İnsanlık tarihi boyunca aile denilen kurum; erkek, kadın, çocuklar ve aile büyüklerinden oluşmuştur. Bu durumun dışına çıkan uygulamalar ise her zaman marjinal kalmış; toplum, din ve ahlâk kuralları açısından ayıp, günah ve aykırı kabul edilmiştir. Bu anlayışın modern dönemde de varlığını büyük oranda devam ettirdiğini söylemek mümkün. Aynı şekilde aile içi ilişkiler, hangi toplumda olursa olsun büyük oranda benzer şekilde kurulmuş; bu düzende babaya evi geçindirme, ailesini koruma, aileye liderlik etme görevi verilirken; anneye de ev içi işleri organize etme, çocukların yetiştirilmesi ve bakımı ile onlarla ilgilenme görevi verilmiştir. Ayrıca anne; özellikle tarım toplumunda imkânlar ölçüsünde tarlada çalışarak, hayvanlara bakarak üretime katkıda bulunmuştur. Bu gelenekte anne; daha naif, estetik gerektiren, sevgi ve merhamet üzerine kurulan bir ilişki yürütürken; baba, çok zor ve ağır işlerde çalışarak aile kurumunda kendisine verilen rolün gereğini yerine getirmiştir. Anne, kendisini koruyan, onun maddi ihtiyaçlarının yanında duygusal ihtiyaçlarını da karşılayan bir erkeğin yanında kendini güven ve emniyet içerisinde hissederken; erkek, eşine ve ailesine faydalı olabildiği oranda kendisini gerekli ve mutlu hissedebilmiştir. Aile içindeki duygusal ve estetik problemleri kadın daha rahat çözerken; zor ve zahmetli problemleri çözen taraf çoğu zaman erkek olmuştur.
Çocuklar ise bu aile kurumunun birer meyvesi olarak sevgi, ilgi, şefkat ve merhamet ikliminde büyümüş, yaş ve kabiliyetlerine göre aile içindeki görevlerini yerine getirmiş ve ebeveynlerinin hastalık ya da yaşlılık döneminde de onlarla ilgilenmek gibi bir sorumluluk da taşımışlardır.
Bu durum, sadece toplumun ya da kültürün erkeğe ve kadına yüklediği bir rol olarak değerlendirilmemelidir. Bunun yanında erkeğin ve kadının fıtratı ve biyolojik yapısı da rollerin bu şekilde dağıtılmasında çok önemli bir işlev görmüştür. Erkekte testosteron hormonunun baskın olması, erkeğin vücut ve kas yapısı, onun, eşini ve çocuklarını koruyabilmek, onların ihtiyaçlarını karşılayabilmek için ağır işlerin altından rahat bir şekilde kalkmasına imkân sağlamıştır. Gümümüzde de ailesine bu imkânları sağlayabilmek için birden çok işte ve çok zor şartlarda çalışan erkekler vardır. Kadında baskın olan hormon ise östrojendir. Bu hormon, kadınların fiziksel yapısına olumlu birçok katkı sağlamanın yanında oksitosin hormonu ile birlikte kadınların duygusal ilişkileri daha rahat yürütmesine, annelik görevinin zor ve zahmetli yükünün altından rahatlıkla kalkabilmesine imkân sağlamaktadır. Ancak az bir miktarda da olsa erkekte östrojen, kadında da testosteron hormonu vardır. Bu hormonların varlığı hem erkek hem kadın için gereklidir. Çünkü eşi hasta olan, eşini kaybeden ya da bir sebeple eşinden ayrılan bir anne; testosteron hormonu sayesinde hayatın kendisine getirdiği zorlukların altından bir erkek gibi kalkabilmektedir. Özellikle savaş gibi zor şartlarda yaşayan kadınlarla ilgili buna benzer yüzlerce hikâye duymuşsunuzdur. Aynı şekilde bir baba da kriz dönemlerinde östrojen hormonu sayesinde çocuklarına bir anne merhameti ile yaklaşarak, onlarla ilişkisini daha sağlıklı yürütebilmektedir. Yani olay, toplumsal cinsiyet rollerinin çok ötesinde, fıtratla birebir alâkalı bir durumdur.
Erkeğin birincil rol olarak “baba” kadının da “anne” rolünü benimsemiş olması fıtratın bir gereğidir. Bunun dışında baba, elbette ki anneye her konuda destek olurken kadın da annelik rolünün yanında çalışmak, kariyer yapmak, para kazanmak, yönetici olmak gibi rolleri de yerine getirebilmektedir. Bizim eleştirimiz kadın ya da erkeğin annelik ya da babalık rolünden tamamen uzaklaştırılıyor olmasına yöneliktir. Çünkü aile kurumun kurulabilmesi ve insan neslinin sağlıklı bir şekilde devamı ancak annelik ve babalık rollerinin doğru bir şekilde sürdürülebilmesi ile mümkündür.
Cinsiyet rollerinin birbiri içine giriyor hatta birinin diğerinin yerini alıyor olması sağlıklı bir durum değildir. Her ne kadar cinsiyet rollerimiz kültür ile bize aktarılıyor olsa da bu rolleri belirleyen durum, kültürün de üstünde biyolojik cinsiyetimizdir. Kültür ne kadar değişirse değişsin bizim alışkanlık, beğeni, arzu gibi durumlarımızı belirleyen şey büyük oranda fıtratımızdır. İnsanın doğası bu şekilde yaratılmıştır. Kadının ya da erkeğin rollerinde süreç içerisinde değişiklikler olabilir fakat bu, bütün rollerin tamamı ile değişeceği anlamına gelmemektedir. Temel roller geçmişte olduğu gibi bugün de varlığını devam ettirmektedir ve gelecekte de devam ettirecektir.
Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da erkek nüfusunun azalmış olması, kadınların sanayi devrimi sonrası ucuz iş gücü olarak görülmesi ve fabrikalarda zor şartlarda çalışmak durumunda kalmaları; feminist hareketlerin yaygınlık kazanması gibi sebeplerle kadınların, annelik rollerini yerine getirebilmeleri zorlaşmış; bu durum dengeleri alt üst ederek hem kadına hem erkeğe dolayısıyla aile kurumuna çok ciddi zararlar vermiştir. “1850’lerde İngiltere’de Victoria döneminin kadın hakları konusundaki aşırılıklarını düzeltmek için başlayan feminizm hareketi, 1960’larda özellikle ABD’de politik bir harekete evrildikten sonra, 1990’lardan itibaren bir “erkek kadın” yaratma projesine dönüşmüştür.”[1]
Günümüzde erkekleşen kadınların yanında kadınlaşan erkekler de ortaya çıkmıştır. “Prenses erkek” diye de tanımlanan bu erkekler, sorumluluk almak istemeyen, naif, kırılgan ve bakımlı erkeklerdir. Prenses erkekler; evlilik gibi bir sorumluluğun altına girmek istememekte, evlense de sorumluluk almadığı için evliliklerini yürütememektedir. “Medya ve popüler kültür, geleneksel erkeklik normlarını zayıflatmakta ve daha çok “yumuşak erkeklik” ya da “duygusal erkeklik” modellerini teşvik etmektedir. Mark Simpson’ın “metro seksüellik” kavramı, erkeğin tüketim odaklı ve feminenleşmiş bir figüre dönüştüğünü ifade eder.”[2] Kısaca erkekleşen kadınlar ve kadınlaşan erkekler, evliliklerin geciktirilmesinin ya da azalıyor olmasının önemli sebeplerindendir.
“Radikal feminist söylemde “erkeklik” bir öteki olarak kurulmaktadır.”[3] Erkek; düşmanlaştırılmakta, ailedeki bütün problemlerin temel kaynağı olarak lanse edilmekte, şiddetin, despotluğun simgesi haline getirilmekte ya da aşağılanan, dalga geçilen, adam yerine dahi konulmayan bir şekilde gösterilmektedir. Sosyal medyada yapacağınız ufak bir gezintide dahi buna benzer onlarca içerikle karşılaşmanız mümkündür. Buna neden olan feminist söylem, böylece erkeğin toplumsal rolünü baltalamaktadır. Fakat aynı feminist söylem; yalnızlaşan kadınları, onların yaşadıklarını, sosyal hayatta uğradıkları istismarı, güçlü olmaya çalışırken yaşadıkları travmaları, baba otoritesi ve merhametinden yoksun büyüyen çocukları gündemlerine dahi almamaktadır.
İş bununla da kalmayarak insan cinsiyeti ve aile modelleri tanımlanırken insanlık tarihiyle yaşıt olan tanımların dışına çıkılmıştır. Önceleri insan cinsiyeti erkek ve kadın; aile ise anne, baba, çocuklar ve aile büyükleri şeklinde tanımlanırken günümüzde insan; erkek ve kadın tanımlarının yanında trans, lezbiyen, biseksüel, homoseksüel, cinsiyetsiz birey olarak tanımlanmaya başlanmış; aile ise iki anne, iki baba, bekâr anne, bekâr baba şeklinde anlatılır olmuştur. “Tabi bu biyolojik değil, ideolojik bir görüştür. Sonuçta ne derseniz deyin cinsiyet erkek ve kadın olarak ikili sisteme oturur. Bu biyolojik olarak yüzlerce, binlerce doğal ve ampirik kanıtlarla ispatlanmış bir şeydir.”[4] Artık dünyanın birçok ülkesinde ailenin kurulabilmesi için bir erkek ve bir kadına ihtiyaç duyulmamakta, iki kadın ya da iki erkek evlenebilmekte, bir kadın ya da erkek evlenmeye gerek kalmadan da çocuk sahibi olabilmekte, eşcinsel evlilik yapan bireyler de çok rahat bir şekilde evlat edinebilmektedir.
Ayrıca dünyaya gelen bir çocuğun hangi cinsiyete sahip olduğu noktasında aileler karar verebilmekte, çocuklarına “cinsiyet iptali” ameliyatları yaptırabilmekte ve kanunlar bu duruma izin verecek şekilde düzenlenmektedir. “Cinsiyet değiştirme” kavramını kullanmak yerine “cinsiyet iptali” kavramını özellikle kullandım. Çünkü cinsiyet değiştirme kavramı doğru bir kavram değildir. Çünkü cinsiyetin değiştirilmesi mümkün değildir. Olsa olsa cinsiyetin iptali mümkündür. Çünkü cinsiyet iptali ameliyatı olan bireyin cinsel kimliği değişmemektedir. Üstelik bu tür ameliyatlar, bireyde organ kaybına neden olduğu için bir yönüyle insanı sakat da bırakmaktadır.
1970’li yıllara kadar Amerika Psikoloji Derneği tarafından hastalık olarak kabul edilen eşcinsellik, bu tarihten itibaren bir tercih olarak tanımlanmaya başlanmıştır.[5] Hatta erkek çocukların güce dayalı oyunlar oynuyor olması, pantolon giymesi ya da kamyon, araba vb. oyuncaklara ilgi duyması; kız çocukların ise bebeklerle oynaması ya da rengârenk elbiseler giymesi fıtratının bir gereği olarak değil de toplumun bu çocuklara biçtiği yanlış bir rol olarak değerlendirilmektedir. Bu sebeple de cinsiyetlerini tercih edene kadar (!) erkek çocuklara pembe elbiseler giydirilmesi, onların bebeklerle oynaması hatta onlara makyaj yapılması teşvik edilirken; kız çocuklara erkek elbiseleri giydirilmesi, fiziksel güce dayalı oyunlar oynatılması tavsiye edilmektedir. Bu şekilde olaya bilimsel bir kılıf da bulunmaya çalışılmaktadır.
Eşcinsellikle ilgili düzenlemelere getirilen eleştirilerin sahipleri ise homofobik olarak yaftalanmaktadır. Hatta eşcinselliğin tedavi edilebilir bir durum olduğundan hareketle “böyle bir vakaya terapi sunmak dünyanın birçok ülkesinde suç kapsamına alınmakta”[6] ve bazı ülkelerde eşcinsel yönelimlere tedavi amaçlı terapi uygulayan terapistlerin diplomaları iptal edilmektedir. Bu psikolog ve psikiyatristlerden bu şekilde kendilerine başvuran hastalara ve yakınlarına -tedavi amaçlı değil- durumun kabullenilmesi yönünde terapi uygulamaları beklenmektedir.
Hâlbuki bugün birçok psikolog ya da psikiyatr; eşcinsellik durumunun erken çocuk yaşantısından kaynaklı olabileceğini, çocukluk çağında yaşanan travmaların, ihmallerin, istismarın, yanlış anne-baba tutumlarının ve hazır yiyeceklerin ya da kullanılan ilaçların vücuttaki hormon dengesini bozuyor olmasının bu tür bir yönelime sebep olabileceğini söylemektedir. “Yapılan çalışmalarda ve literatür bilgilerinde, sağlıklı ve mutlu bir aile ortamında yetişmiş ve herhangi bir travmaya maruz kalmamış ama eşcinsel bir yaşam süren bir kişiye hiç rastlanmamıştır.”[7] Yani eşcinsellik eğilimi, büyük oranda gerek terapilerle gerekse ilaç desteği ile tedavi edilebilmektedir.
