Dünya nüfusunun giderek artması ve köyden şehre göçlerin hızlanmasıyla birlikte büyük yerleşim yerlerinde daha fazla insan bir arada yaşamak zorunda kalmıştır. İnsanlar sitelerde, apartmanlarda geleneksel yaşam biçimlerinin çok uzağında refleksler geliştirmiştir. Kent yaşamı; nüfus artışına ve göçlere paralel olarak alışkanlıkları, kültürleri, tercihleri değiştirmiştir.
Türkiye’de köyden şehre göç eden insanlar büyük ölçüde tarım toplumu alışkanlıklarıyla kent yaşamına uyum sağlamaya çalışırken toplumsal sancıların gölgesinde ortaya oldukça fazla sorun çıkmıştır. Sanattan siyasete, toplumsal yaşamdan dini tutum ve yaklaşımlara kadar hemen her şey bu göçten etkilenmiştir, denilebilir. 1920’lerin ortalarında %24 olan kent nüfus oranı 2020’de %93’e ulaşmıştır. Köyden kente göç edenler köyde topluluk içerisinde bir anlam ifade ederlerken, kentte toplum içerisinde yer edinme mücadelesi vermek zorunda kalmıştır.
“Topluluk” ile “toplum” arasındaki en önemli farkın köy/kent yaşam biçiminde belirdiği görülür. Sınırlı sosyokültürel değişim, akrabalık ve komşuluğa dayalı sosyal ilişkiler, yoğun sosyal gözetleme ve homojenlik, samimi dostluklar gibi yapısal özellikler köy/topluluk yaşam tarzını ifade eder. Bunun karşısında azalan samimi ilişkiler, sosyal gözetleme ile birlikte rasyonelleşen ve biz yerine ben merkezli ilişkiler, heterojenlik ve farklılığa dayalı sosyal ilişkiler kent/toplum yaşam tarzının belirgin özellikleridir. Çarpık kentleşme ile birlikte sosyolojik, kültürel diğer nedenlerle giderek köylerin kentleştiği, kentlerin de köyleştiği dikkate alındığında ise bu özelliklerin flulaştığı görülecektir.
Flulaşmayı kente göç edenlerin Müslümanlık anlayışında da görmek mümkündür. Köyden kente göç edenlerin Müslümanlık anlayışı, daha önce kırsalda görülmeyen birçok bilgi ve görgülerle harmanlanmış, yeni duruma adapte olmak için kendini güncellemeye ayarlı haldedir genellikle. Taşranın dindar karakterinin en belirgin yanı inancında geleneksel yaklaşımları esas almasıdır. Modern hayatın parçalayan, ayıran yüzüyle tanışılmadığı için din ile olan ilişkiler entelektüel yaklaşımların dışında, doğal hayatla iç içe gelişmiştir. Taşradaki hayatın merkezinde din vardır. Camiler en önemli sosyalleşme yeridir.
“İnsan mekânı, mekân insanı inşa eder.” denilir. Müslümanların cami merkezli hayat felsefesi; zihinlerin de o yönde dizayn edilmesine, iyilik ve güzelliklerin orada toplumsal yer edinmesine neden olmuştur. Modern kent yaşamındaki dindarlığın arka planında kırsaldan gelen insanların geleneksel duyarlılıklarının önemi büyüktür. Kırsaldan kentlere göç edenler, kentlerde yaşasalar da kırsalla fiziksel ve duygusal ilişkilerini -kısmen de olsa- devam ettirmektedirler. Kırsalla olan fiziksel ve duygusal ilişkiler devam etse de kentler kendi rengini bir şekilde yansıtmaya çalışır. Kentlerin kendi öncelikleri ve kuralları ile birlikte saygı, sevgi, ayıp kavramları anlamca değişmiştir artık. Bireyi kendi içine çeken kent, kırsaldan gelenlere onların yabancısı oldukları bir yaşam tarzını dayatır. Modern kentler; İslam şehirlerinin aksine, insanı rahatlatan değil, boğandır âdeta.
Şehirler medeniyetlerin ortaya çıktığı yerlerdir. Fârâbî, toplum olarak mutluluğa ve mükemmelliğe ulaşabilmenin yolunun erdemliler şehrinden geçtiğini söyler. İslam medeniyeti tam anlamıyla bir şehir medeniyetidir. Bu şehirler yalnızca insanlardan, binalardan, sokaklardan oluşmaz; orada İslamî hayatın yaşanması için uygun bir ortam vardır aynı zamanda.
“Medeniyetin tarihi şehirlerin tarihidir.” denilir. Çünkü medeniyeti oluşturan ve ona şekil veren şehirlerdir. Siyaseti, kültürü, ekonomiyi, sanatı ve tüm bunlarla bir anlam ifade eden toplumu oluşturan kırsal alanlar ve köyler değil, şehirlerdir. Şehirlerin dışında kalan yerler elbette önemsiz yerler değildir, ama tek boyutludurlar. Farklı unsurları bir araya getirip bir toplumun kimliğini oluşturan ve kültüre çok boyutluluk kazandıran şehirlerdir.
İbn Miskeveyh, insani mutluluğu gerçekleştirmek için şehre ihtiyaç olduğunu, akıllı ve arif bir insanın yalnızlığı ve tek başına yaşamayı tercih etmeyeceğini, onların başkalarındaki erdemi görüp onlarla ilişkiler içinde olacağını belirtir. Medeniyet, insana bir yaşama tarzı sunar kuşkusuz. Onun temelinde inançlar ve değerler vardır. Hayatın her yönünü içine alan… Medeniyetlerin sunduğu yaşama tarzı, en belirgin olarak şehirlerde kendini gösterir.
Dinin, doğru algılanışı ve yaşanışı şehirlerde mümkündür. Çünkü dinin getirdiği değerler hayatın toplamına, insanın bütününe yöneliktir. İnsanın bütünü de şehirde ortaya çıkabilir ancak.
Şehirler, insanlar arasındaki ilişkilerin karmaşık ve yoğun olarak yaşandığı yerlerdir. Köy hayatında ise tekdüzelik hâkimdir, ihtiyaçlar ve ilişkiler sınırlıdır. Şehir halkı bilgi birikimi ve deneyim bakımından daha ileride olduğu için söyleneni anlamaya, kavramaya daha yatkındır.
Kur’an’da adı geçen peygamberler Mısır, Filistin, Mezopotamya gibi eski uygarlıkların bulunduğu şehirlere uyarıcı olarak gönderilmiştir. Peygamberlerin tebliği çok boyutludur; insanların her yerde her zamanda ve durumdaki ihtiyaçlarına, hayatın her yönüne cevap verme özelliğine sahiptir. Tebliğin bu yönü dikkate alındığında peygamberlerin neden uyarıcı olarak şehirlere gönderildiği anlaşılacaktır.
“Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de şehirlerin halkından kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerdi.” (Yusuf, 109)
Şehirlere ruhunu veren dindir. Dinin kırsallıkla birlikte algılanması büyük bir yanlışlıktır. Dinin, şehrin dışında kalmış veya şehirdeki alt katmanların, düşük gelir gruplarının, yoksulların, düşkünlerin umuduymuş gibi görülmesini isteyenler yok değil. Dini şehre yakıştıramayanlar var maalesef. Oysa din şehir için vardır. Aksi halde şehir insanın kaybolduğu mekân haline gelir. Şehrin güzel olması; yalnızca asfaltlarının geniş, alt yapısının düzgün olması değildir. Şehrin güzelliği yalnızca biçiminde değildir yani.
Müslümanların Allah ve insan anlayışları, metafizikleri, hayata bakışları hep şehirde ortaya çıkar. Bu nedenle Medine için “Erdemli Şehir” diyor, Fâaâbî. Çünkü İslam dini Mekke şehrinde doğmuş, Medine şehrinde gelişmiş, bir şehirli anlayışıyla oradan bütün dünyaya yayılmıştır.
Max Weber, şarkta kendi içinde bir bütün olarak şehrin tam anlamıyla oluşmadığını söylese de bu doğru değildir. İlk İslam şehirlerinin kurucularına esin kaynağı olan ve yüzyıllar boyunca Müslüman idarelerince örnek alınan Medine, İslam şehirciliği için bir modeldir. Müslümanların fethettikleri veya yeni kurdukları şehirler Mescid-i Nebeviî merkezli olarak şekillenen Medine şehir modeline göre dizayn edilmiştir.
İslam toplumu geliştikçe, sınırlar genişledikçe yeni şehirlere ihtiyaç duyulmuştur elbette. Bu yeni şehirleri iki kategoriye ayırmak doğru olacaktır belki de: Bağdat, Kahire, Kûfe gibi bizzat Müslümanlar tarafından kurulan şehirler ile Semerkant, Kurtuba, Buhara, Şam, Endülüs, Tebriz, İstanbul gibi başka medeniyetlerin kültür merkezleri iken devralınıp İslamlaştırılan şehirler. Ruhunu İslam’dan almış olan şehirlerdir bunlar.
Kur’an genel olarak göçebeliği değil vahdaniyet anlayışı içerisinde Müslüman cemaate dayanan şehir dinini temsil etmektedir. Şehir, Müslümanlar açısından değerli bir kavramdır ve İslam şehirleri İslam’ın yaşandığı şehirlerdir.
Namazın kılınabilmesi için gerekli olan koşullar İslam şehirlerinin yapısını etkilemiştir. Abdestin veya guslün alınarak temizliğin sağlanması, namazın kılınma vaktine dikkat edilmesi, yüzün kıbleye çevrilmesi, Cuma namazında bütün Müslümanların sığabileceği genişlikte bir yerin bulunması gibi. Namaz, bir bütün olarak yerleşik hayat tarzını gerektirmektedir. Bunun için de hamam, çeşme, pazar caminin etrafında yer alır. Cami, yalnızca bir ibadet yeri değil, Müslümanların güncel sorunlarının konuşulduğu bir yerdir aynı zamanda.
İslam şehirlerinin tarih boyunca ana özellikleri takip edildiğinde ortaya bir tipoloji çıkmaktadır. Yönetim merkezinin caminin yanında olmasına özen gösterilir. Her şehrin bir kalbi vardır. Müslüman şehirlerinin kalbini merkezdeki büyük bir cami oluşturur. Şehir bu caminin etrafında şekillenir. İslam şehirleri cami merkezlidir çünkü. Adalet, eğitimle ilgili kurumlar, pazar camilerin etrafında kümelenir. Cami merkezli olan ve günde beş vakit ezan okunan bir şehirde hem yönetenlerin hem de yöneltilenlerin hayatlarının her aşamasında, düşünce ve davranışlarının merkezinde din olacaktır. Bu şekilde kurulu bir şehirde kötülükleri işlemek daha zor, iyilikleri yapmak ise daha kolay olacaktır. Harama giden yolların kapalı, helale giden yolların ise açık olmasına özen gösterilir İslam şehirlerinde.
İslam şehirlerinin pazarları fiziksel yapılarından ziyade işleyiş şekilleri ve ticarete konu olan mallarıyla diğer şehirlerden ayrılır. Çalışmak, İslam toplumu için ibadet sayılmaktadır çünkü. Yalnızca satıcı için değil, müşteri için de bu böyledir. Cami ile birlikte ticaret merkezleri de, bir şekilde, ibadet mekânları olmaktadır.
İslam şehirleri mimarisi ile de diğer şehirlerden ayrılır. Tevhidin bir yansıması olarak mimaride kıble vurgusu önemlidir. İslam şehirlerinde mimari, insanı ezmez. Yapılar insana tepeden bakmaz, insanlarla organik bir bütün oluşturur âdeta. İslam şehirlerinin siluetine hâkim olan yapılar camilerdir. Camilerin dışında kalan en güzel yapılar, devlet yöneticilerine veya zenginlere ait yapılar değil, halkın ortak kullanımına ayrılan yapılardır.
Mimaride insan fıtratının gözetilmesi, insani ölçülerin korunması, hayatı kolaylaştıracak unsurların öne çıkarılması İslam şehirlerinin genel karakteristik özelliklerindendir. Ayrıca, İslam şehirlerinde mimari yapıların başka işlevleri de vardır. Ayetler veya hadisler, kitabelerle yapıların üzerine yazılarak insanlara tebliğ edilir. Böylece, insan hangi yana baksa Allah’ı hatırlayacaktır İslam şehirlerinde. Asıl olan tevhidin bir şekilde yansıtılmasıdır. Müslüman şehri, tevhidi sembolize eden şehirdir çünkü. Yine, modern şehirlerin aksine, İslam şehirlerinde mezarlıklar şehrin içindedir. Dünya hayatı ile ahiret hayatı birbirinden ayrılmaz, ahiret hayatı dünyadaki hayatın devamı kabul edilir çünkü. Ölümü unutan, ölümü şehrin dışına atan modern şehirlerin ölüm gerçeğini yok etmesi mümkün mü?
İslam şehirleri İslami dinamiklere göre şekillenmiştir. İslam şehirlerinde mekân tasavvuru insani var oluşun doğayla çelişkisini değil, birlikteliğini önceleyecek şekildedir. Bir şehir yalnızca fiziksel yapısıyla farklı bir kimlik taşımaz elbet. Önemli olan o şehirde yaşayan insanların dini, ahlâki ve kültürel değerleridir. Bir şehirde Müslümanların yaşıyor olması, o şehri bir İslam şehri yapmaz. İslam şehri, Müslümanların kimliklerini ve değerlerini yansıtan şehirdir.
Sanayileşme sonrasında şehirler estetikten uzaklaşmış, kapitalizmin belirlediği kalıplara evrilmiştir. Modern dönemde kent denildiği zaman birbirinin benzeri olan, insanı nesneleştiren, inancı dışlayan yoğunluklu yaşam alanları akla gelmektedir. Marx, Durkheim ve Weber gibi klasik modernite kuramcıları toplumların modernleşmelerine paralel olarak dinin toplumsal önemini ve etkisini kaybedeceğini hatta gözden kaybolacağını iddia etmişlerdir. Modernizmin hayata, insana ve dünyaya bakışını yansıtan kentlerde bunun gerçekleşeceğine inanılmaktadır. Dini çoğulculuk giderek yerini tamamen sekülerizme bırakacaktı onlara göre.
