Dünyayı sürgün yeri bilenler, ölüme son değil; bir ara durak olarak bakarlar. Sürgünün zihnimize ilk gelen çağrışımı, kişinin bir yerden başka yere cebren gönderilmesidir. Sürgünlerin atası, insanlığın atası olan Hz. Âdem’in sürgünüdür. O ilk sürgünden bu yana dünya, ‘yitik cennet’e kavuşma yolunda uğranılan geçici mekân değişikliğidir. Ancak bu sürgün, hikmetin yerini bulması ve insanın cennet yurdunu hak etmesi içindir. Yoksa Hristiyan doktrininde olduğu gibi insanı bir günah mirasının darağacında sürekli sallandırmak değildir. Miras alınacak bir şey varsa, Âdem’in, tövbesiyle tekrar düştüğü yerden ayağa kalkmasıdır.
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
Sezai Karakoç, Yitik Cennet’e bu kadim hikâye ile başlar: “Çiçek gövdeye geri gönderildi. Ehlî olan yabana gönderildi, ehliliğin şartlarını şaşırdığı için. Kınama olarak değil, yeniden başlamak için.
Bu bir Sisiphos mitosundaki gibi sonsuz bir tekrar değil, her olgunlaşmada olduğu gibi bir tekrar. Ta oluncaya kadar. Bir deneme bu. Bir tecrübe.” diyerek, sürgünün bir azaba değil; olgunlaşma imkânına kapı araladığını söyler.2
İnsan, sürgünü başka türlü de yorumlayabilir. İnsanların muhayyilesindeki ölüm düşüncesi silikleşmişse, dünyanın ötesi hiçliğe mahkûm olmakla eş anlamlı hale geldiyse; bu durumda “uzatma dünya sürgünümü” seslenişi, dünyevileşmiş kitlelerden biri olma korkusuna, tedirginliğine de işaret eder. Bir yanda yitik cennetin dünyaya vuran gölgelerini yakalama cehdi, öte yanda aşkınlık düşüncesinden kopartılarak “yeryüzü cenneti”nden başka bir cennet tanımayan ideolojilerden yangından kaçarcasına uzaklaşma hali. Sezai Karakoç’ta “diriliş ve ölüm” düşüncesi, bu dengenin taşıyıcılığını üstlenir. Peygamberler ve onların izinde olanlar eliyle kurulan, “Allah siteleri” ilahi olanla uyum halindedir. Medeniyetlerin kıblesi, hakikate yöneldikçe yitik cennet açığa çıkar, hakikatten uzaklaştığındaysa çürüme ve yıkılış kaçınılmaz olur. Medeniyetlerin ve toplumların krizleri vardır. Bu krizleri aşmanın yolu, ilahi site kurucularını ve onların yöntemlerini doğru analiz etmekten geçer. Sezai Karakoç, Kur’an’da aktarılan Peygamber kıssalarına dikkatimizi çeker. Onların, salt tarihsel birer metinler olmadığını, her çağa hitap eden genel ilkeler barındırdığını belirtir. Hz. Âdem’in hatırasından evrensel insana uzanan yol: “Ah! Düşüşsüz insan! Benden övgü bekleme. Düşüşün tadını alamayan insan! Senin yücelerin serinliğinden, arılığından ne haberin vardır? Ruh gecesinin yedi katlı karanlığına batmamış yürek! Sana ışıklar ve aydınlıklar ne der? Ey zindanda bir gece geçirmemiş dost. Güneşe doğru çılgın koşuyu yapacak çocuk olabilir misin? Ey yükseklerden büyük seslerle düşen su, bu yalçın kayalara bir şelale borçlu olduğunu biliyor musun? Sessiz ve dilsiz duran mezartaşı! Kitabendeki çizgiler, iniş ve çıkışı derinleştikçe seni tarihin içine yerleştirir farkında mısın?”3 cümlelerinde görülebilir. Çağını iyi okuyan ve yorumlayan Karakoç, Sarte ve Camus’un sancılı durumlarına da parantezler açar. Camus’un var oluşu ‘saçma’yla (absürd) açıklaması; Sarte’nin ise kural tanımayan, Tanrı’yı da -özgürlükleri kısıtlayıcı olarak gördüğü ve bu yüzden- hesaba katmaya yanaşmadığı “varoluşculuk” düşüncesi, Karakoç tarafından ihtiyatla ve