Bir yere doğru gidiyoruz… Bunu tanımlamak, çözmek ve çözümlemek için sergilediğimiz tüm çabalar hep bir yetersizlik hissini ve karamsar belirleyicilerin tahakkümünü besliyor. İnsanın eksenini kaydıran etkenlerin yaşam tarzımızda, zaman algımızda, çalışma biçimimizde, toplumsal ve bireysel kimliklerimizde yarattığı kapsamlı değişimler, korkunun ve endişenin ortaya çıkardığı kabullere dönüşüyor. Nostalji ve kazanım örüntüleri ile tıkanan zihinlerin hayalle gerçek arasında gördüğü bağlantısızlığın doğurduğu ümitsizlik hâli, daha fazla parçayı bütünle eşleştirmesini ve idealize edilen yitirilmişlere ulaşma beklentilerini duygusallaştırmasını sağlıyor. Atılan her adım artan mesafeye, zamanın gereklerine, teknolojik gelişmelere, bilime uygunluklara dair ön kabullerin mutlaklığına yardım ediyor. Bu nedenle insanın ‘ne’liğini, otopsisini yapan belirleyicilerin raporlarından okumaktan, onların tanım ve kavramlarıyla konuşmaktan başka çaremiz kalmıyor. İnsandan müteşekkil toplumsal hayat da bu çareden besleniyor. Hayatın her alanına sinen parçalanmışlık, yerinden edilmiş insanın kondurulduğu yeni yerlerin tanımlanmasında rahatlıkla kullanılıyor. Toplum içindeki fonksiyonuna ve sermaye oluş verisine göre sıralanan insani sorunlar, indirgendiği sayısal değerler ve bunların hesaplanabilirliği kadar önemseniyor. İnşa ettiklerine medeniyet hezeyanıyla tapanların ellerindekini yitirmeme ve daha fazla kazanma üzerine kurguladıkları “bedevi romantikliği”, ürettiği her değer ve ilke ile sorunlara taşınan körük olarak zihinlerde parlamaya devam ediyor. Yeni mekânların sahipleri ellerinde tuttukları miyar sayesinde, ürettiği, üretime katıldığı ve aynı zamanda tükettiği kadar değerli kabul edilenlerin; nüfusundan, idari sistemine, ekonomisinden kültürüne, hukukundan siyasetine kadar tüm tasniflerini de üstleniyorlar. Kendilerine göre geliştirdikleri tanımlamaların barındırdığı yanılgılar ise daha fazla parçalama arzularına sebepler yaratıyor. Bundan sonra konuşulan her neyse aslında bu parçalanmışlık konuşuluyor; parçalanan insan, insan olmaktan çıkıyor!
İnsanın ufalanan “bir”liği, yapılandırılmış zihinlerin etrafında örülen ağlarla beslenen ‘trojan’ler[1] olarak karşımıza dikiliyor. Normal bir virüsün bünyeye yaptığı etkiden çok daha fazlasını cilalanmış söylemler ve eylemler ile gerçekleştirirken, farkında olmadan anti-virüs olarak bünyeye girmesine izin verilen enstrümanlarla daha fazla besleniyor ve daha hızlı büyüyor. Artık bölünmüş ve yabancılaşmış kişiliklerin kendilerini tanımladıkları yerlerin de bir önemi kalmıyor. Yerleşilen mekân, bireysel sınıflandırmalarla ayrıştırılmış türler ve yapılar olarak sırtlarda taşınıyor. Sonrasında kendini ‘ne’ ile ifade ediyorsa ‘o’ olmak insana rahatlık sağlarken, ‘kurtulmuş’lar zümresine ilhâk edilmenin güvencesiyle keyif sürülebiliyor.
“Modernleşme ve sanayileşme süreci” ile ortaya çıkan kır ve kent kavramları da bir düşünce biçiminin yansıtıcıları olarak karşımızda durmaktalar.
