“Barış iğneyi kendine batırır/Çuvaldızı başkasına”
Rivayet olunur ki İran Modernleşmesi’nin öncülerinden Rıza Pehlevi, kendisine “Harf ve Dil” konusunda da yenilik tavsiye edenlere: “O zaman halkımız Hafız’ı nasıl okuyacak?” diye sormuştur ve bu talebe sırt çevirmiştir. Çünkü Hafız, İranlılar için bir milletin atan kalbidir. Her evde en az bir tane Hafız Divanı olduğu söylenir. Benzer bir durumu Rusya’da Puşkin üzerinden okuyabiliriz. Rusya, eskinin izlerini silme adına, yerleşim yerlerinin adlarını değiştirme yoluna gitmiştir. Böylece yeni düzeni yerleştirmek daha kolay olacaktır. Pek çok yer ismi değiştirilirken sadece birkaç isme dokunulmamıştır. Onlardan birisi de Bahçesaray’dır. Çünkü Bahçesaray, Puşkin’in mısralarında geçmektedir. Bu mısralar Rus halkının zihninden silinmedikçe Bahçesaray’ın adını değiştirmek pek mümkün olmayacaktır. Üçüncü bir örnek olaraksa Mehmet Akif Ersoy ve İstiklal Marşı’nı anabiliriz. Her ne kadar kimi dönemler yalnızlığa terk edilse de, Mehmet Akif yazmış olduğu şiirle pek çok kavram ve kelimeyi de koruma altına almıştır. Onların etrafına muhkem surlar örmüştür. Zamanla, kullanım ve dolaşım alanları azalsa bile, bir kelime İstiklal Marşı’nda kendisine yer bulmuşsa, zamanın ve insanların üzerine yığdığı tortuları temizlemek daha kolay olacaktır.
Bunlar zihnime nereden uçuşuverdi? Barış Manço üzerine bir şeyler karalamaya çalışırken ve evin dört köşesinde “aykadasımmesseeek” diye turlayan ufaklığı izlerken. Buna ilerleyen satırlarda ayrıca değineceğim. Her şeyden önce Manço’nun vefatının ardından neredeyse çeyrek asır geçmesine rağmen; yerinin doldurulamadığına olan inanç, ondan bahsetmeyi biraz daha gerekli kılıyor. Frankfurt Okulu’nun önemli temsilcilerinden Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstri”sine rağmen bir şeyler yapmak, akıntıya karşı küreklere davranmaya benziyor. Bu nedenle farklı yaş grubundaki bireylerin, dayatılan tek tip müzik endüstrisinden sıyrılıp aynı şarkılara, ezgilere gönlünde yer açması gittikçe türüne az rastlanan bir durum. Kaderin cilvesi midir bilinmez; Manço’nun vefatından sonra doğan kuşaklara “z kuşağı” adı takılıyor. Elbette bu adlandırmalar yeni başlamadı. Dünyanın yaşadığı kimi değişim ve dönüşümler sonucunda, kimi yönelim ve tercihleriyle birbirinden ayrılan nesilleri adlandırmak birilerinin aklına çoktan gelmişti! Bıçak keskinliğiyle birbirinden ayrılan ve adına türlü harfler verilen kuşakların (x, y, z) izlediği ve dinlediği şeylerin farklı olması biraz anlaşılabilir. Yine de çoğunlukla dışardan esen rüzgârlar “moda” veya “zamanın ruhu” pelerinine bürünerek bir kahraman edasıyla aramızda dolaşıyor. Popüler kültürün “beğeni ipleri”ni elinde tuttuğu bir vasatın, dinlenilen müzik türlerine, şarkı sözlerine yansıması da kaçınılmaz bir durum.
Tam da bu noktada Barış Manço ve yaptığı işlere tekrar dönelim. Onun yaptığı işleri farklı kılan, akıntıya karşı bir yerde konumlandıran şeyler nelerdir? Hâlâ çocukların, bebeklerin dillerinde şarkılarının gezinmesi niyedir? Herkesin kendince bir Barış’ı vardır muhakkak.
Benim Barış Manço’m, en başta adını andığım isimlerin hizasında duruyor. Bir bütün olarak ele alındığında, yaptıklarının toplamının “taşıyıcılık ve koruyuculuk”ta birleştiği görülecektir.
