair bir umut vardı ama yanından geçen motosikletin gitgide kaybolan ışığı gibi o da azaldıkça azaldı. Bir sigara yakmak istedi, yanında yoktu. İçeri girip birinden almak istedi sonra vazgeçti. Masasına geçip oturdu. On beş dakika sonra Muzaffer kapıda belirdi. Gelir gelmez Ömer’e sarıldı, kucaklaştılar.
-Ne oldu be abi, anlat.
-Olmadı kardeşim, istemiyorum, dedi.
-Sebep?
-Bilmiyorum, evlenmeyi düşünmüyorum, dedi. Bu kadar.
-Amaan boş ver, o kaybeder.
-Bana klasik cevaplar verme, niye olmadı, niye olmuyor sence?
-Ya abi, Allah aşkına bir ayağa kalksana, bu ne oğlum ya?
-Ne olmuş halime, sen dedin beyaz pantolon, siyah ayakkabı giy diye.
-Ulan dedik de beyaz gömleğin üstüne bu dağ montunu mu giy, dedik.
-Abi olsun, her zaman şık olacaksın. O palto yanında da dursa olacak.
-Ne bileyim, çok abartmak istemedim.
-Neyse olan olmuş, ama anlamıyorum bir sürü klasik mont var hem daha şık.
-Ya bizim Fatih’i hatırlıyor musun, evine gitmiştik El Ruha diye kaçak çay demlemişti, sen çok beğenmiştin.
-Evet, hatırladım.
-İşte Fatih, akademisyen. Ondan duymuştum, bu akademiyle ilgilenenler genelde böyle markalar giyiyorlar.
-Niye, dağcı mı bunlar?
-Ne bileyim, bu da akademinin modası.
-Tamam da senin akademiyle ne işin var?
Ömer ile Muzaffer konuşmaya o kadar dalmışlardı ki arada garson gelip; “Ne içersiniz” diye sormasa, kafede olduklarını unutacaklardı. Hele Ömer, Muzaffer’in bir kelimesini dahi kaçırmamak için pür dikkat dinliyordu. Muzafferin söyledikleri Ömer için Salih Amca’nın arayıp da bulamadığı hazineler kadar kıymetliydi. Ömer, hayatında boşluk yaratmış tüm gedikleri doldurmanın derdindeydi. Boğazına yumruk gibi oturmuş kelimeleri bugün çıkarmak istiyordu. Muzaffer’in sorusuna soluksuz cevap verdi:
-Kız yüksek lisans falan yapmış, bu ortamlara takılıyor. Ben de etkilenir diye giymek istedim. Daha havalı olurum…
-Yok abi, alakası yok. Birincisi kızlar önce giyim kuşama bakar, aklına yatarsa sonra diğer özelliklerine bakar. Bak ben üniversitedeyken Ayşe’nin hiç dikkatini çekmemiştim. İkimiz de İstanbul’a atandıktan sonra ben üstümü başımı düzelttim, bir iki arkadaş ortamında bir araya geldik hemen beni fark etti, ciddiye aldı, konuştuk. İkincisi bu işler hemen olmaz, kızı korkutmuşsun.
-Ne yaptım, gayet kibar davrandım. Hatta heyecandan ona kaymak almıştım vermeyi bile unuttum.
-Ne kaymağı?
-Neyse anlatırım, sen ikinci diyordun.
-Vayy arkadaş, ne tuhaf adamsın ya. Evet, ne diyordum, ha tamam. İkincisi, kızlar güvenmek istiyor abi. Sana güvenmesi için de seni tanıması lazım. Sen daha kızla ilk buluşmada evlilik iması yapmışsın.
-Hayır, tanışalım, dedim.
-Tamam, zaten bunu söylemen bu anlama geliyor. Acele etmeyeceksin, kız seni süreç içerisinde tanıyacak zaten. Bunu söze döktün mü, “beni neden hemen tanımak istiyor, bu çocuk her gördüğü kıza bu şekilde yaklaşıyor o zaman”, diye düşünür.
-Muzaffer böyle bir şey mümkün mü, kardeşim?
-Tamam, seni anlıyorum ve tanıyorum. Ama kız seni bilmiyor, her gün haber izlemiyor musun, bu kız psikolog muydu?
Konuşmanın endişesiyle Ömer’in göz bebekleri büyümüştü. Heyecandan boğazının kuruduğunu fark etti. Garsona dönerek, bir su alabilir miyim acaba, dedikten sonra Muzaffer’e dönerek:
-Evet, klinik psikolog, diye cevap verdi.
-Belki yüzlerce hasta ile görüşmüştür, boşanmalar, kavgalar. Sana nasıl güvensin, hem sen karşısına babasının suçlu olduğunu ve bunun için gerekli ödemeyi yapması için gitmişsin. Sana ne demesini bekliyorsun?
-Evet, haklısın.
Garsonun masaya suyu bırakmasıyla ikisi de nefes almış oldu. Muzaffer garson gitmeden:
-Kardeşim bana da bir çay verir misin, dedi.
Ömer suyunu yudumlarken, anlam veremediği şeyler domino taşları gibi yerine oturmaya başlamıştı. Daha bir yıl önce Müzeyyen Teyze’nin evinde Ela’nın fotoğrafını görmüş, bu kim diye sorunca hakkında birkaç şey öğrenmişti. Sosyal medyadan yazılarını, fotoğraflarını görmüştü. Ela’nın bile unuttuğu storylerini hıfzetmiş, onun gittiği şehirleri, sokakları gezmişti. Fas sokaklarında işlemeli kızıl duvarlara vuran güneşin sıcağını alnında hissetmiş, Ela’yı görme umudunu sahile vurmak üzere olan kocaman dalgalar gibi kalbinde kabartmıştı.