Olayın bir diğer yönü de eşcinsel hayatın tozpembe bir hayat gibi gösteriliyor olmasıdır. Öteleyici bir dil kullanılmasa aslında eşcinsellerin çok rahat ve mutlu bir hayat yaşayacağı/ yaşamakta oldukları iddia edilmektedir.
Fakat bugün eşcinselliğin kanıksandığı, eşcinsel evliliklerin yasal olduğu ABD, Hollanda ve Yeni Zelanda gibi ülkelerde eşcinseller üzerinde yapılan araştırmalar; durumun hiç de öyle olmadığını göstermektedir. Eşcinsel yaşantıya sahip bireylerde aids (hiv) virüsü çok yaygın bir şekilde görülmektedir. “Hayat beklentisini ortalama 20 yıl kısaltan, sadece AIDS’e veya Maymun Gribi’ne değil, bir dizi somatik ve psikolojik hastalığa yol açan eşcinsel hayat tarzı nasıl bir “tercih” olabilir?”[8] Bu bireyler; jinekolojik ve ürolojik rahatsızlıklara çok kolay bir şekilde yakalanmakta, bu bireylerde depresyon ve intihar oranlarında normal bireylere göre gözle görülür bir fark gözükmektedir. “2014 tarihinde Williams Enstitüsü tarafından yapılan bir çalışma, trans ve/veya cinsiyetini kabul etmeyen yetişkinlerde intihar girişim oranlarını %41 olarak belirlemiştir. Genel ABD halkı için bu oran %0,6 iken; eşcinsel ve biseksüel olanlarda %10 ila %20 arasındadır. Yani doğal, zararsız, özgür seçim, tercih vesaire diye sunulan bu hayat tarzlarını yaşayan on kişiden dördü intiharı düşünecek ve hatta deneyecek kadar mutsuzdur zaten.”[9] Ayrıca eşcinsel yaşantı içinde olan bireylerde ortalama ömür, normal bireylere göre çok daha kısadır. “Bu ameliyatlar ortalama 25-28 yıl yaşam süresini kısaltıyor… Danimarka çalışmasında ortalama yaşam erkeklerde 78, kadınlarda 82’yken ameliyat olan transseksüellerde ortalama ölüm yaşı 53,5’tir.”[10] Eşcinsel birlikteliklerde sadakat oranı da oldukça düşüktür. İstatistikler, eşcinsel ilişki içinde olan bireylerin onlarca farklı kişi ile cinsel ilişki yaşamakta olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü temel amaç vücudun dopamin salgılamasını sağlamak, dolayısıyla haz almaktır. Ne kadar çok ilişki o kadar çok dopamin demek olduğu için de sadakatin hiç olmadığı bir ilişki türü ortaya çıkmaktadır. Ayrıca “Eşcinsellerin %25’i ila %33’ü alkoliktir. Uyuşturucu ve alkol bağımlılığı biseksüel gençlerde heteroseksüellere göre %340 daha yüksektir.”[11] Yani ortada öyle hiç de tozpembe bir dünya yoktur.
Eşcinselliğin yaygınlaştırılması için yapılan çalışmaların temel amacı yeni bir insan yaratarak insanı, aileyi ve dolayısıyla nesli ifsat etmektir. Birçok yol ile bu projenin hayata geçirilebilmesi için çalışma yürütülmektedir. İnternette eşcinsel yayınlar yapılmakta, televizyonlarda, özellikle de internet üzerinden yayın yapan film ve dizi kanallarında konu ne olursa olsun bol miktarda eşcinsel karakterlere yer verilmekte; üniversiteler bilimsel çalışma adı altında insanlarda eşcinsel genin olduğuna dair araştırmalar yayımlamakta, yazarlar konunun önemine değinen makaleler kaleme almaktadırlar. Sanat, edebiyat, spor ve sinema dünyasında eşcinsel bireyler örnek gösterilmekte, devletler konuyla ilgili gerekli kanuni düzenlemeleri yapmaktadır. Okullarda toplumsal cinsiyet eşitliği projesi adı altında anasınıfından itibaren çocuklarımıza eşcinselliğin çok doğal olduğu yönünde telkinler verilmekte, internet üzerinden yayın yapan edebiyat siteleri eşcinsel içerikli yayınları öne çıkarmakta ve bu yayınlar; basılı halde kitapçılarda, internet sitelerinde ve kitap fuarlarında satışa sunulmaktadır. Giyim sektörü artık sadece kadın ya da erkek bireyler için değil trans bireyler için de üretim yapmakta, çocuklar için üretilen ürünlere eşcinsellik propagandası yapan sloganlar işlenmekte ve renk seçimi buna göre düzenlenmektedir. Tıp dünyası çocuklarımıza cinsiyet değiştirme ameliyatları yapmakta ve birçok ülkede bu ameliyatlar devlet ve sigorta şirketleri tarafından karşılanmaktadır. Kozmetik sektörü de bu konuda üzerine düşeni fazlasıyla yapmakta, yüzlerce farklı ürünü piyasaya sürerek hem eşcinselliğin yaygınlaştırılması için çaba göstermekte hem de bu şekilde ciddi bir pazar elde etmektedir. Ayrıca hazır yiyecekler içine konulan koruyucu maddeler de yeterince denetlenmediği için vücuttaki hormon dengesini bozabilmektedir. Kısaca insanlık; bugün ilmek ilmek işlenen topyekûn bir saldırıya maruz bırakılmaktadır.
Bugün baba otoritesi, anne şefkati, aile, terbiye, ahlâk gibi tüm değer ve kurumları hedef alan topyekûn bir saldırı hatta bir toplum mühendisliği projesi ile karşı karşıyayız. Aile içinde baba otoritesinin sarsılması, anneliğin ve anne şefkatinin sanki bir yükmüş gibi algılanıyor olması, çocukların bencil ve narsist bir psikolojinin içerisine sürüklenmesi, aile ile birlikte toplumu ve insanlığı hedef alan topyekûn bir saldırıdır.