derinlemesine ele alınır. Yine Karakoç, Hz. Âdem üzerinden: “Cennette hiç bir sarsıntıya uğramadan yaşayacak olan insanoğlu mu, yoksa ayağı kayarak yeryüzüne düşen ve orda âb-ı hayatı ararcasına karanlıklar arasında geçen, dünya çilesini çektikten sonra Tanrı’ya özlem duyan insan mı? Seçilmiş olan hangisidir? Şanlı olan hangisidir?”4 sorularını sorarak, insanın esas değer noktasına işaret eder. İnanmış adamların övüncü buradan gelmektedir. Onlar kendilerini ne kaderlerinin efendisi olarak ne de gassalin elindeki meyyit pasifliği içinde görürler. Allah’ın övdüğü siteleri kuracak olanlar bu cemaatin mensuplarıdır. İnsanın meselesi “Ah! Evet, varoluş, bir Yitik Cennetin ortaya çıkarılışı davasıdır. Kavgamızın, iç ve dış kavgamızın sebebi bu. Ölümle hayat arasında iki yana da çarpa çarpa dönüşümüz ve bu başdöndürücü hunide kendimiz gibi dünyamızı döndürüşümüz de bunun için.” 5 cümleleriyle dile getirilir. Evet, ölümle hayat arasındaki gerilim, varoluşa asıl anlamını bağışlayacak olan yegâne unsurdur. Ancak teorik bir ölüm kabulü yahut alışkanlıklarla söylenen “Bir gün öleceğiz” sözleri bu gerilimi sağlayamayacaktır. Bu varoluşu hissedenler, ölüm düşüncesi ve verilmemiş hesapların korkusunun yanı sıra yeryüzü halifeliğinin ağır ve kıymetli yükünün şuurunu kuşanmış insandır.
Ruhun Dirilişi’nde: “İnsan, Allah’a inancını yenilemeli, tazelemelidir. Bir alışkanlık gibi değil. Bir töre gibi bile değil. Bir mirastır bu ama, bir miras gibi de değil. Sanki, ilk ve son insan kendisiymiş gibi, Allah’a inancını tazelemelidir insan.”6 diyen Sezai Karakoç, inanç adamının portesini çizer.
Ölüm, bu gözle bakıldığında, mezar taşlarına çarparak halsizleşen, toprağın altında büsbütün nefessiz kalarak ruhunu teslim eden bir şey değil; mezarların üzerinden sürgün veren bir bahardır. Sezai Karakoç penceresinden ölüm; evin önünde kişneyen safkan bir Arap atıdır. Vakti saati gelince o ata binilerek nehrin öte yakasına geçilir. Kalplerinin ritmi bu küçük kıyamete ayarlı olanlar, nehrin sularından ancak yetecek kadar içerler. Nehrin akışını doğru okuyan da onlardır. Yine onlardır, Nuh’un gemisini dağlarda değil de inancın diriltici soluğunda arayanlar. Ölüm, bedenle ruhun birbirinden ayrılması olarak yorumlanır. Sezai Karakoç, dirilişin defalarca cereyan ettiği yeryüzü ayetlerinden söz ederken, ruhun da henüz yaşarken ölebileceğinden bahseder: “Ruhun ölümünden kastettiğimiz, onun kökten yok oluşu değil, varoluş hikmetinden habersiz oluşu, uzak kalışıdır. Onun gönül aynasından çekilmesidir. Dirilişini tazelemesi için Diri olandan kopmamak gerektiğini unutuşudur. Amentü sularında yıkanarak ölüm kirlerinden arınması gerektiğini bilmezlikten gelmeye başlamasıdır. Allah’tan kaçışıdır. Şeytanın özgürlüğüne, bu ölüm ve koğulma özgürlüğüne, varlığı bir benlik anıtı gibi yorumlamasına özenişidir. Yaratıcıdan gelen şifa ışıklarından, Kur’an ışığından kendini mahrum etmesidir. Cebrail’in nurdan ellerini inkâr ve reddederken, iterken, arkasından Azrail’in mızrağını kaburga kemiğine yemesidir.”7
Kur’an, tüm muhataplarına “sayma ve yığma tutkusu”na kapılan insanlardan söz eder. Anlatılan misaller, dolaylı yoldan birer ikazdır. Ekonomiyi hayatın yegâne belirleyicisi olarak görenlere, bahçe sahiplerinin kıssaları hatırlatılır.
