Bir karanlık bul ve onu yıka. Akıl kıyısında eşelenme, kalp denizine dal. Karanlığı karanlıkla yenebileceğin düşüncesinden tevbe et. Uyanmak karanlığı bulmaktır aslında. Yüzümüzde ezbere bildiğimiz mahmurlukla karanlığı bileklerinden yakalamaktır uyanmak. Karanlığı yıkamak neyi değiştirir fikri seni eylemesin. Kur’a hep kendi içimizdeki günahkâra çıkar. Sen kendi aksini izlemeye meyledip denize düşeni ve içinde haksızlık olan karanlığı yutan balığı hatırla. Kalem tutan ellerin unutmasın, parmak uçlarının uyuştuğunu. Düşmekten kurtulamayız, boşuna yükselirsin. Yücelerek denizin üzerine çıkaran o karanlığı yutmasıdır balığın hikâyesi. Düşmüştü Yunus ve kurtulmak yetmezdi çünkü. Bizi düştüğümüz değil bulduğumuz karanlıklar yüceltir ancak. Elimizden ve dilimizden. Yunus’un elleri kendisini işaret etmişti. Îmalar denizinde dalgalanırken… Ben demişti; zulüm karasından büyük bir denizde. Sen demişti, tüm kıyılardan yankılanan bir sesle
Dilimiz akıl ve kalptir, ak ve kara Böyle demiş Yakup, kuyunun başında Hikâye etmiş gözleri yaşlı Rüyayı görmenin kuyusunu karanlık kayalarda
İçimize bir acı doluyorsa kuyunun suyudur Kuyuda bir meyil var ki hayra yorulmaz
Ötede bir sahife Nasıl da saf ve temiz ‘kuyuya atıldım’ diyor Acısını tabir için sırtında el aranmaz.
Vuslat nedir ki Düşe düşe uzak. Gökler yağmuru dua sanar Bağzımızın ağzında Kupkuru ve fırtınalı Yüzü çevrili vadileri şiir paklar.
Uykudadır insanlar. Belki şairler rüyayı bir deprem gibi bitirebilir… Deniz yarılır, kuyuya yıldız düşer. Uğultu sıçrar. Herkesin gözlerini ovuşturur güneşin karanlığı. Hesap günü provası gibi koşturan halkı görür bir anda bulutlar. Ama yalnız biri, içlerinden karanlığa çıkarsa yağmur boşalır. Yalnız birinin kalbi yarılır. Mahşer gibi, karanlık tozar. Peygamber şairi ağzı dualı şair tutanağı kurtarır bizi belki; yağmur duası.
Hayat ne kadar gürültülüyse, ölüm o kadar sessiz. Hayat ne kadar teslim almaya gayreti zorluyorsa, ölüm teslim olmanın adresi. Hayat sahip olma telaşesi iken, ölüm vazgeçişin belgesi. Hayat iddia kumkuması iken, ölüm ispatın tarifi. Hayat telaşenin canlı filmi ise ölüm sükûnetin resmi. Söylenecek ne çok tarif varken benim aklıma gelenler bunlardı işte. Bence hayatı idrak ölümü doğru anlamakla birebir alakalı. Ancak yaşayanlar ölecektir öyle değil mi?
Peki, gerçekte sanat olan, sanatlı olan sadece sonbahar mıdır? Kar tanelerinin yere inişi, yağmurun şıkırtısı, ağaçların çiçeklenişi daha mı az heyecan verir insana? Mevsimler, insanlar, ağaçlar, kuşlar ve yaratılmış olan her bir ‘’şey’’ hikmetle bakıldığında kendi başına bir sanat, kendi başına şaheser değil midir?
Mesela iddiası ile hareketi örtüşmeyenlerin ne garip bir görüntü sergilediklerini. Anlamak için okumaktan öte, uydurmak için okuyanların, anlamadan anlatmaya çalışanların oluşturduğu bu gürültülü dönemde neler hissettiğini kayıt altına almazsan korkarım sen bile unutursun bir gün. O nedenle yaz, ısrarla yaz. Bir kenara not al lütfen. Yazman gerektiğini not al hiç olmazsa umulur ki o not harekete geçirir zamanın bir yerinde…
Ben Rachel kırk üç yaşında
Aklımın sivri kalbinse yeğnik
Olacağı belliymiş önceden
Çıtalardan uçurtmalar yontarak
Rüzgâra karşı duracağım
Sınırları cetvelsiz çizeceğim
Nöbet yerini çocuklara bırakacağım
Şair Tutanağı: Yağmur Duası
Karanlıkta yürünmez
Karanlığa doğru yürünür
Bir karanlık bul ve onu yıka.
Akıl kıyısında eşelenme, kalp denizine dal. Karanlığı karanlıkla yenebileceğin düşüncesinden tevbe et.
Uyanmak karanlığı bulmaktır aslında. Yüzümüzde ezbere bildiğimiz mahmurlukla karanlığı bileklerinden yakalamaktır uyanmak.
