Allah, adaleti emreder; taşkınlığı ve azgınlığı yasaklar. Bu emir ve yasakları dikkate almamızı ve ancak bu sayede arınabileceğimizi vazeder. (Nahl, 90)
Müslümanlar, uzun bir zamandır bu ayeti her Cuma hutbede dinler, namazını eda eder ve rızkını aramak için yeryüzüne dağılır. Gayrimüslimler de kutsal kitaplarında buna benzer vâz-ı nasihatleri okurlar ve ayinlerinde dinlerler. Diğer beşeri dinler de insanlığın saadeti için manifestolarına “adalet” ilkesini eklerler. Hukuk sistemini ise terazi sembolize eder. Ve insanlık, var olduğundan beri adalet arayışı içinde yorulup gider.
Nerededir bu aranıp da bulunamayan adalet. Saklanmış mıdır yoksa mahkûm mu edilmiştir? Yoksa idealize edildiği için realiteye ilişememiş midir?
Toplumların adalet istemi niye özlem olarak kalmış, bir türlü vuslat gerçekleşmemiştir?
Hammurabi yasaları, insan hakları beyannameleri, mecelleler yetersiz mi gelmiştir adalet özlemi için?
Neden insanlık tarih boyunca haksızlık üretmiş; sonra da onun altında ezilmiş de ezilmiştir?
Neden insan insanın kurdu olmuş, birbirini parçalayıp parçalayıp kenara atmıştır?
Ne olmuştur da, ahsen-i takvim üzere yaratılan insan, kan döken, fitne ve fesat çıkaran yanını gün yüzüne çıkarmıştır? Oysaki Âdem, Rabbinden aldığı kelimelerle fitne ve fesadın önüne geçecek, yeryüzünde adaleti tesis etmeye çalışacak, fitne yeryüzünden kalkıncaya kadar cehd edecek, mutlu mesut yaşayarak Adil-i Mutlak olan rabbine ebedi olarak tekrar dönecekti.
Yoksa âdemoğlu, atası Âdem’in cennette haddi aşması gibi dünyada haddini aştı, rabbinden özür diledi, sonra da yaptığı özrü unuttu, ahdine sadık kalmadı ve yine atası âdem gibi ahdinde kararlılık gösteremedi mi?[1] Yeniden elleriyle yaptıkları yüzünden sınava tâbi tutuldu. Başına gelenlerin çoğu kendi elleriyle yaptıkları yüzündendi.[2]
İnsan, dünyasının şirazesini ne zaman dağıtsa rabbi olan Allah, ona merhamet etti, resuller gönderdi, tabir yerindeyse arkasını topladı. Yeniden kurduğu düzenin bekası için insana kriterler verdi Allah.
Bu kriterler ona, mukayese ve muhakeme etmesi için verilmişti. Ölçüyü taşırmaması gerektiği gibi eksiltmemesi de gerekiyordu.
Rabbi olan Allah insana nasihat etti: “Elini büsbütün açma, büsbütün de sıkma. Sonra kınanmış olarak yaşar gidersin.”[3] İnsan, sağır kesildi ‘hep bana, hep bana’ diyerek terazinin kefesine ihtiraslarını koydu. Ağır basmaya başladı heva ve hevesi. Diğer kefesindeki hak sahiplerini mağdur etmek pahasına hareket etti. Mağdursa haklı olma gücünü elinden kaçırdığı için muhteris insandan hakkını alamaz oldu. Terazinin bir kefesindeki insan gülerken, diğerinin payına acizlik içinde kahretmek düştü. Birisi tokluktan patlarcasına yaşarken, diğeri açlıktan midesini bastırdı.
Birisinin zalimliği, diğerinin mazlumluğu insanlığa saadet getirmedi. Tokluğundan patlayan, korkular ve endişeler içinde saadet ve güvene varamadı. Her an kaynakları kaybetme veya başkalarına kaptırma kaygısıyla gücü şiddet ve baskıyla elinde tutmaya çalıştı. Eline vurup ekmeğini almak için güçsüzleştirdi hemcinslerini. Köleleştirdi, madunlaştırdı. Köleleştirilen toplumlar, kendi topraklarında, kendi zenginliklerinin içerisinde yokluğa talim ettiler. ‘Daha ne kadar dayanacağız bu açlığa?’ sorusunu bile soramaz oldular. Kemikler eridi, düşünce körleşti, dünyanın dengesi bozuldu. Çünkü terazinin dili düştü; tartamaz oldu artık kefenin diğer tarafındaki ağırlıkları.