Ancak, insanlar ve onun eliyle kurulan medeniyetler bu çizgiden sapabilir. 19. yüzyıl Avrupası, ekonominin bugün olduğu gibi putlaştırıldığı bir dönemdir. Gün geçtikte kapitalizmin pençeleriyle boğuşan insanlık, nefes almaya hasret hale gelmiştir. İşte bu dönemde, ortaya çıkan Karl Marx, kapitalizm eleştirileriyle ve yazdıklarıyla çağına damgasını vurmuştur. Kıta Avrupa’sında sosyalizme kadar uzanan bir umut halesi olarak görülmüştür. Ne var ki bu umutlar da boşa çıkmıştır. “Maddenin azgınlığıydı bu, dirilişi değil. Maddenin dirilişi, ruhun dirilişinde malzeme olduğu sürece doğru olabilirdi. Marx, belli bir tarih çizgisinin ölüm krizini yakaladı, bir diriliş aşkını değil.” diyen Karakoç, ekonominin ve dolayısıyla maddenin hayatın mutlak belirleyicisi olduğu düşüncesine itiraz eder. Kapitalizm bugün de varlığını sürdürmektedir. Varlığını borçlu olduğu şeylerden birisi ve belki de en önemlisi; sınırdışı edilen ölüm düşüncesidir. Nehrin öte yakasındaki ebedi site gerçi yerindedir ama ona bakan gözlerde miyopluk (uzağı görememe) oluşmuştur. Günümüzün dünyasına dair önemli tespitleri olan Byung-Chul Han’ın: “Ne var ki kapitalizmi bu denli yıkıcı kılan akıldışı büyüme zorlamasını neyin açığa çıkardığı sorusu yanıtsız kalmaktadır. Kapitalizmi kör bir sermaye birikimine zorlayan şey nedir? Burada ölüm gündeme gelir. Kapitalizm ölümün olumsuzlanmasına dayanıyor. Sermaye mutlak bir kayıp olan ölüme karşı biriktirilmedir. Üretim ve büyüme zorlamasını meydana getiren şey ölümdür.”8 sözleri hiç de yabana atılacak gibi değildir. Ölümün olumsuzlanması ile kapitalizmin yükselişi arasında doğrudan bir orantı vardır. Mezarlıkların şehirlerle bağlarının gittikçe kopmaya başlaması da bunun bir uzantısı olsa gerek. Ölümlerin, birer sayıya indirgenmesi de bundan uzak bir sonuç değil. Gözleri sürekli piyasaların iniş-çıkışında olan topluluklar ölümü doğru okuma becerisini elinden kaçırmaktadır. Sezai Karakoç: “Arkanda Doğum Sütunu, önünde Ölüm Sütunu, sana Allah’ın varlığını ilân eden iki anıt, iki kitabedir. Sen onları okumasan da, onlar, yazılarını ilahi bir yazıyla gözler önüne seriyorlar.” cümleleriyle doğum ve ölümün durmadan verdiği dersin önemini anlatır.
Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm; Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm. Ölümlü olma düşüncesi tarihin başından beri insanoğlunun peşini bırakmayan açık yarası olmuştur. Babil kahramanı Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun ölümü üzerine şu sözleri söylemiştir: “Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum.” Gılgamış hepimiz adına konuşuyor, onun ölümden korktuğu gibi hepimiz korkarız ölümden. “Old Men Never Die” orijinal adıyla “Piremard’ha Nemimirand” (Ölümsüzler Köyü), …
Ölümü unutan insanlar, göremezler, duyamazlar. Yarını yaşayamazlar. Tüm hazlar, başarılar, kazançlar şimdi ve hemen olmalıdır onlar için. Bu nedenle ölüm hep talihsizlik olarak gelir. Beklenmedik bir ölümdür onlarınki.
Oysa “hepimiz ölecek yaştayız.”
Sarıp sarmaladım, bağrıma bastım imgeyi. Anladım ki gözsüz görmek ne kadar hırka ise, gördüğüne ermek o kadar derviş.
Körler düğününde ne gelin yadırganır ne damat. Görmektir en büyük kusur.
Evet, tek bir çiçekle baharın bütünü hemen gelmeyecektir elbet…
Ve belki o erken açan çiçek gelecek bahar mevsimini de göremeyecektir. Ama baharın mutlak gelecek ve yaşanılacak bir gerçek olacağının umudunu aşılayacaktır; baharı bekleyenlere…
Bir kelebeğin kanat çırpışının yarattığı etkiyi bilirim… İyimserliğin, umudun boşa kürek çekişin diğer adı olmadığını da… Bir tebessümün nasıl bulaşıcı olduğunu, bir iyiliğin hiçbir zaman unutulup gitmeyeceğini ve yarattığı kalıcı eserleri bilirim…
Sen nelere kadirsin ey Umut!