Yatsı ezanı okunuyordu. Çay ve su yudumlanırken bir süre sessizlik oldu. Muzaffer de fırsattan istifade bir sigara yaktı. Kafede onların dışında, bir grup kadının gün toplantısı vardı. Hallerinden görece kültürlü, orta sınıf kadınlar oldukları anlaşılıyordu. Muhtemelen bu kadınlar evlerinde gündelik işlerinin yanında okumayı ve öğrenmeyi elden bırakmamışlardı. Her birinin en az bir açık öğretim üniversitesinden bir lisans bölümünü tamamlamış olmaları mümkündü. Altı kişilik bu ekip, giyimlerine bakılırsa Ömer’in yürüdüğü sokakların birinde de oturmuyorlardı. Onlar Ela gibi mahallenin elit sakinlerinin oturduğu 120 metrekarelik, mahallenin lüks sayılabilecek evlerinde oturuyor olmalıydılar. Zaten, Tevfikbey Mahallesi’nde, kafenin de içinde bulunduğu muhit dışında pek de iyi bir muhit yoktu. Daracık sokaklarında bir Dodge As 600 kamyon geçemezdi. Karşılıklı evler arasına bağlanan tellerin üzerindeki rengârenk kıyafetler, gecenin bu saatinde Sarayburnu’ndan kaçmış hayaletler gibi sallanıyordu.
Ömer sessizliği bozmak için, viridian yeşili çantasına uzandı.
-Muzaffer, aç mısın?
-Çok değil, sen aramadan bir saat önce yemek yemiştim.
-Kaymak var…
-Evet, ben de onu soracaktım, kaymak ne alaka abi?
-Ela’nın annesi Müzeyyen Teyze var ya?
-Eee ne olmuş?
-Ben onlara gittiğimde mutfakta sütten kaymak alıyordu, bunu görünce “Maşallah, annem de köyde bize yapardı” dedim. O da “Kızlarım çok seviyor evladım, istersen sana da getireyim tadına bak” dedi. Neyse Müzeyyen Teyze böyle deyince ben herhalde Ela da seviyordur diye Sefaköy’de Mandıracı Cemil Usta’dan 300 gramlık aldım. Kız celallenip gidince elimde kaldı, anlayacağın.
-Yani ne diyeyim abi, sen kızın hayat hikâyesini kafanda film yapmışsın ama kızın senden haberi yok. Sen ne burcuydun?
-Kovada balık.
-O ne la öyle. Balık mı kova mı?
-Yani aslında balık ama kova daha belirgin. Şey gibi düşün, dışım kova içim balık.
-Anladım, demesen de biliyorum, sen iflah olmaz bir balıksın. Ama hakikaten dışardan sert duruyorsun.
Ömer çantasından çıkardığı bembeyaz manda sütü kaymağını çıkarırken güne gelen kadınların tüm dikkatini masaya çevirdi. Ömer kadınların masaya baktığını ve aslında en başından beri onları çaktırmadan dinlediklerini anlayınca Muzaffer’e:
-Muzaffer burada bunu yiyemeyiz, ekmek de yok, dedi.
-Tamam çıkalım, benim de başım ağrıdı burada.
Ömer hesabı ödedikten sonra namaz kıldığı Takva Cami’sinin hemen ilerisindeki çay ocağını hatırladı.
-Muzaffer şu caminin ilerisinde bir çay ocağı var, fırın da vardır, ekmek alıp yiyelim.
-Tamam, haydi.
Ömer, çay ocağına doğru yürürken Ela’yı düşünüyordu; eve vardı mı, ayağı ağrıyor mu… Bir an bunların hepsini kafasının bir köşesine itip Ela’ya olan sevgisinin göğüs kafesini sıkıştırdığını fark etti, duraksadı. Sokağın yağmur yemiş asfaltıyla harmanlanmış egzoz kokusunu içine çekti. Başı dönüyordu, Muzaffer’in kolundan sıkıca tuttu.
-Ne oldu abi?
-Başım döndü, bir an önce oturalım, midem de bulanıyor.
Muzaffer, Ömer’in koluna girerek çay ocağının içerisine kadar götürdü. Zayıflıktan avurtları çökmüş, vücuduna göre kısa ve eski, bej bir ceket giyen, toprak renginde kasketiyle önündeki gazeteye kalın gözlük camından fırlayan iri gözleriyle bakan yaşlı bir adam dışında kimsecikler yoktu. Muzaffer hemen bir su istedi. Çay ocağı sahibi kısa boylu, tıknaz, bıyıklı adam hemen suyu getirdi. Ömer’in yüzü sararmış, dudakları morarmaya başlamıştı. Suyu içtikten sonra biraz yüzüne renk gelen Ömer:
-Abi ben açım, tansiyonum düştü herhalde, sen bir ekmek al gel.
-Abi yemek yiyelim, kaymakla karın mı doyurulur?
-Bu saatte yemek falan yiyemem, sonra dokunuyor. Sen dediğimi yap.
Muzaffer aceleyle çay ocağından fırladı, sokağın karşı tarafındaki Pehlivan Nalbur’un karşısındaki Taşkınlar Fırın’ından iki ekmek alıp geldi. Büyük bir iştahla ekmeği kaymağa daldıran Muzaffer, henüz lokmayı ağzına götürmemişken, bir çocuğun içeriye girdiğini gördü. Lokmayı çiğnerken kaymaktan aldığı haz çocuğun gelişini unutturdu ona, Ömer’le birbirlerine baktılar.
-Muzaffer çok iyi değil mi?
-Abi nerden aldın bunu, çok iyi gerçekten.