Miyar insanın bakış açısı olunca, terazi güçlüden yana ağır bastı. Ölçüsüzlük hayata yön vermeye, tartıda hile yapmak ceza görmemeye başladı. Böyle olunca da hak, hukuk yaşama nizam veremez oldu. Tartıda hile yapan herkes bir diğerininkine göz yummaya başladı. Taşı suçluya atacak günahsız el bulunamaz oldu. Terazinin dilini düşüren kişi, kıyısından köşesinden çaldığı şeyleri sahiplerine verirken bile onlara dilenci muamelesi yapmaya başladı.
Canı yanan insan, can boğaza gelince hak arayışına başladı. Teraziyi tamir etmeye kalkıştı. Kaybettiği hakları yeniden kazanmak istedi ama kime başvuracak, nasıl anlatacaktı. Hakkını vermesi için kadıya gitse kadının elindeki terazi de bozulmuştu. Çünkü o da terazinin dilini düşürenlere karşı koyacak gücü kaybetmişti. Haksızlığa uğrayan güçsüzlerin adalet özlemi mahşere mi kalmıştı? Teraziyi tamir edecek ustalar yetişemez miydi? Yetişse de ustaya izin verilmezse terazi nasıl tamir edilecekti? Ya bir de terazinin dilini düşürenler, ellerindeki bozuk terazilerle bir de adaletin bekçisi gibi gösteriyorlarsa kendilerini![4] Vay haline insanlığın…
Gücü eline geçirmiş, kültürün ve neslin yapısını bozuyor, ıslahçı postunu giymiş fesatçılar.[5]
Bu fesatçıların gücünü kıracak yerde durmalı, hatta gücünü kırmak üzere hareket etmeli insan. Çünkü yaratıcısı onu hakkın öncüsü yapmak ve fesatçıya karşı aziz kılmak istiyor.[6] O zaman terazinin adaleti yeryüzünde hâkim olacak ve insanlık temiz havayı teneffüs edecek. Kirli havayı solumaya alışmış insanlara bu izzeti kazandırmak pek tabiî ki zordur. Terazinin sahibi olan Allah, bunu istediği için Musa’ya görev verdi. Havayı kirleten, terazinin dengesini bozan Firavunlara, Hamanlara karşı duruş için mücadeleyi emretti.[7]
Müslüman bundan sorumlu idi. Güçsüzün hakkını güçlüden alıncaya kadar mücadele etmek zorundaydı. Bu mücadeleyi ortaya koy(a)mazsa ikaba maruz kalırdı.[8] Vurdumduymazlığın ne gibi bir mazereti olabilirdi? Mağduru mağdur etmek, ahını göğe çıkarmak kime ne yarar sağlayacaktı? Sormaz mıydı terazinin sahibi Allah, yeryüzünün halifesi kıldığı insana emanet ettiği terazisinin neden dilinin düştüğünü, ibresinin niye kaydığını!?
Ne cevap verecekti insan? ‘Ben güçsüz bırakılmıştım’ mı diyecekti?[9] Terazini alıp gitseydin ya arzı geniş olan rabbinin başka diyarlarına.[10]
Mazeretler Gerçekten Mazeretler mi
Yeniden iman etmeli insan, adaletin dünyada sağlanması gerektiğine. Kolları sıvamalı, adaletin sağlanabilmesi için fert fert bilinçlenme hareketlerine kalkışmalı. Tek başına zulmü ortadan kaldırmak zor olduğu için saf tutmalı ve kenetlenmeli birbirine, hepsinden de öte adaletin ilkelerine.[11]
Allah resulünü örnek almalı. Mekke’de fert fert çoğalan Müslümanlar, Medine’de kardeşlik tesis ederek zulme karşı tek yumruk olmuşlardı. Bu hareketleriyle Kur’an-ı Kerim’de övgüye mazhar olmuşlardı.
