Bilindiği kadarıyla canlılar arasında ontolojik gerçekliğinin farkında olan, diğer bir ifadeyle var olduğunun farkında olan insandır. Bu ontolojik farkındalık ve bilinç hâli tarih boyunca insanın kim, ne, nasıl, neden olduğu sorularının sorulmasına da neden olmuştur. Dinlerden mitolojilere, ideolojilerden felsefeye pek çok disiplin bu konuyu anlamlandırmaya çalışmıştır. Bilinen yazılı kültür içerisinde insanın ontolojik gerçekliği, uzun bir dönem dinler tarafından izah edilmeye çalışılmıştır. Özellikle Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık bu konuda tarihin önemli bir diliminde toplumlar için anlamlandırıcı unsur olarak kendini göstermiştir. Bu arada, ‘din sadece İslâm’dı. Diğerleri bu inancın insan eliyle yozlaşmış hâlidir. Hz. Âdem’den bu yana bütün resûl ve nebiler İslâm adına gelmiştir’ minvalinde itirazlar gelebilir. Elbette bu doğrudur, İslâmî paradigma bu şekilde bir anlatıma sahiptir.
Dinlerin büyük çoğunluğunun temel paradigması insanın yaratıcısına kulluk etmek için dünyaya gelmiş olmasıdır. Yani hayat, teleolojiktir/erekseldir/amaçsaldır. İnsanın var olmasının dinler açısından ilâhî bir amacı vardır. Bu da en genel anlamıyla kulluk etmektir. Kulluk nasıl yapılır sorusuna, ibadet etmekten adaletli davranmaya, işi ehline vermekten tevhidî bir itikada sahip olmak gibi onlarca cevap verilebilir. Özellikle İslâm teolojisi bağlamında düşünülecek olursa; insan, -farklı mezheplerde çeşitli yorumlar olmakla beraber- irade sahibi, tercih yapabilen, özgür bir varlıktır. İslâm düşünce geleneğinde Cebriye mezhebi insan iradesini ikinci plana atıp, günlük hayattaki fiillerin ortaya çıkışını aşkın yaratıcıya atfederken; Mu’tezile kişinin fiillerinin yaratıcısı olduğunu ifade etmektedir. Mu’tezile ve Cebriye arasında çok fazla farklı tonda yorumlar da mevcuttur.
İnsanın kim, ne, nasıl, neden var olduğu sorularına din ve Tanrı olgularının dışlanarak cevap verildiği Batı düşünce tarihinin son iki yüz yılında cevabın farklılaştığına şahit olunmaktadır. Avrupa’da yaşanan bin yıllık feodal dönem neticesinde insanın iradî bir varlık olmanın ötesinde biat ederek kurtulacağı inancı, kilisenin resmi öğretisi konumundaydı. Hristiyan teolojisinde Rab insanı yaratmakta, insan cennette O’na karşı gelmekte, bu yüzden insan cezalandırılmak için cennetten kovulmakta ve her doğan insan da doğuştan günahkâr olmaktadır. Daha sonra Tanrı, bir oğul göndermektedir. Hz. İsa, Hristiyan teolojisinde Tanrı’nın oğlu olan bir Tanrı’dır. Bu oğul Tanrı, bütün insanlık için kendini feda etmekte, kefaret ödemektedir. Ondan sonra gelenlerin de kurtuluşa erebilmesi için Hz. İsa’nın krallığına boyun eğmesi yani Hristiyan olması yeterlidir. Bu düşünce Batı’da kilise eliyle kurumsallaşmakta ve bin yıl boyunca bu “günahkâr doğum” üzerinden toplumlar tahakküm altında tutulmaktadır.
Batı düşünce geleneğinde bin yıllık feodal dönemde kiliseye, doğal olarak bilme metoduna ve “söz”e hâkim olan, kendi büyük anlatısı dışında alternatiflerin ortaya çıkmasına ve yaşamasına izin vermeyen din adamları sınıfı modernleşmeyle beraber yıkılmıştır.