-Sen niye yemiyorsun?
-Henüz kendime gelemedim.
Muzaffer henüz ikinci lokmayı hazırlarken Ömer bir tane su istedi, birkaç yudum içti. Ekmeğin ucunu kopardı, tam o sırada kahveye giren çocuk karşılarına geçip:
-Abi ben çok açım, dedi. Sen o polis olan adamsın. Abi ne olur bana para ver.
Muzaffer çocuğa dönerek:
-Al kardeşim sen de tadına bak, para mara yok.
Çocuk Muzafferin elinden lokmayı alır almaz ağzına attı, masada henüz yarılanmamış kaymak kutusunu tek hamlede aldığı gibi dışarıya fırladı.
Ömer ile Muzaffer neye uğradıklarını şaşırdılar. Daha kaymağın tadına bile bakmayan Ömer, öfke ve şaşkınlıkla çocuğun gittiği yöne baktı.
-Vay arkadaş, şu işe bak. Ağzımızın bir gram tat görmesine de izin yok, iyi mi?
-Benim hatam, bu tadı alan kim olsa ikinci lokmayı da ister.
Ömer ekmeği kuru kuruya ağzına attı. Muzaffer, Ömer’in bu bahtsızlığına biraz içerlese de hâlâ Ömer’e söylemek istediği şeyler vardı.
-Bak Ömer, sana kafede söylediklerimin dışında söylemek istediğim bir şey daha var.
Muzaffer’in bu sözleri Ömer’e o kadar ciddi geldi ki, çocuğu ve kaymağı unuttu birden. Dikkatle Muzaffer’e döndü.
-Nedir, seni dinliyorum?
-Bu kız seni ne kadar biliyor, yani nasıl söylesem, nereli olduğunu, anne-babanın ne iş yaptığını biliyor mu?
-Hiç sormadı ki… Gerçi doğulu olduğum aksanımdan ve yüzümden belli zaten. Ama bunlar çok mu mühim?
-Mühim tabi! Kültürel farklılıklar önemli abi, akraba ilişkileri… Sen belki tek taraflı bakıyorsun ama bunların kafası farklı çalışıyor, her şeyi hesaplıyorlar ve kısa sürede karara varıyorlar.
-Ama hayat eskisi gibi değil ki… Onu alıp köyüme mi götüreceğim? Yani anlamıyorum, senin dediğin şeyler eskilerde kaldı, insanlar artık şehirlerde yaşıyor. Aile ziyaretleri, buluşmalar bile gördüğün gibi -kafede gün için toplanan kadınları kastederek- artık kafelerde oluyor. Aileler önemli tabi ama bugün bizim köyde hayatında şehre hiç gitmemiş kız bile eşiyle yaşayabileceği müstakil bir hayat istiyor. Bunlar doğu denince ne anlıyor anlamış değilim. Artık herkes kendi ağlarını örüyor Muzaffer, eski akrabalık ilişkileri yok artık. Sen de biliyorsun, sizin fındık olmasa geçen yaz Ayşe için memlekete gitmeyi bile düşünmüyordun.
-Abi sen çok düşünüyorsun, bence senin sorunun bu. Boş ver, boş ver ya… İnan bu kız senin onu düşündüğün kadar kendini düşünmüyordur. Ne demişti Demirkubuz: “Bu hayatta herkes inanmak istediğine inanır.” Herkesin kendi dünyası var, belki tanısan nefret ederdin. Kendini suçlama sakın! Sen temiz kalbinle geldin, denedin. Belki de yanlış denedin. Olan oldu. Haydi kalk gidelim.
Muzaffer çay paralarını ödedikten sonra arabaya doğru yürüdüler. Dışarda yağmur çiselemeye başlamıştı. Ömer, ara sokaklara girmeden Ela’nın oturduğu sitelere doğru baktı. Hangi bina olduğunu hatırlamıyordu ama ışığı yanan pencerelere dikkat kesiliyor, balkonda oturan herhangi birinin Ela olacağı umuduyla gözleri balkondan balkona atlıyordu. Arabaya yaklaştıkça kendisinden bir şeyleri buralarda, bu mahallede bıraktığını hissediyordu. Ayrılık acısıyla egzos kokusunu içine çekerek:
-Bu havayı seviyorum, bu yağmuru, dedi.
-Abi hadi ıslanmadan binelim.
-Biraz romantik ol, böyle havada kaçılmaz, yürünür.
-Abi bin Allah aşkına, daha sen bizi kaymak aldığın yere götüreceksin. Sen yerini göster, ben yarın alırım.
Ömer ses etmeden arabaya bindi. Arabanın farları önlerini aydınlatıyor, Ela’nın mahallesi arkalarında kalıyor, yağmurun şiddeti gittikçe artıyor ve iyice ıslanan yol kaymak gibi kayganlaşıyordu.
Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm; Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm. Ölümlü olma düşüncesi tarihin başından beri insanoğlunun peşini bırakmayan açık yarası olmuştur. Babil kahramanı Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun ölümü üzerine şu sözleri söylemiştir: “Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum.” Gılgamış hepimiz adına konuşuyor, onun ölümden korktuğu gibi hepimiz korkarız ölümden. “Old Men Never Die” orijinal adıyla “Piremard’ha Nemimirand” (Ölümsüzler Köyü), …
“Her şey tıpatıp aynıydı: Islık çalan sütçü, aynı at arabası… ama arabada çok fazla süt şişesi vardı ve bu kötüye işaretti. Her fazla şişe gece bir ailenin daha bombalandığı anlamına geliyordu.”
Sarıp sarmaladım, bağrıma bastım imgeyi. Anladım ki gözsüz görmek ne kadar hırka ise, gördüğüne ermek o kadar derviş.