Nasıl Mehmet Akif, İstiklal Marşı ile pek çok kavram ve değeri sırtına yüklenip daha sonraki kuşaklara aktarıyorsa, Manço da benzer bir misyonu üstlenir. 1971’de konser için gittiği Kıbrıs’ta “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa”nın hikâyesini öğrenen Manço, ondan ilhamla bir şarkı yapar. Hatta sonraki senelerde ağanın mezarını da yaptırır. Anahtar isimli şarkısı da, Manço’nun ışıltılar saçan zekâsından esintiler taşır. Bu şarkıda dönemin kâğıt paralarında resimleri bulunan Mimar Sinan, Mehmet Akif, Fatih Sultan Mehmet gibi isimleri ustalıkla bir bilmeceye dönüştürür. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Onu, kimi zaman elinde kopuzuyla modern zamanların Dede Korkut’u, kimi zaman da hazır cevaplılığıyla çağının Hoca Nasreddin’i olarak tasavvur edebiliriz. Akif Emre’nin işaret ettiği üzere, Barış Manço’nun modern yaklaşımına karşı hep bir yerli duruşu da vardı. Bu yerlilik sıfatını, kendi yerini bulma cehdi olarak ve içinden çıktığı toplumun değerlerini yakından tanıma çabası olarak görebiliriz. Çocuklarla birlikte yaptığı programın ismini “7’den 77’ye” koyması bir rastlantıdan ibaret olmasa gerekir. Yelpazesi çok genişti, çok renkliydi. Pek çok kuşağın sevgisini kazanması, bunun olağan sonucuydu. Bir öğretmen olarak her sene birkaç Barış Manço şarkısını sınıfın gündemine taşıyorum: Yaz Dostum, Nane Limon Kabuğu, Halil İbrahim Sofrası, Ahmet Bey’in Ceketi, Arkadaşım Eşek… Artık ayak seslerini iyice işittiğimiz “değerler eğitimi” başlığına tamamen uygun düşen şarkılar. Çocukların bu şarkıları severek söylediklerine ve ezberlediklerine şahit oluyorum. Böylece Barış Manço şarkıları nesiller arası dolaşımına da devam etmiş oluyor. Şarkılar dillere pelesenk olurken; kimsenin bu dünyadan malla göçmediğini, selam almayana yiğit denmediğini ve bir gün tüm hesapların ödeneceğini de gönüllere nakşetmiş bulunuyor. Aynı zamanda onlarca atasözü ve deyimi de öğrenerek söz varlıklarını zenginleştiriyorlar.
ŞARKILARIN FISILDADIĞI AŞKINLIK DÜŞÜNCESİ
Manço’nun şarkılarının sekülerleşen, fizik ötesi göndermelerinden soyutlanan bir dünyada ısrarla “aşkınlık fikrini” savunduğu söylenebilir. Modern yaklaşımına rağmen, yaşadığı coğrafyanın anlam ve değerler köküne bağlı oluşunu göreceğimiz yer burasıdır. Bu durum Barış Manço’nun şarkıları üzerinden okunabilir. İsmiyle müsemma bir çalışma olan “Benden Öte Benden Ziyade” şarkısı bunun en fazla görüldüğü Manço eserlerinden. Şarkıda:
Dört kitaptan başlayalım istersen gel söze
Orda öyle bir isim var ki
Kuldan öte kuldan ziyade
O’nu düşün O’na sığın
O senden öte benden ziyade
Diyen Barış Manço, doğrudan doğruya kul ile yaratıcı arasındaki ayrılmaz bağa ve yakınlığa işaret eder. Şarkının devamında: “Bir ben var ki benim içimde benden öte benden ziyade / Bir sen varki senin içinde senden öte senden ziyade” denilmesi bizi Yunus Emre’nin mısralarına götürür: “Bir ben vardır bende, benden içeru.” 1996 yılında katılmış olduğu bir TV programında bu şarkıyı ilk defa söyledikten sonra: “Söz ve müziği elbette bana ait ama bunlar öyle şarkılar ki geliyor ve yazıyorum. Benden öte, benden ziyade yani beni aşıyor.” demiştir. Manço’nun bu sözleri, insan ufkunun maddi âlemden ibaret olmadığı şeklinde yorumlanmaya oldukça müsaittir. Manço’nun ve Kurtalan Ekspres’in dehâlarının birleşimi olan Dönence’ye bakalım:
“Kupkuru bir ağacın dalıyım yapayalnız