Bu süreç en genel tabirle, Reform ve Rönesans ile başlamakta, aydınlanma ile kemâle ermektedir. Pozitivizm ve materyalizm de bu düşünsel değişimin en önemli dayanaklarından birisini teşkil etmektedir. Pozitivizmin temel maksadı bilme yöntemini din adamlarının elinden almak amacıyla herkes için geçerli kurallar icat etmektir. Ampirizm/Empirizm olarak ifade edilen bu olgu, deney, gözlem ve tekrarlanabilme üzerine bina edilmektedir. Bir şeyin değerli bilgi, hatta bilgi sayılabilmesi için bu üç yöntemin eleğinden geçmesi şartı getirildi. Materyalizm ise, kâinatın açıklanmasında maddi unsurların merkeze alınmasını, her şeyin madde ve ona içkin olan kuvvet ile açıklanmasını ihtiva etmektedir. Pozitivizm ve materyalizm, din adamlarının bilgi üretme gücünü elinden almış olmasına rağmen insanın ortaya çıkışını açıklayamadıkları için yeni bir büyük anlatının ortaya çıkması gecikmektedir. Bu mânâda ortaya Charles Robert Darwin çıkmaktadır. Çünkü insanın ortaya çıkışı teolojik olarak açıklandıkça pozitivizm ve materyalizm, yaratıcının yaratım hikmetinin izahının ötesinde bir anlama sahip olamamaktadır. İnsan yaratılmışsa bir yaratıcı vardır ve hayat da mecburen bir yaratıcının merkeze alındığı bir olgu olarak izah edilmek zorundadır. Hayatın bütün şubelerini yeniden izah eden modern Batı düşünce geleneği bir süre insan mefhumunda tıkanıklık yaşamış ve bu tıkanıklığı da Darwin aşmıştır. Darwin’den önce bu mesele üzerine kafa yoran çok fazla düşünür olmasına rağmen, Darwin bu durumu en derli toplu şekilde açıklayan düşünürdür. Bu yüzden evrim teorisinin diğer adı Darwinizm’dir.
Darwin, 1859 yılında “Türlerin Kökeni” adlı eserini yayınlamakta ve bu eser çok ciddi yankı uyandırmaktadır. Bu eserinde insan hariç bütün canlıların evrim ile ortaya çıktığını, bu süreçte hayat mücadelesi ve doğal seleksiyonun etkisinin olduğunu öne sürmektedir. Darwin 1871 yılında “İnsanın Türeyişi” adlı eserini kaleme almakta ve insanın ortaya çıkışının da diğer türler gibi olduğunu ifade etmektedir. Evrim kavramını bir var oluş olarak ortaya atmasını Darwin, Mathus’un nüfus teoremi ve Spencer’ın en iyinin hayatta kalması (survival of fittest) yaklaşımlarından etkilenmesi sonucu ortaya çıktığını da açıkça ifade etmektedir. İnsanın ortaya çıkışını bir adım daha ileri götüren Darwin, modern psikolojiyi inşa edecek olan eseri olan “İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi” adlı eserini kaleme almıştır. İnsanı biyolojiye indirgeyerek tanımlayan bu yaklaşım zamanla ilmî disiplinlere sirayet etmekte ve psikolojiden pedagojiye, sosyolojiden ekonomiye, antropolojiden siyasal bilimlere kadar neredeyse her yerde kendine bir karşılık bulmaktadır. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın birinci yarısında bilimsel hakikatler adı altında Darwinizm kutsanmakta, insan, hayat ve eşya için tek hakikat olarak görülmektedir. Öjenizm ile insan ırkı ıslah edilmeye çalışılmakta, zekâ testleri ile insanlar kısırlaştırılmakta, emperyalizme bilimsel meşruiyet üretilmekte, siyah insanların başka tür olduğu iddia edilmekte, insanların kafatasları ölçülmekte, kan grupları ile saf kan bulunmaya çalışılmaktadır. Böyle yüzlerce örnek çeşitli ülkelerde farklı yansımaları ile ortaya çıkmaktadır.