Körler düğününde ne gelin yadırganır ne damat. Görmektir en büyük kusur.
Kaymak
Tevfikbey Mahallesi’nin ara sokaklarında yeni aldığı Chelsea botunun kaldırımı döven sesiyle yürüyordu. Otobüsten iner inmez akşam ezanı kulaklarına dolmuştu. Etrafı şöyle bir kolaçan etti, Sefaköy’ün boğuk, tıkış tıkış binaları arasında tek bir minare yükselmiyordu. Geçen arabaların yanıp sönen farları ve sıra sıra dükkânların spot lambaları, caddeyi ışıl ışıl parlatıyordu. Nalbur dükkânının önünde, elini göbeğinin üstüne koymuş, yanan sigarasıyla akıp giden caddeye bakan adamı gözüne kestirdi. Sigarasını büyük bir keyifle içen, beyaz tişörtü göbeğini kısa boyuna göre kartopu gibi iri gösteren bu adamın yanına usulca yaklaştı.
-Selamalaeykum, usta bu yakınlarda bir cami var mı?
-Cami mi? Ne yapacaksın camiyi?
Akşam akşam girdiğim muhabbette bak teallahım ya, diye iç geçirdi, ciddiyetini bozmadan cevap verdi:
-Namaz kılacağım, dayı.
Göbekli Adam, Ömer’den hiç böyle bir şey beklemiyormuş gibi bir hoşnutsuzlukla sigarasını çatlamış dudakları arasından çıkardı:
-Namaz kılacan öyle mi, haa, şurada bir cami var.
-Camide namaz kılınır, yanlış mı biliyorum?
-Biliyorum canım, kapalı da ondan dedim. Ezan çoktan okundu.
-Dayı, akşam ezanı yeni okundu. Tamam, teşekkür ederim.
Henüz otobüsten ineli beş dakika olmamışken bu tuhaf diyaloğu düşünen Ömer, dışarıda iki iskemle ve masası olan küçük bir çay ocağının bitişiğindeki Takva Cami’sine doğru gitti. Avlu boştu, cami kapısına baktı, açıktı. Abdest almak için avludaki tek çeşmeli şadırvana doğru yürüdü. Arkasından on yaşlarında, eskimiş kahverengi montu ve dağılmış saçlarıyla görece yoksul bir çocuğun yaklaştığını fark etti. Çocuk hiç aldırış etmeden Ömer’in önüne geçerek musluğa ağzını dayadı. Su içerken bir gözüyle Ömer’i şöyle bir süzdü.
-Abi bana para versene.
-Yok kardeşim, hadi çekil abdest alacağım.
-Hadi, ne olur bana para ver. Sende para var biliyorum.
-Bak ben polisim, seni içeri alırım, hadi yürü git.
-Kimliğini göster bakayım!
Ömer hiç bozuntuya vermeden büyükşehir belediyesinin her seçimde yenilediği personel kartını çıkarıp gösterdi. Çocuk uyanık davranıp, yazıyı da okuyacam, deyince Ömer iyice sinirlendi:
-Bak içeri alırım, hadi yürü git buradan, akşam akşam iş çıkarma başıma.
Çocuk biraz tırsmış olmalı ki hemencecik yanından uzaklaştı. Ömer, caminin demir sürgülü kapısından içeri geçince cami içerisinde açılan ahşap kapının kilitli olduğunu fark etti, ara holde namazını kıldı, kısaca duasını etti ve çıktı. Saat 19:30 olan görüşmesine neredeyse bir saat vardı. Ela’nın karar kıldığı kafeye yaklaşınca etrafı kolaçan etti. Belki çevre binalardan beni izliyordur, diyerek fazla bakınmadan içeriye girdi. Normal kafelere göre basık olan havasını Simon & Garfunkel’in Mrs. Robinson gibi müzikleri dağıtıyor, ortama egzotik bir esinti katıyordu.
Ömer, açık bir çay ve yanında da bir parça limon istedi. Yıllar önce katıldığı bir atölye hocasından etkilenerek denediği ve o günden beri bağımlısı olduğu bir alışkanlık halini almıştı. Çayını yudumlarken bir yandan saate bakıyor bir yandan Filistin haberlerine, Suriye olaylarına göz gezdiriyordu. Şam düşmek üzereydi. Suriye’de olanları düşünürken, daha iki ay önce, otobüste aşırı ağır parfüm kokan Suriyeli bir adama alerjik astımından dolayı öfkelendiğini hatırladı ve utandı.
Bu kısa haber turundan sonra Ömer, yakın arkadaşı Fatih’in X’te paylaştığı tarih kitaplarına rastladı, biraz inceledi. Kitap isimlerini unutmamak için garsondan bir müsvedde rica etti. Not aldı, kitap sitesinde olanlara baktı. Tam o sırada Ela’nın karşısında olduğunu fark etti. Sevinçle doğruldu:
-Hoş geldiniz.
Ela, tebessümle karşılık verdi:
-Rahatsız olmayın lütfen. Hoş buldum.
Ela’nın üzerinde gri, uzun bir palto ve boynundan sol tarafına attığı yeşil, siyah tonlarında bir atkı vardı. İnce yüzüne göre büyük sayılacak gri çerçeveli bir gözlük takmıştı. Konuşurken ince dudakları arasında sedef gibi parlayan dişleri yüzünü aydınlatıyor, gülümserken öne çıkan çenesi, konuşmasına zarif bir ahenk katıyordu. Havadan sudan şeylerden bahsettikten sonra Ela, direkt konuya geçelim diye birkaç defa imada bulunsa da Ömer, hiç oralı olmadı. Sanki biraz daha konuşmak, zamanı unutturmak istiyordu. Konuşma, bir saate yaklaşınca Ela biraz sertçe:
-Beni neden çağırdınız Ömer Bey, dedi. İsterseniz artık sadede gelelim.