Sezai Karakoç’un Diriliş Düşüncesi’nde Ölüm Metaforu
“Artık ben gideceğim, ata eğer vuruyorlar,
Hatıralarımı birer birer yakacağım”1
Dünyayı sürgün yeri bilenler, ölüme son değil; bir ara durak olarak bakarlar. Sürgünün zihnimize ilk gelen çağrışımı, kişinin bir yerden başka yere cebren gönderilmesidir. Sürgünlerin atası, insanlığın atası olan Hz. Âdem’in sürgünüdür. O ilk sürgünden bu yana dünya, ‘yitik cennet’e kavuşma yolunda uğranılan geçici mekân değişikliğidir. Ancak bu sürgün, hikmetin yerini bulması ve insanın cennet yurdunu hak etmesi içindir. Yoksa Hristiyan doktrininde olduğu gibi insanı bir günah mirasının darağacında sürekli sallandırmak değildir. Miras alınacak bir şey varsa, Âdem’in, tövbesiyle tekrar düştüğü yerden ayağa kalkmasıdır.
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
Bu bir Sisiphos mitosundaki gibi sonsuz bir tekrar değil, her olgunlaşmada olduğu gibi bir tekrar. Ta oluncaya kadar. Bir deneme bu. Bir tecrübe.” diyerek, sürgünün bir azaba değil; olgunlaşma imkânına kapı araladığını söyler.2
İnsan, sürgünü başka türlü de yorumlayabilir. İnsanların muhayyilesindeki ölüm düşüncesi silikleşmişse, dünyanın ötesi hiçliğe mahkûm olmakla eş anlamlı hale geldiyse; bu durumda “uzatma dünya sürgünümü” seslenişi, dünyevileşmiş kitlelerden biri olma korkusuna, tedirginliğine de işaret eder. Bir yanda yitik cennetin dünyaya vuran gölgelerini yakalama cehdi, öte yanda aşkınlık düşüncesinden kopartılarak “yeryüzü cenneti”nden başka bir cennet tanımayan ideolojilerden yangından kaçarcasına uzaklaşma hali. Sezai Karakoç’ta “diriliş ve ölüm” düşüncesi, bu dengenin taşıyıcılığını üstlenir. Peygamberler ve onların izinde olanlar eliyle kurulan, “Allah siteleri” ilahi olanla uyum halindedir. Medeniyetlerin kıblesi, hakikate yöneldikçe yitik cennet açığa çıkar, hakikatten uzaklaştığındaysa çürüme ve yıkılış kaçınılmaz olur. Medeniyetlerin ve toplumların krizleri vardır. Bu krizleri aşmanın yolu, ilahi site kurucularını ve onların yöntemlerini doğru analiz etmekten geçer. Sezai Karakoç, Kur’an’da aktarılan Peygamber kıssalarına dikkatimizi çeker. Onların, salt tarihsel birer metinler olmadığını, her çağa hitap eden genel ilkeler barındırdığını belirtir. Hz. Âdem’in hatırasından evrensel insana uzanan yol: “Ah! Düşüşsüz insan! Benden övgü bekleme. Düşüşün tadını alamayan insan! Senin yücelerin serinliğinden, arılığından ne haberin vardır? Ruh gecesinin yedi katlı karanlığına batmamış yürek! Sana ışıklar ve aydınlıklar ne der? Ey zindanda bir gece geçirmemiş dost. Güneşe doğru çılgın koşuyu yapacak çocuk olabilir misin? Ey yükseklerden büyük seslerle düşen su, bu yalçın kayalara bir şelale borçlu olduğunu biliyor musun? Sessiz ve dilsiz duran mezartaşı! Kitabendeki çizgiler, iniş ve çıkışı derinleştikçe seni tarihin içine yerleştirir farkında mısın?”3 cümlelerinde görülebilir. Çağını iyi okuyan ve yorumlayan Karakoç, Sarte ve Camus’un sancılı durumlarına da parantezler açar. Camus’un var oluşu ‘saçma’yla (absürd) açıklaması; Sarte’nin ise kural tanımayan, Tanrı’yı da -özgürlükleri kısıtlayıcı olarak gördüğü ve bu yüzden- hesaba katmaya yanaşmadığı “varoluşculuk” düşüncesi, Karakoç tarafından ihtiyatla ve derinlemesine ele alınır. Yine Karakoç, Hz. Âdem üzerinden: “Cennette hiç bir sarsıntıya uğramadan yaşayacak olan insanoğlu mu, yoksa ayağı kayarak