“Dinî çoğulculuk” şeklinde formüle edilen paradigma, Kur’an’ı, uyulan değil; uyan, belirleyen değil; belirlenen haline getirmeye kalkışmaktan başka bir şey değildir. Dinî çoğulculuk anlayışı; hakikat iddiasından feragat, yerel ve küresel iradeyle eşgüdümlü hareket etmeyi gerektirir. Dinî çoğulculuğun onaylanması kentteki bütün dinlerin, ideolojilerin paydalarının eşitlenmesi sonucunda ortaya çıkacak yeni bir din anlayışının kabul edilmesi demektir.
İbni Tufeyl, bireyin dini duygu ve düşüncesinin gelişiminde çevrenin etkili olduğunu, sosyal çevrenin aklın üzerini perdelemediği sürece bireyin Allah inancının doğal bir süreç olarak ortaya çıkacağını, aksi halde bunun tersinin söz konusu olacağını ileri sürer. Dini çoğulculuğun kabul gördüğü bir toplumda insanların seküler eğilimlerinin baskın olduğu görülmektedir. Hızlı kentleşme sürecinde kırsaldan kente göç eden Müslümanların hazırlıksız yakalandıkları söylenebilir. Kapitalizmin soğuk yüzünün hâkim olduğu kentlerde Müslümanların düşünce ve davranışlarındaki gelgitler dikkatten kaçmamaktadır. Kırsaldan gelen alışkanlıklarla kentin dayattığı yaşam tarzı arasındaki zıtlıklar söz konusu gelgitleri daha da artırmaktadır doğrusu. Halk tipi dindarlıkla sorunların üstesinden gelmek ise mümkün değildir.
“Halk İslamı” kavramsallaşmasına konu olan halk tipi dindarlık daha çok sözlü kültüre, taklide dayalıdır. Halk tipi dindarlık anlayışında halk, gelenek ve devlet algısını aşacak bir yeteneğe sahip değildir. Egemen güçlerin yorumladığı ve geleneği de içine katarak şekillendirdiği din anlayışıdır halk tipi dindarlık. Türkiye’de artan bireysel dindarlık değil, halk tipi dindarlıktır. Kentlere bakıldığında yaygın sosyaliteye rengini veren dindarlığın halk tipi dindarlık olduğu görülür. Bu durum yozlaşmanın en belirgin işareti olsa gerek. Halk tipi dindarlıkta iyilikler anlatılmaz, kötülüklerden sakınılması için uyarılarda bulunulmaz, hurafe ve bid’atlara dokunulmaz çoğu zaman. Kimileri halk İslam’ı olarak adlandırılan dindarlığı “Türkiye’de İslam yorumu”, “Anadolu irfanı” gibi kavramlarla belirtmeye çalışmaktadır.
Türkiye’de yaygın olan halk tipi dindarlık olsa da seçkinci dindarlığın özgül ağırlığı daha fazladır denilebilir. Seçkinci dindarlık, dini, hayatın öznesi olarak ele alan dindarlıktır. Genellikle muhalif olmayı tercih eder, önerilerde bulunur. Eleştirellik ve delillerle hareket etmek ön plandadır. Hurafe ve bid’atlarla mücadele eder. Halk tipi dindarlığa karşı çıktığı gibi modernizmin tanımladığı kentli dindarlık anlayışına da karşı çıkar.
Kentli dindarlık anlayışı… Olmak yerine görünmek… İçtenlik yerine şekilcilik… Öz yerine sembolleri öne çıkarmak… Bireysel ya da mikro sosyal yapıların dayatıldığı dindarlık…
Kentli dindarlık anlayışı… Derinliği olmayan dindarlık… Alçak gönüllülüğün, tasarrufun, başkalarına merhamet ve saygının ortadan kalktığı dindarlık… İsrafla, lüksle, modayla iç içe yaşanan dindarlık… Batı tarzı hayat kodlarının egemen olduğu dindarlık… Öznelleşmiş, kişisel tercih meselesi haline gelmiş dindarlık… Ekonomik bir değer, pazarlanabilir bir meta, tüketilebilir bir nesne, modanın bir konusu haline getirilen, terapi işlevi gören dindarlık…
Modernizmin tanımladığı dindarlık yalnızca kır dindarlığı, kent dindarlığı değil elbet. Bürokrasi dindarlığı, çiftçi dindarlığı, burjuvazi dindarlığı, esnaf ve zanaatkârlar dindarlığı… Din algısını şekillendirmeye çalışan sosyal medya dindarlığı…
Modern ve postmoderne özgü bu türden dinin görünümlerini açıklayabilmek için bazı kuramlar da ortaya konmamış değil: Rasyonel seçim kuramı… Dini çoğulculuk… Dini mobilizasyon… Tüm çabalar; düşünceleri, davranışları dönüştürme aracı olarak kullanılan modern kentlerin ayakta kalması içindir.
Çoğulculuğu, seküler yaşam tarzını dayatan kentler… Sosyal çözülmenin, yabancılaşmanın yaşandığı yerler… Dinin aşındırıldığı, birçok alanla aynı düzeye getirildiği yerler… Kimsenin kimseyi aramadığı, tanımadığı, anlamadığı yerler… Dünyevi mükemmellik iddiasıyla dayatılan söz konusu kentlerde sürüleştirilen insanlar… Söylentiye göre, Babil’in Asma Bahçeleri’nin değişik katlarında çalışan işçiler yıllarca süren çalışmaları sonrasında dillerini unutmuşlar ve birbirlerini anlamamaya başlamışlar. “Babilleşme” veya “Babil Çorbası” denilen bu durumu kentlerde yaşayanlar iyi bilirler herhalde.
Kent dindarlığı adı altında dinin belli kalıplara sokulması, Müslümanların o kalıpların dışına çıkmaması hedefleniyor. Kaliforniya’da modern mimarinin “Batı Sahili” çeşidini simgeleyen sıkı geometrik biçime sahip yapıların planlarıyla ünlü Amerikalı Richard Neutra’nın, modern kentlere göndermede bulunarak; “Öyle bir ev tasarlarım ki mutlu bir karı kocayı altı ay içinde boşandırabilirim.” şeklindeki iddiası, modern kentlerin görünmeyen yüzünü açığa çıkarması bakımından önemlidir. Kentleşmeyle birlikte Müslümanların inançlarında, inançlarının pratiğe aktarılmasında aşınmalar olmaktadır. Din taptaze olup tüm yeniliği ile hitap ediyor. Aşınmaya uğrayan din değil, insanların din anlayışlarıdır, düşünceleridir, davranışlarıdır.
Peki, bugünün kent yaşamına bir Müslüman’ın uyum sağlaması ne kadar mümkündür?