Ömer artık daha fazla uzatmanın kabalık olacağını düşünerek cevap verdi:
-Efendim, aslında buraya niçin geldiğim malumunuz, dedi. Ben, babanız Salih Bey’e de söyledim. Artık belediyemiz bu konunun mahkemeye taşınmadan çözülmesini istiyor. Müzeyyen Hanım’ın üzerimde çok emeği var. Siz bilmezsiniz, o sıralar zannedersem Fas’ta Arapça eğitimi alıyordunuz. Taşınmaz hakkında cebri ceza usulüne uyarak tebligat yapıldığını söylemiştim. Malum amcanız, bu defin işlerinde olması ve bunun dosyası tarafımıza geldiğinden beri dava için bizi sıkıştırıyorlar. Biz bu işi bir türlü sarahate kavuşturamadık.
Ela daha fazla dayanamayarak söze girdi:
-Bir dakika bir dakika Ömer Bey, dedi. Siz neyden bahsediyorsunuz, beni bunun için mi çağırdınız yani? Size dün sabah, ayağıma çay döküldüğünü ve yandığını söylemiştim. Hiçbir dersime gidemedim, ama çok önemli dediğiniz için sizi kırmadım, geldim. Herhalde çok önemli bir konu anlatacaksınız sandım. Babamın bile duymak istemediği konu bu mu yani?
Ömer, ağzındaki baklayı çıkarmamakta kararlıydı ve devam etti:
-Ela Hanım, ben amirlerim ne diyorsa size onu aktarıyorum. İş mahkemeye giderse size daha fazla yardımcı olamam çünkü kanuna göre işlem yapılır. O zaman babanız da amcanız da bu işten zarar görür. Bakın o taşınmazın altında hazine olduğuna dair en ufak bir işaret yok ama araziyi delik deşik etmişsiniz. Belediyenin arazisi, bunun hakkında işlem yapmamak mümkün mü, dedi.
Ela derin bir nefes alarak:
-Araziyle bir işimiz yok, işte orada… Elinizde bir kanıt da yok. Söylentiler üzerinden beni tehdit mi ediyorsunuz? Bu arada annem sizi hatırlamıyor bile… Şikâyet üzere eve gelmişsiniz size çay ikram etmiş, bu kadar, dedi.
Ömer; oturduğu sandalyede kaykıldı, limonlu çayından bir yudum aldı sonra iki elini masaya koyarak istifini bozmadan meramını anlatmak arzusuyla:
-Ela Hanım, ben size yardımcı olmak istiyorum neden anlamıyorsunuz. Sizi kırmak değil niyetim, dedi. Bu arada elleriniz ne kadar güzelmiş, deyiverdi.
Konunun birdenbire buraya gelmesine ikisi de şaşırmıştı. Ömer’in asıl maksadını anlayan Ela elinde tuttuğu ama yarılamadığı bardağını hırsla masaya bıraktı, rahatsızlığını ve gerginliğini ifade etmek için geriye doğru yaslanarak:
-Ömer Bey, siz şu an ne yapıyorsunuz Allah aşkına, dedi. Ben de sizi ciddi ciddi dinliyorum. Müsaadenizle kalkacağım, bir sorununuz varsa babamı ararsınız. Amcam burada değil zaten ulaşamazsınız. Çay için teşekkür ederim.
-Bir dakika neden böyle yapıyorsunuz, size kötü bir şey mi dedim? Sizi tanımak istiyorum.
-Ama ben istemiyorum.
-Neden?
-Bir nedeni yok, bir kere… Bu nasıl iş ya, beni bunun için çağırdığınızı anlamalıydım.
-Bana ve kendinize neden bu şansı tanımıyorsunuz?
-Bakın evlenmek istemiyorum. Bu sizinle alakalı bir şey değil. Tamam mı? Lütfen bu konuyu kapatalım.
-Evlenmek isteyen kim, bu ne acele?! Birbirimizi tanısak ona göre karar verirdik.
-Hayır, bu kâfi… Sağ olun, ben gidiyorum, iyi günler!
Ömer, Ela’nın ardından kendi sahasında fark yemiş büyük takım hocası gibi kalakaldı. O, gözden kayboluncaya kadar yerine oturamadı. Sonra sandalyeye çöktü, bir sade soda istedi. “Neden böyle oldu neden, ben de sevemez miyim?” diye basit sorulara derin cevaplar aramaya başladı. Kafenin yoğun sigara dumanıyla ağırlaşmış havasından kurtulmak için kapının önüne çıktı, derin bir nefes alarak arkadaşı Muzaffer’i aradı.
-Alo, selamaleykum.
-Aleykumselam abi, ne yaptın, görüştün mü kızla?
-Muzaffer gel konuşalım kardeşim, pek keyfim yok.
-Ahh abim be, tamam tamam, konum at, geliyorum.
-Tamam atıyorum, hadi görüşürüz.
Muzaffer gelene kadar kafenin önündeki sokak lambasının altına kadar yürüdü. Ela’nın gittiği yöne doğru uzun uzun baktı. Gönlünde onun geri dönebileceğine dair bir umut vardı ama yanından geçen motosikletin gitgide kaybolan ışığı gibi o da azaldıkça azaldı. Bir sigara yakmak istedi, yanında yoktu. İçeri girip birinden almak istedi sonra vazgeçti. Masasına geçip oturdu. On beş dakika sonra Muzaffer kapıda belirdi. Gelir gelmez Ömer’e sarıldı, kucaklaştılar.
