Canan gide rindân dağıla mey ola rizân böyle gecenin hayr umulur mu seherinde
Hayr umma eğer sadr-ı cihan olsa da Bilfarz her kim ki hasâset ola ırk u güherinde
Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim Gaflet ile görmez kuyuyu rehgüzerinde
Anlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât Bin türlü teseyyüb bulunur hanelerinde
Ayînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde
Ziya Paşa
Şehirli ve köylü dindarlığı konuları ele alınınca evvela yolumuzun üzerindeki karanlık, karışık ve uzun mesailerle dolu geçitleri görmemiz gerekiyor. Biz halk muhayyilesinin keyfine göre bir şehirlilikten bahsedebiliriz ama meşrutiyetten bu yana insanımızın hem estetiğini hem de ruhunu rencide etmiş, kültürden, sanata ve mimariye kadar sayısız tehlikeler, karışık ve huzur kaçıran çabalarla dolu bozulmalar karşısında, bugün hâlâ şehirlilik ruhumuzdan bahsedebilir miyiz? Sanmıyorum… Şehirlilik sadece bir modernite değil, hatta hiçbir şekilde modernizm değil, esas itibariyle bir tür medeniyet temsilidir de aynı zamanda. Bu mânâda baktığımızda bizde şehirlilik bir medeniyet temsilinden ziyade, köyden de geleneklerinden de uzaklaşmış, memuriyet, esnaflık ve tüketime dayanan alafranga bir hayatın içindeki kuru ve amaçsız kalabalıklardan ibarettir. Evrensel mânâda bir şeylere ulaşamadan, irfana dayalı öz cevherini bulmadan, devrin entelektüel ihtiyaçlarını göremeden ve hiçbir ayırdedici nitelik ortaya koyamadan ancak sıradanlaşmış halk muhayyilesindeki kaba ve yavan bir şehirliliği yaşarsınız. Bizim milletimiz, pek çok hâdisenin ağırlığını sanki bir kader öyküsü gibi yaşamış ama kendisini sevk eden bu hâdiselerin ne mânâya geldiğini bir türlü kavrayamamıştır. Birinci husus budur. Önce şehrin alafrangalığı ve temelinden sarsılmış dünyaları içinde yaşayan kalabalıkların din algılarını keskin bir sınırla ve net çizgilerle belirlememiz gerekmektedir. Dinin bütün ahlâkî ögeleri de dâhil olmak üzere dosdoğru anlaşılıp bireyin bütün hayatına nasıl egemen olabileceği hususundaki kaygılarımıza, tasalarımıza ancak boşa harcanmamış çabalarla son verilebilir. Hayatın ve inançların içine eklemlenmiş öylesine ayartıcı mefhumlar ve bilinci çürütücü algılamalar vardır ki, onlar bir kere toplum hayatına dâhil edildi mi, onları ortadan kaldırabilmeniz artık kolay değildir. Hele hele doğuştan bütün kültürel imtiyazların kendisinde olduğuna inanan ve bu sebeple de kendilerini kalburüstü gören çok ileri gitmiş liyakatsiz kadrolar ortadayken. Gerçek bir dinin varlığı kendi tezlerini yüksek bir bilinçle ortaya koyabilmesiyle itibar kazanır.
Bizim bugünkü durumumuzun ince ve en belirleyici tarafları Osmanlı’nın inkıraz döneminde yaşanan sarsıntılarla hız kazanmıştır. Aydınlar ve medrese yeni ve güvenilir bir dünya yaratma arzularında başarılı olamamıştır. Düşünün ki Güney Afrika’dan din âlimi istemek için gelen bir heyetin bu ihtiyacı ancak birkaç yıl sonra karşılanabilir. Devlet-i Aliyye’nin sonlarına doğru Bâb-ı Âli ve bürokrasi yeni arayışlara girer. Dimağlar karışıktır, sanki medeniyetin kendileri için beklettiği hediyesini arıyor gibidirler. Evet, yeni bir düzen ama nasıl bir düzen? Onu kendileri de bilmiyordu. Önce Auguste Comte’nin İnsanlık Dîni ve İlmihâli’nin rüzgârı eser Sadarette. Kitlelere kadar inemese de bazıları için hoş bir havadır bu. Comte’nin bu daveti ve benzeri esintiler insanımıza şöyle bir dokunup geçmez, zaten dolambaçlı yollarda yürüyen aydınların bir kısmını ciddi ciddi baştan çıkarır. 19. asrın dumanı ve sisli havası İstanbul’un ve aydınlarımızın ufkunu karartmaya başlar. Bizde başta üniversiteler olmak üzere, basın, sanat camiası ve ağır bir pozitivist eğitimle yetişen devletin yönetim kadroları büyük ve modern devlet olmaktaki olgunluğu ilk dönemlerde zaten karşısında eziklik duydukları Hıristiyan Batı’dan gelecek takdirlere bağlıyorlardı. Öyle ya Batı karşısında sadece uslu olmak yetmezdi, hoşa da gitmek gerekiyordu. Ancak ilerleyen zaman içinde birtakım ideolojik kaymalarla, rasyonelleşmenin temeli olarak dinin ruhuna ve özellikle İslam’a aykırı düşen söz dağarcıkları özenle kullanılmaya başlanır ve bu patolojik durum bir miras olarak hep bir sonrakilere devredilir. Çok kimse tarafından bu ve benzeri durumlar, cumhuriyetin ilk yıllarına mahsus hareketler olarak görülür ama öyle değil. Neredeyse meşrutiyet yıllarından çok önceleri başlayan, köy-kent ayırdetmeden bugün hâlâ ısrarla devam eden, kişiyi dinden, bütün ahlâkî öğelerinden, kısaca insani menşeinden ayrıştırıp onu alelâdeleştirmeyi hedefleyen marazî bir tutku hâlidir bu.
Yaklaşık olarak otuz yıl gibi bir süre Avrupa siyasetini yöneten ünlü Avusturyalı devlet adamı Metternich, Osmanlı devletinin esasının İslami anlayışla kurulduğunu göstermektedir.
“Osmanlı Devleti[1] hayatta kalabilmek ve gelişebilmek için iyileşmenin çarelerini kendi varlığının çekirdeği olan iç yönetimde aramalı ve ondan sonra İslami yapısını koruyup uygun bulduğu ve faydalı gördüğü yabancı unsurla da birleştirmelidir. Birleştirme veya uyuşma meselesinde ise, Divan çok ince ve dikkatli araştırma yaparak onların kendi ilkeleriyle bağdaşıp bağdaşmadığına karar vermelidir.” der. Metternich, Reşit Paşa’yı, Avrupalı mütehassısları Osmanlı ülkelerine davet etmekten sakındırmaktadır. O, ısrarla Türkiye’nin kendi benliğine ve kültürüne sadık kalmasını tavsiye etmektedir. Reşit Paşa’ya da; devlet eğer güçlü olmak istiyorsa öncelikle kendi değerlerine sahip olmasının şart olduğunu belirtmekteydi. Metternich, ısrarla “Müslüman kalın” diye tekrarlamaktaydı.[2] Ne yazık ki uzakları göremeyen devlet ricali bütünleştirici değerleri korumadığı gibi, ortaya sürekli olarak macera ve cür’et mahsülü uygulamalar getirmiştir. Sonuç olarak da, gerçekleri kendi nisbet ölçülerinde görebilecek derinlikler bir türlü bulunamadı. 19. yüzyıl pozitivizminin, Jön Türk hareketinin ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki radikal reform hareketlerinin tesiriyle dini sıradan, basit folklorik bir unsur olarak, biraz da eski devirlere ait bir keyfiyet olarak görenlerle, dini bir realite olarak görenlerin iç içe yaşadığı bir dünya görüyoruz. Bir kısmın -ki büyük bir kesimi ihtiva eder- algı dünyasında din, tamamen siyasi bir kalıp içine hapsedilmiştir. Üstünlük kuran takım da bunlar olmuştur. Bir kısım zevat da gönül çelen bir saflık içinde iki anlayış arasında âdeta arabuluculuk yapar, yâni bir o tarafa bir bu tarafa kayar. Dini vazgeçilemez bir gerçeklik olarak gören halkın yaşama biçiminde de Kur’an’la aralarındaki bağlarda muazzam ölçüde tanımlanamaz kopukluklar vardır. I. Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’nde genç bir zabit olarak görev yapan Şevket Süreyya’nın yaşadığı bir tecrübe meseleyi çok daha ikna edici bir tarzda anlatır. Burada yaşananları gözden geçirdiğimizde toplumun nasıl bir dekorun içinde can çekişmekte olduğunu da görürüz.