yeryüzüne düşen ve orda âb-ı hayatı ararcasına karanlıklar arasında geçen, dünya çilesini çektikten sonra Tanrı’ya özlem duyan insan mı? Seçilmiş olan hangisidir? Şanlı olan hangisidir?”4 sorularını sorarak, insanın esas değer noktasına işaret eder. İnanmış adamların övüncü buradan gelmektedir. Onlar kendilerini ne kaderlerinin efendisi olarak ne de gassalin elindeki meyyit pasifliği içinde görürler. Allah’ın övdüğü siteleri kuracak olanlar bu cemaatin mensuplarıdır. İnsanın meselesi “Ah! Evet, varoluş, bir Yitik Cennetin ortaya çıkarılışı davasıdır. Kavgamızın, iç ve dış kavgamızın sebebi bu. Ölümle hayat arasında iki yana da çarpa çarpa dönüşümüz ve bu başdöndürücü hunide kendimiz gibi dünyamızı döndürüşümüz de bunun için.” 5 cümleleriyle dile getirilir. Evet, ölümle hayat arasındaki gerilim, varoluşa asıl anlamını bağışlayacak olan yegâne unsurdur. Ancak teorik bir ölüm kabulü yahut alışkanlıklarla söylenen “Bir gün öleceğiz” sözleri bu gerilimi sağlayamayacaktır. Bu varoluşu hissedenler, ölüm düşüncesi ve verilmemiş hesapların korkusunun yanı sıra yeryüzü halifeliğinin ağır ve kıymetli yükünün şuurunu kuşanmış insandır.
Ruhun Dirilişi’nde: “İnsan, Allah’a inancını yenilemeli, tazelemelidir. Bir alışkanlık gibi değil. Bir töre gibi bile değil. Bir mirastır bu ama, bir miras gibi de değil. Sanki, ilk ve son insan kendisiymiş gibi, Allah’a inancını tazelemelidir insan.”6 diyen Sezai Karakoç, inanç adamının portesini çizer.
Ölüm, bu gözle bakıldığında, mezar taşlarına çarparak halsizleşen, toprağın altında büsbütün nefessiz kalarak ruhunu teslim eden bir şey değil; mezarların üzerinden sürgün veren bir bahardır. Sezai Karakoç penceresinden ölüm; evin önünde kişneyen safkan bir Arap atıdır. Vakti saati gelince o ata binilerek nehrin öte yakasına geçilir. Kalplerinin ritmi bu küçük kıyamete ayarlı olanlar, nehrin sularından ancak yetecek kadar içerler. Nehrin akışını doğru okuyan da onlardır. Yine onlardır, Nuh’un gemisini dağlarda değil de inancın diriltici soluğunda arayanlar. Ölüm, bedenle ruhun birbirinden ayrılması olarak yorumlanır. Sezai Karakoç, dirilişin defalarca cereyan ettiği yeryüzü ayetlerinden söz ederken, ruhun da henüz yaşarken ölebileceğinden bahseder: “Ruhun ölümünden kastettiğimiz, onun kökten yok oluşu değil, varoluş hikmetinden habersiz oluşu, uzak kalışıdır. Onun gönül aynasından çekilmesidir. Dirilişini tazelemesi için Diri olandan kopmamak gerektiğini unutuşudur. Amentü sularında yıkanarak ölüm kirlerinden arınması gerektiğini bilmezlikten gelmeye başlamasıdır. Allah’tan kaçışıdır. Şeytanın özgürlüğüne, bu ölüm ve koğulma özgürlüğüne, varlığı bir benlik anıtı gibi yorumlamasına özenişidir. Yaratıcıdan gelen şifa ışıklarından, Kur’an ışığından kendini mahrum etmesidir. Cebrail’in nurdan ellerini inkâr ve reddederken, iterken, arkasından Azrail’in mızrağını kaburga kemiğine yemesidir.”7