Şehrin silueti, yüklendiği anlam ile yerini alan ‘yeni kent’in zihin yapısının barındırdığı tüm sınıflandırmalar içinde kaybolmakta. Bu zihin yapısının izini, bizi medenî olmaya davet eden vahyin dışında, kültür, tarım, sanayi, hizmet sektörünün ağırlığı içinde kendini bulduran ‘iyi insan’ projeleri ekseninde sürmek, yeniden, yeniliğin ve gelişmişliğin yerleşim yerlerini “yaratıcı sınıflar”ın “kültürel, ekonomik ve toplumsal yapıdaki değişimler”e bırakacağı düşünülen parlak getirilerine umut bağlamak olacaktır. Bu uzak umut aslında yakınlaştırılmış çaresizliklerin kondurulduğu zeminlerin kayganlığını meşrûlaştırmaktadır.
Yerinden edilmiş ve yerleşkesi kuşatma altına alınmış insanın kendini biricik görmesi farklı mekân tasavvurlarıyla sağlanıyor. Sınırsız imkânlara sahip olunma zannı etrafında örülen duvarlar, sınırsızlığın ve kalabalıklığın sağladığı güven duygusuyla, safları belli eden davranışların sanallığıyla, herkesi tanımanın ve tanımlamanın rahatlığına dönüşüyor. Değer bilinmelerin ve ayrıcalıklı kılınma özlemlerinin kamçılandığı ortamlar kendini yeterli gören[2], imkânlarını geniş ve sınırsız addeden, zenginliğine ve çokluğuna[3] güvenen insanı farklılaştırıyor. Bu sayede her şeyin hızla aktığı, “belirsiz sınırlar” etrafında şekillenen ve ‘yegâne bir dünya’ inşa ediliyor. Davranış kalıpları içinde merkeze yerleşen bir “ego” ile ağzına gelen her şeyi söyleyebilme, aklına esen her şeyi yapabilme patavatsızlığı[4] ‘özgür’ ve ‘kendinden emin’ olmanın gerekleri arasına yerleştiriliyor. Bu zemin tüm parçalanmış ‘ben’lere, onlarca yeni ‘biz’lere ilhak olabilme imkânını bahşediyor. Anlı şanlı ataların iç gıdıklayıcı zaferleri, duygusal seremonilere kaynak teşkil eden kabir edebiyatı, ‘necip millet’ süslemeleri ‘bir’liğin taksimâtını elverişli duruma getiriyor. Sanal mitinglerin ve “elektronik köylerin” bir parçası olarak harekete geçmek gereklilik arz ederken ‘öteki’nin sürekli vurgulanan ‘güvensizliği’nin ve ‘sinsi düşmanlığı’nın parlatılma zorunluluğu doğuyor. Kime ne kadar yarar ve ne kadar zarar verip vermediğine bakılarak soru sormak ve sorgulamak ‘nankör’lük denetimine tâbî tutuluyor. Çünkü taraftarlık üzerine bina edilen bu bağlılığın sürekli beslenmesi ve doyurulması gerekmekte. Bu asabiyet hem mikro (hemşehricilik, aşiretçilik, dernekçilik, cemaatçilik) hem de makro (milliyetçilik, ırkçılık) düzeyde oluşturulan yaşam tarzlarının bir gereksinimi olduğu için, yerini yitirmiş insanın kendini ifade etmesi, bu mensubiyetleri kuşanması ve aidiyetlerini sürekli yenilemesiyle sağlanabiliyor.