Genç zabit Şevket Süreyya, bir istirahat vaktinde askerleriyle sohbet etmek ister ve tüfek çatmış olan askerlerine öylesine sıradan bir soru sorar: “Peki, şimdi söyleyin bakalım bizim peygamberimiz kim?“ Önce ses çıkmaz askerlerden, sonra bir kıpırdanma başlar, bir köşeden zayıf bir ses: “Ali!“ der. Ama daha gür bir ses onu bastırır: “Enver Paşa!“ Şevket Süreyya bir anda bu cevaba anlam veremez ve tekrar sorar: “Peki, bizim dinimiz nedir?“ buna hiç cevap gelmeyince bu defa: “Bizim dinimiz İslâm değil mi?“ diye sorduğunda ortada sükûnet hâkimdir ama biz Türk değil miyiz diye sorduğunda neredeyse topluca cevap alır: “Estağfurullah!“ Evet, gerek köyde gerekse şehirde dinin anlaşılırlığı ve yaşanılırlığı büyük bir ekseriyet için ne yazık ki bu durumdadır ve böyle sefih bir tablo üzerinde köylü-şehirli farkının sosyolojik farklarından bahsetmeye çalışmak, türlü türlü sosyolojik açıklamalar için çabalamak, sadece fanteziler üretip bunun üzerinde lafazanlık yapmak demektir. Bu devirlerden başlanmak üzere toplumun İslâm’ı yaşaması hususundaki bütün sebepler elinden teker teker alınmaya başlanır. Özellikle ramazan geceleri iftar ve teravihten sonra konaklarda kurulan sohbet meclislerinde sahura kadar süren içki âlemleri yapılır, imsak yaklaştığında da banyo yapılarak topluca tevbe edilir ve oruca niyet edilir.[3]
Yolumuzu asırlarca aydınlatan ışığın kaynağından artık öç alınmaktadır ve şimdi bambaşka, yabancı şeylerin üzerinde titizlenilmektedir. Dinî hassasiyet zaten elden çıkmıştır. Bütünleştirici değer olarak artık din başlı başına bir orijinalite olarak görülmez. Çünkü meselenin ve insanın ruhu çürütülmüştür. Bu durum ne yazık ki çok uzun yıllar babadan oğula intikal ettirilen toplumsal bir eğitimin şeması olmuştur. Buna bir de devlet mekanizmasının din ile oldukça sert mücadelesini ilâve ederseniz, sadece şehirde değil köydeki dini yapının da nasıl daraltıldığını fark edebiliriz. İşte bu zoraki dünyada, kitleler içine sokuldukları bu yabancı dünyada yollarını kaybetmişlerdir. Din yavaş yavaş bu mekânları terk ederken aynı coğrafya üzerinde, maddeye de mânâya da hükmedecek yeni bir tarih yazılmaktadır. Nutuk, bu konuyu şöyle dile getirir; “Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı (el koymuşlardı); tasallutlarını (bu musallat olmalarını) altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de, Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir (oldubittidir). Mevzubahis olan; millete saltanatını, hâkimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehâl (mutlaka) olacaktır. Burada içtima edenler (toplananlar), Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine hakikat usûlü dâiresinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.“[4] Tabiî burada ifade ettiğimiz hususlar bundan sonra yaşanacak tecrübelerin henüz çok küçük parçalarından ibarettir. Çünkü şehir hayatındaki din olgusunu sadece lâfızdan ibaret bırakabilmek, günlük hayatın bütünlüğünün dışına atabilmek için sistem bütün unsurlarını çalışır hâle getirmiştir. Kısaca din denilen o muazzam dinamik, alafranga özençler içine sıkıştırılan kitleler tarafından eskilerin doğmaları olarak hatırlanmalıydı. 1944-1945 TDK sözlüğünde; Türk’ünyeni dini Kemalizm’dir artık.
TBMM’de bir müzakerede Kâzım Karabekir ile Mahmut Esat Bozkurt’un din merkezli münakaşalarında Bozkurt; “Evet, bu ülkenin resmî dini Hristiyanlık olmalıdır.” dediğinde, Ali Fethi Bey[5] Bozkurt’a arka çıkarak onu desteklemiştir.
Devletin gücünü ortaya koyduğumuzda ve halkın neredeyse kaybolmuş dini telâkkisini de göz önüne aldığımızda bu fazla zorlayıcı görülmüyor.
1940 yılı nüfus sayımına göre Türkiye yaklaşık on sekiz milyon kişidir ve bunun sadece yüzde yirmi beşi şehirlerde yaşamaktadır. Şehirde yaşayan nüfus bir yandan iktisadi zorluklar yaşarken, diğer yandan da üniversite, basın ve sistemin ağır baskısı altında alacakaranlık bir dünyada inanç kayıpları yaşamaktadır. Kendisini batılı güzelliklerin ve medeniyetin yanı başında görmeyi arzulayanlar, o güne kadar hayal bile edilmeyen şeyleri yaşamaya başlarlar. Önce Afife Jale[6] daha sonra Bedia Muvahhit sahnelerde ilk Müslüman kadınlar olarak boy gösterirler. Bedenler de ruhlar da artık başka bir nizamın malı olmaktadır. Beklenmedik tepkiler görürler ama yılmadan mücadelelerini sürdürürler. Ne diyordu Perikles: “Büyük şeyler yapmak için lânete uğrayanlar, iyi yol tutmuş sayılırlar, pişman da olmazlar.” Onlar da öyle yaptılar. Toplumun başını döndürecek ilgi alanları her geçen gün yenilenir ve sefahat bir saadet yolu gibi görünmeye başlar. 1929 yılında Yunus Nadi, Cumhuriyet gazetesinde “Türkiye Güzellik Yarışması” tertiplendiğini ilan eder. Onlarca kızın katıldığı müsabakada lepiska saçlı Feriha Tevfik Türkiye güzeli seçilir. Ondan birkaç yıl sonra da Keriman Halis Dünya Güzeli seçilir. Kendilerini tanımlamak için yeni kimlikler peşinde koşanlar, ne olduklarını hem kendilerine hem de topluma ispat etmeye çabalıyorlardı. Keriman Halis Ece’nin[7] fotoğrafları gazetelerde boy boy gösterilerek, hedeflenen gençliğe modern bir örnek diye sunulur. Dahası aynı yıl Bursa Amerikan Koleji’nde üç Türk kızının dinlerini değiştirip Protestan olmaları ve bunun basına yansımasıyla insanımızın ve özellikle din ile arası açılan gençliğin nasıl dehşet dolu bir yalnızlık içinde bırakıldığını görüyoruz. Hazin bir durum ve kalıcı bir kültürel miras olarak bu yıkım ne yazık ki devam etmektedir. Bu sonuçları hazırlayanlar, doğuştan kendilerini halk üzerinde imtiyazlı sayanlar olmuşlardır. Bu toplum acı çekmektedir ve din olgusunun bıraktığı boşluklarda hayat, şehirli ve köylü ayrımı yapmadan bayağılaşmaktadır. Toplum hafızasının en asil hatlarına kadar nakış nakış çalışanlar, bu büyük birikimin nasıl silineceğini iyi biliyorlardı.
Evet, bu toplumun din ile olan beraberliğinin macerası hikâyelerde başkadır, hamasi nutuklarda başkadır ama gerçeklerin dünyasında ise neredeyse tefrika romanlarına konu olacak şekilde bambaşkadır. İşte bu yılların temellendirdiği ve reddiyelere dayalı ağır kültürel birikimler, bundan sonraki yılların ve özellikle günümüzün toz duman oluşunun yollarını hazırlamıştır. Aradan nice yıllar geçer ve 27 Mayıs ihtilâli sonrasında kudretli Albay Türkeş ile yapılan bir röportajda sayın Türkeş, dinî anlayışını şöyle dillendirir; “Ezanın Arapça okunması hakkındaki kararın iktidara gelir gelmez ilk iş olarak ele alınması ve sonra anayasa dilinin ağdalaştırılması hareketleri bizlerde samimiyetsiz ve Atatürk ilkelerine cephe almış bir iktidarın işbaşına geldiği kanaatini uyandırdı.” (KİM-29.06.1960)
Bugün İslam adına konuştuğu zannedilen, öyle görünen ve kürsüsü de öyle olan, isminin önünde de birçok unvan bulunan yüzlerce, binlerce üniversite mensubuna rağmen toplumun neredeyse tamamına yakın bir kısmı ve özellikle üniversite gençliği, haz verici bir âleme kaymış, psikolojik bir perişanlık içinde gerçeklerle olan bütün bağını kaybetmişse ve hiçbir zaman tatmin edici olamayacak rezil, mülevves bir dünyaya kaçıyorlarsa bunun büyük ölçüde mes’ulü -ne yazık ki- unvanlarına rağmen birikimsiz, kifayetsiz ve yalnızca kendilerine hayranlık duyan bu beyefendilerdir. Çünkü üniversite gençliğine İslamî mânâda gerçekçi normlar kazandıracak kimselerin evvela kendileri ikna edici bir doygunluğa varmalıdırlar. Burada söylendiğinde çiğ kaçacak sözler söylemek istemiyorum ama bu zevat şunu görebilmelidir artık; bilgi, birikim ve unvan eğer yüksek bir karakterle birleşebilirse, kişiyi sıradan bir hayatın bayağılığına ve hissî tatmin olma duygularına değil; toplumsal inşa faaliyetine götürecektir. Bilgi toplumlarında bu böyledir. Eğer bu böyle olmuyorsa, bir türlü ölçülü, mantıklı ve tatmin edici bir düzen içinde bulunulamıyorsa, işte o zaman yapılan bütün lafazanlıkların beyhudeliğini ve kendilerini nasıl bir evrensel rüyanın içinde gördüklerini teker teker sorgulamak zorundadırlar. Hayatın yaşayan bir varlığı mı yoksa sıradanlaşmış bir kopyası mı olduğumuzu anlamak için bu şarttır. Alacakaranlık bir dünyada, içler acısı bir çevrede ve çok kaygan zeminlerde yaşayan, kimliğe dayalı hiçbir zihinsel temsili olmayan genç kitlelerde, tıpkı Bursa Amerikan Kolejinde yaşandığı gibi inançsızlık temayülleri tehlikeli seviyede yaygınlaşmaya başlamıştır.
Bugün karmakarışık düşünceler içinde nesiller hızla kaybolmaya başlamışlarsa ve bu durum uzun süredir devam ediyorsa bunun sorumlularından birisi de, çıkmaz sokaklarda oyalanıp kendi pratiklerini arındırmayla meşgul üniversite camiasıdır.