Birinci Dünya Savaşı üzerine çalışma yapan pek çok bilim insanı bu savaşı insanın evrim draması olarak nitelemektedir. İnsanın zaruri istikametinin savaş olduğuna inanan Darwinci görüş, savaşın hayatın tek gerçekliği olduğunu öne sürmekte ve insan biyolojisinin dışında başka bir hakikatin olmadığını iddia etmektedir. Doğanın evrim kanunu olarak ifade edilen bu yaklaşıma göre insan; biyolojik, sosyal, siyasal, ekonomik, psikolojik olarak var olabilmesi için sürekli bir savaş vermek zorundadır. Eğer savaş vermeyi, mücadele etmeyi bırakırsa, yenilip yok olacaktır. II. Dünya Savaşı’na bakıldığında da aynı durum görülecektir. Bu dünya savaşının ortaya çıkmasında en önemli unsurlardan birisinin Darwinci yaklaşım olduğu, dönemin kaynakları tarandığında açıkça kendini göstermektedir. Üstün-insanı oluşturmak isteyen liderler bunu hem sosyal politikaları ile yapmaya çalışırlarken, diğer yandan da hem içerde hem de dışardaki var oluş mücadelesini kazanmak istemektedirler. Çünkü yaklaşıma göre insan salt biyolojik bir varlıktır, doğasında savaş ve mücadele vardır, daha iyi olabilmesi için toplum içinde hasta, sakat vb. bütün dezavantajlı bireylerin bir şekilde ortadan kalkması gerekmektedir.
Darwinci yaklaşım insanı salt bir biyolojik varlık olarak tanımlamakta ve sirayet ettiği farklı disiplinlerde bu durumu farklı açılardan izah etmeye çalışmaktadır. Örneğin modern psikolojinin kurucularının büyük çoğunluğu insan gelişimini tanımlarlarken belli bir yaş dönemine kadar durumu izah ederler. Bunun nedeni evrim ve ilerleme fikrinin etkisidir. Çünkü orta yaş ve sonrası biyolojik anlamda ilerleme olmadığı için Sigmund Freud başta olmak üzere, Lawrence Kohlberg, Erik Erikson ve Jean Piaget gibi isimler bu yaş dilimini göz ardı edip teorilerine almamışlardır. Bu biyo-kaderci yaklaşıma göre insanın genelde hâkim olmadığı, maruz kaldığı dönem inşa olduğu dönemdir. Bilincinin ortaya çıktığı, tercihlerinin ortaya çıktığı olgunluk dönemi ise, önceki dönemin yansımasıdır. Bu yaklaşımlar üzerine bir nesil yetiştirilmekte ve bu insanlar tanrısal kaderciliğin ve amaçsallığın/erekselliğin karşısına, biyolojik kaderi ve var oluş mücadelesini koymaktadırlar.
Biyo-kaderci yaklaşımın özellikle II. Dünya Savaşı sonrası dönemde özellikle öjenizm ve ırkçılığın lanetlenmesi ile ortadan kalktığı düşünülse de tam tersi form değiştirerek varlığını daha da etkin bir şekilde devam ettirmektedir.
Döneminin en çok okunan bilim kitaplarından olan Richard Dawkins tarafından 1976 yılında yazılan “Gen Bencildir” adlı eser, insanın müdahale edemediği bir biyoloji üzerinden bencil olmanın insanın en büyük hakikati olduğu ifade edilmeye çalışılmaktadır. Özellikle son dönemlerdeki nörolink ve yapay zekâ gibi çalışmalar da biyo-kaderci yaklaşımın hayatın bütün alanlarına sokulmaya çalışıldığının en büyük göstergesidir. Sonradan Darwinizm üzerinden yeniden yaratılan biyo-kaderci insanın geldiği etik, ahlâk ve değer seviyesinden memnun olmayan Batılı aydınlar, bu yüzden insana karşı teknolojiyi ortaya koymakta ve transhümanizm isimli bir teori ortaya atmaktadırlar. Biyolojik anlamda kötü olduğuna inandırılan insanın, doğaya, hayata, diğer insanlara verdiği zarar üzerinden canlı yaşamın devamı için bir nevi yok edilmesinin önerildiği bir yaklaşımdır. Bu yüzden bu biyo-kaderci yaklaşım terkedilip yerine otantik ve fıtrî olana dönüşüm sağlanmazsa insanlığın bu insana tahammülünün kalmadığını anlamak için üstün bir zekâya gerek yoktur. Yaşanılan her şey bu durumu kanıtlama konusunda oldukça fazla done vermektedir.
Tedavinin bir netice vermesi için doğru bir teşhis şarttır. Yukarıda özetlenen fikirler İslam âleminin hâl-i pür melali ile içtihat kapısının kapanması arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurmakta dolayısıyla çözümü de burada aramaktadır. Peki, esas mesele hukuki değilse o zaman ne olacaktır?