Büyük resmi görmemek için at gözlüğünü takmayı kabullenen bu akıl, yerleşmiş olduğu ‘biz’ içinde edindiği yeri kendisine sağladığı fayda kadar muhafaza edebilmektedir. Pragmatist yaşam tarzı, ona ‘getirisi olmayan’ hiçbir işin içinde olmamasını telkin etmektedir.[5] Beklentilerin arkası kesilmediği sürece itaat ettikleri otoritenin kendi sorumluluklarını üstlenmiş olmasının verdiği rahatlığı yaşamaktadırlar. Maddi olanla özdeşleştirerek yaratılan değerlerinin korunması için ellerinden gelen her türlü itaati ve desteği sağlamak, her noktasında gönüllü kulluklara kılıf olmaktadır. Bu gönüllülük için belirlenen usûl, kişisel menfaatlerin ‘biz’ kılığı ile etrafta dolaşması ve oluşturulan her ortama sokulmasıdır. Aklın ve izanın dumura uğradığı mecralarda yaşanan linç girişimleri bu buzdağının yalnızca görünen yüzüdür. İşini gördürmek için torpil peşinde koşturmak ve ‘hamili kart’ furyasının yenilenmiş ara yüzleri içinde farklı imtiyazları “biz yapmazsak onlar yapacaklar” potasında eritmek, “yanlış ama olması gereken”i yapmanın derin huzurunu duymalarını sağlar. Elde etme yollarının çeşitliliği ‘çalışan kafalar’ına işaret ettiği için böbürlenme hakkına da sahip olmaktadırlar. Bu akıllılık içinde elde edilen ayrıcalıklar muhatap olduğu ayrıcalıklı insanlar elinde adı konulmamış ittifaklara kapı aralarken ‘elini verip kolunu kaptırdığını’ fark edemeyecek kadar bozulan gözleri daha fazla kazanıma odaklanmaktadır. Farklı olmak, farklı olduğunu hissetmek ve hissettirmek için kendilerine ayrılan protokollerde yerlerini alma çabası, marka hayranlığı ve müdavimliği gibi ağızları açık bırakan amellerine yansır. Birer ayet ve imtihan olan nimetleri, bu farklılıkları genişleten ve ayrıcalıklı kılınmayı sağlatan araçlar olarak kimlikleştirmek de katma değer üretir. Irkı, cinsiyeti, dili, tarihi, rengi bağlamından kopartmak, ters yüz edilmiş eşitlik budalalıklarına ve oradan buradan eklemlenmiş bozulmalara göz kırpmayı gerekli kılar. “Küçük dağları yaratmış!” olmanın verdiği güven, tahrip ettiklerine karşı umursamaz tavrını beslerken, “yaratılmışların en şereflisi” tamlamasıyla uydurduğu ünvanının hakkını vermek için seçilmişliğine dayanarak kendisine hizmet etmek zorunda olanlara lütfetmeyi hakkı olarak görebilmektedir. Etrafında dönen dünyadan elde ettiği galibiyet araçlarını rahatlıkla kullanmakta, kendini çıkardığı makamın ağırlığı altında ezilirken, gücün ve güçlünün yanında olmanın verdiği her türlü nimeti kutsallaştırmaktadır. Hükmü elinde bulunduran bu galipler zümresi en basit değerleri bile hiçe sayabilmektedirler. Gücün zehrinin akıtıldığı yerde zehirlenen dünün mazlumları, yeni zalimler olarak gücün görkemini ve sayısallığını koruma zorunluluğu içinde tetikte beklemektedirler. Zira gücün egemenliğine boyun eğenler, sağlayacağı faydaların çizelgeleri arasında edindikleri yeri korumak zorundadırlar.[6] Kazanımın olmadığı ama dokunacak zararı uzaklaştırmak için katlandıkları ‘angarya’lar, gardiyanlığını yaptıkları bu yerlerde ‘değer’ manzumeleri olarak meşruluklarının dayanağını oluşturur. Güçsüzken mazlum güçlüyken zalim olmanın mazeretleri bu kaynaklardan yudumlanır. Sermayenin ve rantın beslediği ‘egemen güce itaat’, değer yargılarının beslediği ‘biat’, korku ve kaygı ile örülmüş saldırgan davranışların arkasına gizlenerek statükonun çizgilerini belirginleştirir. Bundan sonra dâhil olunan ‘sürü’nün kazandırdığı gücün muhafazası gereği; haklı, haksız, ehil ve liyâkatli olup olmadığına bakılmaksızın savunma refleksi gösterilir. Artık sürüde olmak ‘birlikte ve uyumlu’ olmanın, sürü dışında olmak ‘bölücü ve aykırı’ olmanın göstergesidir.