Sadece gençliği değil; toplumun geri kalan kısmını da sömürge ordusunun birer kültürel ürünü hâline getirenler de onlardır. Eğer bugün yükselecek bütün itirazlara rağmen, ortada sürekli olarak verimsiz neticeler görüyorsak maalesef bu böyledir, kimsenin gösterişli çıkışlar yapmaya hakkı yoktur ve herkes kendi payına düşeni görmek zorundadır. İlahiyat mensubu olup bu mensubiyet sebebi ile kimse kendisini ayrıcalıklı ve tamamen masum görmesin, çünkü bu alanda eğitim veren kişilerin bir kısmı ne yazık ki, mes’uliyet duygusunun değil; sadece kaybetmekten korktuğu prestijin ve kendi kategorisinde ünlenmiş birisi olmanın peşindedir. Kendimizi aldatmadan ve nefsimizle kırıştırmadan evvel, bugüne kadar yaşanılanların parçalarını bir araya getirdiğimizde gerçek mânâda hiç ızdırap çekilmediği de fark edilecektir. Evet, hiç kimse ocak başında oturarak samimiyetsiz bir nefs müdafaasına girmesin! Eğer sadece hayâl dünyanızda zaferler kazanıyorsanız, bu meselenin en ağır mes’ulü sizsiniz demektir. Temsil ettiği ilmî alanda ekran ekran dolaşıp dinî metinleri şerh(!) edenler, sere serpe uyuyan ruhlara sanki ilmin son ve güvenilir sözcüsü kendisiymiş gibi keyifle hitap edenler, kendilerini dini temsilde yegâne simge olarak görüp hayalî takipçileri ile mesrûr olanlar, yine din adına konuşup ama karşısındaki muhataplarını zararlı ve nefret edilebilir kimlikler olarak ima edenler, muhataplarıyla arasında gerginlikler doğurup bilerek ya da bilmeden kitleleri sürekli zehirleyenler, her fırsatta doğuştan sahiplendikleri imtiyazlı dehalarını(!) göstermek için çırpınanlar, nefsin ve kibrin insan rûhu üzerindeki derin ve çürütücü tesirini ekranlarda topluma açıkça gösterenler, kendi sicillerini temizleyip başkalarının kimliklerini kurcalayanlar… Evet, dinin anlatılması, tanıtılması ve tebliği bu kodlar içindeki zihinlerle yapılamaz. Bu meselenin mesulleri, güçleri ve zaafları hakkında kendi dramatik hallerinin fikrî ve yeterlilik analizlerini yapmalıdırlar, yapabilmelidirler, aksi halde mevcut figürler ile gelecek adına ümitli olmak tamamen anlamsızlaşacaktır. Günün birinde mutlaka ulaşmayı murad ettiğiniz ve mesuliyet duygusuyla yoğurduğunuz bir hedefiniz yoksa, çok güçlü bir iradenin ortaya koyabileceği prensipleriniz de yok demektir ki; işte sonuçlar öylece karşımızda; Toplum, aile, gençlik, üniversiteler, basın, siyaset ve bürokrasi… Şunun bilinmesi gerekir; din adına konuşacak herhangi bir ilim adamının o saha ile mücehhez olması ve tutkunu olduğu salon gevezelikleri bu topluma dîni değerleri sevdirerek ve alâka uyandırarak anlatabilmesi için yeterli değildir. Onun çok daha farklı, çok daha derinlikli ve sahte büyüklüklere benzemeyen, halkın ve sistemin muhayyilesiyle konuşmayan, kahramanları kaba saba olmayan, en üstün hakikatlere meftun, yalnızca o kadîm kitabın zarif öğretisini gözetip yüksek takdir duygularından uzak bir dünyasının olması gerekir. Yıllarca Türkiye’nin değişik bölgelerindeki görevlerim sırasında hepsi de pek çok ıstıraba sebep olan şâhitliklerim oldu. Büyük bir istekle diğerlerine karşı su götürmez üstünlükler beklediğim, böyle hayâl ettiğim kimseler -ne yazık ki- aşksız, emelsiz ve tasasız halleriyle gelecek adına daima hüzün duygusu uyandırmışlardır. İlâhiyat sahasında bulunan akademisyenler kendileri için fevkalâde ihtiyatlı analiz yapabilmelidirler. Bilinmelidir ki hiçbir unvan, zekânın, bilginin ve sağlam bir karakterin yerini tutmaz. Kuvvetli siyasi bir yapı içinde kaybolup kültürel bir tutarsızlık içinde bocalayan, böbürlenme hakkını kendisinde bulan ama kendi hidayetinden, kendi erdeminden daima emin olan, bu yüzden de belirsizlik hatları içinde sıkışıp muhataplarına karşı bir köy derebeyi kesilebilen kimseler, sadece kendi ihtiras ve arzularını ayaklandırabilirler. Bunun ne demek olduğunu ve ne mânâya geldiğini ve nelere mal olduğunu anlamak için yakın bir maziye bakmamız yeterli olacaktır. Bu ülkede yapılan değişimlerin bir kısmı, dikkat ediniz, ne hazindir ki genellikle din adamları ileri sürülerek yapılmıştır. Eğreti zeminler üzerine oturarak bu tahribata vesile olan ve canlı bütün ruhları öldüren bu kişilere ne demeliyiz? Âlim mi? dalkavuk mu? İkbal avcıları mı?
Tevhid-i tedrisat hakkında Saruhan Mebusu Vasıf Bey ve elli arkadaşının teklif-i kanunîsi… Görüşmeler başladığı vakit Mustafa Kemal, reislik bürosunun karşısındaki geniş odada idi. Bir aralık birkaç sarıklı hocanın içeriye koşuştuklarını gördüm. Kürsüde rahmetli Vasıf nutuk söylüyormuş. Aralarından biri Mustafa Kemal’e atılarak:
Paşam, paşam, diye haykırdı, maksadın kitabı da kaldırmak olsa, bize emret, yolunu bulalım, (toplantı salonunu işaret ederek) ama bunları söyletme…
Hilâfeti ve Şer’iye Vekâletini kaldırma tekliflerinin baş imzalayıcıları da hocalar idi. Bunlar için din ve mukaddesat bahaneden ibaretti. Korkuları, halk üzerindeki nüfuzlarını ve bin bir “cer” kaynağını kaybetmekti. Hilâfetin dinde yeri olmadığını, o gün hiçbir hocanın cevap veremeyeceği şer’î delilleriyle ispat eden Seyyid Bey de eski bir hoca idi. Nutkunu büyük bir başarı ile bitirip kürsüden indiği zaman, Mustafa Kemal:
Seyyid Bey son vazifesini yaptı, diyordu.
Yaşlı ve pek itibarlı bir hoca, yanına gelip oturmuştu. Mustafa Kemal onu göstererek:
Hilâfetin dinde hiçbir yeri olmadığını bana öğreten efendi hazretleridir. Öyle değil mi? demesi üzerine, efendi hazretleri, hilâfetin dinde hiçbir lüzumu olmadığını Mustafa Kemal’e öğretmek şerefini ne kadar kıskandığını gösterecek bir telâşla tasdik etti idi.[8]
Bu uğultulu dünyada duygular bu kadar körelince, fikrî ve imanî sefaletin ortasına düşmek elbette kaçınılmaz olacaktır.
Acılı geleceğimizi hazırlayan ve bugünkü dinî trajedimizi başlatan anlardır bu yaşananlar. Büyük acılar ve çok büyük kayıplar toplumun diliyle anlatılamaz, onlar sadece vardırlar ve ıstırapla yaşanılır.
Yeni ikame edilen sistem artık kendisinden önceki pek çok şeyin yerini almaya başlar. Falih Rıfkı, burada bir not düşer; Kemalizm, aslında büyük ve esaslı bir din reformudur. Tanrı, bir peygambere verdiği şeriatı, ikinci bir peygamberde değiştirmekle, hatta Kur’an’ın bir ayetindeki emrini başka bir ayette kaldırmakla hükümlerin toplum evrimini izlemesi gerektiğini göstermiştir. Fıkıhta buna “nesih” diyoruz. Muhammed son peygamber olduğuna göre, ondan sonra nesih hakkı insan aklına kalmıştır. Onun için İslâm bilginleri, “zamanla hükümlerin değişeceği” içtihadında bulunmuşlardır. Mustafa Kemal’in yaptığı, işte bu nesih hakkını kullanmaktı.[9] Bu, o derece belirgin bir hâl almıştır ki; M. Kemal öldüğünde, Kâzım Özalp, Celal Bayar’ın kulağına eğilerek; “Celal, artık Kaale Atatürkyok!“ der.[10]
Aradan yıllar geçer, 1965’te AP iktidara geldikten altı ay sonra İnönü, dinî fanatizmin komünizm kadar Türkiye için tehlikeli olduğu hususunda hükümeti uyardı: “İrticaa heves etmeyiniz, teşvik etmeyiniz, komünizmden daha az tehlikeli görmeyiniz; hangisinin daha tehlikeli olduğunu zaman gösterecektir.” Birkaç gün sonra Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Refet Ülgenalp, öğrencilerden oluşan bir dinleyici topluluğuna şunları söylüyordu; “Sakallı keçiler ve keçi sakallılar bu ülkeyi sömürüyor. Birisi ormanları diğeri toplumumuzun bünyesini.“[11]
Evet, artık biliyor ve görüyoruz ki dinî esasları dillendirecek kimseler mücadele alanında önemsiz kalmışlardır. Etrafımızda gördüklerimiz hep mübalağalı melodramlar.