Karanlığı yıkamak neyi değiştirir fikri seni eylemesin.
Kur’a hep kendi içimizdeki günahkâra çıkar.
Sen kendi aksini izlemeye meyledip denize düşeni ve içinde haksızlık olan karanlığı yutan balığı hatırla.
Kalem tutan ellerin unutmasın, parmak uçlarının uyuştuğunu.
Düşmekten kurtulamayız, boşuna yükselirsin.
Yücelerek denizin üzerine çıkaran o karanlığı yutmasıdır balığın hikâyesi.
Düşmüştü Yunus ve kurtulmak yetmezdi çünkü.
Bizi düştüğümüz değil bulduğumuz karanlıklar yüceltir ancak.
Elimizden ve dilimizden.
Yunus’un elleri kendisini işaret etmişti. Îmalar denizinde dalgalanırken…
Ben demişti; zulüm karasından büyük bir denizde.
Sen demişti, tüm kıyılardan yankılanan bir sesle
Dilimiz akıl ve kalptir, ak ve kara
Böyle demiş Yakup, kuyunun başında
Hikâye etmiş gözleri yaşlı
Rüyayı görmenin kuyusunu karanlık kayalarda
İçimize bir acı doluyorsa kuyunun suyudur
Kuyuda bir meyil var ki hayra yorulmaz
Ötede bir sahife
Nasıl da saf ve temiz ‘kuyuya atıldım’ diyor
Acısını tabir için sırtında el aranmaz.
Vuslat nedir ki
Düşe düşe uzak.
Gökler yağmuru dua sanar
Bağzımızın ağzında
Kupkuru ve fırtınalı
Yüzü çevrili vadileri şiir paklar.
Uykudadır insanlar. Belki şairler rüyayı bir deprem gibi bitirebilir… Deniz yarılır, kuyuya yıldız düşer. Uğultu sıçrar. Herkesin gözlerini ovuşturur güneşin karanlığı.
Hesap günü provası gibi koşturan halkı görür bir anda bulutlar. Ama yalnız biri, içlerinden karanlığa çıkarsa yağmur boşalır. Yalnız birinin kalbi yarılır.
Mahşer gibi, karanlık tozar. Peygamber şairi ağzı dualı şair tutanağı kurtarır bizi belki; yağmur duası.
İlgili Yazılar
Mektup VIII
Hayat ne kadar gürültülüyse, ölüm o kadar sessiz. Hayat ne kadar teslim almaya gayreti zorluyorsa, ölüm teslim olmanın adresi. Hayat sahip olma telaşesi iken, ölüm vazgeçişin belgesi. Hayat iddia kumkuması iken, ölüm ispatın tarifi. Hayat telaşenin canlı filmi ise ölüm sükûnetin resmi. Söylenecek ne çok tarif varken benim aklıma gelenler bunlardı işte. Bence hayatı idrak ölümü doğru anlamakla birebir alakalı. Ancak yaşayanlar ölecektir öyle değil mi?
Sanat Bizim Neyimiz Olur?
Peki, gerçekte sanat olan, sanatlı olan sadece sonbahar mıdır? Kar tanelerinin yere inişi, yağmurun şıkırtısı, ağaçların çiçeklenişi daha mı az heyecan verir insana? Mevsimler, insanlar, ağaçlar, kuşlar ve yaratılmış olan her bir ‘’şey’’ hikmetle bakıldığında kendi başına bir sanat, kendi başına şaheser değil midir?
XI. Mektup
Mesela iddiası ile hareketi örtüşmeyenlerin ne garip bir görüntü sergilediklerini. Anlamak için okumaktan öte, uydurmak için okuyanların, anlamadan anlatmaya çalışanların oluşturduğu bu gürültülü dönemde neler hissettiğini kayıt altına almazsan korkarım sen bile unutursun bir gün. O nedenle yaz, ısrarla yaz. Bir kenara not al lütfen. Yazman gerektiğini not al hiç olmazsa umulur ki o not harekete geçirir zamanın bir yerinde…
Rachel’lere
Ben Rachel kırk üç yaşında
Aklımın sivri kalbinse yeğnik
Olacağı belliymiş önceden
Çıtalardan uçurtmalar yontarak
Rüzgâra karşı duracağım
Sınırları cetvelsiz çizeceğim
Nöbet yerini çocuklara bırakacağım
Hacı Kardaşlarıma
Hoş geldin Kâbe’den ey mü’min kardaş
İnşallah haccınız dev bendler gibi
Arzın her yanından bulup bir haldaş
Elele verdiniz bülendler gibi
Lebbeyk allahümme lebbeyk nidası
Göğü inletmiştir tekbir sedası
Kalbine dolduysa dava ihlâsı
Hazlısın olsan da sur-bendler gibi
Harem-i Şerif’te tek saf oldunuz
Kimbilir o anda ne hoş kuldunuz
Eve dönünce de öyle olunuz
Necatı ‘birlik’te görenler gibi