Edinilen kimliklerin korunması için yapılacak her şeyin mübah sayıldığı bu ‘yaşam tarzı/din’ her türlü suistimali beslemekte, yapılanların başa kakılmasını haklılaştırmakta ve tüm bunları ‘anlaşılmama’ pişkinliği ile olağanlaştırmanın kurumsallığını inşa etmektedir.
Bu kimlik, şikâyet etme ve şikâyete konu edileni yapıyor olmanın sarmalında, uydurulan mazeretlere ve bulunan bahanelere ‘iman’ eder. Zorluğun ve sıkıntının kendini gösterdiği durumlarda, kolay elde edilemeyecek kazanımlarda, paketi açılmamış mazeretler “piyasa tanrıları”nın belirlediği son kullanım tarihlerine göre hazırda bekler. Zahmete girmeden elde edilecekler için ödenmeyen bedelin fark edilmemesi, olağanlaştırılan söylemlerin ve eylemlerin propagandasının yapılmasını gerekli kılar. Kışkırtıcı diller, “yalan yere mazeret” beyan edenlerin kitlesel haklılığı için dönmeye başladığında manipülasyon araçları ve aracıları, derinleştirilecek uyuklamalar ve pineklemeler için kullanılır. Bu tavırların kanıksandığı bir toplumda “kurumsallaştırılmış din” sadece bir mensubiyet unsurudur. Kurumsallaştırmanın kendisi de zaten bunu pekiştirmek için kullanılır. Ayinsel uyumluluk, çoğu zaman gelenekten beslenen ve atalara nispet edilen hürmetin tezahürüdür. Hayatın idâme ettirilmesi adına menfaat bağlamında kurulan ilişkilerden tek farkı şekilselliğidir. Namazı Allah’a kılan(!) ama ibadeti başkasına yapan bu zihinler gerektiğinde Allah’a dini öğretme[7] dumuruna uğrayacak kadar da kendinden emindir. Mensup olarak kattıkları değerin[8] farkında olmayanlara gerçekleri göstermek için ellerinin altında beklettikleri etiket skalaları oldukça bereketlidir. Yaftalar, kulluklarının gereği olarak ilgili kapıların eşiklerini aşındırmak için kullanılır. En temel hakları kendilerine lütfeden minnet, itibar ve yardım kapıları, yaratılan ihtiyaçlara göre kurgulanmış kullukların gereği olarak arşınlanır. Her şeyi kendinden bilen ve elde edilecek faydalar için konjonktüre göre tavır alanlar elde ettikleri mertebeden daha fazlasını hak ettiklerini de bilirler. Hadlerini bildiren bir rabbe sahip oldukları sürece sinik ve sönük olan talepleri, efendilerin yer değiştirmesi sırasında acil ve kesin taleplere dönüşür. Tam bu sırada dağıtılan ulufelerin doğurduğu rekabet ve çekişme ile kıskançlıkları tetiklenerek, her an hazır olunan kuvvet ve cesaretin ispat edileceği saldırganlıkları savaş nâraları arasında körüklenir. Böylece zararsızlıkları garantilenir, keserin ve hesabın döneceği zamanların beklentisiyle kin ve nefret duyguları toplum içinde sürekli canlı tutulur. Yakalanan ilk fırsatta her türlü imkân ve bahane bu duygulara kanalize edilir.[9]