Muhayyilenizin içinde vehmettiğiniz hayâli sembolik gücün çok ötesinde ve gerçekçi olan bir şeyleri yakalayamadığımız sürece, etrafımızı çepeçevre saran, bireyi küçük düşürücü işler yapmaya zorlayan unsurlar revizyonlarını sürdüreceklerdir. Ama ne yazık ki, içimizdeki benliğe dayalı engelleri henüz aşabilmiş değiliz. Bir profesör(!) çıkıyor ve âdeta bütün benlik duygularını kızıştırmak ister gibi bir terim, bir kelime, bir kavram ya da bir yorum hakkında; “Bunu şimdiye kadar hep yanlış anladılar, yanlış mânâ verdiler, doğrusu benim söylediğim gibidir(!)“ diyor. Diyebiliyor?! Yalnızca ben varım demeye gelen bu ateşli ifade, onarılması müşkül bir patolojik hâldir. Kendilerini böylece lütuf ve inayetler dağıtan bilge olarak görenler, etrafta saçılan insan kalplerini nasıl fethedecekler? İşte böylesine ayırt edici bir iddia, böylesine kendine hayranlık, bu kadar gözü kara ve mahcubiyet duygusundan uzak, yalnızca kendi ihtiraslarını ayartmaya yönelik bir kabalık, ilimde kendisini böylesine mütebahhir gören narsist duygular bu kişinin ya da kişilerin bütün bir hayat tecrübelerinin yöneldiği asıl gayeyi yani kibre dayalı taşkınlıkları göstermekle kalmıyor, söz konusu kişilerin güçlü taraflarını da ekranlarda kolaylıkla gözler önünde saldırgan hâle getiriyor. Bir insan kalbinin bu kadar histerik dolu aşırı tutkular besleyebilmesini anlamak kolay değildir. Baş döndüren gözü kapalı böyle bir coşkunluk hâlini nasıl açıklayabiliriz? Bu durum ne yazık ki verimli, ergin bir iradeden doğmuş olamaz, o sadece içe işleyici bir hastalık hâlidir. Oysa tebliğcinin gürültüsüz patırtısız bir alçakgönüllülükle yaşamasıdır onu kupkuru ve zehirli bir kalpten koruyacak olan. Ne diyordu şair?
Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyince hâki nebât
Mütevazı olanı rahmet-i rahman büyütür
Bu konu oldukça uzun ve hüzün veren bir konudur, ancak küçük bir ilâve de yapmayı faydalı bulurum. Bugün için dindar görünen kesim ruhla beden arasında oluşturduğu dünyasında en temel duygularını takvadan uzak ve daha çok dünya zevklerine yakın olarak kurmuştur. Bunun sebebi acaba yıllardır ezilmiş olmasının verdiği buruklukla, bir türlü önünü alamadığı hor görülme korkusu mudur?! Ortalığı doyumsuzlukla kasıp kavuran ve sahte azametle girdikleri bu nahoş dünya, yazık ki sadece derin bir bozulmayı işaret etmektedir. İşte bu yüzden ne köyde ne de kentte insanlar bugünün icaplarına göre aydınlatıldığı içindir ki; kitleler o kadîm destani takvalarını da, edalarını da, ölçülerini de, hislerini de, ruhi zenginliklerini de kaybetmektedir. Sorumluların kendileri için yonttukları bu yalancı dekorlar içinde kendi eylemlerine uygun düşecek iç rahatlatıcı psikolojik yasalar uydurduklarını görüp duruyorsak, başkalarının yıkımıyla yaşamaktan murad aldıklarını görüyorsak ve yine kardeşim diyecekleri kimseler için sözle anlatılamaz küçümsemeler tabiî bulunuyorsa burada hayatın ve dinin canlılığına doğru ilerleyen dirilişi bekleyemeyiz. Bugün dinî hayata dair gördüklerim; birkaç istisnanın dışında sadece birkaç sahnelik çalımlardan ibarettir. Muhammedî ahlâka dayalı kavrayışlara erdiğimizde, Kerîm olan kitabın sahifeleri dilimizdeki yaygaradan kurtulup ruhumuza bir pınar gibi süzüldüğünde, nefsimizin sürekli tatminler bekleyen soğuk, kibirli ve şımarık yüzünü fark ettiğimizde, birbirimize karşı üstünlük mücadelesinin yavanlığını hissettiğimizde, yüzümüzü aydınlatacak diriliğe de ereceğiz inşallah.
Dipnotlar:
[1] Bir alışkanlık olarak Osmanlı Devleti adını kullanıyoruz ama gerçekte devlet böyle bir adı hiç kullanmamıştır. Devletin resmî kayıtlardaki adı Devlet-i Aliyye’dir. Sonraları Avrupalı tarihçiler Ottoman Emperyal gibi isimler kullanınca biz de aynı adı kullanır olduk
[2] A. D. Noviçev, 1839 Gülhane Hattı Hümayunu ve Dış Politikadaki Boyutları
[3] Ünlü tarihçimiz Ahmet Refik, bu ve benzeri kayıtları düştükten sonra benim burada ifade etmediğim bazı mühim paşaların da adını zikreder fakat hâdisenin önemi sebebiyle de; “böyle nakledilmektedir Allah-u âlem“ demeyi ihmal etmez.
[5] Ali Fethi Bey (Fethi Okyar) daha sonra 1930’lu yıllarda Fransa büyükelçisi iken Atatürk tarafından çağırılır ve kendisine Serbest Fırka kurdurulur. Atatürk’e karşı bir muhalefet partisi kurmaya cesaret edemez, çekinir. Cesaret kazanması için Atatürk bu partiye kız kardeşi Makbule Hanımı da kaydeder fakat Okyar yine ikna olmayınca bu defa Atatürk, kendi çocukluk arkadaşı Nuri Conker’i de dâhil edince Fethi Bey ikna olur. Ne enteresandır ki bu millet İsmet Paşa’dan ve CHP’den kurtulabilmek için işte bu Fethi Beyin etrafında toplanarak; “Ne olur bizi kurtar, gerekirse yeni kurbanlar verelim.“ diye yalvarırlar.
[6] Jale, morfin bağımlılığından kurtulamadı. Ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde 39 yaşında hayata veda eder. Salahaddin Pınar’ın kendisi için bestelediği “Nereden Sevdim o Zalim Kadını“ şarkısı o günlerin bir hatırası olarak kaldı.
Algı yönetimi, bireylerin veya toplulukların olaylara, kavramlara ya da mesajlara dair algılarını belirli bir yönde şekillendirmek amacıyla kullanılan stratejik bir süreçtir. Bu süreç, insanların bilgi edinme yollarını etkileyerek onların düşünce ve davranışlarını yönlendirmeyi hedefler.
Tarih boyunca müziğin saraylarda yer aldığı ve hükmedenler tarafından müzisyenlerin himaye edildiği bilinmektedir. Türk tarihinde de müzisyenlerin himaye edildiği örneklere rastlamak mümkündür. Kadim Türk devletlerinde de müzisyenlerin himaye edildikleri bilinen gerçektir.
Ne yapmalıyım diye düşündüm hala düşünüyorum. İsrail ve ona yardım edenlerin mallarına karşı bir boykottan söz ediliyor. Tamam, diyorum. Markette daha önceleri yetmiş dokuz liraya satılan Domestos kırk liraya düşürülmüştü. Her müşteriye kasadaki masum kız tarafından özellikle indiriminden söz açılıp pazarlanmaya çalışılıyordu. İşte diyorum, karşımda ciddi bir imtihan suali. Cebimdeki para beni tahrik ediyor, elinde avucunda başka ne kaldı hadi davran al bu ucuzlukta şu kimyasal nesneyi de eşin sevinsin. Ama benim içimde bir başka ben daha var. O diyor ki sor bakalım senin memleketin Elaziz’deki Coca Cola dolum tesislerinin kapısına kilit vurulmuş mudur; Endonezya’da McDonalds’ların iflas ettirildiği gibi.
Bütünsel Yaklaşım son dönemde İslâmî metinlerin bilimsel bir perspektifle tetkik edilmesini konu edinen metot önerilerinden birisidir. Aynı zamanda Mehmet Apaydın’ın doktora tezi olan bu metot, araştırmacılara geçmiş dönemde metinlerin anlaşılması maksadıyla uygulanagelen yöntemlerden farklı bir yol önermektedir. Bu çalışmada gerek İslâmî ilimler alanında uzmanlaşmış gerekse ilgili araştırmaları yakından takip eden okuyucu kitlesi açısından bu metodun neler önerdiği ve gelecekte ne tür sonuçlar verme potansiyeline sahip olduğu hususunu irdelemeye çalışacağız.
Dolayısıyla gerek âyetlerin gerekse rivâyet malzemesinin dinî irşad ve öğretim faaliyetleri ya da akademik araştırmalarda kullanılabilmesi için bir tetkik sürecinden geçmesi gerektiği açıktır. Bu dikkate alınmadan yapılan iktibaslar, ilgili metinlerin ihtiva etmediği, maksadı aşan çok sayıda açıklamaya (tefsir) ve yorumlamaya (tevil) kapı aralamakta, sonuç olarak “Kontrolsüz Nas Kullanımı” diye isimlendirmeyi tercih ettiğimiz tablo ortaya çıkmaktadır. Buna göre “Kontrolsüz Nas Kullanımı”: Bir nassın ilmî tetkik süzgecinden geçirilmeden, gelenekten devralınan biçimleri ve bunlar üzerine yapılan yorumlar üzerinden dolaşıma sokulması, bir dinî öğretim ya da bilimsel araştırma materyali olarak işlev görmesi anlamına gelmektedir.