Kentlerde, kırsaldaki gibi insanların birbirini denetim altında tutmaları oldukça zordur. Bu nedenle Müslümanlık ile kişiliğin birlikte gelişmesi gerekir. Müslümanlar kentlerde de sosyal çevrelerini oluşturmak zorundadırlar. Müslüman’a düşen, kentin hayatı belirleyen alışkanlıklarına karşı temkinli olması, hayatını İslami değerlerin özüne bağlı kalarak ve inançlarıyla güçlendirerek devam ettirmesidir. İslam, büyük bir iç donanıma sahiptir.
Dünyada hızlı bir sosyal değişim süreci yaşanmaktadır. Bu değişimden Müslümanların da etkilendiği açıkça görülmektedir. İbn Haldûn’a göre bedevi ya da hadari yaşam biçimleri ve iklim kuşakları; bireylerin karakterlerine, sosyal davranışlarına etki etmektedir. Bu da giderek toplumsal yapının özelliklerini belirlemekte, yönetim biçimlerini ortaya çıkarmaktadır.
“Bedevi” kavramı, her ne kadar mekânla ilgili bir kavram olarak görünüyorsa da aslında bir zihniyeti temsil etmektedir. İster çölde isterse büyük şehirlerde yaşasınlar, bedevi düşünce ve davranışları sergileyen herkes bedevidir. Hayatı dağlarda ve çöllerde geçse de Kur’an ve sünnete göre hareket eden herkes medenidir.
Bedevilik; sanıldığı gibi dağda veya çölde yaşamayla ilgisi olmayan, kişinin Allah’a yakın veya uzak olmasıyla ilgili bir kavramdır. Bedeviler, gerçek inancın gerektirdiği samimi çabalar göstermeyip yalnızca İslam’ın zorunlu kıldığı görevleri yerine getirirlerdi. Sayıları az da olsa, kırsal kesimde yaşadıkları halde kendi kıt imkânlarıyla vahye yönelerek onu anlamaya çalışanlar, akıllarını kullananlar yok değildi. Geriye kalan bedeviler için önemli olan develeri, keçileri, çadırları ve küçücük dünyaları idi.
Kırsalda imkânsızlıklar içinde yaşayan insanların bedevilikleri bir şekilde anlaşılabilir, ama şehirlerde yaşadıkları halde bedevilikten kurtulamayan, çıkarlara dayalı olarak küçücük dünyalarına kapanan, uyarıları dikkate almayan, aklını kullanmayan bedevileri anlamak kolay değildir doğrusu. Bunlardan bazılarının elleriyle yürütülen sözde İslami hizmetler ve etkinlikler; toplumun sarsılması, dini pratiklerin gerilemesi, büyük yıkımların ortaya çıkması için yeterlidir. Çünkü kendilerini âlim ve kültürlü sanan cahillerin bedevi düşüncelerinden arınmaları, medenileşmeleri, medeni bir toplum tasavvur etmeleri oldukça zordur.
Her iş bedevice yapılmaya çalışılırken, “Biz mi şehri kaybettik, yoksa şehir mi bizi kaybetti? Bir “Yitik Şehir” den söz edilebilir mi?” soruları akla gelmiyor değil.
İnsanlar şehirlerini, şehirler de insanlarını kaybettiler. Şehirler, köyler tarafından kuşatılmıştır maalesef. Şehirler yeni bir kimlikle, görüntüyle tanışmıştır. Entelektüel, eğitsel, sosyokültürel donanımlara sahip olmadıkları için bugünün şehirleri insanları savurmuştur.
İslami değerler muhafaza edilerek İslam şehirleri yeniden inşa edilebilir mi?
Doğru şehirleşmek ve mimaride yeni yapılar üretmek güçlü bir İslami kimliği ve vizyonu gerektirir. İslam medeniyetinin köklerine derin ve vahyi bir bakış olmadan, bu kimliğe ve vizyona sahip olmak mümkün değildir. Bu zemin yakalanmadan yapılacak her yeni mimari eser, restorasyon taklit olacaktır yalnızca.
Yeni bir mimari ve şehir medeniyeti oluşturabilmek için öncelikle sahip olunan kültür ve sanat mirasının değerinin fark edilmesi gerekir. Yapılan her yeni bina, şehircilik faaliyeti ve restorasyon ile yüzyıllardır özenle kurulmaya çalışılan şehir medeniyeti tahrip edilmektedir. Ruhundan soyutlanmış şehirlerin inşa edilmesi, ruhların mahkûmiyeti demektir. Ruh, özgürlüğü sever çünkü.
Şehir, insanın kendini belli ettiği, test ettiği mekândır. İnsan bir şehir, şehir de bir insandır. İnsan şehri, şehir de insanı inşa eder. Hep böyle olmuştur bu. Şehri konuşmak insanı konuşmaktır aynı zamanda. Şehir, insanın aynasıdır çünkü.
Müslüman toplumlar; üzerlerine yıkılan enkazın altından kurtulmayı başaracak, kendi zihin ve duygu dünyalarını yeniden harekete geçirecek dinamizme sahiptir. İhtiyaç duyulan “yitik şehir”i yeniden keşfedip alma becerisi, vahyi pratiğe aktarmakla kazanılabilir ancak. Bu uyanış, bir İslam şehri oluşturulması için gerekli ve zorunludur. Kentsel ya da bedevi kültürle, İslam şehrini üretecek bir evrensel/model insan yetişmesi zordur.
Kırsaldan büyük şehirlere, metropollere taşınan Müslümanlık tıkanmaktadır maalesef. Kırsallık karakteri terk edilip şehirlilik karakteri kazanılmadıkça bu tıkanma devam edeceğe benziyor.
Sahici anlam ve içerikte bir estetik geliştirmek, var olan anlayışı aşmak, yıllar sonrasını düşünüp büyük projelerle yola çıkmak gerek.
Halklar sana kulluk etsin,
Uluslar boyun eğsin.
Kardeşlerine egemen ol,
Kardeşlerin sana boyun eğsin.
Sana lanet edenlere lanet olsun,
Seni kutsayanlar kutsansın.”
Kur’ân’ın ahlâkî dili ile Kur’ânî dünya görüşü Müslüman toplumun kültürel birikimi ile zengin bir çeşitlilikle dünya görüşünü ele alan Japon bilim insanı Toshihiko İzutsu, bunu semantik yapının anahtar kavramları analiz ederek göstermektedir.
Ahlâk; bireysel hayattan toplum hayatına, cinsel hayattan aile hayatına, ilimden sanata, devlet yönetiminden uluslararası ilişkilere, savaş hukukuna kadar hayatın her alanını kapsayıp bu alanlara yön veren, erdem ve fazilet olarak kabul edilebilecek her türlü düşünce ve davranışın genel adıdır.
Can ölümle mukayyet bir oluştur ve her can ölümü tadacaktır”
Ölüme yumar o derin kederli gözlerini bir damla huzur için
Varlığa açar nemli gözlerini yeniden O’labilmek için
İçi insan dışı insan…
“Oruçlu doğar insan ölümün iftar sofrasına”
Öteki” sosyolojik bir terim olarak din, etnisite, dil ve kültür acısından farklı olan toplumsal kategorileri ifade etmektedir. Burada sorun ötekinin varlığı ile ilgili değil, onunla gerçekleştirilecek ilişkinin niteliğidir. Bir devleti totaliter veya demokratik hukuk devleti yapan da öteki olarak algılananlara karşı yürüttüğü politikalarla ilgilidir.