Eğer bu proje hayata geçirilebilirse tüm dünyada çok rahat bir şekilde nüfus planlaması yapılabilecek; din, ahlâk, kültür gibi değerleri olmayan, tek amacı haz olan bir nesil yetiştirilerek kapitalist amaçlar için çalışan bir insan nesli meydana getirilebilecektir. Artık insanlar; çalışacak, tüketecek, borçlanacak ve hazlarının peşinde koşacak, dolayısıyla kurulmak istenen küresel sisteme sorun oluşturmayan birer birey olarak hayatlarını sürdüreceklerdir.
Her ne kadar ailenin zamanının geçtiği yönünde yorumlar yapılsa da toplumsal gerçeklik bize aile yerine geçebilecek bir kurumun olmadığını göstermektedir. Geçmişte bunun birçok örneğinde de görüldüğü gibi ailenin güven ve merhamet ikliminden uzakta büyümüş çocuklarda başta psikolojik olmak üzere birçok rahatsızlığın oluştuğu bilinmektedir.
Aile denilen kurum, en nihayetinden iki farklı insanın bir ömür birlikte yaşama amacıyla kurulmaktadır. Bireylerin, hayatlarının sonuna kadar hiçbir sıkıntı yaşamadan bu kurumu ayakta tutabilmesi mümkün değildir. Elbette aile içinde hastalık, ekonomik sıkıntılar, tartışmalar hatta kavgalar gibi maddi-manevi birçok sıkıntı yaşanacaktır. Bu sıkıntılar, bazen gelenek ya da yanlış inançtan da kaynaklanıyor olabilir. Bu sıkıntıları en aza indirecek bilinçlenmeyi gerçekleştirmek gerekir. Bir aileye sahip olmanın sebep olduğu sıkıntılar, bir aileye sahip olmamanın yaşatacağı sıkıntılar ile kıyaslandığında elbette daha azdır. Bir aileye sahip olmanın getirisi her zaman bir aileye sahip olmamanın getirisinden daha fazladır. Ayrılmak, yuvanın dağılması hayatın bir gerçeğidir. Fakat yine de aile kurumunun getirdiği sıkıntılara katlanmak ve yuvayı ayakta tutabilmek için çaba göstermek her zaman hem tarafların hem de aile bireylerinin yararına olacaktır. “Ne yani aileyi koruyacağız diye kadının eziyet çekmesine razı mı olacağız” denilebilir. Evet, aile yapısını korumak için kadın da erkek de bazı eziyetlere katlanmalıdırlar. Ailenin ve toplumun selameti için bazı olumsuzluklara, eziyetlere sabırla katlanmaktan başka çare yoktur. Aksi takdirde sudan bahanelerle, bir anlık kızgınlıklarla… aileyi yıkmak büyük bir bencilliktir.”[12]
Ülkemizde de dünyada da feminist değerleri temel alarak ortaya çıkan hareketlerin/ yapıların temel hedefi kadını korumak gibi gözükse de görünen manzara bu yapıların aileyi hedef alan çalışmalara imza attığı yönündedir. Bu yapılar, kadın ya da erkeğe, bir arada yaşamanın yollarını değil; bireyselleşmenin ve dolayısıyla bencilleşmenin yollarını öğretmektedir. Bize lazım olan bireyselleşme ve narsizm değildir. Bize lazım olan şey sevgi, merhamet, fedakârlık ve güven iklimin tesis edilebildiği; sağlıklı, fıtratımıza ve cinsiyetimize uygun aile yapıları kurabilmektir. Bunu da ancak bencil, narsist, hırçın, dik başlı, başına buyruk ve her an kavgaya hazır bireyler değil; bağışlayan, merhamet eden, eşinin, çocuklarının ya da aile büyüklerinin hatırı için zaman zaman kendi isteklerinden vazgeçmeyi göze alabilen bireyler tesis edebilir. Bu fedakârlık; bazen anne bazen de baba tarafından -eşinin, çocuklarının ya da aile büyüklerinin arzu ve isteklerinin kurbanı olmadığı müddetçe- gösterilmesi gereken bir fedakârlıktır. Yoksa dünyada tam anlamıyla adalet ya da tam anlamıyla mutluluk diye bir şey mümkün değildir. Ancak bu fedakârlığı göze alabilenler, tam anlamıyla adaletin ve mutluluğun mümkün olduğu cenneti umabilirler.
Dipnotlar:
[1] Merter, Mustafa, Hekatonla Son Tango, Ketebe Yayınları, 8. Baskı, Aralık 2024, İstanbul, s.26
[2] Öner, Ali, Erkeklik Krizi: Toplumsal Cinsiyet Kavramı Çerçevesinde Sosyolojik Bir Bakış, Yetkin Düşünce dergisi, S.29, s.53.
[3] Tekin, Mustafa, Erke(kli)ğin Sosyolojik Geri Çekimi, Yetkin Düşünce dergisi, S.29, s.14.
[4] Bayraktar, Zeki, Röportaj, Yetkin Düşünce dergisi, S.29, s.207-208.
[5] Nicolosi, Joseph – Linda Ames Nicolosi, Anne Babalar İçin Gençlerde Homoseksüelliği Önleme Rehberi, Kaknüs Psikoloji, 1. Basım, İstanbul, 2011, s.22.
“İnsanın alışamayacağı acı yoktur” diyenler var. İnsanı alçaltmaz mı bazı acılara alışması? Acıya alışmak mı, ona uyum sağlamak mı? Acıya direnmek mi? Her neyse, bir şekilde acılar da gizlenebiliyor diğer duygular gibi.
Manipülatörler, kişinin zihnini ikna edemezlerse davranışlarını, davranışlarını kontrol edemezlerse çevresini manipüle etmeye çalışırlar. Pes etmez manipülatörler çünkü kendilerini manipülasyonlara karşı korudukları gibi hakikate karşı da kör ve sağır kesilmişlerdir.
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi.” (Âl-i ʿİmran 72)
Medeniyet kurma sorumluluğu içerisinde olan insana diğer yaratılmışlardan farklı olarak
düşünme, fıkhetme, yorum yapma ve itaat etme kabiliyeti verilmiştir. Bunun için ona
yapay zekâ gibi sabit bir program yüklenmemiş, bırakılan boşlukları ihtiyaca binaen dol-
durması istenmiştir. Bu boşlukları doldurma amelinin keyfilikten korunması için de ona bir
takım kriterler verilmiş ve naslar çerçevesinde hareket etmesi ondan istenmiştir.