Pek çok yaklaşım ilk insan, ilk toplum ve ilk(el) devlet organizasyonu gibi evrimci bir paradigma ile tanımlama yapsa da bilinen tarihi bilgide devlet mefhumu neredeyse insan ile yaşıt durumdadır. Tarihte pek çok devlet bugün anlaşılan aşkın bir yapıda olmasa da siyasal bir organizasyon olarak her daim varlığını devam ettirmiştir.
Ebeveynlik, ahlâk mimarisinin en görünmez ama en etkili sanatıdır. Çocuğa bırakılacak en büyük miras, gösterişli eşyalar değil, erdemli melekeler olmalıdır. Çünkü huylar, melekeye dönüştükçe davranış bilinçten bağımsız bir zarafet kazanır. O zarafet, yetişkinlikte bile çocuğun hareketlerinde sürer: konuşurken ses tonunda, susarken duruşunda…
“Kadın”ve “İslam’ın kadına bakışı” meselesi beni her zaman için ilgilendiren konuların başında gelmiştir. Başta İslam düşüncesinin ve Müslüman kadının hayatı kuşatan önemli noktalarda yer alamamasının nedeni yukarıda saydığım, örneklerini çoğaltabileceğimiz “donmuş zihniyet” olduğu açıkça görülmektedir. Kadın konusundaki bakış açısı dinin özünden ve derinliğinden uzaklaşmış adeta taşlaşmış bir düşüncenin ürünüdür. Sözünü ettiğim bakış açısı, kadının İslam’daki ve sosyal hayattaki konumu konusunda zamanın şartlarına ve İslam’ın maslahatına uygun şekilde düşünce üretmek şöyle dursun aksine kadının sosyal alanda yer almasını tehlikeli addetmektedir.
Yaratılmış olanı Yaratıcıdan ayıran en temel özelliklerden biri de sınırlı ve sonlu olma durumudur. Bir varlık hâline gelme durumunun söz konusu olması her daim soyut ya da somut sınırların çizilmesiyle mümkün olur. Çünkü sınırsızlık ya da sonsuzluk aslında bir çeşit yokluk formu olarak da düşünülebilir; bu sebeple bu hikâye aynı zamanda yokluktan varlığa, ademden Âdem’e geçiş hikâyesidir.
“İnsan”ın Yapısal Dönüşümü: Teo-Kadercilikten Biyo-Kaderciliğe
Bilindiği kadarıyla canlılar arasında ontolojik gerçekliğinin farkında olan, diğer bir ifadeyle var olduğunun farkında olan insandır. Bu ontolojik farkındalık ve bilinç hâli tarih boyunca insanın kim, ne, nasıl, neden olduğu sorularının sorulmasına da neden olmuştur. Dinlerden mitolojilere, ideolojilerden felsefeye pek çok disiplin bu konuyu anlamlandırmaya çalışmıştır. Bilinen yazılı kültür içerisinde insanın ontolojik gerçekliği, uzun bir dönem dinler tarafından izah edilmeye çalışılmıştır. Özellikle Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık bu konuda tarihin önemli bir diliminde toplumlar için anlamlandırıcı unsur olarak kendini göstermiştir. Bu arada, ‘din sadece İslâm’dı. Diğerleri bu inancın insan eliyle yozlaşmış hâlidir. Hz. Âdem’den bu yana bütün resûl ve nebiler İslâm adına gelmiştir’ minvalinde itirazlar gelebilir. Elbette bu doğrudur, İslâmî paradigma bu şekilde bir anlatıma sahiptir.
Dinlerin büyük çoğunluğunun temel paradigması insanın yaratıcısına kulluk etmek için dünyaya gelmiş olmasıdır. Yani hayat, teleolojiktir/erekseldir/amaçsaldır. İnsanın var olmasının dinler açısından ilâhî bir amacı vardır. Bu da en genel anlamıyla kulluk etmektir. Kulluk nasıl yapılır sorusuna, ibadet etmekten adaletli davranmaya, işi ehline vermekten tevhidî bir itikada sahip olmak gibi onlarca cevap verilebilir. Özellikle İslâm teolojisi bağlamında düşünülecek olursa; insan, -farklı mezheplerde çeşitli yorumlar olmakla beraber- irade sahibi, tercih yapabilen, özgür bir varlıktır. İslâm düşünce geleneğinde Cebriye mezhebi insan iradesini ikinci plana atıp, günlük hayattaki fiillerin ortaya çıkışını aşkın yaratıcıya atfederken; Mu’tezile kişinin fiillerinin yaratıcısı olduğunu ifade etmektedir. Mu’tezile ve Cebriye arasında çok fazla farklı tonda yorumlar da mevcuttur.