İnsanlar mı Şehirlerini Kaybetti Şehirler mi İnsanlarını
“Sırlarımı, düşlerimi, yüreğimi sırtladım,
Mavi diye sarıldığım umutları boşladım,
Yol boyunca dert yüklenmiş bir kervana rastladım,
Arkasından gidiyorum sizin olsun bu şehir.”
Dünya nüfusunun giderek artması ve köyden şehre göçlerin hızlanmasıyla birlikte büyük yerleşim yerlerinde daha fazla insan bir arada yaşamak zorunda kalmıştır. İnsanlar sitelerde, apartmanlarda geleneksel yaşam biçimlerinin çok uzağında refleksler geliştirmiştir. Kent yaşamı; nüfus artışına ve göçlere paralel olarak alışkanlıkları, kültürleri, tercihleri değiştirmiştir.
Türkiye’de köyden şehre göç eden insanlar büyük ölçüde tarım toplumu alışkanlıklarıyla kent yaşamına uyum sağlamaya çalışırken toplumsal sancıların gölgesinde ortaya oldukça fazla sorun çıkmıştır. Sanattan siyasete, toplumsal yaşamdan dini tutum ve yaklaşımlara kadar hemen her şey bu göçten etkilenmiştir, denilebilir. 1920’lerin ortalarında %24 olan kent nüfus oranı 2020’de %93’e ulaşmıştır. Köyden kente göç edenler köyde topluluk içerisinde bir anlam ifade ederlerken, kentte toplum içerisinde yer edinme mücadelesi vermek zorunda kalmıştır.
“Topluluk” ile “toplum” arasındaki en önemli farkın köy/kent yaşam biçiminde belirdiği görülür. Sınırlı sosyokültürel değişim, akrabalık ve komşuluğa dayalı sosyal ilişkiler, yoğun sosyal gözetleme ve homojenlik, samimi dostluklar gibi yapısal özellikler köy/topluluk yaşam tarzını ifade eder. Bunun karşısında azalan samimi ilişkiler, sosyal gözetleme ile birlikte rasyonelleşen ve biz yerine ben merkezli ilişkiler, heterojenlik ve farklılığa dayalı sosyal ilişkiler kent/toplum yaşam tarzının belirgin özellikleridir. Çarpık kentleşme ile birlikte sosyolojik, kültürel diğer nedenlerle giderek köylerin kentleştiği, kentlerin de köyleştiği dikkate alındığında ise bu özelliklerin flulaştığı görülecektir.
Flulaşmayı kente göç edenlerin Müslümanlık anlayışında da görmek mümkündür. Köyden kente göç edenlerin Müslümanlık anlayışı, daha önce kırsalda görülmeyen birçok bilgi ve görgülerle harmanlanmış, yeni duruma adapte olmak için kendini güncellemeye ayarlı haldedir genellikle. Taşranın dindar karakterinin en belirgin yanı inancında geleneksel yaklaşımları esas almasıdır. Modern hayatın parçalayan, ayıran yüzüyle tanışılmadığı için din ile olan ilişkiler entelektüel yaklaşımların dışında, doğal hayatla iç içe gelişmiştir. Taşradaki hayatın merkezinde din vardır. Camiler en önemli sosyalleşme yeridir.
“İnsan mekânı, mekân insanı inşa eder.” denilir. Müslümanların cami merkezli hayat felsefesi; zihinlerin de o yönde dizayn edilmesine, iyilik ve güzelliklerin orada toplumsal yer edinmesine neden olmuştur. Modern kent yaşamındaki dindarlığın arka planında kırsaldan gelen insanların geleneksel duyarlılıklarının önemi büyüktür. Kırsaldan kentlere göç edenler, kentlerde yaşasalar da kırsalla fiziksel ve duygusal ilişkilerini -kısmen de olsa- devam ettirmektedirler. Kırsalla olan fiziksel ve duygusal ilişkiler devam etse de kentler kendi rengini bir şekilde yansıtmaya çalışır. Kentlerin kendi öncelikleri ve kuralları ile birlikte saygı, sevgi, ayıp kavramları anlamca değişmiştir artık. Bireyi kendi içine çeken kent, kırsaldan gelenlere onların yabancısı oldukları bir yaşam tarzını dayatır. Modern kentler; İslam şehirlerinin aksine, insanı rahatlatan değil, boğandır âdeta.
Şehirler medeniyetlerin ortaya çıktığı yerlerdir. Fârâbî, toplum olarak mutluluğa ve mükemmelliğe ulaşabilmenin yolunun erdemliler şehrinden geçtiğini söyler. İslam medeniyeti tam anlamıyla bir şehir medeniyetidir. Bu şehirler yalnızca insanlardan, binalardan, sokaklardan oluşmaz; orada İslamî hayatın yaşanması için uygun bir ortam vardır aynı zamanda.
“Medeniyetin tarihi şehirlerin tarihidir.” denilir. Çünkü medeniyeti oluşturan ve ona şekil veren şehirlerdir. Siyaseti, kültürü, ekonomiyi, sanatı ve tüm bunlarla bir anlam ifade eden toplumu oluşturan kırsal alanlar ve köyler değil, şehirlerdir. Şehirlerin dışında kalan yerler elbette önemsiz yerler değildir, ama tek boyutludurlar. Farklı unsurları bir araya getirip bir toplumun kimliğini oluşturan ve kültüre çok boyutluluk kazandıran şehirlerdir.
İbn Miskeveyh, insani mutluluğu gerçekleştirmek için şehre ihtiyaç olduğunu, akıllı ve arif bir insanın yalnızlığı ve tek başına yaşamayı tercih etmeyeceğini, onların başkalarındaki erdemi görüp onlarla ilişkiler içinde olacağını belirtir. Medeniyet, insana bir yaşama tarzı sunar kuşkusuz. Onun temelinde inançlar ve değerler vardır. Hayatın her yönünü içine alan… Medeniyetlerin sunduğu yaşama tarzı, en belirgin olarak şehirlerde kendini gösterir.
Dinin, doğru algılanışı ve yaşanışı şehirlerde mümkündür. Çünkü dinin getirdiği değerler hayatın toplamına, insanın bütününe yöneliktir. İnsanın bütünü de şehirde ortaya çıkabilir ancak.
Şehirler, insanlar arasındaki ilişkilerin karmaşık ve yoğun olarak yaşandığı yerlerdir. Köy hayatında ise tekdüzelik hâkimdir, ihtiyaçlar ve ilişkiler sınırlıdır. Şehir halkı bilgi birikimi ve deneyim bakımından daha ileride olduğu için söyleneni anlamaya, kavramaya daha yatkındır.
Kur’an’da adı geçen peygamberler Mısır, Filistin, Mezopotamya gibi eski uygarlıkların bulunduğu şehirlere uyarıcı olarak gönderilmiştir. Peygamberlerin tebliği çok boyutludur; insanların her yerde her zamanda ve durumdaki ihtiyaçlarına, hayatın her yönüne cevap verme özelliğine sahiptir. Tebliğin bu yönü dikkate alındığında peygamberlerin neden uyarıcı olarak şehirlere gönderildiği anlaşılacaktır.
“Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de şehirlerin halkından kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerdi.” (Yusuf, 109)
Şehirlere ruhunu veren dindir. Dinin kırsallıkla birlikte algılanması büyük bir yanlışlıktır. Dinin, şehrin dışında kalmış veya şehirdeki alt katmanların, düşük gelir gruplarının, yoksulların, düşkünlerin umuduymuş gibi görülmesini isteyenler yok değil. Dini şehre yakıştıramayanlar var maalesef. Oysa din şehir için vardır. Aksi halde şehir insanın kaybolduğu mekân haline gelir. Şehrin güzel olması; yalnızca asfaltlarının geniş, alt yapısının düzgün olması değildir. Şehrin güzelliği yalnızca biçiminde değildir yani.
Müslümanların Allah ve insan anlayışları, metafizikleri, hayata bakışları hep şehirde ortaya çıkar. Bu nedenle Medine için “Erdemli Şehir” diyor, Fâaâbî. Çünkü İslam dini Mekke şehrinde doğmuş, Medine şehrinde gelişmiş, bir şehirli anlayışıyla oradan bütün dünyaya yayılmıştır.
Max Weber, şarkta kendi içinde bir bütün olarak şehrin tam anlamıyla oluşmadığını söylese de bu doğru değildir. İlk İslam şehirlerinin kurucularına esin kaynağı olan ve yüzyıllar boyunca Müslüman idarelerince örnek alınan Medine, İslam şehirciliği için bir modeldir. Müslümanların fethettikleri veya yeni kurdukları şehirler Mescid-i Nebeviî merkezli olarak şekillenen Medine şehir modeline göre dizayn edilmiştir.
İslam toplumu geliştikçe, sınırlar genişledikçe yeni şehirlere ihtiyaç duyulmuştur elbette. Bu yeni şehirleri iki kategoriye ayırmak doğru olacaktır belki de: Bağdat, Kahire, Kûfe gibi bizzat Müslümanlar tarafından kurulan şehirler ile Semerkant, Kurtuba, Buhara, Şam, Endülüs, Tebriz, İstanbul gibi başka medeniyetlerin kültür merkezleri iken devralınıp İslamlaştırılan şehirler. Ruhunu İslam’dan almış olan şehirlerdir bunlar.
Namazın kılınabilmesi için gerekli olan koşullar İslam şehirlerinin yapısını etkilemiştir. Abdestin veya guslün alınarak temizliğin sağlanması, namazın kılınma vaktine dikkat edilmesi, yüzün kıbleye çevrilmesi, Cuma namazında bütün Müslümanların sığabileceği genişlikte bir yerin bulunması gibi. Namaz, bir bütün olarak yerleşik hayat tarzını gerektirmektedir. Bunun için de hamam, çeşme, pazar caminin etrafında yer alır. Cami, yalnızca bir ibadet yeri değil, Müslümanların güncel sorunlarının konuşulduğu bir yerdir aynı zamanda.
İslam şehirlerinin tarih boyunca ana özellikleri takip edildiğinde ortaya bir tipoloji çıkmaktadır. Yönetim merkezinin caminin yanında olmasına özen gösterilir. Her şehrin bir kalbi vardır. Müslüman şehirlerinin kalbini merkezdeki büyük bir cami oluşturur. Şehir bu caminin etrafında şekillenir. İslam şehirleri cami merkezlidir çünkü. Adalet, eğitimle ilgili kurumlar, pazar camilerin etrafında kümelenir. Cami merkezli olan ve günde beş vakit ezan okunan bir şehirde hem yönetenlerin hem de yöneltilenlerin hayatlarının her aşamasında, düşünce ve davranışlarının merkezinde din olacaktır. Bu şekilde kurulu bir şehirde kötülükleri işlemek daha zor, iyilikleri yapmak ise daha kolay olacaktır. Harama giden yolların kapalı, helale giden yolların ise açık olmasına özen gösterilir İslam şehirlerinde.
İslam şehirlerinin pazarları fiziksel yapılarından ziyade işleyiş şekilleri ve ticarete konu olan mallarıyla diğer şehirlerden ayrılır. Çalışmak, İslam toplumu için ibadet sayılmaktadır çünkü. Yalnızca satıcı için değil, müşteri için de bu böyledir. Cami ile birlikte ticaret merkezleri de, bir şekilde, ibadet mekânları olmaktadır.
İslam şehirleri mimarisi ile de diğer şehirlerden ayrılır. Tevhidin bir yansıması olarak mimaride kıble vurgusu önemlidir. İslam şehirlerinde mimari, insanı ezmez. Yapılar insana tepeden bakmaz, insanlarla organik bir bütün oluşturur âdeta. İslam şehirlerinin siluetine hâkim olan yapılar camilerdir. Camilerin dışında kalan en güzel yapılar, devlet yöneticilerine veya zenginlere ait yapılar değil, halkın ortak kullanımına ayrılan yapılardır.
Mimaride insan fıtratının gözetilmesi, insani ölçülerin korunması, hayatı kolaylaştıracak unsurların öne çıkarılması İslam şehirlerinin genel karakteristik özelliklerindendir. Ayrıca, İslam şehirlerinde mimari yapıların başka işlevleri de vardır. Ayetler veya hadisler, kitabelerle yapıların üzerine yazılarak insanlara tebliğ edilir. Böylece, insan hangi yana baksa Allah’ı hatırlayacaktır İslam şehirlerinde. Asıl olan tevhidin bir şekilde yansıtılmasıdır. Müslüman şehri, tevhidi sembolize eden şehirdir çünkü. Yine, modern şehirlerin aksine, İslam şehirlerinde mezarlıklar şehrin içindedir. Dünya hayatı ile ahiret hayatı birbirinden ayrılmaz, ahiret hayatı dünyadaki hayatın devamı kabul edilir çünkü. Ölümü unutan, ölümü şehrin dışına atan modern şehirlerin ölüm gerçeğini yok etmesi mümkün mü?
İslam şehirleri İslami dinamiklere göre şekillenmiştir. İslam şehirlerinde mekân tasavvuru insani var oluşun doğayla çelişkisini değil, birlikteliğini önceleyecek şekildedir. Bir şehir yalnızca fiziksel yapısıyla farklı bir kimlik taşımaz elbet. Önemli olan o şehirde yaşayan insanların dini, ahlâki ve kültürel değerleridir. Bir şehirde Müslümanların yaşıyor olması, o şehri bir İslam şehri yapmaz. İslam şehri, Müslümanların kimliklerini ve değerlerini yansıtan şehirdir.
Sanayileşme sonrasında şehirler estetikten uzaklaşmış, kapitalizmin belirlediği kalıplara evrilmiştir. Modern dönemde kent denildiği zaman birbirinin benzeri olan, insanı nesneleştiren, inancı dışlayan yoğunluklu yaşam alanları akla gelmektedir. Marx, Durkheim ve Weber gibi klasik modernite kuramcıları toplumların modernleşmelerine paralel olarak dinin toplumsal önemini ve etkisini kaybedeceğini hatta gözden kaybolacağını iddia etmişlerdir. Modernizmin hayata, insana ve dünyaya bakışını yansıtan kentlerde bunun gerçekleşeceğine inanılmaktadır. Dini çoğulculuk giderek yerini tamamen sekülerizme bırakacaktı onlara göre.