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
Meskulen Erkek, Feminen Kadın Bağlamında İnsan ve Aile
İnsanlık tarihi boyunca aile denilen kurum; erkek, kadın, çocuklar ve aile büyüklerinden oluşmuştur. Bu durumun dışına çıkan uygulamalar ise her zaman marjinal kalmış; toplum, din ve ahlâk kuralları açısından ayıp, günah ve aykırı kabul edilmiştir. Bu anlayışın modern dönemde de varlığını büyük oranda devam ettirdiğini söylemek mümkün. Aynı şekilde aile içi ilişkiler, hangi toplumda olursa olsun büyük oranda benzer şekilde kurulmuş; bu düzende babaya evi geçindirme, ailesini koruma, aileye liderlik etme görevi verilirken; anneye de ev içi işleri organize etme, çocukların yetiştirilmesi ve bakımı ile onlarla ilgilenme görevi verilmiştir. Ayrıca anne; özellikle tarım toplumunda imkânlar ölçüsünde tarlada çalışarak, hayvanlara bakarak üretime katkıda bulunmuştur. Bu gelenekte anne; daha naif, estetik gerektiren, sevgi ve merhamet üzerine kurulan bir ilişki yürütürken; baba, çok zor ve ağır işlerde çalışarak aile kurumunda kendisine verilen rolün gereğini yerine getirmiştir. Anne, kendisini koruyan, onun maddi ihtiyaçlarının yanında duygusal ihtiyaçlarını da karşılayan bir erkeğin yanında kendini güven ve emniyet içerisinde hissederken; erkek, eşine ve ailesine faydalı olabildiği oranda kendisini gerekli ve mutlu hissedebilmiştir. Aile içindeki duygusal ve estetik problemleri kadın daha rahat çözerken; zor ve zahmetli problemleri çözen taraf çoğu zaman erkek olmuştur.
Çocuklar ise bu aile kurumunun birer meyvesi olarak sevgi, ilgi, şefkat ve merhamet ikliminde büyümüş, yaş ve kabiliyetlerine göre aile içindeki görevlerini yerine getirmiş ve ebeveynlerinin hastalık ya da yaşlılık döneminde de onlarla ilgilenmek gibi bir sorumluluk da taşımışlardır.
Bu durum, sadece toplumun ya da kültürün erkeğe ve kadına yüklediği bir rol olarak değerlendirilmemelidir. Bunun yanında erkeğin ve kadının fıtratı ve biyolojik yapısı da rollerin bu şekilde dağıtılmasında çok önemli bir işlev görmüştür. Erkekte testosteron hormonunun baskın olması, erkeğin vücut ve kas yapısı, onun, eşini ve çocuklarını koruyabilmek, onların ihtiyaçlarını karşılayabilmek için ağır işlerin altından rahat bir şekilde kalkmasına imkân sağlamıştır. Gümümüzde de ailesine bu imkânları sağlayabilmek için birden çok işte ve çok zor şartlarda çalışan erkekler vardır. Kadında baskın olan hormon ise östrojendir. Bu hormon, kadınların fiziksel yapısına olumlu birçok katkı sağlamanın yanında oksitosin hormonu ile birlikte kadınların duygusal ilişkileri daha rahat yürütmesine, annelik görevinin zor ve zahmetli yükünün altından rahatlıkla kalkabilmesine imkân sağlamaktadır. Ancak az bir miktarda da olsa erkekte östrojen, kadında da testosteron hormonu vardır. Bu hormonların varlığı hem erkek hem kadın için gereklidir. Çünkü eşi hasta olan, eşini kaybeden ya da bir sebeple eşinden ayrılan bir anne; testosteron hormonu sayesinde hayatın kendisine getirdiği zorlukların altından bir erkek gibi kalkabilmektedir. Özellikle savaş gibi zor şartlarda yaşayan kadınlarla ilgili buna benzer yüzlerce hikâye duymuşsunuzdur. Aynı şekilde bir baba da kriz dönemlerinde östrojen hormonu sayesinde çocuklarına bir anne merhameti ile yaklaşarak, onlarla ilişkisini daha sağlıklı yürütebilmektedir. Yani olay, toplumsal cinsiyet rollerinin çok ötesinde, fıtratla birebir alâkalı bir durumdur.
Erkeğin birincil rol olarak “baba” kadının da “anne” rolünü benimsemiş olması fıtratın bir gereğidir. Bunun dışında baba, elbette ki anneye her konuda destek olurken kadın da annelik rolünün yanında çalışmak, kariyer yapmak, para kazanmak, yönetici olmak gibi rolleri de yerine getirebilmektedir. Bizim eleştirimiz kadın ya da erkeğin annelik ya da babalık rolünden tamamen uzaklaştırılıyor olmasına yöneliktir. Çünkü aile kurumun kurulabilmesi ve insan neslinin sağlıklı bir şekilde devamı ancak annelik ve babalık rollerinin doğru bir şekilde sürdürülebilmesi ile mümkündür.
Cinsiyet rollerinin birbiri içine giriyor hatta birinin diğerinin yerini alıyor olması sağlıklı bir durum değildir. Her ne kadar cinsiyet rollerimiz kültür ile bize aktarılıyor olsa da bu rolleri belirleyen durum, kültürün de üstünde biyolojik cinsiyetimizdir. Kültür ne kadar değişirse değişsin bizim alışkanlık, beğeni, arzu gibi durumlarımızı belirleyen şey büyük oranda fıtratımızdır. İnsanın doğası bu şekilde yaratılmıştır. Kadının ya da erkeğin rollerinde süreç içerisinde değişiklikler olabilir fakat bu, bütün rollerin tamamı ile değişeceği anlamına gelmemektedir. Temel roller geçmişte olduğu gibi bugün de varlığını devam ettirmektedir ve gelecekte de devam ettirecektir.
Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da erkek nüfusunun azalmış olması, kadınların sanayi devrimi sonrası ucuz iş gücü olarak görülmesi ve fabrikalarda zor şartlarda çalışmak durumunda kalmaları; feminist hareketlerin yaygınlık kazanması gibi sebeplerle kadınların, annelik rollerini yerine getirebilmeleri zorlaşmış; bu durum dengeleri alt üst ederek hem kadına hem erkeğe dolayısıyla aile kurumuna çok ciddi zararlar vermiştir. “1850’lerde İngiltere’de Victoria döneminin kadın hakları konusundaki aşırılıklarını düzeltmek için başlayan feminizm hareketi, 1960’larda özellikle ABD’de politik bir harekete evrildikten sonra, 1990’lardan itibaren bir “erkek kadın” yaratma projesine dönüşmüştür.”[1]
Günümüzde erkekleşen kadınların yanında kadınlaşan erkekler de ortaya çıkmıştır. “Prenses erkek” diye de tanımlanan bu erkekler, sorumluluk almak istemeyen, naif, kırılgan ve bakımlı erkeklerdir. Prenses erkekler; evlilik gibi bir sorumluluğun altına girmek istememekte, evlense de sorumluluk almadığı için evliliklerini yürütememektedir. “Medya ve popüler kültür, geleneksel erkeklik normlarını zayıflatmakta ve daha çok “yumuşak erkeklik” ya da “duygusal erkeklik” modellerini teşvik etmektedir. Mark Simpson’ın “metro seksüellik” kavramı, erkeğin tüketim odaklı ve feminenleşmiş bir figüre dönüştüğünü ifade eder.”[2] Kısaca erkekleşen kadınlar ve kadınlaşan erkekler, evliliklerin geciktirilmesinin ya da azalıyor olmasının önemli sebeplerindendir.