Ancak, insanlar ve onun eliyle kurulan medeniyetler bu çizgiden sapabilir. 19. yüzyıl Avrupası, ekonominin bugün olduğu gibi putlaştırıldığı bir dönemdir. Gün geçtikte kapitalizmin pençeleriyle boğuşan insanlık, nefes almaya hasret hale gelmiştir. İşte bu dönemde, ortaya çıkan Karl Marx, kapitalizm eleştirileriyle ve yazdıklarıyla çağına damgasını vurmuştur. Kıta Avrupa’sında sosyalizme kadar uzanan bir umut halesi olarak görülmüştür. Ne var ki bu umutlar da boşa çıkmıştır. “Maddenin azgınlığıydı bu, dirilişi değil. Maddenin dirilişi, ruhun dirilişinde malzeme olduğu sürece doğru olabilirdi. Marx, belli bir tarih çizgisinin ölüm krizini yakaladı, bir diriliş aşkını değil.” diyen Karakoç, ekonominin ve dolayısıyla maddenin hayatın mutlak belirleyicisi olduğu düşüncesine itiraz eder. Kapitalizm bugün de varlığını sürdürmektedir. Varlığını borçlu olduğu şeylerden birisi ve belki de en önemlisi; sınırdışı edilen ölüm düşüncesidir. Nehrin öte yakasındaki ebedi site gerçi yerindedir ama ona bakan gözlerde miyopluk (uzağı görememe) oluşmuştur. Günümüzün dünyasına dair önemli tespitleri olan Byung-Chul Han’ın: “Ne var ki kapitalizmi bu denli yıkıcı kılan akıldışı büyüme zorlamasını neyin açığa çıkardığı sorusu yanıtsız kalmaktadır. Kapitalizmi kör bir sermaye birikimine zorlayan şey nedir? Burada ölüm gündeme gelir. Kapitalizm ölümün olumsuzlanmasına dayanıyor. Sermaye mutlak bir kayıp olan ölüme karşı biriktirilmedir. Üretim ve büyüme zorlamasını meydana getiren şey ölümdür.”8 sözleri hiç de yabana atılacak gibi değildir. Ölümün olumsuzlanması ile kapitalizmin yükselişi arasında doğrudan bir orantı vardır. Mezarlıkların şehirlerle bağlarının gittikçe kopmaya başlaması da bunun bir uzantısı olsa gerek. Ölümlerin, birer sayıya indirgenmesi de bundan uzak bir sonuç değil. Gözleri sürekli piyasaların iniş-çıkışında olan topluluklar ölümü doğru okuma becerisini elinden kaçırmaktadır. Sezai Karakoç: “Arkanda Doğum Sütunu, önünde Ölüm Sütunu, sana Allah’ın varlığını ilân eden iki anıt, iki kitabedir. Sen onları okumasan da, onlar, yazılarını ilahi bir yazıyla gözler önüne seriyorlar.” cümleleriyle doğum ve ölümün durmadan verdiği dersin önemini anlatır.
Kaynakça
İlgili Yazılar
Ölümsüzler Köyü
Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm; Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm. Ölümlü olma düşüncesi tarihin başından beri insanoğlunun peşini bırakmayan açık yarası olmuştur. Babil kahramanı Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun ölümü üzerine şu sözleri söylemiştir: “Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum.” Gılgamış hepimiz adına konuşuyor, onun ölümden korktuğu gibi hepimiz korkarız ölümden. “Old Men Never Die” orijinal adıyla “Piremard’ha Nemimirand” (Ölümsüzler Köyü), …
Ölüm Konuşur
Ölümü unutan insanlar, göremezler, duyamazlar. Yarını yaşayamazlar. Tüm hazlar, başarılar, kazançlar şimdi ve hemen olmalıdır onlar için. Bu nedenle ölüm hep talihsizlik olarak gelir. Beklenmedik bir ölümdür onlarınki.
Oysa “hepimiz ölecek yaştayız.”
Göz, Şiir ve Yedi
Sarıp sarmaladım, bağrıma bastım imgeyi. Anladım ki gözsüz görmek ne kadar hırka ise, gördüğüne ermek o kadar derviş.
Körler düğününde ne gelin yadırganır ne damat. Görmektir en büyük kusur.
Bir Çiçekle Bahar Gelmez Bilirim…
Evet, tek bir çiçekle baharın bütünü hemen gelmeyecektir elbet…
Ve belki o erken açan çiçek gelecek bahar mevsimini de göremeyecektir. Ama baharın mutlak gelecek ve yaşanılacak bir gerçek olacağının umudunu aşılayacaktır; baharı bekleyenlere…
Bir kelebeğin kanat çırpışının yarattığı etkiyi bilirim… İyimserliğin, umudun boşa kürek çekişin diğer adı olmadığını da… Bir tebessümün nasıl bulaşıcı olduğunu, bir iyiliğin hiçbir zaman unutulup gitmeyeceğini ve yarattığı kalıcı eserleri bilirim…
Sen nelere kadirsin ey Umut!