-Ne oldu be abi, anlat.
-Olmadı kardeşim, istemiyorum, dedi.
-Sebep?
-Bilmiyorum, evlenmeyi düşünmüyorum, dedi. Bu kadar.
-Amaan boş ver, o kaybeder.
-Bana klasik cevaplar verme, niye olmadı, niye olmuyor sence?
-Ya abi, Allah aşkına bir ayağa kalksana, bu ne oğlum ya?
-Ne olmuş halime, sen dedin beyaz pantolon, siyah ayakkabı giy diye.
-Ulan dedik de beyaz gömleğin üstüne bu dağ montunu mu giy, dedik.
-İçerde montla mı oturuyorum ben, giymiyordum tabi.
-Abi olsun, her zaman şık olacaksın. O palto yanında da dursa olacak.
-Ne bileyim, çok abartmak istemedim.
-Neyse olan olmuş, ama anlamıyorum bir sürü klasik mont var hem daha şık.
-Ya bizim Fatih’i hatırlıyor musun, evine gitmiştik El Ruha diye kaçak çay demlemişti, sen çok beğenmiştin.
-Evet, hatırladım.
-İşte Fatih, akademisyen. Ondan duymuştum, bu akademiyle ilgilenenler genelde böyle markalar giyiyorlar.
-Niye, dağcı mı bunlar?
-Ne bileyim, bu da akademinin modası.
-Tamam da senin akademiyle ne işin var?
Ömer ile Muzaffer konuşmaya o kadar dalmışlardı ki arada garson gelip; “Ne içersiniz” diye sormasa, kafede olduklarını unutacaklardı. Hele Ömer, Muzaffer’in bir kelimesini dahi kaçırmamak için pür dikkat dinliyordu. Muzafferin söyledikleri Ömer için Salih Amca’nın arayıp da bulamadığı hazineler kadar kıymetliydi. Ömer, hayatında boşluk yaratmış tüm gedikleri doldurmanın derdindeydi. Boğazına yumruk gibi oturmuş kelimeleri bugün çıkarmak istiyordu. Muzaffer’in sorusuna soluksuz cevap verdi:
-Kız yüksek lisans falan yapmış, bu ortamlara takılıyor. Ben de etkilenir diye giymek istedim. Daha havalı olurum…
-Yok abi, alakası yok. Birincisi kızlar önce giyim kuşama bakar, aklına yatarsa sonra diğer özelliklerine bakar. Bak ben üniversitedeyken Ayşe’nin hiç dikkatini çekmemiştim. İkimiz de İstanbul’a atandıktan sonra ben üstümü başımı düzelttim, bir iki arkadaş ortamında bir araya geldik hemen beni fark etti, ciddiye aldı, konuştuk. İkincisi bu işler hemen olmaz, kızı korkutmuşsun.
-Ne yaptım, gayet kibar davrandım. Hatta heyecandan ona kaymak almıştım vermeyi bile unuttum.
-Ne kaymağı?
-Neyse anlatırım, sen ikinci diyordun.
-Vayy arkadaş, ne tuhaf adamsın ya. Evet, ne diyordum, ha tamam. İkincisi, kızlar güvenmek istiyor abi. Sana güvenmesi için de seni tanıması lazım. Sen daha kızla ilk buluşmada evlilik iması yapmışsın.
-Hayır, tanışalım, dedim.
-Tamam, zaten bunu söylemen bu anlama geliyor. Acele etmeyeceksin, kız seni süreç içerisinde tanıyacak zaten. Bunu söze döktün mü, “beni neden hemen tanımak istiyor, bu çocuk her gördüğü kıza bu şekilde yaklaşıyor o zaman”, diye düşünür.
-Muzaffer böyle bir şey mümkün mü, kardeşim?
-Tamam, seni anlıyorum ve tanıyorum. Ama kız seni bilmiyor, her gün haber izlemiyor musun, bu kız psikolog muydu?
Konuşmanın endişesiyle Ömer’in göz bebekleri büyümüştü. Heyecandan boğazının kuruduğunu fark etti. Garsona dönerek, bir su alabilir miyim acaba, dedikten sonra Muzaffer’e dönerek:
-Evet, klinik psikolog, diye cevap verdi.
-Belki yüzlerce hasta ile görüşmüştür, boşanmalar, kavgalar. Sana nasıl güvensin, hem sen karşısına babasının suçlu olduğunu ve bunun için gerekli ödemeyi yapması için gitmişsin. Sana ne demesini bekliyorsun?
-Evet, haklısın.
Garsonun masaya suyu bırakmasıyla ikisi de nefes almış oldu. Muzaffer garson gitmeden:
-Kardeşim bana da bir çay verir misin, dedi.
Ömer suyunu yudumlarken, anlam veremediği şeyler domino taşları gibi yerine oturmaya başlamıştı. Daha bir yıl önce Müzeyyen Teyze’nin evinde Ela’nın fotoğrafını görmüş, bu kim diye sorunca hakkında birkaç şey öğrenmişti. Sosyal medyadan yazılarını, fotoğraflarını görmüştü. Ela’nın bile unuttuğu storylerini hıfzetmiş, onun gittiği şehirleri, sokakları gezmişti. Fas sokaklarında işlemeli kızıl duvarlara vuran güneşin sıcağını alnında hissetmiş, Ela’yı görme umudunu sahile vurmak üzere olan kocaman dalgalar gibi kalbinde kabartmıştı.