İnsanın kim, ne, nasıl, neden var olduğu sorularına din ve Tanrı olgularının dışlanarak cevap verildiği Batı düşünce tarihinin son iki yüz yılında cevabın farklılaştığına şahit olunmaktadır. Avrupa’da yaşanan bin yıllık feodal dönem neticesinde insanın iradî bir varlık olmanın ötesinde biat ederek kurtulacağı inancı, kilisenin resmi öğretisi konumundaydı. Hristiyan teolojisinde Rab insanı yaratmakta, insan cennette O’na karşı gelmekte, bu yüzden insan cezalandırılmak için cennetten kovulmakta ve her doğan insan da doğuştan günahkâr olmaktadır. Daha sonra Tanrı, bir oğul göndermektedir. Hz. İsa, Hristiyan teolojisinde Tanrı’nın oğlu olan bir Tanrı’dır. Bu oğul Tanrı, bütün insanlık için kendini feda etmekte, kefaret ödemektedir. Ondan sonra gelenlerin de kurtuluşa erebilmesi için Hz. İsa’nın krallığına boyun eğmesi yani Hristiyan olması yeterlidir. Bu düşünce Batı’da kilise eliyle kurumsallaşmakta ve bin yıl boyunca bu “günahkâr doğum” üzerinden toplumlar tahakküm altında tutulmaktadır.
Bu süreç en genel tabirle, Reform ve Rönesans ile başlamakta, aydınlanma ile kemâle ermektedir. Pozitivizm ve materyalizm de bu düşünsel değişimin en önemli dayanaklarından birisini teşkil etmektedir. Pozitivizmin temel maksadı bilme yöntemini din adamlarının elinden almak amacıyla herkes için geçerli kurallar icat etmektir. Ampirizm/Empirizm olarak ifade edilen bu olgu, deney, gözlem ve tekrarlanabilme üzerine bina edilmektedir. Bir şeyin değerli bilgi, hatta bilgi sayılabilmesi için bu üç yöntemin eleğinden geçmesi şartı getirildi. Materyalizm ise, kâinatın açıklanmasında maddi unsurların merkeze alınmasını, her şeyin madde ve ona içkin olan kuvvet ile açıklanmasını ihtiva etmektedir. Pozitivizm ve materyalizm, din adamlarının bilgi üretme gücünü elinden almış olmasına rağmen insanın ortaya çıkışını açıklayamadıkları için yeni bir büyük anlatının ortaya çıkması gecikmektedir. Bu mânâda ortaya Charles Robert Darwin çıkmaktadır. Çünkü insanın ortaya çıkışı teolojik olarak açıklandıkça pozitivizm ve materyalizm, yaratıcının yaratım hikmetinin izahının ötesinde bir anlama sahip olamamaktadır. İnsan yaratılmışsa bir yaratıcı vardır ve hayat da mecburen bir yaratıcının merkeze alındığı bir olgu olarak izah edilmek zorundadır. Hayatın bütün şubelerini yeniden izah eden modern Batı düşünce geleneği bir süre insan mefhumunda tıkanıklık yaşamış ve bu tıkanıklığı da Darwin aşmıştır. Darwin’den önce bu mesele üzerine kafa yoran çok fazla düşünür olmasına rağmen, Darwin bu durumu en derli toplu şekilde açıklayan düşünürdür. Bu yüzden evrim teorisinin diğer adı Darwinizm’dir.