“Radikal feminist söylemde “erkeklik” bir öteki olarak kurulmaktadır.”[3] Erkek; düşmanlaştırılmakta, ailedeki bütün problemlerin temel kaynağı olarak lanse edilmekte, şiddetin, despotluğun simgesi haline getirilmekte ya da aşağılanan, dalga geçilen, adam yerine dahi konulmayan bir şekilde gösterilmektedir. Sosyal medyada yapacağınız ufak bir gezintide dahi buna benzer onlarca içerikle karşılaşmanız mümkündür. Buna neden olan feminist söylem, böylece erkeğin toplumsal rolünü baltalamaktadır. Fakat aynı feminist söylem; yalnızlaşan kadınları, onların yaşadıklarını, sosyal hayatta uğradıkları istismarı, güçlü olmaya çalışırken yaşadıkları travmaları, baba otoritesi ve merhametinden yoksun büyüyen çocukları gündemlerine dahi almamaktadır.
İş bununla da kalmayarak insan cinsiyeti ve aile modelleri tanımlanırken insanlık tarihiyle yaşıt olan tanımların dışına çıkılmıştır. Önceleri insan cinsiyeti erkek ve kadın; aile ise anne, baba, çocuklar ve aile büyükleri şeklinde tanımlanırken günümüzde insan; erkek ve kadın tanımlarının yanında trans, lezbiyen, biseksüel, homoseksüel, cinsiyetsiz birey olarak tanımlanmaya başlanmış; aile ise iki anne, iki baba, bekâr anne, bekâr baba şeklinde anlatılır olmuştur. “Tabi bu biyolojik değil, ideolojik bir görüştür. Sonuçta ne derseniz deyin cinsiyet erkek ve kadın olarak ikili sisteme oturur. Bu biyolojik olarak yüzlerce, binlerce doğal ve ampirik kanıtlarla ispatlanmış bir şeydir.”[4] Artık dünyanın birçok ülkesinde ailenin kurulabilmesi için bir erkek ve bir kadına ihtiyaç duyulmamakta, iki kadın ya da iki erkek evlenebilmekte, bir kadın ya da erkek evlenmeye gerek kalmadan da çocuk sahibi olabilmekte, eşcinsel evlilik yapan bireyler de çok rahat bir şekilde evlat edinebilmektedir.
Ayrıca dünyaya gelen bir çocuğun hangi cinsiyete sahip olduğu noktasında aileler karar verebilmekte, çocuklarına “cinsiyet iptali” ameliyatları yaptırabilmekte ve kanunlar bu duruma izin verecek şekilde düzenlenmektedir. “Cinsiyet değiştirme” kavramını kullanmak yerine “cinsiyet iptali” kavramını özellikle kullandım. Çünkü cinsiyet değiştirme kavramı doğru bir kavram değildir. Çünkü cinsiyetin değiştirilmesi mümkün değildir. Olsa olsa cinsiyetin iptali mümkündür. Çünkü cinsiyet iptali ameliyatı olan bireyin cinsel kimliği değişmemektedir. Üstelik bu tür ameliyatlar, bireyde organ kaybına neden olduğu için bir yönüyle insanı sakat da bırakmaktadır.
1970’li yıllara kadar Amerika Psikoloji Derneği tarafından hastalık olarak kabul edilen eşcinsellik, bu tarihten itibaren bir tercih olarak tanımlanmaya başlanmıştır.[5] Hatta erkek çocukların güce dayalı oyunlar oynuyor olması, pantolon giymesi ya da kamyon, araba vb. oyuncaklara ilgi duyması; kız çocukların ise bebeklerle oynaması ya da rengârenk elbiseler giymesi fıtratının bir gereği olarak değil de toplumun bu çocuklara biçtiği yanlış bir rol olarak değerlendirilmektedir. Bu sebeple de cinsiyetlerini tercih edene kadar (!) erkek çocuklara pembe elbiseler giydirilmesi, onların bebeklerle oynaması hatta onlara makyaj yapılması teşvik edilirken; kız çocuklara erkek elbiseleri giydirilmesi, fiziksel güce dayalı oyunlar oynatılması tavsiye edilmektedir. Bu şekilde olaya bilimsel bir kılıf da bulunmaya çalışılmaktadır.
Eşcinsellikle ilgili düzenlemelere getirilen eleştirilerin sahipleri ise homofobik olarak yaftalanmaktadır. Hatta eşcinselliğin tedavi edilebilir bir durum olduğundan hareketle “böyle bir vakaya terapi sunmak dünyanın birçok ülkesinde suç kapsamına alınmakta”[6] ve bazı ülkelerde eşcinsel yönelimlere tedavi amaçlı terapi uygulayan terapistlerin diplomaları iptal edilmektedir. Bu psikolog ve psikiyatristlerden bu şekilde kendilerine başvuran hastalara ve yakınlarına -tedavi amaçlı değil- durumun kabullenilmesi yönünde terapi uygulamaları beklenmektedir.
Hâlbuki bugün birçok psikolog ya da psikiyatr; eşcinsellik durumunun erken çocuk yaşantısından kaynaklı olabileceğini, çocukluk çağında yaşanan travmaların, ihmallerin, istismarın, yanlış anne-baba tutumlarının ve hazır yiyeceklerin ya da kullanılan ilaçların vücuttaki hormon dengesini bozuyor olmasının bu tür bir yönelime sebep olabileceğini söylemektedir. “Yapılan çalışmalarda ve literatür bilgilerinde, sağlıklı ve mutlu bir aile ortamında yetişmiş ve herhangi bir travmaya maruz kalmamış ama eşcinsel bir yaşam süren bir kişiye hiç rastlanmamıştır.”[7] Yani eşcinsellik eğilimi, büyük oranda gerek terapilerle gerekse ilaç desteği ile tedavi edilebilmektedir.