Yatsı ezanı okunuyordu. Çay ve su yudumlanırken bir süre sessizlik oldu. Muzaffer de fırsattan istifade bir sigara yaktı. Kafede onların dışında, bir grup kadının gün toplantısı vardı. Hallerinden görece kültürlü, orta sınıf kadınlar oldukları anlaşılıyordu. Muhtemelen bu kadınlar evlerinde gündelik işlerinin yanında okumayı ve öğrenmeyi elden bırakmamışlardı. Her birinin en az bir açık öğretim üniversitesinden bir lisans bölümünü tamamlamış olmaları mümkündü. Altı kişilik bu ekip, giyimlerine bakılırsa Ömer’in yürüdüğü sokakların birinde de oturmuyorlardı. Onlar Ela gibi mahallenin elit sakinlerinin oturduğu 120 metrekarelik, mahallenin lüks sayılabilecek evlerinde oturuyor olmalıydılar. Zaten, Tevfikbey Mahallesi’nde, kafenin de içinde bulunduğu muhit dışında pek de iyi bir muhit yoktu. Daracık sokaklarında bir Dodge As 600 kamyon geçemezdi. Karşılıklı evler arasına bağlanan tellerin üzerindeki rengârenk kıyafetler, gecenin bu saatinde Sarayburnu’ndan kaçmış hayaletler gibi sallanıyordu.
Ömer sessizliği bozmak için, viridian yeşili çantasına uzandı.
-Muzaffer, aç mısın?
-Çok değil, sen aramadan bir saat önce yemek yemiştim.
-Kaymak var…
-Evet, ben de onu soracaktım, kaymak ne alaka abi?
-Ela’nın annesi Müzeyyen Teyze var ya?
-Eee ne olmuş?
-Ben onlara gittiğimde mutfakta sütten kaymak alıyordu, bunu görünce “Maşallah, annem de köyde bize yapardı” dedim. O da “Kızlarım çok seviyor evladım, istersen sana da getireyim tadına bak” dedi. Neyse Müzeyyen Teyze böyle deyince ben herhalde Ela da seviyordur diye Sefaköy’de Mandıracı Cemil Usta’dan 300 gramlık aldım. Kız celallenip gidince elimde kaldı, anlayacağın.
-Yani ne diyeyim abi, sen kızın hayat hikâyesini kafanda film yapmışsın ama kızın senden haberi yok. Sen ne burcuydun?
-Kovada balık.
-O ne la öyle. Balık mı kova mı?
-Yani aslında balık ama kova daha belirgin. Şey gibi düşün, dışım kova içim balık.
-Anladım, demesen de biliyorum, sen iflah olmaz bir balıksın. Ama hakikaten dışardan sert duruyorsun.
Ömer çantasından çıkardığı bembeyaz manda sütü kaymağını çıkarırken güne gelen kadınların tüm dikkatini masaya çevirdi. Ömer kadınların masaya baktığını ve aslında en başından beri onları çaktırmadan dinlediklerini anlayınca Muzaffer’e:
-Muzaffer burada bunu yiyemeyiz, ekmek de yok, dedi.
-Tamam çıkalım, benim de başım ağrıdı burada.
Ömer hesabı ödedikten sonra namaz kıldığı Takva Cami’sinin hemen ilerisindeki çay ocağını hatırladı.
-Muzaffer şu caminin ilerisinde bir çay ocağı var, fırın da vardır, ekmek alıp yiyelim.
-Tamam, haydi.
Ömer, çay ocağına doğru yürürken Ela’yı düşünüyordu; eve vardı mı, ayağı ağrıyor mu… Bir an bunların hepsini kafasının bir köşesine itip Ela’ya olan sevgisinin göğüs kafesini sıkıştırdığını fark etti, duraksadı. Sokağın yağmur yemiş asfaltıyla harmanlanmış egzoz kokusunu içine çekti. Başı dönüyordu, Muzaffer’in kolundan sıkıca tuttu.
-Ne oldu abi?
-Başım döndü, bir an önce oturalım, midem de bulanıyor.
Muzaffer, Ömer’in koluna girerek çay ocağının içerisine kadar götürdü. Zayıflıktan avurtları çökmüş, vücuduna göre kısa ve eski, bej bir ceket giyen, toprak renginde kasketiyle önündeki gazeteye kalın gözlük camından fırlayan iri gözleriyle bakan yaşlı bir adam dışında kimsecikler yoktu. Muzaffer hemen bir su istedi. Çay ocağı sahibi kısa boylu, tıknaz, bıyıklı adam hemen suyu getirdi. Ömer’in yüzü sararmış, dudakları morarmaya başlamıştı. Suyu içtikten sonra biraz yüzüne renk gelen Ömer:
-Abi ben açım, tansiyonum düştü herhalde, sen bir ekmek al gel.
-Abi yemek yiyelim, kaymakla karın mı doyurulur?
-Bu saatte yemek falan yiyemem, sonra dokunuyor. Sen dediğimi yap.
Muzaffer aceleyle çay ocağından fırladı, sokağın karşı tarafındaki Pehlivan Nalbur’un karşısındaki Taşkınlar Fırın’ından iki ekmek alıp geldi. Büyük bir iştahla ekmeği kaymağa daldıran Muzaffer, henüz lokmayı ağzına götürmemişken, bir çocuğun içeriye girdiğini gördü. Lokmayı çiğnerken kaymaktan aldığı haz çocuğun gelişini unutturdu ona, Ömer’le birbirlerine baktılar.
-Muzaffer çok iyi değil mi?
-Abi nerden aldın bunu, çok iyi gerçekten.
-Sen niye yemiyorsun?
-Henüz kendime gelemedim.
Muzaffer henüz ikinci lokmayı hazırlarken Ömer bir tane su istedi, birkaç yudum içti. Ekmeğin ucunu kopardı, tam o sırada kahveye giren çocuk karşılarına geçip:
-Abi ben çok açım, dedi. Sen o polis olan adamsın. Abi ne olur bana para ver.