Darwin, 1859 yılında “Türlerin Kökeni” adlı eserini yayınlamakta ve bu eser çok ciddi yankı uyandırmaktadır. Bu eserinde insan hariç bütün canlıların evrim ile ortaya çıktığını, bu süreçte hayat mücadelesi ve doğal seleksiyonun etkisinin olduğunu öne sürmektedir. Darwin 1871 yılında “İnsanın Türeyişi” adlı eserini kaleme almakta ve insanın ortaya çıkışının da diğer türler gibi olduğunu ifade etmektedir. Evrim kavramını bir var oluş olarak ortaya atmasını Darwin, Mathus’un nüfus teoremi ve Spencer’ın en iyinin hayatta kalması (survival of fittest) yaklaşımlarından etkilenmesi sonucu ortaya çıktığını da açıkça ifade etmektedir. İnsanın ortaya çıkışını bir adım daha ileri götüren Darwin, modern psikolojiyi inşa edecek olan eseri olan “İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi” adlı eserini kaleme almıştır. İnsanı biyolojiye indirgeyerek tanımlayan bu yaklaşım zamanla ilmî disiplinlere sirayet etmekte ve psikolojiden pedagojiye, sosyolojiden ekonomiye, antropolojiden siyasal bilimlere kadar neredeyse her yerde kendine bir karşılık bulmaktadır. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın birinci yarısında bilimsel hakikatler adı altında Darwinizm kutsanmakta, insan, hayat ve eşya için tek hakikat olarak görülmektedir. Öjenizm ile insan ırkı ıslah edilmeye çalışılmakta, zekâ testleri ile insanlar kısırlaştırılmakta, emperyalizme bilimsel meşruiyet üretilmekte, siyah insanların başka tür olduğu iddia edilmekte, insanların kafatasları ölçülmekte, kan grupları ile saf kan bulunmaya çalışılmaktadır. Böyle yüzlerce örnek çeşitli ülkelerde farklı yansımaları ile ortaya çıkmaktadır.
Birinci Dünya Savaşı üzerine çalışma yapan pek çok bilim insanı bu savaşı insanın evrim draması olarak nitelemektedir. İnsanın zaruri istikametinin savaş olduğuna inanan Darwinci görüş, savaşın hayatın tek gerçekliği olduğunu öne sürmekte ve insan biyolojisinin dışında başka bir hakikatin olmadığını iddia etmektedir. Doğanın evrim kanunu olarak ifade edilen bu yaklaşıma göre insan; biyolojik, sosyal, siyasal, ekonomik, psikolojik olarak var olabilmesi için sürekli bir savaş vermek zorundadır. Eğer savaş vermeyi, mücadele etmeyi bırakırsa, yenilip yok olacaktır. II. Dünya Savaşı’na bakıldığında da aynı durum görülecektir. Bu dünya savaşının ortaya çıkmasında en önemli unsurlardan birisinin Darwinci yaklaşım olduğu, dönemin kaynakları tarandığında açıkça kendini göstermektedir. Üstün-insanı oluşturmak isteyen liderler bunu hem sosyal politikaları ile yapmaya çalışırlarken, diğer yandan da hem içerde hem de dışardaki var oluş mücadelesini kazanmak istemektedirler. Çünkü yaklaşıma göre insan salt biyolojik bir varlıktır, doğasında savaş ve mücadele vardır, daha iyi olabilmesi için toplum içinde hasta, sakat vb. bütün dezavantajlı bireylerin bir şekilde ortadan kalkması gerekmektedir.
Darwinci yaklaşım insanı salt bir biyolojik varlık olarak tanımlamakta ve sirayet ettiği farklı disiplinlerde bu durumu farklı açılardan izah etmeye çalışmaktadır. Örneğin modern psikolojinin kurucularının büyük çoğunluğu insan gelişimini tanımlarlarken belli bir yaş dönemine kadar durumu izah ederler. Bunun nedeni evrim ve ilerleme fikrinin etkisidir. Çünkü orta yaş ve sonrası biyolojik anlamda ilerleme olmadığı için Sigmund Freud başta olmak üzere, Lawrence Kohlberg, Erik Erikson ve Jean Piaget gibi isimler bu yaş dilimini göz ardı edip teorilerine almamışlardır. Bu biyo-kaderci yaklaşıma göre insanın genelde hâkim olmadığı, maruz kaldığı dönem inşa olduğu dönemdir. Bilincinin ortaya çıktığı, tercihlerinin ortaya çıktığı olgunluk dönemi ise, önceki dönemin yansımasıdır. Bu yaklaşımlar üzerine bir nesil yetiştirilmekte ve bu insanlar tanrısal kaderciliğin ve amaçsallığın/erekselliğin karşısına, biyolojik kaderi ve var oluş mücadelesini koymaktadırlar.