Uzaklarda bir yerlerde bir şeyler kök salıyor” diyen Barış Manço’nun sözleri bana, birbirini takip eden ve yeryüzü ayetleri olan “karanlık gece ve aydınlık sabah” ikilisini çağrıştırıyor. 1982 tarihli bir dergide Manço ile Dönence şarkısı üzerine bir söyleşi yapılmıştır. “Dönence dünyanın iki ayrı kutbundaki ekinoks adındaki paralellerdir. Ve hiçbir zaman da birlikte olamazlar. İnsanın doğasındada iki zıt kutup vardır. Bu kendisinde olmayanı arama içgüdüsüdür. Örneğin kış mevsiminde yazın gelmesini bekler yazında kış mevsimini ararız. İnsanlar hiçbir şeyin tamamına sahip değillerdir. Herşeyin yarısını yaşarlar. Örneğin 12 saat geceyi 12 saat gündüzü yaşıyoruz. Ama 24 saat boyunca gündüzü veya geceyi yaşayamıyoruz. Yani devamlı bir beklenti ve umut içinde yaşayıp duruyoruz. Bu beklenti ve umudun da bir sonu yok dönüp duruyor.” diyen Barış Manço, alt metnin ne kadar sağlam olduğunu takipçilerine kendi ağzından açıklar. “Dıral Dedenin Düdüğü” isimli Barış Manço şarkısı yine aşkın göndermelerle dolu. Şarkıda bahsedilen Dıral Dede, herhalde kıyamet için Sur’a üfleyen İsrafil’den başkası değildir:
“Aç gözünü, daha vakit erken, gör şeytanın gör dediğini Bir kulak ver de dinle sağır sultanın duyduğunu Sen öyle devekuşu gibi şaşkın şaşkın bakınırsan Bir gün duyarsın elbet Dıral Dede’nin düdüğünü”
Kıyıda köşede kalan Barış Manço şarkıları da var. Bunlar diğerlerine nazaran daha az bilinen şarkılar. En azından şimdilik. Onlardan birisi de “Dört Kapı” şarkısı.
Sahaflardan elime geçen bir dergi kupüründe Manço’nun bu eseri için “en sevdiğim ama en az anlaşılan çalışmam” dediğini okumuştum. Şarkı sözleri aşkın göndermelerle yüklü. “Dört kapı” hakkında çeşitli yorumlar yapılmakla beraber, genel kabule göre bunlar “şeriat, tarikat, marifet ve hakikat”tir. Manço’nun burada, kimi mutasavvıfları okuduğu veya onlardan etkilendiği sonucu çıkıyor. Kimi kaynaklarda İdris peygamberin mesleğinin terzilik olduğundan söz edilir. Manço, kanaat etmenin ve rızkın asıl kaynağına tevekkül etmenin öneminden bahsettiği şarkısında: “Kadir kıymet anlayana /Sandık açmasan da olur/Kırk yamalı hırka yeter/İdris biçmiş der giyerim” demek suretiyle İdris(as)’e yer açmış olur. Yazının başlarında adını andığım Adorno, henüz Barış Manço doğmamışken, 1941 yılında yazdığı bir makalede popüler müziğin özelliklerinden: “Bütünlük kurgusuna hizmet senfonik eserlerden ziyade standartlaşıp birbirine benzeyen ve sahte kaçışlarla insana kendini unutturup sonraki iş günü temposuna hazırlayan çalışmalar” şeklinde söz etmişti. Buradan bakıldığında popüler sanat/kültür tartışmalarının tarihi çok daha geriye götürülebilir. Tıpkı Manço’nun pergeli gibi. Manço’nun pergeli de geçmiş ile gelecek arasında gidip gelir. “Daha çatal bıçak icat edilmemişken, İsmail’e inen koç kurban edilmemişken” der ve başlar anlatmaya. İnsanlığı sahte bir kaçışa değil, bu kuşatmaları yaracak yollara sapmaya davet eder. “Benim yolum bana doğru ben yolumdan döner miyim?” demeyi ihmal etmez. Ve anlatır, anlatır… Sadece anlatmaz, karış karış memleketin dört bucağını gezer. “Hemşerim memleket nire?” diye soranlara, “Bu dünya benim memleket” diye cevap verir. Biraz da Kardeşlik ve eşitlik üzerine uzun uzun nutuklar çekip “Niye senin derin benden koyu diye soran çok, Kaşının altında gözün var diye silahlanıp ölüme koşarken, Kalan dul ve yetim ne yer ne içer diye soran yok” diyen Barış Abi’nin manifestosunu duymayanlar yüzünden bu halde değil mi dünyamız?