Mevcut Toplumda Bir Din Telâkkisi
Zevkinde sefasında gamında kederinde
Canan gide rindân dağıla mey ola rizân
böyle gecenin hayr umulur mu seherinde
Hayr umma eğer sadr-ı cihan olsa da
Bilfarz her kim ki hasâset ola ırk u güherinde
Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim
Gaflet ile görmez kuyuyu rehgüzerinde
Anlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât
Bin türlü teseyyüb bulunur hanelerinde
Ayînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde
Ziya Paşa
Şehirli ve köylü dindarlığı konuları ele alınınca evvela yolumuzun üzerindeki karanlık, karışık ve uzun mesailerle dolu geçitleri görmemiz gerekiyor. Biz halk muhayyilesinin keyfine göre bir şehirlilikten bahsedebiliriz ama meşrutiyetten bu yana insanımızın hem estetiğini hem de ruhunu rencide etmiş, kültürden, sanata ve mimariye kadar sayısız tehlikeler, karışık ve huzur kaçıran çabalarla dolu bozulmalar karşısında, bugün hâlâ şehirlilik ruhumuzdan bahsedebilir miyiz? Sanmıyorum… Şehirlilik sadece bir modernite değil, hatta hiçbir şekilde modernizm değil, esas itibariyle bir tür medeniyet temsilidir de aynı zamanda. Bu mânâda baktığımızda bizde şehirlilik bir medeniyet temsilinden ziyade, köyden de geleneklerinden de uzaklaşmış, memuriyet, esnaflık ve tüketime dayanan alafranga bir hayatın içindeki kuru ve amaçsız kalabalıklardan ibarettir. Evrensel mânâda bir şeylere ulaşamadan, irfana dayalı öz cevherini bulmadan, devrin entelektüel ihtiyaçlarını göremeden ve hiçbir ayırdedici nitelik ortaya koyamadan ancak sıradanlaşmış halk muhayyilesindeki kaba ve yavan bir şehirliliği yaşarsınız. Bizim milletimiz, pek çok hâdisenin ağırlığını sanki bir kader öyküsü gibi yaşamış ama kendisini sevk eden bu hâdiselerin ne mânâya geldiğini bir türlü kavrayamamıştır. Birinci husus budur. Önce şehrin alafrangalığı ve temelinden sarsılmış dünyaları içinde yaşayan kalabalıkların din algılarını keskin bir sınırla ve net çizgilerle belirlememiz gerekmektedir. Dinin bütün ahlâkî ögeleri de dâhil olmak üzere dosdoğru anlaşılıp bireyin bütün hayatına nasıl egemen olabileceği hususundaki kaygılarımıza, tasalarımıza ancak boşa harcanmamış çabalarla son verilebilir. Hayatın ve inançların içine eklemlenmiş öylesine ayartıcı mefhumlar ve bilinci çürütücü algılamalar vardır ki, onlar bir kere toplum hayatına dâhil edildi mi, onları ortadan kaldırabilmeniz artık kolay değildir. Hele hele doğuştan bütün kültürel imtiyazların kendisinde olduğuna inanan ve bu sebeple de kendilerini kalburüstü gören çok ileri gitmiş liyakatsiz kadrolar ortadayken. Gerçek bir dinin varlığı kendi tezlerini yüksek bir bilinçle ortaya koyabilmesiyle itibar kazanır.
Bizim bugünkü durumumuzun ince ve en belirleyici tarafları Osmanlı’nın inkıraz döneminde yaşanan sarsıntılarla hız kazanmıştır. Aydınlar ve medrese yeni ve güvenilir bir dünya yaratma arzularında başarılı olamamıştır. Düşünün ki Güney Afrika’dan din âlimi istemek için gelen bir heyetin bu ihtiyacı ancak birkaç yıl sonra karşılanabilir. Devlet-i Aliyye’nin sonlarına doğru Bâb-ı Âli ve bürokrasi yeni arayışlara girer. Dimağlar karışıktır, sanki medeniyetin kendileri için beklettiği hediyesini arıyor gibidirler. Evet, yeni bir düzen ama nasıl bir düzen? Onu kendileri de bilmiyordu. Önce Auguste Comte’nin İnsanlık Dîni ve İlmihâli’nin rüzgârı eser Sadarette. Kitlelere kadar inemese de bazıları için hoş bir havadır bu. Comte’nin bu daveti ve benzeri esintiler insanımıza şöyle bir dokunup geçmez, zaten dolambaçlı yollarda yürüyen aydınların bir kısmını ciddi ciddi baştan çıkarır. 19. asrın dumanı ve sisli havası İstanbul’un ve aydınlarımızın ufkunu karartmaya başlar. Bizde başta üniversiteler olmak üzere, basın, sanat camiası ve ağır bir pozitivist eğitimle yetişen devletin yönetim kadroları büyük ve modern devlet olmaktaki olgunluğu ilk dönemlerde zaten karşısında eziklik duydukları Hıristiyan Batı’dan gelecek takdirlere bağlıyorlardı. Öyle ya Batı karşısında sadece uslu olmak yetmezdi, hoşa da gitmek gerekiyordu. Ancak ilerleyen zaman içinde birtakım ideolojik kaymalarla, rasyonelleşmenin temeli olarak dinin ruhuna ve özellikle İslam’a aykırı düşen söz dağarcıkları özenle kullanılmaya başlanır ve bu patolojik durum bir miras olarak hep bir sonrakilere devredilir. Çok kimse tarafından bu ve benzeri durumlar, cumhuriyetin ilk yıllarına mahsus hareketler olarak görülür ama öyle değil. Neredeyse meşrutiyet yıllarından çok önceleri başlayan, köy-kent ayırdetmeden bugün hâlâ ısrarla devam eden, kişiyi dinden, bütün ahlâkî öğelerinden, kısaca insani menşeinden ayrıştırıp onu alelâdeleştirmeyi hedefleyen marazî bir tutku hâlidir bu.
“Osmanlı Devleti[1] hayatta kalabilmek ve gelişebilmek için iyileşmenin çarelerini kendi varlığının çekirdeği olan iç yönetimde aramalı ve ondan sonra İslami yapısını koruyup uygun bulduğu ve faydalı gördüğü yabancı unsurla da birleştirmelidir. Birleştirme veya uyuşma meselesinde ise, Divan çok ince ve dikkatli araştırma yaparak onların kendi ilkeleriyle bağdaşıp bağdaşmadığına karar vermelidir.” der. Metternich, Reşit Paşa’yı, Avrupalı mütehassısları Osmanlı ülkelerine davet etmekten sakındırmaktadır. O, ısrarla Türkiye’nin kendi benliğine ve kültürüne sadık kalmasını tavsiye etmektedir. Reşit Paşa’ya da; devlet eğer güçlü olmak istiyorsa öncelikle kendi değerlerine sahip olmasının şart olduğunu belirtmekteydi. Metternich, ısrarla “Müslüman kalın” diye tekrarlamaktaydı.[2] Ne yazık ki uzakları göremeyen devlet ricali bütünleştirici değerleri korumadığı gibi, ortaya sürekli olarak macera ve cür’et mahsülü uygulamalar getirmiştir. Sonuç olarak da, gerçekleri kendi nisbet ölçülerinde görebilecek derinlikler bir türlü bulunamadı. 19. yüzyıl pozitivizminin, Jön Türk hareketinin ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki radikal reform hareketlerinin tesiriyle dini sıradan, basit folklorik bir unsur olarak, biraz da eski devirlere ait bir keyfiyet olarak görenlerle, dini bir realite olarak görenlerin iç içe yaşadığı bir dünya görüyoruz. Bir kısmın -ki büyük bir kesimi ihtiva eder- algı dünyasında din, tamamen siyasi bir kalıp içine hapsedilmiştir. Üstünlük kuran takım da bunlar olmuştur. Bir kısım zevat da gönül çelen bir saflık içinde iki anlayış arasında âdeta arabuluculuk yapar, yâni bir o tarafa bir bu tarafa kayar. Dini vazgeçilemez bir gerçeklik olarak gören halkın yaşama biçiminde de Kur’an’la aralarındaki bağlarda muazzam ölçüde tanımlanamaz kopukluklar vardır. I. Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’nde genç bir zabit olarak görev yapan Şevket Süreyya’nın yaşadığı bir tecrübe meseleyi çok daha ikna edici bir tarzda anlatır. Burada yaşananları gözden geçirdiğimizde toplumun nasıl bir dekorun içinde can çekişmekte olduğunu da görürüz.