Onlar ki zulme karşı birbirleriyle yardımlaşmışlar ve ‘bana ne’ deyip sorumluluklarından göz kaçırmamışlardı.[12]
Bir toplumda haksızlığa göz yumuluyorsa, zalim de suçlu mazlum da suçludur. Mücadele suresinde cahilî âdetle (zihar) mücadele eden kadının hikâyesi anlatılır. Adalet yerini buluncaya kadar yorulmadan, bıkmadan Resulullah’a gitmiş, aşındırdığı yollarla cahilî âdetin ortadan kaldırılmasına vesile olmuştur.[13]
Hakkın gelip bâtılın zail olması durmakla olacak bir şey olsaydı Allah’ın resulleri dua eder ve beklerlerdi. Onca çabaya ne gerek vardı? Onca can ne için verilmişti bu mücadelede, hak gelsin, adalet yerini bulsun diye değil miydi? Terazi öyle kişiye göre hareket etmezdi adaletin hüküm sürdüğü yerlerde. Hırsızlık yapan peygamberin kızı Fatıma dahi olsa cezası uygulanacaktı. Kaçış yolu yoktu. Hatayı yapan da razıydı verilecek cezaya. Adaletin kestiği parmak acımazdı, parmak acısa dahi gönül acısını dindirirdi. Hükme karşı gelmenin, ifsat etmenin bir bedeli vardı elbette. Ahirete kalmamalıydı cezalar.
Terazi dünyada hayatî bir ihtiyaç. Her şey bir ölçüye göre yaratılmışsa, ölçünün korunması için miyar lazım insana. Sınırı aştığında, imanın sesi ‘dur’ demeli iman sahibine. Miyarını kaybetmiş toplumlar ayarını da kaybeder. Ayar kaçarsa her şey el/göz yordamı ile gider, sağa sola çarpa çarpa. Her çarpış bir tahribat verir çarpan kişiye. Bu hayat, deneme yanılma yoluyla yaşanacak kadar çok değil. İnsanın miyarını koruması, ayarını bozmaması lazım. Miyar bozulursa her şey bozulur. O halde düzelmesi isteniyorsa bozulan dünyanın, yeniden aslına rücu edecek miyarları bulması lazım insanın. Zira âlemlerin rabbi olan Allah, her şeyin ölçüsünü belirlemiş ve bir ölçüye binaen yaratmıştır. Vesselam.
Gazzelilerin önünde iki seçenek vardı: ya yavaş yavaş ölecekler ya da bir huruç harekâtı yaparak İsrail’e hiç tatmadığı bir acıyı yaşatacaklardı. Onlar ikinci yolu seçtiler ve bunun bedelini de ödediler, ödemeye de devam ediyorlar. Bu bedel karşılığında Gazzelilerin satın aldıkları neydi? Kimilerine göre tahammülü zor bir acı, kimilerine göre ise onur ve izzet!
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur. …
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır.
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur.
İçinde bulunduğumuz zamanın tüm gerçeklerine ve sanallaştırılmış her türlü ortamına rağmen düşünebilen insanların gelir geçer sorularına/sorunlarına bulduğu cevap ve cevaplar, ‘oflamalar’ eşliğinde gelen bahaneleri ve yakınmaları bir türlü gideremiyor, ‘zamanın vahimliğiyle’ ilgili söylemleri silip atmaya yetmiyor. “Ben” diyebilen insanın kendi olabilmesi için görmezden geldiği “gerçek”le yüzleşmek istememesi onu parçalamaya iştiyaklı ve parçalanmaya müsait kılıyor. Galip olarak başlanan hayat yolculuğunda uğranılan yenilgiler ve bu yenilgilere yüklenen anlamlar bu parçalar tarafından belirlenmeye başlıyor. “Bir” olanların taksimatı yolun mecrasını değiştirirken herkesten âdil olmasını bekleyen insan kendisine zulmettiğini göremiyor.