Bu dünyadan bir Barış geçti. Arkasında onca güzellik ve henüz doğmamış çocuklara şarkılar bıraktı. Sizler, bu yazıyla karşılaştığınızda, benim gibi şifayı kapmış olursanız, arama motoruna “Nane Limon Kabuğu” yazmayı aman ihmal etmeyin!
Bir secde gayretinde, hayatı yorumlayıp yaşayabilmek… Bir secde yakınlığıyla kendisini yaratanı Halık bilip; mahlûk olmanın mütevazılığını anlayabilmek… Her günün gecesinde bir muhasip gibi kendini sorguya çekebilmek… Ve gözlerini yumarken karanlıkların içinde yarının aydınlığının kendine rahmet getireceği ve getirmesi ümidiyle; sabahlara uyanabilmek…
Gazze’de … kişi daha öldürüldü. Bir hastane ve iki okul bombalandı. Güvenli bölgeye geçmeye çalışan sivillere ateş açıldı. Geçtiğimiz Ekim ayından bu yana katledilen kişilerin sayısı … oldu.
Kaydıramadı.
Eli, parmakları uyuşmuştu sanki. Sustu, içinden sustu ve telefonu aldığı yere koydu.
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Haklı ile haksız birbirine girer.
Alacaklı çıkarır bizim alışık olduğumuz öfkeler.
Hiçbir yüzde göremediğimiz bu öfke hâlbuki,
Kaşını malayani görünceye çatan pirifânininki sanki.
Temiz yüzlü, pak.
Takip edilecek akıl yürütme, duygular üzerinden olabildiği gibi müziğin özü, mânâsı üzerinden olabilir. Hatta katılımcılardan gelen neden-sonuç zincirlerine göre duygular üzerinden yapılan akıl yürütmeye müziğin özü, mânâsı eklemlenebilir.
Barış’a da Bir Sorsalar
“Barış iğneyi kendine batırır/Çuvaldızı başkasına”
Rivayet olunur ki İran Modernleşmesi’nin öncülerinden Rıza Pehlevi, kendisine “Harf ve Dil” konusunda da yenilik tavsiye edenlere: “O zaman halkımız Hafız’ı nasıl okuyacak?” diye sormuştur ve bu talebe sırt çevirmiştir. Çünkü Hafız, İranlılar için bir milletin atan kalbidir. Her evde en az bir tane Hafız Divanı olduğu söylenir. Benzer bir durumu Rusya’da Puşkin üzerinden okuyabiliriz. Rusya, eskinin izlerini silme adına, yerleşim yerlerinin adlarını değiştirme yoluna gitmiştir. Böylece yeni düzeni yerleştirmek daha kolay olacaktır. Pek çok yer ismi değiştirilirken sadece birkaç isme dokunulmamıştır. Onlardan birisi de Bahçesaray’dır. Çünkü Bahçesaray, Puşkin’in mısralarında geçmektedir. Bu mısralar Rus halkının zihninden silinmedikçe Bahçesaray’ın adını değiştirmek pek mümkün olmayacaktır. Üçüncü bir örnek olaraksa Mehmet Akif Ersoy ve İstiklal Marşı’nı anabiliriz. Her ne kadar kimi dönemler yalnızlığa terk edilse de, Mehmet Akif yazmış olduğu şiirle pek çok kavram ve kelimeyi de koruma altına almıştır. Onların etrafına muhkem surlar örmüştür. Zamanla, kullanım ve dolaşım alanları azalsa bile, bir kelime İstiklal Marşı’nda kendisine yer bulmuşsa, zamanın ve insanların üzerine yığdığı tortuları temizlemek daha kolay olacaktır.