Genç zabit Şevket Süreyya, bir istirahat vaktinde askerleriyle sohbet etmek ister ve tüfek çatmış olan askerlerine öylesine sıradan bir soru sorar: “Peki, şimdi söyleyin bakalım bizim peygamberimiz kim?“ Önce ses çıkmaz askerlerden, sonra bir kıpırdanma başlar, bir köşeden zayıf bir ses: “Ali!“ der. Ama daha gür bir ses onu bastırır: “Enver Paşa!“ Şevket Süreyya bir anda bu cevaba anlam veremez ve tekrar sorar: “Peki, bizim dinimiz nedir?“ buna hiç cevap gelmeyince bu defa: “Bizim dinimiz İslâm değil mi?“ diye sorduğunda ortada sükûnet hâkimdir ama biz Türk değil miyiz diye sorduğunda neredeyse topluca cevap alır: “Estağfurullah!“ Evet, gerek köyde gerekse şehirde dinin anlaşılırlığı ve yaşanılırlığı büyük bir ekseriyet için ne yazık ki bu durumdadır ve böyle sefih bir tablo üzerinde köylü-şehirli farkının sosyolojik farklarından bahsetmeye çalışmak, türlü türlü sosyolojik açıklamalar için çabalamak, sadece fanteziler üretip bunun üzerinde lafazanlık yapmak demektir. Bu devirlerden başlanmak üzere toplumun İslâm’ı yaşaması hususundaki bütün sebepler elinden teker teker alınmaya başlanır. Özellikle ramazan geceleri iftar ve teravihten sonra konaklarda kurulan sohbet meclislerinde sahura kadar süren içki âlemleri yapılır, imsak yaklaştığında da banyo yapılarak topluca tevbe edilir ve oruca niyet edilir.[3]
Yolumuzu asırlarca aydınlatan ışığın kaynağından artık öç alınmaktadır ve şimdi bambaşka, yabancı şeylerin üzerinde titizlenilmektedir. Dinî hassasiyet zaten elden çıkmıştır. Bütünleştirici değer olarak artık din başlı başına bir orijinalite olarak görülmez. Çünkü meselenin ve insanın ruhu çürütülmüştür. Bu durum ne yazık ki çok uzun yıllar babadan oğula intikal ettirilen toplumsal bir eğitimin şeması olmuştur. Buna bir de devlet mekanizmasının din ile oldukça sert mücadelesini ilâve ederseniz, sadece şehirde değil köydeki dini yapının da nasıl daraltıldığını fark edebiliriz. İşte bu zoraki dünyada, kitleler içine sokuldukları bu yabancı dünyada yollarını kaybetmişlerdir. Din yavaş yavaş bu mekânları terk ederken aynı coğrafya üzerinde, maddeye de mânâya da hükmedecek yeni bir tarih yazılmaktadır. Nutuk, bu konuyu şöyle dile getirir; “Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı (el koymuşlardı); tasallutlarını (bu musallat olmalarını) altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de, Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir (oldubittidir). Mevzubahis olan; millete saltanatını, hâkimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehâl (mutlaka) olacaktır. Burada içtima edenler (toplananlar), Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine hakikat usûlü dâiresinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.“[4] Tabiî burada ifade ettiğimiz hususlar bundan sonra yaşanacak tecrübelerin henüz çok küçük parçalarından ibarettir. Çünkü şehir hayatındaki din olgusunu sadece lâfızdan ibaret bırakabilmek, günlük hayatın bütünlüğünün dışına atabilmek için sistem bütün unsurlarını çalışır hâle getirmiştir. Kısaca din denilen o muazzam dinamik, alafranga özençler içine sıkıştırılan kitleler tarafından eskilerin doğmaları olarak hatırlanmalıydı. 1944-1945 TDK sözlüğünde; Türk’ün yeni dini Kemalizm’dir artık.
Devletin gücünü ortaya koyduğumuzda ve halkın neredeyse kaybolmuş dini telâkkisini de göz önüne aldığımızda bu fazla zorlayıcı görülmüyor.
1940 yılı nüfus sayımına göre Türkiye yaklaşık on sekiz milyon kişidir ve bunun sadece yüzde yirmi beşi şehirlerde yaşamaktadır. Şehirde yaşayan nüfus bir yandan iktisadi zorluklar yaşarken, diğer yandan da üniversite, basın ve sistemin ağır baskısı altında alacakaranlık bir dünyada inanç kayıpları yaşamaktadır. Kendisini batılı güzelliklerin ve medeniyetin yanı başında görmeyi arzulayanlar, o güne kadar hayal bile edilmeyen şeyleri yaşamaya başlarlar. Önce Afife Jale[6] daha sonra Bedia Muvahhit sahnelerde ilk Müslüman kadınlar olarak boy gösterirler. Bedenler de ruhlar da artık başka bir nizamın malı olmaktadır. Beklenmedik tepkiler görürler ama yılmadan mücadelelerini sürdürürler. Ne diyordu Perikles: “Büyük şeyler yapmak için lânete uğrayanlar, iyi yol tutmuş sayılırlar, pişman da olmazlar.” Onlar da öyle yaptılar. Toplumun başını döndürecek ilgi alanları her geçen gün yenilenir ve sefahat bir saadet yolu gibi görünmeye başlar. 1929 yılında Yunus Nadi, Cumhuriyet gazetesinde “Türkiye Güzellik Yarışması” tertiplendiğini ilan eder. Onlarca kızın katıldığı müsabakada lepiska saçlı Feriha Tevfik Türkiye güzeli seçilir. Ondan birkaç yıl sonra da Keriman Halis Dünya Güzeli seçilir. Kendilerini tanımlamak için yeni kimlikler peşinde koşanlar, ne olduklarını hem kendilerine hem de topluma ispat etmeye çabalıyorlardı. Keriman Halis Ece’nin[7] fotoğrafları gazetelerde boy boy gösterilerek, hedeflenen gençliğe modern bir örnek diye sunulur. Dahası aynı yıl Bursa Amerikan Koleji’nde üç Türk kızının dinlerini değiştirip Protestan olmaları ve bunun basına yansımasıyla insanımızın ve özellikle din ile arası açılan gençliğin nasıl dehşet dolu bir yalnızlık içinde bırakıldığını görüyoruz. Hazin bir durum ve kalıcı bir kültürel miras olarak bu yıkım ne yazık ki devam etmektedir. Bu sonuçları hazırlayanlar, doğuştan kendilerini halk üzerinde imtiyazlı sayanlar olmuşlardır. Bu toplum acı çekmektedir ve din olgusunun bıraktığı boşluklarda hayat, şehirli ve köylü ayrımı yapmadan bayağılaşmaktadır. Toplum hafızasının en asil hatlarına kadar nakış nakış çalışanlar, bu büyük birikimin nasıl silineceğini iyi biliyorlardı.
Evet, bu toplumun din ile olan beraberliğinin macerası hikâyelerde başkadır, hamasi nutuklarda başkadır ama gerçeklerin dünyasında ise neredeyse tefrika romanlarına konu olacak şekilde bambaşkadır. İşte bu yılların temellendirdiği ve reddiyelere dayalı ağır kültürel birikimler, bundan sonraki yılların ve özellikle günümüzün toz duman oluşunun yollarını hazırlamıştır. Aradan nice yıllar geçer ve 27 Mayıs ihtilâli sonrasında kudretli Albay Türkeş ile yapılan bir röportajda sayın Türkeş, dinî anlayışını şöyle dillendirir; “Ezanın Arapça okunması hakkındaki kararın iktidara gelir gelmez ilk iş olarak ele alınması ve sonra anayasa dilinin ağdalaştırılması hareketleri bizlerde samimiyetsiz ve Atatürk ilkelerine cephe almış bir iktidarın işbaşına geldiği kanaatini uyandırdı.” (KİM-29.06.1960)
Bugün İslam adına konuştuğu zannedilen, öyle görünen ve kürsüsü de öyle olan, isminin önünde de birçok unvan bulunan yüzlerce, binlerce üniversite mensubuna rağmen toplumun neredeyse tamamına yakın bir kısmı ve özellikle üniversite gençliği, haz verici bir âleme kaymış, psikolojik bir perişanlık içinde gerçeklerle olan bütün bağını kaybetmişse ve hiçbir zaman tatmin edici olamayacak rezil, mülevves bir dünyaya kaçıyorlarsa bunun büyük ölçüde mes’ulü -ne yazık ki- unvanlarına rağmen birikimsiz, kifayetsiz ve yalnızca kendilerine hayranlık duyan bu beyefendilerdir. Çünkü üniversite gençliğine İslamî mânâda gerçekçi normlar kazandıracak kimselerin evvela kendileri ikna edici bir doygunluğa varmalıdırlar. Burada söylendiğinde çiğ kaçacak sözler söylemek istemiyorum ama bu zevat şunu görebilmelidir artık; bilgi, birikim ve unvan eğer yüksek bir karakterle birleşebilirse, kişiyi sıradan bir hayatın bayağılığına ve hissî tatmin olma duygularına değil; toplumsal inşa faaliyetine götürecektir. Bilgi toplumlarında bu böyledir. Eğer bu böyle olmuyorsa, bir türlü ölçülü, mantıklı ve tatmin edici bir düzen içinde bulunulamıyorsa, işte o zaman yapılan bütün lafazanlıkların beyhudeliğini ve kendilerini nasıl bir evrensel rüyanın içinde gördüklerini teker teker sorgulamak zorundadırlar. Hayatın yaşayan bir varlığı mı yoksa sıradanlaşmış bir kopyası mı olduğumuzu anlamak için bu şarttır. Alacakaranlık bir dünyada, içler acısı bir çevrede ve çok kaygan zeminlerde yaşayan, kimliğe dayalı hiçbir zihinsel temsili olmayan genç kitlelerde, tıpkı Bursa Amerikan Kolejinde yaşandığı gibi inançsızlık temayülleri tehlikeli seviyede yaygınlaşmaya başlamıştır.