Döneminin en çok okunan bilim kitaplarından olan Richard Dawkins tarafından 1976 yılında yazılan “Gen Bencildir” adlı eser, insanın müdahale edemediği bir biyoloji üzerinden bencil olmanın insanın en büyük hakikati olduğu ifade edilmeye çalışılmaktadır. Özellikle son dönemlerdeki nörolink ve yapay zekâ gibi çalışmalar da biyo-kaderci yaklaşımın hayatın bütün alanlarına sokulmaya çalışıldığının en büyük göstergesidir. Sonradan Darwinizm üzerinden yeniden yaratılan biyo-kaderci insanın geldiği etik, ahlâk ve değer seviyesinden memnun olmayan Batılı aydınlar, bu yüzden insana karşı teknolojiyi ortaya koymakta ve transhümanizm isimli bir teori ortaya atmaktadırlar. Biyolojik anlamda kötü olduğuna inandırılan insanın, doğaya, hayata, diğer insanlara verdiği zarar üzerinden canlı yaşamın devamı için bir nevi yok edilmesinin önerildiği bir yaklaşımdır. Bu yüzden bu biyo-kaderci yaklaşım terkedilip yerine otantik ve fıtrî olana dönüşüm sağlanmazsa insanlığın bu insana tahammülünün kalmadığını anlamak için üstün bir zekâya gerek yoktur. Yaşanılan her şey bu durumu kanıtlama konusunda oldukça fazla done vermektedir.
Öğr. Gör. Ragıp Ergün, Artvin Çoruh Üniversitesi.
İlgili Yazılar
İslam Dünyasının “Geri” Kalması ve İslam Hukukunda İçtihat Kapısı
Tedavinin bir netice vermesi için doğru bir teşhis şarttır. Yukarıda özetlenen fikirler İslam âleminin hâl-i pür melali ile içtihat kapısının kapanması arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurmakta dolayısıyla çözümü de burada aramaktadır. Peki, esas mesele hukuki değilse o zaman ne olacaktır?
İnsanın Laneti ve Hikmeti Arasında Devletin Modern Hali
Pek çok yaklaşım ilk insan, ilk toplum ve ilk(el) devlet organizasyonu gibi evrimci bir paradigma ile tanımlama yapsa da bilinen tarihi bilgide devlet mefhumu neredeyse insan ile yaşıt durumdadır. Tarihte pek çok devlet bugün anlaşılan aşkın bir yapıda olmasa da siyasal bir organizasyon olarak her daim varlığını devam ettirmiştir.
Yüzün Işığı, Kökün Karanlığı: Ahlâkın Görünmez Toprağı
Ebeveynlik, ahlâk mimarisinin en görünmez ama en etkili sanatıdır. Çocuğa bırakılacak en büyük miras, gösterişli eşyalar değil, erdemli melekeler olmalıdır. Çünkü huylar, melekeye dönüştükçe davranış bilinçten bağımsız bir zarafet kazanır. O zarafet, yetişkinlikte bile çocuğun hareketlerinde sürer: konuşurken ses tonunda, susarken duruşunda…
Duvarların Ötesine Yolculuk; İslam Düşünce Geleneğinde Kadın
“Kadın”ve “İslam’ın kadına bakışı” meselesi beni her zaman için ilgilendiren konuların başında gelmiştir. Başta İslam düşüncesinin ve Müslüman kadının hayatı kuşatan önemli noktalarda yer alamamasının nedeni yukarıda saydığım, örneklerini çoğaltabileceğimiz “donmuş zihniyet” olduğu açıkça görülmektedir. Kadın konusundaki bakış açısı dinin özünden ve derinliğinden uzaklaşmış adeta taşlaşmış bir düşüncenin ürünüdür. Sözünü ettiğim bakış açısı, kadının İslam’daki ve sosyal hayattaki konumu konusunda zamanın şartlarına ve İslam’ın maslahatına uygun şekilde düşünce üretmek şöyle dursun aksine kadının sosyal alanda yer almasını tehlikeli addetmektedir.
Günah ve Tövbe İlişkisine Sınır Kavramı Üzerinden Varoluşsal Bir Bakış
Yaratılmış olanı Yaratıcıdan ayıran en temel özelliklerden biri de sınırlı ve sonlu olma durumudur. Bir varlık hâline gelme durumunun söz konusu olması her daim soyut ya da somut sınırların çizilmesiyle mümkün olur. Çünkü sınırsızlık ya da sonsuzluk aslında bir çeşit yokluk formu olarak da düşünülebilir; bu sebeple bu hikâye aynı zamanda yokluktan varlığa, ademden Âdem’e geçiş hikâyesidir.