Bunlar zihnime nereden uçuşuverdi? Barış Manço üzerine bir şeyler karalamaya çalışırken ve evin dört köşesinde “aykadasımmesseeek” diye turlayan ufaklığı izlerken. Buna ilerleyen satırlarda ayrıca değineceğim. Her şeyden önce Manço’nun vefatının ardından neredeyse çeyrek asır geçmesine rağmen; yerinin doldurulamadığına olan inanç, ondan bahsetmeyi biraz daha gerekli kılıyor. Frankfurt Okulu’nun önemli temsilcilerinden Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstri”sine rağmen bir şeyler yapmak, akıntıya karşı küreklere davranmaya benziyor. Bu nedenle farklı yaş grubundaki bireylerin, dayatılan tek tip müzik endüstrisinden sıyrılıp aynı şarkılara, ezgilere gönlünde yer açması gittikçe türüne az rastlanan bir durum. Kaderin cilvesi midir bilinmez; Manço’nun vefatından sonra doğan kuşaklara “z kuşağı” adı takılıyor. Elbette bu adlandırmalar yeni başlamadı. Dünyanın yaşadığı kimi değişim ve dönüşümler sonucunda, kimi yönelim ve tercihleriyle birbirinden ayrılan nesilleri adlandırmak birilerinin aklına çoktan gelmişti! Bıçak keskinliğiyle birbirinden ayrılan ve adına türlü harfler verilen kuşakların (x, y, z) izlediği ve dinlediği şeylerin farklı olması biraz anlaşılabilir. Yine de çoğunlukla dışardan esen rüzgârlar “moda” veya “zamanın ruhu” pelerinine bürünerek bir kahraman edasıyla aramızda dolaşıyor. Popüler kültürün “beğeni ipleri”ni elinde tuttuğu bir vasatın, dinlenilen müzik türlerine, şarkı sözlerine yansıması da kaçınılmaz bir durum.
Tam da bu noktada Barış Manço ve yaptığı işlere tekrar dönelim. Onun yaptığı işleri farklı kılan, akıntıya karşı bir yerde konumlandıran şeyler nelerdir? Hâlâ çocukların, bebeklerin dillerinde şarkılarının gezinmesi niyedir? Herkesin kendince bir Barış’ı vardır muhakkak.
Nasıl Mehmet Akif, İstiklal Marşı ile pek çok kavram ve değeri sırtına yüklenip daha sonraki kuşaklara aktarıyorsa, Manço da benzer bir misyonu üstlenir. 1971’de konser için gittiği Kıbrıs’ta “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa”nın hikâyesini öğrenen Manço, ondan ilhamla bir şarkı yapar. Hatta sonraki senelerde ağanın mezarını da yaptırır. Anahtar isimli şarkısı da, Manço’nun ışıltılar saçan zekâsından esintiler taşır. Bu şarkıda dönemin kâğıt paralarında resimleri bulunan Mimar Sinan, Mehmet Akif, Fatih Sultan Mehmet gibi isimleri ustalıkla bir bilmeceye dönüştürür. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Onu, kimi zaman elinde kopuzuyla modern zamanların Dede Korkut’u, kimi zaman da hazır cevaplılığıyla çağının Hoca Nasreddin’i olarak tasavvur edebiliriz. Akif Emre’nin işaret ettiği üzere, Barış Manço’nun modern yaklaşımına karşı hep bir yerli duruşu da vardı. Bu yerlilik sıfatını, kendi yerini bulma cehdi olarak ve içinden çıktığı toplumun değerlerini yakından tanıma çabası olarak görebiliriz. Çocuklarla birlikte yaptığı programın ismini “7’den 77’ye” koyması bir rastlantıdan ibaret olmasa gerekir. Yelpazesi çok genişti, çok renkliydi. Pek çok kuşağın sevgisini kazanması, bunun olağan sonucuydu. Bir öğretmen olarak her sene birkaç Barış Manço şarkısını sınıfın gündemine taşıyorum: Yaz Dostum, Nane Limon Kabuğu, Halil İbrahim Sofrası, Ahmet Bey’in Ceketi, Arkadaşım Eşek… Artık ayak seslerini iyice işittiğimiz “değerler eğitimi” başlığına tamamen uygun düşen şarkılar. Çocukların bu şarkıları severek söylediklerine ve ezberlediklerine şahit oluyorum. Böylece Barış Manço şarkıları nesiller arası dolaşımına da devam etmiş oluyor. Şarkılar dillere pelesenk olurken; kimsenin bu dünyadan malla göçmediğini, selam almayana yiğit denmediğini ve bir gün tüm hesapların ödeneceğini de gönüllere nakşetmiş bulunuyor. Aynı zamanda onlarca atasözü ve deyimi de öğrenerek söz varlıklarını zenginleştiriyorlar.