Terazinin Adaleti
Allah, adaleti emreder; taşkınlığı ve azgınlığı yasaklar. Bu emir ve yasakları dikkate almamızı ve ancak bu sayede arınabileceğimizi vazeder. (Nahl, 90)
Müslümanlar, uzun bir zamandır bu ayeti her Cuma hutbede dinler, namazını eda eder ve rızkını aramak için yeryüzüne dağılır. Gayrimüslimler de kutsal kitaplarında buna benzer vâz-ı nasihatleri okurlar ve ayinlerinde dinlerler. Diğer beşeri dinler de insanlığın saadeti için manifestolarına “adalet” ilkesini eklerler. Hukuk sistemini ise terazi sembolize eder. Ve insanlık, var olduğundan beri adalet arayışı içinde yorulup gider.
Nerededir bu aranıp da bulunamayan adalet. Saklanmış mıdır yoksa mahkûm mu edilmiştir? Yoksa idealize edildiği için realiteye ilişememiş midir?
Toplumların adalet istemi niye özlem olarak kalmış, bir türlü vuslat gerçekleşmemiştir?
Hammurabi yasaları, insan hakları beyannameleri, mecelleler yetersiz mi gelmiştir adalet özlemi için?
Neden insanlık tarih boyunca haksızlık üretmiş; sonra da onun altında ezilmiş de ezilmiştir?
Neden insan insanın kurdu olmuş, birbirini parçalayıp parçalayıp kenara atmıştır?
Ne olmuştur da, ahsen-i takvim üzere yaratılan insan, kan döken, fitne ve fesat çıkaran yanını gün yüzüne çıkarmıştır? Oysaki Âdem, Rabbinden aldığı kelimelerle fitne ve fesadın önüne geçecek, yeryüzünde adaleti tesis etmeye çalışacak, fitne yeryüzünden kalkıncaya kadar cehd edecek, mutlu mesut yaşayarak Adil-i Mutlak olan rabbine ebedi olarak tekrar dönecekti.
Yoksa âdemoğlu, atası Âdem’in cennette haddi aşması gibi dünyada haddini aştı, rabbinden özür diledi, sonra da yaptığı özrü unuttu, ahdine sadık kalmadı ve yine atası âdem gibi ahdinde kararlılık gösteremedi mi?[1] Yeniden elleriyle yaptıkları yüzünden sınava tâbi tutuldu. Başına gelenlerin çoğu kendi elleriyle yaptıkları yüzündendi.[2]
Bu kriterler ona, mukayese ve muhakeme etmesi için verilmişti. Ölçüyü taşırmaması gerektiği gibi eksiltmemesi de gerekiyordu.
Rabbi olan Allah insana nasihat etti: “Elini büsbütün açma, büsbütün de sıkma. Sonra kınanmış olarak yaşar gidersin.”[3] İnsan, sağır kesildi ‘hep bana, hep bana’ diyerek terazinin kefesine ihtiraslarını koydu. Ağır basmaya başladı heva ve hevesi. Diğer kefesindeki hak sahiplerini mağdur etmek pahasına hareket etti. Mağdursa haklı olma gücünü elinden kaçırdığı için muhteris insandan hakkını alamaz oldu. Terazinin bir kefesindeki insan gülerken, diğerinin payına acizlik içinde kahretmek düştü. Birisi tokluktan patlarcasına yaşarken, diğeri açlıktan midesini bastırdı.
Birisinin zalimliği, diğerinin mazlumluğu insanlığa saadet getirmedi. Tokluğundan patlayan, korkular ve endişeler içinde saadet ve güvene varamadı. Her an kaynakları kaybetme veya başkalarına kaptırma kaygısıyla gücü şiddet ve baskıyla elinde tutmaya çalıştı. Eline vurup ekmeğini almak için güçsüzleştirdi hemcinslerini. Köleleştirdi, madunlaştırdı. Köleleştirilen toplumlar, kendi topraklarında, kendi zenginliklerinin içerisinde yokluğa talim ettiler. ‘Daha ne kadar dayanacağız bu açlığa?’ sorusunu bile soramaz oldular. Kemikler eridi, düşünce körleşti, dünyanın dengesi bozuldu. Çünkü terazinin dili düştü; tartamaz oldu artık kefenin diğer tarafındaki ağırlıkları.