Öğrenilmiş ve öğretilmiş cehaletin eğitim seviyesini gösteren bir bilinç(!) düzeyidir bu. Allah’ı hesaba katmayan, şüphe ve korku içinde geliştirilen sebep-sonuç ilişkilerini zannederek geçiştiren bu ‘okumuş çocuklar’ sıkıştıklarında ve zora düştüklerinde en ücrâ köşelere saklanmayı[10] mahâret bilirler. İçinde bulundukları ruh halini besleyecek her haberin peşinden koşturup her söylenene inanmak ve sanallığın gölgesinde her paylaşılanı oradan buraya sürüklemek[11] ‘düşünmenin ve akletme’nin yerine ikâme ettikleri kabiliyetleridir. Bu akıllı tutumlarını, birbiriyle çelişen tepkilerinde ve durum güncellemelerinde, ekran görüntüsü alınmadığı sürece kaybolacak verinin akışkanlığının yol açtığı yabancılaşmanın soğuk örüntüleriyle kurguladıkları mahremiyetler içinde rahatlıkla sergileyebilirler. Biçimsizleşen iletişime ve tutarsız ilişkilere yönelen saldırıların yarattığı çözülmeler, her geçen gün daha fazla “bezginleşen” yaşamlarda kendini haklı çıkaracak söylemleri geliştirmelerine onları ikna etmekte, ‘zan’netmenin[12] ve ‘niyet okuma’nın dayanılmazlığı karşısında menfi addedilen ‘dedikodu, itham ve iftira’, teknolojinin belirleyiciliğinde yeni isimlendirmelerine ‘icazet’ alabilmektedir. Güvendiği dağlara yağan kar, kendi mesûliyetini ‘başkaları’nın omuzlarında taşıtma hakkını verdiği için yüzleşmelerin çıkmazlarında sergiledikleri tavırları birilerine “onaylatma” ihtiyacı savrulmaları haklılaştırır. Görünmüyor ve duyulmuyor olmak, kameraların görüş açılarına girmeyen mekânların parıltılarını cazip kılmakta ve uzaklaşılan “manevi baskı” yerini hesapsız hazza bırakmaktadır.
İnsanın birliğinin çözülme sürecinin ifadesi olan tavırların tümü bir yaşam tarzı olarak Tevhidin/medeni olmanın karşısında yer alır. Bu karşıtlığın kendisi bugün farklı kavramlar üzerinden ifade edilse ve kullanılan araçlar ve aracılar değişse de değişmeyen çölleşme bizi “global bir köylülüğün” içine yerleştirmektedir. Enformasyon kaynakları kitleleri inşa ettiği zeminlere çekerek türlü meşguliyetler üzerinden kendi kırsalına ‘medeniyet’ sanrısı ile mahkûm etmektedir. Yeni mekânlarının taşına ve toprağına benzeyen insan ise kendine dönememekte, edilgenliği ile hayatının başından sonuna kadar bu sanrılar içinde kıvranmaktadır. Bu çağda insanın dönmesi istenen kentin mahiyeti; daha çok beslendiği üretim ve tüketim endeksine bağlanmış, gelişmişliğin ölçeklerinden damıtılan insani ilişkilerce şekillenmektedir. Ne oraya ne buraya yerleşen, en ufak kırılmalarda saf değiştirmeyi gözetleyen[13] dondurulmuş kişilikler bu ilişkilerden beslenerek ufalanmaya davetiye çıkarmaktadır. İnsanın birliği ise hayata müdahale eden Kur’an’ın muhatabını değiştirmeye yönelik çağrısıyla yeniden sağlanabilir. Vahiy bizleri bedevilikten medeniliğe davet etmektedir ki ancak bundan sonra bütün sosyal alanlarda mutlak otoritenin Allah olduğu bir toplum, medeniyet yöntemini kuşanarak tamamlanmış İslam’ın hukukunu konuşabilecektir.
Neyin kaygısını taşıyorsak ona göre yaşıyoruz. Bu zihin yapısının izini sürmeye çalışmak çoğu zaman öğrenilmiş cehaletle yüzleşmeyi ve ‘kaç Tebük’ten geri kaldığımızı görebilmemizi gerektirir.