Sadece gençliği değil; toplumun geri kalan kısmını da sömürge ordusunun birer kültürel ürünü hâline getirenler de onlardır. Eğer bugün yükselecek bütün itirazlara rağmen, ortada sürekli olarak verimsiz neticeler görüyorsak maalesef bu böyledir, kimsenin gösterişli çıkışlar yapmaya hakkı yoktur ve herkes kendi payına düşeni görmek zorundadır. İlahiyat mensubu olup bu mensubiyet sebebi ile kimse kendisini ayrıcalıklı ve tamamen masum görmesin, çünkü bu alanda eğitim veren kişilerin bir kısmı ne yazık ki, mes’uliyet duygusunun değil; sadece kaybetmekten korktuğu prestijin ve kendi kategorisinde ünlenmiş birisi olmanın peşindedir. Kendimizi aldatmadan ve nefsimizle kırıştırmadan evvel, bugüne kadar yaşanılanların parçalarını bir araya getirdiğimizde gerçek mânâda hiç ızdırap çekilmediği de fark edilecektir. Evet, hiç kimse ocak başında oturarak samimiyetsiz bir nefs müdafaasına girmesin! Eğer sadece hayâl dünyanızda zaferler kazanıyorsanız, bu meselenin en ağır mes’ulü sizsiniz demektir. Temsil ettiği ilmî alanda ekran ekran dolaşıp dinî metinleri şerh(!) edenler, sere serpe uyuyan ruhlara sanki ilmin son ve güvenilir sözcüsü kendisiymiş gibi keyifle hitap edenler, kendilerini dini temsilde yegâne simge olarak görüp hayalî takipçileri ile mesrûr olanlar, yine din adına konuşup ama karşısındaki muhataplarını zararlı ve nefret edilebilir kimlikler olarak ima edenler, muhataplarıyla arasında gerginlikler doğurup bilerek ya da bilmeden kitleleri sürekli zehirleyenler, her fırsatta doğuştan sahiplendikleri imtiyazlı dehalarını(!) göstermek için çırpınanlar, nefsin ve kibrin insan rûhu üzerindeki derin ve çürütücü tesirini ekranlarda topluma açıkça gösterenler, kendi sicillerini temizleyip başkalarının kimliklerini kurcalayanlar… Evet, dinin anlatılması, tanıtılması ve tebliği bu kodlar içindeki zihinlerle yapılamaz. Bu meselenin mesulleri, güçleri ve zaafları hakkında kendi dramatik hallerinin fikrî ve yeterlilik analizlerini yapmalıdırlar, yapabilmelidirler, aksi halde mevcut figürler ile gelecek adına ümitli olmak tamamen anlamsızlaşacaktır. Günün birinde mutlaka ulaşmayı murad ettiğiniz ve mesuliyet duygusuyla yoğurduğunuz bir hedefiniz yoksa, çok güçlü bir iradenin ortaya koyabileceği prensipleriniz de yok demektir ki; işte sonuçlar öylece karşımızda; Toplum, aile, gençlik, üniversiteler, basın, siyaset ve bürokrasi… Şunun bilinmesi gerekir; din adına konuşacak herhangi bir ilim adamının o saha ile mücehhez olması ve tutkunu olduğu salon gevezelikleri bu topluma dîni değerleri sevdirerek ve alâka uyandırarak anlatabilmesi için yeterli değildir. Onun çok daha farklı, çok daha derinlikli ve sahte büyüklüklere benzemeyen, halkın ve sistemin muhayyilesiyle konuşmayan, kahramanları kaba saba olmayan, en üstün hakikatlere meftun, yalnızca o kadîm kitabın zarif öğretisini gözetip yüksek takdir duygularından uzak bir dünyasının olması gerekir. Yıllarca Türkiye’nin değişik bölgelerindeki görevlerim sırasında hepsi de pek çok ıstıraba sebep olan şâhitliklerim oldu. Büyük bir istekle diğerlerine karşı su götürmez üstünlükler beklediğim, böyle hayâl ettiğim kimseler -ne yazık ki- aşksız, emelsiz ve tasasız halleriyle gelecek adına daima hüzün duygusu uyandırmışlardır. İlâhiyat sahasında bulunan akademisyenler kendileri için fevkalâde ihtiyatlı analiz yapabilmelidirler. Bilinmelidir ki hiçbir unvan, zekânın, bilginin ve sağlam bir karakterin yerini tutmaz. Kuvvetli siyasi bir yapı içinde kaybolup kültürel bir tutarsızlık içinde bocalayan, böbürlenme hakkını kendisinde bulan ama kendi hidayetinden, kendi erdeminden daima emin olan, bu yüzden de belirsizlik hatları içinde sıkışıp muhataplarına karşı bir köy derebeyi kesilebilen kimseler, sadece kendi ihtiras ve arzularını ayaklandırabilirler. Bunun ne demek olduğunu ve ne mânâya geldiğini ve nelere mal olduğunu anlamak için yakın bir maziye bakmamız yeterli olacaktır. Bu ülkede yapılan değişimlerin bir kısmı, dikkat ediniz, ne hazindir ki genellikle din adamları ileri sürülerek yapılmıştır. Eğreti zeminler üzerine oturarak bu tahribata vesile olan ve canlı bütün ruhları öldüren bu kişilere ne demeliyiz? Âlim mi? dalkavuk mu? İkbal avcıları mı?
Tevhid-i tedrisat hakkında Saruhan Mebusu Vasıf Bey ve elli arkadaşının teklif-i kanunîsi… Görüşmeler başladığı vakit Mustafa Kemal, reislik bürosunun karşısındaki geniş odada idi. Bir aralık birkaç sarıklı hocanın içeriye koşuştuklarını gördüm. Kürsüde rahmetli Vasıf nutuk söylüyormuş. Aralarından biri Mustafa Kemal’e atılarak:
Paşam, paşam, diye haykırdı, maksadın kitabı da kaldırmak olsa, bize emret, yolunu bulalım, (toplantı salonunu işaret ederek) ama bunları söyletme…
Hilâfeti ve Şer’iye Vekâletini kaldırma tekliflerinin baş imzalayıcıları da hocalar idi. Bunlar için din ve mukaddesat bahaneden ibaretti. Korkuları, halk üzerindeki nüfuzlarını ve bin bir “cer” kaynağını kaybetmekti. Hilâfetin dinde yeri olmadığını, o gün hiçbir hocanın cevap veremeyeceği şer’î delilleriyle ispat eden Seyyid Bey de eski bir hoca idi. Nutkunu büyük bir başarı ile bitirip kürsüden indiği zaman, Mustafa Kemal:
Seyyid Bey son vazifesini yaptı, diyordu.
Yaşlı ve pek itibarlı bir hoca, yanına gelip oturmuştu. Mustafa Kemal onu göstererek:
Hilâfetin dinde hiçbir yeri olmadığını bana öğreten efendi hazretleridir. Öyle değil mi? demesi üzerine, efendi hazretleri, hilâfetin dinde hiçbir lüzumu olmadığını Mustafa Kemal’e öğretmek şerefini ne kadar kıskandığını gösterecek bir telâşla tasdik etti idi.[8]
Bu uğultulu dünyada duygular bu kadar körelince, fikrî ve imanî sefaletin ortasına düşmek elbette kaçınılmaz olacaktır.
Yeni ikame edilen sistem artık kendisinden önceki pek çok şeyin yerini almaya başlar. Falih Rıfkı, burada bir not düşer; Kemalizm, aslında büyük ve esaslı bir din reformudur. Tanrı, bir peygambere verdiği şeriatı, ikinci bir peygamberde değiştirmekle, hatta Kur’an’ın bir ayetindeki emrini başka bir ayette kaldırmakla hükümlerin toplum evrimini izlemesi gerektiğini göstermiştir. Fıkıhta buna “nesih” diyoruz. Muhammed son peygamber olduğuna göre, ondan sonra nesih hakkı insan aklına kalmıştır. Onun için İslâm bilginleri, “zamanla hükümlerin değişeceği” içtihadında bulunmuşlardır. Mustafa Kemal’in yaptığı, işte bu nesih hakkını kullanmaktı.[9] Bu, o derece belirgin bir hâl almıştır ki; M. Kemal öldüğünde, Kâzım Özalp, Celal Bayar’ın kulağına eğilerek; “Celal, artık Kaale Atatürk yok!“ der.[10]
Aradan yıllar geçer, 1965’te AP iktidara geldikten altı ay sonra İnönü, dinî fanatizmin komünizm kadar Türkiye için tehlikeli olduğu hususunda hükümeti uyardı: “İrticaa heves etmeyiniz, teşvik etmeyiniz, komünizmden daha az tehlikeli görmeyiniz; hangisinin daha tehlikeli olduğunu zaman gösterecektir.” Birkaç gün sonra Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Refet Ülgenalp, öğrencilerden oluşan bir dinleyici topluluğuna şunları söylüyordu; “Sakallı keçiler ve keçi sakallılar bu ülkeyi sömürüyor. Birisi ormanları diğeri toplumumuzun bünyesini.“[11]
Muhayyilenizin içinde vehmettiğiniz hayâli sembolik gücün çok ötesinde ve gerçekçi olan bir şeyleri yakalayamadığımız sürece, etrafımızı çepeçevre saran, bireyi küçük düşürücü işler yapmaya zorlayan unsurlar revizyonlarını sürdüreceklerdir. Ama ne yazık ki, içimizdeki benliğe dayalı engelleri henüz aşabilmiş değiliz. Bir profesör(!) çıkıyor ve âdeta bütün benlik duygularını kızıştırmak ister gibi bir terim, bir kelime, bir kavram ya da bir yorum hakkında; “Bunu şimdiye kadar hep yanlış anladılar, yanlış mânâ verdiler, doğrusu benim söylediğim gibidir(!)“ diyor. Diyebiliyor?! Yalnızca ben varım demeye gelen bu ateşli ifade, onarılması müşkül bir patolojik hâldir. Kendilerini böylece lütuf ve inayetler dağıtan bilge olarak görenler, etrafta saçılan insan kalplerini nasıl fethedecekler? İşte böylesine ayırt edici bir iddia, böylesine kendine hayranlık, bu kadar gözü kara ve mahcubiyet duygusundan uzak, yalnızca kendi ihtiraslarını ayartmaya yönelik bir kabalık, ilimde kendisini böylesine mütebahhir gören narsist duygular bu kişinin ya da kişilerin bütün bir hayat tecrübelerinin yöneldiği asıl gayeyi yani kibre dayalı taşkınlıkları göstermekle kalmıyor, söz konusu kişilerin güçlü taraflarını da ekranlarda kolaylıkla gözler önünde saldırgan hâle getiriyor. Bir insan kalbinin bu kadar histerik dolu aşırı tutkular besleyebilmesini anlamak kolay değildir. Baş döndüren gözü kapalı böyle bir coşkunluk hâlini nasıl açıklayabiliriz? Bu durum ne yazık ki verimli, ergin bir iradeden doğmuş olamaz, o sadece içe işleyici bir hastalık hâlidir. Oysa tebliğcinin gürültüsüz patırtısız bir alçakgönüllülükle yaşamasıdır onu kupkuru ve zehirli bir kalpten koruyacak olan. Ne diyordu şair?
Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyince hâki nebât
Mütevazı olanı rahmet-i rahman büyütür
Bu konu oldukça uzun ve hüzün veren bir konudur, ancak küçük bir ilâve de yapmayı faydalı bulurum. Bugün için dindar görünen kesim ruhla beden arasında oluşturduğu dünyasında en temel duygularını takvadan uzak ve daha çok dünya zevklerine yakın olarak kurmuştur. Bunun sebebi acaba yıllardır ezilmiş olmasının verdiği buruklukla, bir türlü önünü alamadığı hor görülme korkusu mudur?! Ortalığı doyumsuzlukla kasıp kavuran ve sahte azametle girdikleri bu nahoş dünya, yazık ki sadece derin bir bozulmayı işaret etmektedir. İşte bu yüzden ne köyde ne de kentte insanlar bugünün icaplarına göre aydınlatıldığı içindir ki; kitleler o kadîm destani takvalarını da, edalarını da, ölçülerini de, hislerini de, ruhi zenginliklerini de kaybetmektedir. Sorumluların kendileri için yonttukları bu yalancı dekorlar içinde kendi eylemlerine uygun düşecek iç rahatlatıcı psikolojik yasalar uydurduklarını görüp duruyorsak, başkalarının yıkımıyla yaşamaktan murad aldıklarını görüyorsak ve yine kardeşim diyecekleri kimseler için sözle anlatılamaz küçümsemeler tabiî bulunuyorsa burada hayatın ve dinin canlılığına doğru ilerleyen dirilişi bekleyemeyiz. Bugün dinî hayata dair gördüklerim; birkaç istisnanın dışında sadece birkaç sahnelik çalımlardan ibarettir. Muhammedî ahlâka dayalı kavrayışlara erdiğimizde, Kerîm olan kitabın sahifeleri dilimizdeki yaygaradan kurtulup ruhumuza bir pınar gibi süzüldüğünde, nefsimizin sürekli tatminler bekleyen soğuk, kibirli ve şımarık yüzünü fark ettiğimizde, birbirimize karşı üstünlük mücadelesinin yavanlığını hissettiğimizde, yüzümüzü aydınlatacak diriliğe de ereceğiz inşallah.
Dipnotlar:
[1] Bir alışkanlık olarak Osmanlı Devleti adını kullanıyoruz ama gerçekte devlet böyle bir adı hiç kullanmamıştır. Devletin resmî kayıtlardaki adı Devlet-i Aliyye’dir. Sonraları Avrupalı tarihçiler Ottoman Emperyal gibi isimler kullanınca biz de aynı adı kullanır olduk
[2] A. D. Noviçev, 1839 Gülhane Hattı Hümayunu ve Dış Politikadaki Boyutları
[3] Ünlü tarihçimiz Ahmet Refik, bu ve benzeri kayıtları düştükten sonra benim burada ifade etmediğim bazı mühim paşaların da adını zikreder fakat hâdisenin önemi sebebiyle de; “böyle nakledilmektedir Allah-u âlem“ demeyi ihmal etmez.
[4] Nutuk II, s. 690-691
[5] Ali Fethi Bey (Fethi Okyar) daha sonra 1930’lu yıllarda Fransa büyükelçisi iken Atatürk tarafından çağırılır ve kendisine Serbest Fırka kurdurulur. Atatürk’e karşı bir muhalefet partisi kurmaya cesaret edemez, çekinir. Cesaret kazanması için Atatürk bu partiye kız kardeşi Makbule Hanımı da kaydeder fakat Okyar yine ikna olmayınca bu defa Atatürk, kendi çocukluk arkadaşı Nuri Conker’i de dâhil edince Fethi Bey ikna olur. Ne enteresandır ki bu millet İsmet Paşa’dan ve CHP’den kurtulabilmek için işte bu Fethi Beyin etrafında toplanarak; “Ne olur bizi kurtar, gerekirse yeni kurbanlar verelim.“ diye yalvarırlar.
[6] Jale, morfin bağımlılığından kurtulamadı. Ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde 39 yaşında hayata veda eder. Salahaddin Pınar’ın kendisi için bestelediği “Nereden Sevdim o Zalim Kadını“ şarkısı o günlerin bir hatırası olarak kaldı.
[7] Keriman Halis’e Ece soyadını Atatürk verir.
[8] F. Rıfkı, Çankaya, s.160
[9] F. Rıfkı, Çankaya, s.163
[10] Hasan Ünder, Kemalizm, Atatürk İmgesinin Siyasal Yaşamdaki Rolü, s.155
[11] Feroz Ahmad, Demokrasi Sürecinde Türkiye, s.457
İlgili Yazılar
Algoritmik Değnekler ve Firavun’un Saltanatı: Dijital Dünyanın Yönettiği Manipülatif Krallık
Algı yönetimi, bireylerin veya toplulukların olaylara, kavramlara ya da mesajlara dair algılarını belirli bir yönde şekillendirmek amacıyla kullanılan stratejik bir süreçtir. Bu süreç, insanların bilgi edinme yollarını etkileyerek onların düşünce ve davranışlarını yönlendirmeyi hedefler.
Elhân-ı Osmanî (Osmanlı Sarayında Müzik ve Himâye)
Tarih boyunca müziğin saraylarda yer aldığı ve hükmedenler tarafından müzisyenlerin himaye edildiği bilinmektedir. Türk tarihinde de müzisyenlerin himaye edildiği örneklere rastlamak mümkündür. Kadim Türk devletlerinde de müzisyenlerin himaye edildikleri bilinen gerçektir.
Şairlerin ve Tüm Vicdan Sahiplerinin Filistin İçin Küresel İntifada Çağrısı
Ne yapmalıyım diye düşündüm hala düşünüyorum. İsrail ve ona yardım edenlerin mallarına karşı bir boykottan söz ediliyor. Tamam, diyorum. Markette daha önceleri yetmiş dokuz liraya satılan Domestos kırk liraya düşürülmüştü. Her müşteriye kasadaki masum kız tarafından özellikle indiriminden söz açılıp pazarlanmaya çalışılıyordu. İşte diyorum, karşımda ciddi bir imtihan suali. Cebimdeki para beni tahrik ediyor, elinde avucunda başka ne kaldı hadi davran al bu ucuzlukta şu kimyasal nesneyi de eşin sevinsin. Ama benim içimde bir başka ben daha var. O diyor ki sor bakalım senin memleketin Elaziz’deki Coca Cola dolum tesislerinin kapısına kilit vurulmuş mudur; Endonezya’da McDonalds’ların iflas ettirildiği gibi.
Bir Metin Usûlü Önerisi Olarak “Bütünsel Yaklaşım Metodu”
Bütünsel Yaklaşım son dönemde İslâmî metinlerin bilimsel bir perspektifle tetkik edilmesini konu edinen metot önerilerinden birisidir. Aynı zamanda Mehmet Apaydın’ın doktora tezi olan bu metot, araştırmacılara geçmiş dönemde metinlerin anlaşılması maksadıyla uygulanagelen yöntemlerden farklı bir yol önermektedir. Bu çalışmada gerek İslâmî ilimler alanında uzmanlaşmış gerekse ilgili araştırmaları yakından takip eden okuyucu kitlesi açısından bu metodun neler önerdiği ve gelecekte ne tür sonuçlar verme potansiyeline sahip olduğu hususunu irdelemeye çalışacağız.
Din Dilinde “Kontrolsüz Nas Kullanımı” Olgusu: “Faiz Yiyen, Annesiyle Kâbe’de Zina Etmiş gibidir.” Rivâyeti Örneği
Dolayısıyla gerek âyetlerin gerekse rivâyet malzemesinin dinî irşad ve öğretim faaliyetleri ya da akademik araştırmalarda kullanılabilmesi için bir tetkik sürecinden geçmesi gerektiği açıktır. Bu dikkate alınmadan yapılan iktibaslar, ilgili metinlerin ihtiva etmediği, maksadı aşan çok sayıda açıklamaya (tefsir) ve yorumlamaya (tevil) kapı aralamakta, sonuç olarak “Kontrolsüz Nas Kullanımı” diye isimlendirmeyi tercih ettiğimiz tablo ortaya çıkmaktadır. Buna göre “Kontrolsüz Nas Kullanımı”: Bir nassın ilmî tetkik süzgecinden geçirilmeden, gelenekten devralınan biçimleri ve bunlar üzerine yapılan yorumlar üzerinden dolaşıma sokulması, bir dinî öğretim ya da bilimsel araştırma materyali olarak işlev görmesi anlamına gelmektedir.