Fakat bugün eşcinselliğin kanıksandığı, eşcinsel evliliklerin yasal olduğu ABD, Hollanda ve Yeni Zelanda gibi ülkelerde eşcinseller üzerinde yapılan araştırmalar; durumun hiç de öyle olmadığını göstermektedir. Eşcinsel yaşantıya sahip bireylerde aids (hiv) virüsü çok yaygın bir şekilde görülmektedir. “Hayat beklentisini ortalama 20 yıl kısaltan, sadece AIDS’e veya Maymun Gribi’ne değil, bir dizi somatik ve psikolojik hastalığa yol açan eşcinsel hayat tarzı nasıl bir “tercih” olabilir?”[8] Bu bireyler; jinekolojik ve ürolojik rahatsızlıklara çok kolay bir şekilde yakalanmakta, bu bireylerde depresyon ve intihar oranlarında normal bireylere göre gözle görülür bir fark gözükmektedir. “2014 tarihinde Williams Enstitüsü tarafından yapılan bir çalışma, trans ve/veya cinsiyetini kabul etmeyen yetişkinlerde intihar girişim oranlarını %41 olarak belirlemiştir. Genel ABD halkı için bu oran %0,6 iken; eşcinsel ve biseksüel olanlarda %10 ila %20 arasındadır. Yani doğal, zararsız, özgür seçim, tercih vesaire diye sunulan bu hayat tarzlarını yaşayan on kişiden dördü intiharı düşünecek ve hatta deneyecek kadar mutsuzdur zaten.”[9] Ayrıca eşcinsel yaşantı içinde olan bireylerde ortalama ömür, normal bireylere göre çok daha kısadır. “Bu ameliyatlar ortalama 25-28 yıl yaşam süresini kısaltıyor… Danimarka çalışmasında ortalama yaşam erkeklerde 78, kadınlarda 82’yken ameliyat olan transseksüellerde ortalama ölüm yaşı 53,5’tir.”[10] Eşcinsel birlikteliklerde sadakat oranı da oldukça düşüktür. İstatistikler, eşcinsel ilişki içinde olan bireylerin onlarca farklı kişi ile cinsel ilişki yaşamakta olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü temel amaç vücudun dopamin salgılamasını sağlamak, dolayısıyla haz almaktır. Ne kadar çok ilişki o kadar çok dopamin demek olduğu için de sadakatin hiç olmadığı bir ilişki türü ortaya çıkmaktadır. Ayrıca “Eşcinsellerin %25’i ila %33’ü alkoliktir. Uyuşturucu ve alkol bağımlılığı biseksüel gençlerde heteroseksüellere göre %340 daha yüksektir.”[11] Yani ortada öyle hiç de tozpembe bir dünya yoktur.
Eşcinselliğin yaygınlaştırılması için yapılan çalışmaların temel amacı yeni bir insan yaratarak insanı, aileyi ve dolayısıyla nesli ifsat etmektir. Birçok yol ile bu projenin hayata geçirilebilmesi için çalışma yürütülmektedir. İnternette eşcinsel yayınlar yapılmakta, televizyonlarda, özellikle de internet üzerinden yayın yapan film ve dizi kanallarında konu ne olursa olsun bol miktarda eşcinsel karakterlere yer verilmekte; üniversiteler bilimsel çalışma adı altında insanlarda eşcinsel genin olduğuna dair araştırmalar yayımlamakta, yazarlar konunun önemine değinen makaleler kaleme almaktadırlar. Sanat, edebiyat, spor ve sinema dünyasında eşcinsel bireyler örnek gösterilmekte, devletler konuyla ilgili gerekli kanuni düzenlemeleri yapmaktadır. Okullarda toplumsal cinsiyet eşitliği projesi adı altında anasınıfından itibaren çocuklarımıza eşcinselliğin çok doğal olduğu yönünde telkinler verilmekte, internet üzerinden yayın yapan edebiyat siteleri eşcinsel içerikli yayınları öne çıkarmakta ve bu yayınlar; basılı halde kitapçılarda, internet sitelerinde ve kitap fuarlarında satışa sunulmaktadır. Giyim sektörü artık sadece kadın ya da erkek bireyler için değil trans bireyler için de üretim yapmakta, çocuklar için üretilen ürünlere eşcinsellik propagandası yapan sloganlar işlenmekte ve renk seçimi buna göre düzenlenmektedir. Tıp dünyası çocuklarımıza cinsiyet değiştirme ameliyatları yapmakta ve birçok ülkede bu ameliyatlar devlet ve sigorta şirketleri tarafından karşılanmaktadır. Kozmetik sektörü de bu konuda üzerine düşeni fazlasıyla yapmakta, yüzlerce farklı ürünü piyasaya sürerek hem eşcinselliğin yaygınlaştırılması için çaba göstermekte hem de bu şekilde ciddi bir pazar elde etmektedir. Ayrıca hazır yiyecekler içine konulan koruyucu maddeler de yeterince denetlenmediği için vücuttaki hormon dengesini bozabilmektedir. Kısaca insanlık; bugün ilmek ilmek işlenen topyekûn bir saldırıya maruz bırakılmaktadır.
Bugün baba otoritesi, anne şefkati, aile, terbiye, ahlâk gibi tüm değer ve kurumları hedef alan topyekûn bir saldırı hatta bir toplum mühendisliği projesi ile karşı karşıyayız. Aile içinde baba otoritesinin sarsılması, anneliğin ve anne şefkatinin sanki bir yükmüş gibi algılanıyor olması, çocukların bencil ve narsist bir psikolojinin içerisine sürüklenmesi, aile ile birlikte toplumu ve insanlığı hedef alan topyekûn bir saldırıdır.
Eğer bu proje hayata geçirilebilirse tüm dünyada çok rahat bir şekilde nüfus planlaması yapılabilecek; din, ahlâk, kültür gibi değerleri olmayan, tek amacı haz olan bir nesil yetiştirilerek kapitalist amaçlar için çalışan bir insan nesli meydana getirilebilecektir. Artık insanlar; çalışacak, tüketecek, borçlanacak ve hazlarının peşinde koşacak, dolayısıyla kurulmak istenen küresel sisteme sorun oluşturmayan birer birey olarak hayatlarını sürdüreceklerdir.