“Dinî çoğulculuk” şeklinde formüle edilen paradigma, Kur’an’ı, uyulan değil; uyan, belirleyen değil; belirlenen haline getirmeye kalkışmaktan başka bir şey değildir. Dinî çoğulculuk anlayışı; hakikat iddiasından feragat, yerel ve küresel iradeyle eşgüdümlü hareket etmeyi gerektirir. Dinî çoğulculuğun onaylanması kentteki bütün dinlerin, ideolojilerin paydalarının eşitlenmesi sonucunda ortaya çıkacak yeni bir din anlayışının kabul edilmesi demektir.
İbni Tufeyl, bireyin dini duygu ve düşüncesinin gelişiminde çevrenin etkili olduğunu, sosyal çevrenin aklın üzerini perdelemediği sürece bireyin Allah inancının doğal bir süreç olarak ortaya çıkacağını, aksi halde bunun tersinin söz konusu olacağını ileri sürer. Dini çoğulculuğun kabul gördüğü bir toplumda insanların seküler eğilimlerinin baskın olduğu görülmektedir. Hızlı kentleşme sürecinde kırsaldan kente göç eden Müslümanların hazırlıksız yakalandıkları söylenebilir. Kapitalizmin soğuk yüzünün hâkim olduğu kentlerde Müslümanların düşünce ve davranışlarındaki gelgitler dikkatten kaçmamaktadır. Kırsaldan gelen alışkanlıklarla kentin dayattığı yaşam tarzı arasındaki zıtlıklar söz konusu gelgitleri daha da artırmaktadır doğrusu. Halk tipi dindarlıkla sorunların üstesinden gelmek ise mümkün değildir.
“Halk İslamı” kavramsallaşmasına konu olan halk tipi dindarlık daha çok sözlü kültüre, taklide dayalıdır. Halk tipi dindarlık anlayışında halk, gelenek ve devlet algısını aşacak bir yeteneğe sahip değildir. Egemen güçlerin yorumladığı ve geleneği de içine katarak şekillendirdiği din anlayışıdır halk tipi dindarlık. Türkiye’de artan bireysel dindarlık değil, halk tipi dindarlıktır. Kentlere bakıldığında yaygın sosyaliteye rengini veren dindarlığın halk tipi dindarlık olduğu görülür. Bu durum yozlaşmanın en belirgin işareti olsa gerek. Halk tipi dindarlıkta iyilikler anlatılmaz, kötülüklerden sakınılması için uyarılarda bulunulmaz, hurafe ve bid’atlara dokunulmaz çoğu zaman. Kimileri halk İslam’ı olarak adlandırılan dindarlığı “Türkiye’de İslam yorumu”, “Anadolu irfanı” gibi kavramlarla belirtmeye çalışmaktadır.
Türkiye’de yaygın olan halk tipi dindarlık olsa da seçkinci dindarlığın özgül ağırlığı daha fazladır denilebilir. Seçkinci dindarlık, dini, hayatın öznesi olarak ele alan dindarlıktır. Genellikle muhalif olmayı tercih eder, önerilerde bulunur. Eleştirellik ve delillerle hareket etmek ön plandadır. Hurafe ve bid’atlarla mücadele eder. Halk tipi dindarlığa karşı çıktığı gibi modernizmin tanımladığı kentli dindarlık anlayışına da karşı çıkar.
Kentli dindarlık anlayışı… Olmak yerine görünmek… İçtenlik yerine şekilcilik… Öz yerine sembolleri öne çıkarmak… Bireysel ya da mikro sosyal yapıların dayatıldığı dindarlık…
Kentli dindarlık anlayışı… Derinliği olmayan dindarlık… Alçak gönüllülüğün, tasarrufun, başkalarına merhamet ve saygının ortadan kalktığı dindarlık… İsrafla, lüksle, modayla iç içe yaşanan dindarlık… Batı tarzı hayat kodlarının egemen olduğu dindarlık… Öznelleşmiş, kişisel tercih meselesi haline gelmiş dindarlık… Ekonomik bir değer, pazarlanabilir bir meta, tüketilebilir bir nesne, modanın bir konusu haline getirilen, terapi işlevi gören dindarlık…
Modern ve postmoderne özgü bu türden dinin görünümlerini açıklayabilmek için bazı kuramlar da ortaya konmamış değil: Rasyonel seçim kuramı… Dini çoğulculuk… Dini mobilizasyon… Tüm çabalar; düşünceleri, davranışları dönüştürme aracı olarak kullanılan modern kentlerin ayakta kalması içindir.
Çoğulculuğu, seküler yaşam tarzını dayatan kentler… Sosyal çözülmenin, yabancılaşmanın yaşandığı yerler… Dinin aşındırıldığı, birçok alanla aynı düzeye getirildiği yerler… Kimsenin kimseyi aramadığı, tanımadığı, anlamadığı yerler… Dünyevi mükemmellik iddiasıyla dayatılan söz konusu kentlerde sürüleştirilen insanlar… Söylentiye göre, Babil’in Asma Bahçeleri’nin değişik katlarında çalışan işçiler yıllarca süren çalışmaları sonrasında dillerini unutmuşlar ve birbirlerini anlamamaya başlamışlar. “Babilleşme” veya “Babil Çorbası” denilen bu durumu kentlerde yaşayanlar iyi bilirler herhalde.
Kent dindarlığı adı altında dinin belli kalıplara sokulması, Müslümanların o kalıpların dışına çıkmaması hedefleniyor. Kaliforniya’da modern mimarinin “Batı Sahili” çeşidini simgeleyen sıkı geometrik biçime sahip yapıların planlarıyla ünlü Amerikalı Richard Neutra’nın, modern kentlere göndermede bulunarak; “Öyle bir ev tasarlarım ki mutlu bir karı kocayı altı ay içinde boşandırabilirim.” şeklindeki iddiası, modern kentlerin görünmeyen yüzünü açığa çıkarması bakımından önemlidir. Kentleşmeyle birlikte Müslümanların inançlarında, inançlarının pratiğe aktarılmasında aşınmalar olmaktadır. Din taptaze olup tüm yeniliği ile hitap ediyor. Aşınmaya uğrayan din değil, insanların din anlayışlarıdır, düşünceleridir, davranışlarıdır.
Peki, bugünün kent yaşamına bir Müslüman’ın uyum sağlaması ne kadar mümkündür?
Kentlerde, kırsaldaki gibi insanların birbirini denetim altında tutmaları oldukça zordur. Bu nedenle Müslümanlık ile kişiliğin birlikte gelişmesi gerekir. Müslümanlar kentlerde de sosyal çevrelerini oluşturmak zorundadırlar. Müslüman’a düşen, kentin hayatı belirleyen alışkanlıklarına karşı temkinli olması, hayatını İslami değerlerin özüne bağlı kalarak ve inançlarıyla güçlendirerek devam ettirmesidir. İslam, büyük bir iç donanıma sahiptir.