Muzaffer çocuğa dönerek:
-Al kardeşim sen de tadına bak, para mara yok.
Ömer ile Muzaffer neye uğradıklarını şaşırdılar. Daha kaymağın tadına bile bakmayan Ömer, öfke ve şaşkınlıkla çocuğun gittiği yöne baktı.
-Vay arkadaş, şu işe bak. Ağzımızın bir gram tat görmesine de izin yok, iyi mi?
-Benim hatam, bu tadı alan kim olsa ikinci lokmayı da ister.
Ömer ekmeği kuru kuruya ağzına attı. Muzaffer, Ömer’in bu bahtsızlığına biraz içerlese de hâlâ Ömer’e söylemek istediği şeyler vardı.
-Bak Ömer, sana kafede söylediklerimin dışında söylemek istediğim bir şey daha var.
Muzaffer’in bu sözleri Ömer’e o kadar ciddi geldi ki, çocuğu ve kaymağı unuttu birden. Dikkatle Muzaffer’e döndü.
-Nedir, seni dinliyorum?
-Bu kız seni ne kadar biliyor, yani nasıl söylesem, nereli olduğunu, anne-babanın ne iş yaptığını biliyor mu?
-Hiç sormadı ki… Gerçi doğulu olduğum aksanımdan ve yüzümden belli zaten. Ama bunlar çok mu mühim?
-Mühim tabi! Kültürel farklılıklar önemli abi, akraba ilişkileri… Sen belki tek taraflı bakıyorsun ama bunların kafası farklı çalışıyor, her şeyi hesaplıyorlar ve kısa sürede karara varıyorlar.
-Ama hayat eskisi gibi değil ki… Onu alıp köyüme mi götüreceğim? Yani anlamıyorum, senin dediğin şeyler eskilerde kaldı, insanlar artık şehirlerde yaşıyor. Aile ziyaretleri, buluşmalar bile gördüğün gibi -kafede gün için toplanan kadınları kastederek- artık kafelerde oluyor. Aileler önemli tabi ama bugün bizim köyde hayatında şehre hiç gitmemiş kız bile eşiyle yaşayabileceği müstakil bir hayat istiyor. Bunlar doğu denince ne anlıyor anlamış değilim. Artık herkes kendi ağlarını örüyor Muzaffer, eski akrabalık ilişkileri yok artık. Sen de biliyorsun, sizin fındık olmasa geçen yaz Ayşe için memlekete gitmeyi bile düşünmüyordun.
-Abi sen çok düşünüyorsun, bence senin sorunun bu. Boş ver, boş ver ya… İnan bu kız senin onu düşündüğün kadar kendini düşünmüyordur. Ne demişti Demirkubuz: “Bu hayatta herkes inanmak istediğine inanır.” Herkesin kendi dünyası var, belki tanısan nefret ederdin. Kendini suçlama sakın! Sen temiz kalbinle geldin, denedin. Belki de yanlış denedin. Olan oldu. Haydi kalk gidelim.
Muzaffer çay paralarını ödedikten sonra arabaya doğru yürüdüler. Dışarda yağmur çiselemeye başlamıştı. Ömer, ara sokaklara girmeden Ela’nın oturduğu sitelere doğru baktı. Hangi bina olduğunu hatırlamıyordu ama ışığı yanan pencerelere dikkat kesiliyor, balkonda oturan herhangi birinin Ela olacağı umuduyla gözleri balkondan balkona atlıyordu. Arabaya yaklaştıkça kendisinden bir şeyleri buralarda, bu mahallede bıraktığını hissediyordu. Ayrılık acısıyla egzos kokusunu içine çekerek:
-Bu havayı seviyorum, bu yağmuru, dedi.
-Abi hadi ıslanmadan binelim.
-Biraz romantik ol, böyle havada kaçılmaz, yürünür.
-Abi bin Allah aşkına, daha sen bizi kaymak aldığın yere götüreceksin. Sen yerini göster, ben yarın alırım.
Ömer ses etmeden arabaya bindi. Arabanın farları önlerini aydınlatıyor, Ela’nın mahallesi arkalarında kalıyor, yağmurun şiddeti gittikçe artıyor ve iyice ıslanan yol kaymak gibi kayganlaşıyordu.
İlgili Yazılar
Mustafa Ökkeş Evren’den Hız Çağına “Sus İşareti”
“Az söz er öğüdüdür
Çok söz hayvan yüküdür
Bilire bir söz yeter
Sende gevher var ise”
Ölümsüzler Köyü
Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm; Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm. Ölümlü olma düşüncesi tarihin başından beri insanoğlunun peşini bırakmayan açık yarası olmuştur. Babil kahramanı Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun ölümü üzerine şu sözleri söylemiştir: “Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum.” Gılgamış hepimiz adına konuşuyor, onun ölümden korktuğu gibi hepimiz korkarız ölümden. “Old Men Never Die” orijinal adıyla “Piremard’ha Nemimirand” (Ölümsüzler Köyü), …
Bir Rutinbozar ve Çocuksavar Olarak Savaş
“Her şey tıpatıp aynıydı: Islık çalan sütçü, aynı at arabası… ama arabada çok fazla süt şişesi vardı ve bu kötüye işaretti. Her fazla şişe gece bir ailenin daha bombalandığı anlamına geliyordu.”
Göz, Şiir ve Yedi
Sarıp sarmaladım, bağrıma bastım imgeyi. Anladım ki gözsüz görmek ne kadar hırka ise, gördüğüne ermek o kadar derviş.
Körler düğününde ne gelin yadırganır ne damat. Görmektir en büyük kusur.