ŞARKILARIN FISILDADIĞI AŞKINLIK DÜŞÜNCESİ
Manço’nun şarkılarının sekülerleşen, fizik ötesi göndermelerinden soyutlanan bir dünyada ısrarla “aşkınlık fikrini” savunduğu söylenebilir. Modern yaklaşımına rağmen, yaşadığı coğrafyanın anlam ve değerler köküne bağlı oluşunu göreceğimiz yer burasıdır. Bu durum Barış Manço’nun şarkıları üzerinden okunabilir. İsmiyle müsemma bir çalışma olan “Benden Öte Benden Ziyade” şarkısı bunun en fazla görüldüğü Manço eserlerinden. Şarkıda:
Dört kitaptan başlayalım istersen gel söze
Orda öyle bir isim var ki
Kuldan öte kuldan ziyade
O’nu düşün O’na sığın
O senden öte benden ziyade
Diyen Barış Manço, doğrudan doğruya kul ile yaratıcı arasındaki ayrılmaz bağa ve yakınlığa işaret eder. Şarkının devamında: “Bir ben var ki benim içimde benden öte benden ziyade / Bir sen varki senin içinde senden öte senden ziyade” denilmesi bizi Yunus Emre’nin mısralarına götürür: “Bir ben vardır bende, benden içeru.” 1996 yılında katılmış olduğu bir TV programında bu şarkıyı ilk defa söyledikten sonra: “Söz ve müziği elbette bana ait ama bunlar öyle şarkılar ki geliyor ve yazıyorum. Benden öte, benden ziyade yani beni aşıyor.” demiştir. Manço’nun bu sözleri, insan ufkunun maddi âlemden ibaret olmadığı şeklinde yorumlanmaya oldukça müsaittir. Manço’nun ve Kurtalan Ekspres’in dehâlarının birleşimi olan Dönence’ye bakalım:
“Kupkuru bir ağacın dalıyım yapayalnız
Uzaklarda bir yerlerde bir şeyler kök salıyor” diyen Barış Manço’nun sözleri bana, birbirini takip eden ve yeryüzü ayetleri olan “karanlık gece ve aydınlık sabah” ikilisini çağrıştırıyor. 1982 tarihli bir dergide Manço ile Dönence şarkısı üzerine bir söyleşi yapılmıştır. “Dönence dünyanın iki ayrı kutbundaki ekinoks adındaki paralellerdir. Ve hiçbir zaman da birlikte olamazlar. İnsanın doğasındada iki zıt kutup vardır. Bu kendisinde olmayanı arama içgüdüsüdür. Örneğin kış mevsiminde yazın gelmesini bekler yazında kış mevsimini ararız. İnsanlar hiçbir şeyin tamamına sahip değillerdir. Herşeyin yarısını yaşarlar. Örneğin 12 saat geceyi 12 saat gündüzü yaşıyoruz. Ama 24 saat boyunca gündüzü veya geceyi yaşayamıyoruz. Yani devamlı bir beklenti ve umut içinde yaşayıp duruyoruz. Bu beklenti ve umudun da bir sonu yok dönüp duruyor.” diyen Barış Manço, alt metnin ne kadar sağlam olduğunu takipçilerine kendi ağzından açıklar. “Dıral Dedenin Düdüğü” isimli Barış Manço şarkısı yine aşkın göndermelerle dolu. Şarkıda bahsedilen Dıral Dede, herhalde kıyamet için Sur’a üfleyen İsrafil’den başkası değildir:
“Aç gözünü, daha vakit erken, gör şeytanın gör dediğini
Bir kulak ver de dinle sağır sultanın duyduğunu
Sen öyle devekuşu gibi şaşkın şaşkın bakınırsan
Bir gün duyarsın elbet Dıral Dede’nin düdüğünü”