Dünyada hızlı bir sosyal değişim süreci yaşanmaktadır. Bu değişimden Müslümanların da etkilendiği açıkça görülmektedir. İbn Haldûn’a göre bedevi ya da hadari yaşam biçimleri ve iklim kuşakları; bireylerin karakterlerine, sosyal davranışlarına etki etmektedir. Bu da giderek toplumsal yapının özelliklerini belirlemekte, yönetim biçimlerini ortaya çıkarmaktadır.
“Bedevi” kavramı, her ne kadar mekânla ilgili bir kavram olarak görünüyorsa da aslında bir zihniyeti temsil etmektedir. İster çölde isterse büyük şehirlerde yaşasınlar, bedevi düşünce ve davranışları sergileyen herkes bedevidir. Hayatı dağlarda ve çöllerde geçse de Kur’an ve sünnete göre hareket eden herkes medenidir.
Bedevilik; sanıldığı gibi dağda veya çölde yaşamayla ilgisi olmayan, kişinin Allah’a yakın veya uzak olmasıyla ilgili bir kavramdır. Bedeviler, gerçek inancın gerektirdiği samimi çabalar göstermeyip yalnızca İslam’ın zorunlu kıldığı görevleri yerine getirirlerdi. Sayıları az da olsa, kırsal kesimde yaşadıkları halde kendi kıt imkânlarıyla vahye yönelerek onu anlamaya çalışanlar, akıllarını kullananlar yok değildi. Geriye kalan bedeviler için önemli olan develeri, keçileri, çadırları ve küçücük dünyaları idi.
Kırsalda imkânsızlıklar içinde yaşayan insanların bedevilikleri bir şekilde anlaşılabilir, ama şehirlerde yaşadıkları halde bedevilikten kurtulamayan, çıkarlara dayalı olarak küçücük dünyalarına kapanan, uyarıları dikkate almayan, aklını kullanmayan bedevileri anlamak kolay değildir doğrusu. Bunlardan bazılarının elleriyle yürütülen sözde İslami hizmetler ve etkinlikler; toplumun sarsılması, dini pratiklerin gerilemesi, büyük yıkımların ortaya çıkması için yeterlidir. Çünkü kendilerini âlim ve kültürlü sanan cahillerin bedevi düşüncelerinden arınmaları, medenileşmeleri, medeni bir toplum tasavvur etmeleri oldukça zordur.
Her iş bedevice yapılmaya çalışılırken, “Biz mi şehri kaybettik, yoksa şehir mi bizi kaybetti? Bir “Yitik Şehir” den söz edilebilir mi?” soruları akla gelmiyor değil.
İnsanlar şehirlerini, şehirler de insanlarını kaybettiler. Şehirler, köyler tarafından kuşatılmıştır maalesef. Şehirler yeni bir kimlikle, görüntüyle tanışmıştır. Entelektüel, eğitsel, sosyokültürel donanımlara sahip olmadıkları için bugünün şehirleri insanları savurmuştur.
İslami değerler muhafaza edilerek İslam şehirleri yeniden inşa edilebilir mi?
Doğru şehirleşmek ve mimaride yeni yapılar üretmek güçlü bir İslami kimliği ve vizyonu gerektirir. İslam medeniyetinin köklerine derin ve vahyi bir bakış olmadan, bu kimliğe ve vizyona sahip olmak mümkün değildir. Bu zemin yakalanmadan yapılacak her yeni mimari eser, restorasyon taklit olacaktır yalnızca.
Yeni bir mimari ve şehir medeniyeti oluşturabilmek için öncelikle sahip olunan kültür ve sanat mirasının değerinin fark edilmesi gerekir. Yapılan her yeni bina, şehircilik faaliyeti ve restorasyon ile yüzyıllardır özenle kurulmaya çalışılan şehir medeniyeti tahrip edilmektedir. Ruhundan soyutlanmış şehirlerin inşa edilmesi, ruhların mahkûmiyeti demektir. Ruh, özgürlüğü sever çünkü.
Şehir, insanın kendini belli ettiği, test ettiği mekândır. İnsan bir şehir, şehir de bir insandır. İnsan şehri, şehir de insanı inşa eder. Hep böyle olmuştur bu. Şehri konuşmak insanı konuşmaktır aynı zamanda. Şehir, insanın aynasıdır çünkü.
Müslüman toplumlar; üzerlerine yıkılan enkazın altından kurtulmayı başaracak, kendi zihin ve duygu dünyalarını yeniden harekete geçirecek dinamizme sahiptir. İhtiyaç duyulan “yitik şehir”i yeniden keşfedip alma becerisi, vahyi pratiğe aktarmakla kazanılabilir ancak. Bu uyanış, bir İslam şehri oluşturulması için gerekli ve zorunludur. Kentsel ya da bedevi kültürle, İslam şehrini üretecek bir evrensel/model insan yetişmesi zordur.
Sahici anlam ve içerikte bir estetik geliştirmek, var olan anlayışı aşmak, yıllar sonrasını düşünüp büyük projelerle yola çıkmak gerek.
İlgili Yazılar
Tevrat’tan Siyonizm’e: Seçilmiş Katiller
Halklar sana kulluk etsin,
Uluslar boyun eğsin.
Kardeşlerine egemen ol,
Kardeşlerin sana boyun eğsin.
Sana lanet edenlere lanet olsun,
Seni kutsayanlar kutsansın.”
Ahlâkî Kavramların Semantik Yapısı
Kur’ân’ın ahlâkî dili ile Kur’ânî dünya görüşü Müslüman toplumun kültürel birikimi ile zengin bir çeşitlilikle dünya görüşünü ele alan Japon bilim insanı Toshihiko İzutsu, bunu semantik yapının anahtar kavramları analiz ederek göstermektedir.
Ahlâkın Neliği Üzerine
Ahlâk; bireysel hayattan toplum hayatına, cinsel hayattan aile hayatına, ilimden sanata, devlet yönetiminden uluslararası ilişkilere, savaş hukukuna kadar hayatın her alanını kapsayıp bu alanlara yön veren, erdem ve fazilet olarak kabul edilebilecek her türlü düşünce ve davranışın genel adıdır.
Ölen Kim’dir
Can ölümle mukayyet bir oluştur ve her can ölümü tadacaktır”
Ölüme yumar o derin kederli gözlerini bir damla huzur için
Varlığa açar nemli gözlerini yeniden O’labilmek için
İçi insan dışı insan…
“Oruçlu doğar insan ölümün iftar sofrasına”
Ötekileştirme Ve Göç Sorunu
Öteki” sosyolojik bir terim olarak din, etnisite, dil ve kültür acısından farklı olan toplumsal kategorileri ifade etmektedir. Burada sorun ötekinin varlığı ile ilgili değil, onunla gerçekleştirilecek ilişkinin niteliğidir. Bir devleti totaliter veya demokratik hukuk devleti yapan da öteki olarak algılananlara karşı yürüttüğü politikalarla ilgilidir.