Miyar insanın bakış açısı olunca, terazi güçlüden yana ağır bastı. Ölçüsüzlük hayata yön vermeye, tartıda hile yapmak ceza görmemeye başladı. Böyle olunca da hak, hukuk yaşama nizam veremez oldu. Tartıda hile yapan herkes bir diğerininkine göz yummaya başladı. Taşı suçluya atacak günahsız el bulunamaz oldu. Terazinin dilini düşüren kişi, kıyısından köşesinden çaldığı şeyleri sahiplerine verirken bile onlara dilenci muamelesi yapmaya başladı.
Canı yanan insan, can boğaza gelince hak arayışına başladı. Teraziyi tamir etmeye kalkıştı. Kaybettiği hakları yeniden kazanmak istedi ama kime başvuracak, nasıl anlatacaktı. Hakkını vermesi için kadıya gitse kadının elindeki terazi de bozulmuştu. Çünkü o da terazinin dilini düşürenlere karşı koyacak gücü kaybetmişti. Haksızlığa uğrayan güçsüzlerin adalet özlemi mahşere mi kalmıştı? Teraziyi tamir edecek ustalar yetişemez miydi? Yetişse de ustaya izin verilmezse terazi nasıl tamir edilecekti? Ya bir de terazinin dilini düşürenler, ellerindeki bozuk terazilerle bir de adaletin bekçisi gibi gösteriyorlarsa kendilerini![4] Vay haline insanlığın…
Gücü eline geçirmiş, kültürün ve neslin yapısını bozuyor, ıslahçı postunu giymiş fesatçılar.[5]
Bu fesatçıların gücünü kıracak yerde durmalı, hatta gücünü kırmak üzere hareket etmeli insan. Çünkü yaratıcısı onu hakkın öncüsü yapmak ve fesatçıya karşı aziz kılmak istiyor.[6] O zaman terazinin adaleti yeryüzünde hâkim olacak ve insanlık temiz havayı teneffüs edecek. Kirli havayı solumaya alışmış insanlara bu izzeti kazandırmak pek tabiî ki zordur. Terazinin sahibi olan Allah, bunu istediği için Musa’ya görev verdi. Havayı kirleten, terazinin dengesini bozan Firavunlara, Hamanlara karşı duruş için mücadeleyi emretti.[7]
Müslüman bundan sorumlu idi. Güçsüzün hakkını güçlüden alıncaya kadar mücadele etmek zorundaydı. Bu mücadeleyi ortaya koy(a)mazsa ikaba maruz kalırdı.[8] Vurdumduymazlığın ne gibi bir mazereti olabilirdi? Mağduru mağdur etmek, ahını göğe çıkarmak kime ne yarar sağlayacaktı? Sormaz mıydı terazinin sahibi Allah, yeryüzünün halifesi kıldığı insana emanet ettiği terazisinin neden dilinin düştüğünü, ibresinin niye kaydığını!?
Ne cevap verecekti insan? ‘Ben güçsüz bırakılmıştım’ mı diyecekti?[9] Terazini alıp gitseydin ya arzı geniş olan rabbinin başka diyarlarına.[10]
Mazeretler Gerçekten Mazeretler mi
Yeniden iman etmeli insan, adaletin dünyada sağlanması gerektiğine. Kolları sıvamalı, adaletin sağlanabilmesi için fert fert bilinçlenme hareketlerine kalkışmalı. Tek başına zulmü ortadan kaldırmak zor olduğu için saf tutmalı ve kenetlenmeli birbirine, hepsinden de öte adaletin ilkelerine.[11]
Onlar ki zulme karşı birbirleriyle yardımlaşmışlar ve ‘bana ne’ deyip sorumluluklarından göz kaçırmamışlardı.[12]
Bir toplumda haksızlığa göz yumuluyorsa, zalim de suçlu mazlum da suçludur. Mücadele suresinde cahilî âdetle (zihar) mücadele eden kadının hikâyesi anlatılır. Adalet yerini buluncaya kadar yorulmadan, bıkmadan Resulullah’a gitmiş, aşındırdığı yollarla cahilî âdetin ortadan kaldırılmasına vesile olmuştur.[13]
Hakkın gelip bâtılın zail olması durmakla olacak bir şey olsaydı Allah’ın resulleri dua eder ve beklerlerdi. Onca çabaya ne gerek vardı? Onca can ne için verilmişti bu mücadelede, hak gelsin, adalet yerini bulsun diye değil miydi? Terazi öyle kişiye göre hareket etmezdi adaletin hüküm sürdüğü yerlerde. Hırsızlık yapan peygamberin kızı Fatıma dahi olsa cezası uygulanacaktı. Kaçış yolu yoktu. Hatayı yapan da razıydı verilecek cezaya. Adaletin kestiği parmak acımazdı, parmak acısa dahi gönül acısını dindirirdi. Hükme karşı gelmenin, ifsat etmenin bir bedeli vardı elbette. Ahirete kalmamalıydı cezalar.