Sahaflardan elime geçen bir dergi kupüründe Manço’nun bu eseri için “en sevdiğim ama en az anlaşılan çalışmam” dediğini okumuştum. Şarkı sözleri aşkın göndermelerle yüklü. “Dört kapı” hakkında çeşitli yorumlar yapılmakla beraber, genel kabule göre bunlar “şeriat, tarikat, marifet ve hakikat”tir. Manço’nun burada, kimi mutasavvıfları okuduğu veya onlardan etkilendiği sonucu çıkıyor. Kimi kaynaklarda İdris peygamberin mesleğinin terzilik olduğundan söz edilir. Manço, kanaat etmenin ve rızkın asıl kaynağına tevekkül etmenin öneminden bahsettiği şarkısında: “Kadir kıymet anlayana /Sandık açmasan da olur/Kırk yamalı hırka yeter/İdris biçmiş der giyerim” demek suretiyle İdris(as)’e yer açmış olur. Yazının başlarında adını andığım Adorno, henüz Barış Manço doğmamışken, 1941 yılında yazdığı bir makalede popüler müziğin özelliklerinden: “Bütünlük kurgusuna hizmet senfonik eserlerden ziyade standartlaşıp birbirine benzeyen ve sahte kaçışlarla insana kendini unutturup sonraki iş günü temposuna hazırlayan çalışmalar” şeklinde söz etmişti. Buradan bakıldığında popüler sanat/kültür tartışmalarının tarihi çok daha geriye götürülebilir. Tıpkı Manço’nun pergeli gibi. Manço’nun pergeli de geçmiş ile gelecek arasında gidip gelir. “Daha çatal bıçak icat edilmemişken, İsmail’e inen koç kurban edilmemişken” der ve başlar anlatmaya. İnsanlığı sahte bir kaçışa değil, bu kuşatmaları yaracak yollara sapmaya davet eder. “Benim yolum bana doğru ben yolumdan döner miyim?” demeyi ihmal etmez. Ve anlatır, anlatır… Sadece anlatmaz, karış karış memleketin dört bucağını gezer. “Hemşerim memleket nire?” diye soranlara, “Bu dünya benim memleket” diye cevap verir. Biraz da Kardeşlik ve eşitlik üzerine uzun uzun nutuklar çekip “Niye senin derin benden koyu diye soran çok, Kaşının altında gözün var diye silahlanıp ölüme koşarken, Kalan dul ve yetim ne yer ne içer diye soran yok” diyen Barış Abi’nin manifestosunu duymayanlar yüzünden bu halde değil mi dünyamız?
Bu dünyadan bir Barış geçti. Arkasında onca güzellik ve henüz doğmamış çocuklara şarkılar bıraktı. Sizler, bu yazıyla karşılaştığınızda, benim gibi şifayı kapmış olursanız, arama motoruna “Nane Limon Kabuğu” yazmayı aman ihmal etmeyin!
İlgili Yazılar
Ölümü Anlayabilmek…
Bir secde gayretinde, hayatı yorumlayıp yaşayabilmek… Bir secde yakınlığıyla kendisini yaratanı Halık bilip; mahlûk olmanın mütevazılığını anlayabilmek… Her günün gecesinde bir muhasip gibi kendini sorguya çekebilmek… Ve gözlerini yumarken karanlıkların içinde yarının aydınlığının kendine rahmet getireceği ve getirmesi ümidiyle; sabahlara uyanabilmek…
Kaydıraç
Gazze’de … kişi daha öldürüldü. Bir hastane ve iki okul bombalandı. Güvenli bölgeye geçmeye çalışan sivillere ateş açıldı. Geçtiğimiz Ekim ayından bu yana katledilen kişilerin sayısı … oldu.
Kaydıramadı.
Eli, parmakları uyuşmuştu sanki. Sustu, içinden sustu ve telefonu aldığı yere koydu.
Sinvar’ın Âsası
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Haklı ile haksız birbirine girer.
Alacaklı çıkarır bizim alışık olduğumuz öfkeler.
Hiçbir yüzde göremediğimiz bu öfke hâlbuki,
Kaşını malayani görünceye çatan pirifânininki sanki.
Temiz yüzlü, pak.
Yaşı zindanlara sığmayan bir öfke.
Felsefe Atölyeleri ve Müzik
Takip edilecek akıl yürütme, duygular üzerinden olabildiği gibi müziğin özü, mânâsı üzerinden olabilir. Hatta katılımcılardan gelen neden-sonuç zincirlerine göre duygular üzerinden yapılan akıl yürütmeye müziğin özü, mânâsı eklemlenebilir.