Her ne kadar ailenin zamanının geçtiği yönünde yorumlar yapılsa da toplumsal gerçeklik bize aile yerine geçebilecek bir kurumun olmadığını göstermektedir. Geçmişte bunun birçok örneğinde de görüldüğü gibi ailenin güven ve merhamet ikliminden uzakta büyümüş çocuklarda başta psikolojik olmak üzere birçok rahatsızlığın oluştuğu bilinmektedir.
Aile denilen kurum, en nihayetinden iki farklı insanın bir ömür birlikte yaşama amacıyla kurulmaktadır. Bireylerin, hayatlarının sonuna kadar hiçbir sıkıntı yaşamadan bu kurumu ayakta tutabilmesi mümkün değildir. Elbette aile içinde hastalık, ekonomik sıkıntılar, tartışmalar hatta kavgalar gibi maddi-manevi birçok sıkıntı yaşanacaktır. Bu sıkıntılar, bazen gelenek ya da yanlış inançtan da kaynaklanıyor olabilir. Bu sıkıntıları en aza indirecek bilinçlenmeyi gerçekleştirmek gerekir. Bir aileye sahip olmanın sebep olduğu sıkıntılar, bir aileye sahip olmamanın yaşatacağı sıkıntılar ile kıyaslandığında elbette daha azdır. Bir aileye sahip olmanın getirisi her zaman bir aileye sahip olmamanın getirisinden daha fazladır. Ayrılmak, yuvanın dağılması hayatın bir gerçeğidir. Fakat yine de aile kurumunun getirdiği sıkıntılara katlanmak ve yuvayı ayakta tutabilmek için çaba göstermek her zaman hem tarafların hem de aile bireylerinin yararına olacaktır. “Ne yani aileyi koruyacağız diye kadının eziyet çekmesine razı mı olacağız” denilebilir. Evet, aile yapısını korumak için kadın da erkek de bazı eziyetlere katlanmalıdırlar. Ailenin ve toplumun selameti için bazı olumsuzluklara, eziyetlere sabırla katlanmaktan başka çare yoktur. Aksi takdirde sudan bahanelerle, bir anlık kızgınlıklarla… aileyi yıkmak büyük bir bencilliktir.”[12]
Ülkemizde de dünyada da feminist değerleri temel alarak ortaya çıkan hareketlerin/ yapıların temel hedefi kadını korumak gibi gözükse de görünen manzara bu yapıların aileyi hedef alan çalışmalara imza attığı yönündedir. Bu yapılar, kadın ya da erkeğe, bir arada yaşamanın yollarını değil; bireyselleşmenin ve dolayısıyla bencilleşmenin yollarını öğretmektedir. Bize lazım olan bireyselleşme ve narsizm değildir. Bize lazım olan şey sevgi, merhamet, fedakârlık ve güven iklimin tesis edilebildiği; sağlıklı, fıtratımıza ve cinsiyetimize uygun aile yapıları kurabilmektir. Bunu da ancak bencil, narsist, hırçın, dik başlı, başına buyruk ve her an kavgaya hazır bireyler değil; bağışlayan, merhamet eden, eşinin, çocuklarının ya da aile büyüklerinin hatırı için zaman zaman kendi isteklerinden vazgeçmeyi göze alabilen bireyler tesis edebilir. Bu fedakârlık; bazen anne bazen de baba tarafından -eşinin, çocuklarının ya da aile büyüklerinin arzu ve isteklerinin kurbanı olmadığı müddetçe- gösterilmesi gereken bir fedakârlıktır. Yoksa dünyada tam anlamıyla adalet ya da tam anlamıyla mutluluk diye bir şey mümkün değildir. Ancak bu fedakârlığı göze alabilenler, tam anlamıyla adaletin ve mutluluğun mümkün olduğu cenneti umabilirler.
Dipnotlar:
[1] Merter, Mustafa, Hekatonla Son Tango, Ketebe Yayınları, 8. Baskı, Aralık 2024, İstanbul, s.26
[2] Öner, Ali, Erkeklik Krizi: Toplumsal Cinsiyet Kavramı Çerçevesinde Sosyolojik Bir Bakış, Yetkin Düşünce dergisi, S.29, s.53.
[3] Tekin, Mustafa, Erke(kli)ğin Sosyolojik Geri Çekimi, Yetkin Düşünce dergisi, S.29, s.14.
[4] Bayraktar, Zeki, Röportaj, Yetkin Düşünce dergisi, S.29, s.207-208.
[5] Nicolosi, Joseph – Linda Ames Nicolosi, Anne Babalar İçin Gençlerde Homoseksüelliği Önleme Rehberi, Kaknüs Psikoloji, 1. Basım, İstanbul, 2011, s.22.
[6] Merter, Age, s.145
[7] Keçe, Cem, Yayıncının önsözü, Dr. Joseph Nicolosi- Linda Ames Niceolosi, Age, s.14.
[8] Merter, Age, s.84
[9] Merter, Age, s.55
[10] Bayraktar, Age, s.220
[11] Merter, Age, s.47
[12] Hotar, Ömer Şevki, Mizahi Masculunizm ve Kadına Dair, Esra Yayınları, 1. Baskı, 1996, s.134-135
İlgili Yazılar
Gazze ya da Acının Onmaz Hali
“İnsanın alışamayacağı acı yoktur” diyenler var. İnsanı alçaltmaz mı bazı acılara alışması? Acıya alışmak mı, ona uyum sağlamak mı? Acıya direnmek mi? Her neyse, bir şekilde acılar da gizlenebiliyor diğer duygular gibi.
Vahiy Kılavuzluğunda Manipülasyona Dair
Manipülatörler, kişinin zihnini ikna edemezlerse davranışlarını, davranışlarını kontrol edemezlerse çevresini manipüle etmeye çalışırlar. Pes etmez manipülatörler çünkü kendilerini manipülasyonlara karşı korudukları gibi hakikate karşı da kör ve sağır kesilmişlerdir.
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi.” (Âl-i ʿİmran 72)
İçtihat Etme Sorumluluğumuz
Medeniyet kurma sorumluluğu içerisinde olan insana diğer yaratılmışlardan farklı olarak
düşünme, fıkhetme, yorum yapma ve itaat etme kabiliyeti verilmiştir. Bunun için ona
yapay zekâ gibi sabit bir program yüklenmemiş, bırakılan boşlukları ihtiyaca binaen dol-
durması istenmiştir. Bu boşlukları doldurma amelinin keyfilikten korunması için de ona bir
takım kriterler verilmiş ve naslar çerçevesinde hareket etmesi ondan istenmiştir.
Beklemenin Ontolojik Derinliği
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.