Terazi dünyada hayatî bir ihtiyaç. Her şey bir ölçüye göre yaratılmışsa, ölçünün korunması için miyar lazım insana. Sınırı aştığında, imanın sesi ‘dur’ demeli iman sahibine. Miyarını kaybetmiş toplumlar ayarını da kaybeder. Ayar kaçarsa her şey el/göz yordamı ile gider, sağa sola çarpa çarpa. Her çarpış bir tahribat verir çarpan kişiye. Bu hayat, deneme yanılma yoluyla yaşanacak kadar çok değil. İnsanın miyarını koruması, ayarını bozmaması lazım. Miyar bozulursa her şey bozulur. O halde düzelmesi isteniyorsa bozulan dünyanın, yeniden aslına rücu edecek miyarları bulması lazım insanın. Zira âlemlerin rabbi olan Allah, her şeyin ölçüsünü belirlemiş ve bir ölçüye binaen yaratmıştır. Vesselam.
Dipnotlar:
[1] TâHâ, 115.
[2] Şûrâ, 30.
[3] İsra, 29.
[4] Bakara, 11.
[5] Bakara, 205.
[6] Kasas, 5.
[7] Kasas, 4-6.
[8] Nisâ, 75.
[9] Nisâ, 97.
[10] Ankebut, 56.
[11] Saff, 4.
[12] Şûra, 39.
[13] Mücadele, 1.
İlgili Yazılar
Acı ve Onur
Gazzelilerin önünde iki seçenek vardı: ya yavaş yavaş ölecekler ya da bir huruç harekâtı yaparak İsrail’e hiç tatmadığı bir acıyı yaşatacaklardı. Onlar ikinci yolu seçtiler ve bunun bedelini de ödediler, ödemeye de devam ediyorlar. Bu bedel karşılığında Gazzelilerin satın aldıkları neydi? Kimilerine göre tahammülü zor bir acı, kimilerine göre ise onur ve izzet!
Yeniden Başlamak Üzerine:Varoluşsal, Psikolojik ve Toplumsal Bir İnceleme
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur. …
Acının Teni: Filistin, Taş Çocukları Ve Hanzala
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır.
Yeniden Başlamak Üzerine: Varoluşsal, Psikolojik ve Toplumsal Bir İnceleme
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur.
Muâdil(!) Gerçekliğin Popülaritesinde Yeni Kulluklar
İçinde bulunduğumuz zamanın tüm gerçeklerine ve sanallaştırılmış her türlü ortamına rağmen düşünebilen insanların gelir geçer sorularına/sorunlarına bulduğu cevap ve cevaplar, ‘oflamalar’ eşliğinde gelen bahaneleri ve yakınmaları bir türlü gideremiyor, ‘zamanın vahimliğiyle’ ilgili söylemleri silip atmaya yetmiyor. “Ben” diyebilen insanın kendi olabilmesi için görmezden geldiği “gerçek”le yüzleşmek istememesi onu parçalamaya iştiyaklı ve parçalanmaya müsait kılıyor. Galip olarak başlanan hayat yolculuğunda uğranılan yenilgiler ve bu yenilgilere yüklenen anlamlar bu parçalar tarafından belirlenmeye başlıyor. “Bir” olanların taksimatı yolun mecrasını değiştirirken herkesten âdil olmasını bekleyen insan kendisine zulmettiğini göremiyor.