Toplumun ve çevrenin etkisi ile başkalaşan insanın bu tahrifi görebilmesi ‘temyiz’ edebilmeyi talep etmesiyle ve vahyin “kötü olanı eleştirirken dikkatleri üzerine çektiği iyi” olana erişme çabasıyla[14] mümkün olacaktır. Davranışlarımızda ortaya çıkan uyumsuzluğu görebilmek ve pişman olmak bir çabadır; kendini mazur göstermek yerine tevbe etmek bir çabadır.[15] Hayatın tam içinde olan vahiy bize bu değişimi öğretir. Değişim sancılıdır zira bir kopuşu barındırır; tüm bağımlılıklardan ve aidiyetlerden; her tür teslimiyetten ve kulluktan…
Dipnotlar:
[1] Trojan/Truva Atı: Aynı isimli meşhur olaydan esinlenerek, zararsızmış gibi görünse de oldukça tehlikeli olan, güvenli görünen ama cihazlara yerleştikten sonra onlar üzerinde etkin hâle gelerek bilgilerinizi hortumlayan, yaptıklarınızı takip eden ve sizi engelleyebilen yazılımlardır.
İktidar biçimleri tarih boyunca tesis etmeye çalıştıkları otoritelerini uzamsal boyutta da gösterme kaygısı taşımışlardır. Mekâna müdahale bu uzamsal kaygının bir tür tezahürüdür. Keza mekân ideolojiden azade bir yapı olmayıp tam tersine ideolojinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Diğer bir değişle biçimler dünyası, bilinç dünyasının bir aktarım alanıdır. Tarih sahnesinde boy göstermiş devletler, imparatorluklar veya medeniyetler mekâna büyük oranda bu şekilde yaklaşmıştır.
Varlık düzeyini bitkiden hayvana yükselttiğimizde, devreye bilinç giriyor. Bilinç, ruha benzer şekilde varlığı somut olarak kanıtlanamasa da kesin bir şekilde gözlemlenebilir. Bir hayvan bir darbeyle veya çeşitli ilaçlarla şuursuzlaştırılabilir ancak şuursuz bitkiye şuur aşılamak insanı aşan bir durumdur. Tıpkı ruh gibi şuuru yok etmek elimizdeyken; onu var etmek insan gücünün çok üstündedir.
Kadın ve erkeği birbirine düşman etmek, aralarındaki ilişkiyi bir çıkar ilişkisine dönüştürmek; ailede yaşanan sıkıntıları göze alamayan, tek kişilik bir hayat kurgulamak; insan fıtratına uygun olmadığı gibi sağlıklı nesiller yetiştirmenin önünde de büyük bir engeldir. Böyle bir hayat hem erkeğe hem de kadına maddi ve manevi büyük zararlar verecektir.
İçinde bulunduğumuz zamanın tüm gerçeklerine ve sanallaştırılmış her türlü ortamına rağmen düşünebilen insanların gelir geçer sorularına/sorunlarına bulduğu cevap ve cevaplar, ‘oflamalar’ eşliğinde gelen bahaneleri ve yakınmaları bir türlü gideremiyor, ‘zamanın vahimliğiyle’ ilgili söylemleri silip atmaya yetmiyor. “Ben” diyebilen insanın kendi olabilmesi için görmezden geldiği “gerçek”le yüzleşmek istememesi onu parçalamaya iştiyaklı ve parçalanmaya müsait kılıyor. Galip olarak başlanan hayat yolculuğunda uğranılan yenilgiler ve bu yenilgilere yüklenen anlamlar bu parçalar tarafından belirlenmeye başlıyor. “Bir” olanların taksimatı yolun mecrasını değiştirirken herkesten âdil olmasını bekleyen insan kendisine zulmettiğini göremiyor.
Medeniyet kurma sorumluluğu içerisinde olan insana diğer yaratılmışlardan farklı olarak
düşünme, fıkhetme, yorum yapma ve itaat etme kabiliyeti verilmiştir. Bunun için ona
yapay zekâ gibi sabit bir program yüklenmemiş, bırakılan boşlukları ihtiyaca binaen dol-
durması istenmiştir. Bu boşlukları doldurma amelinin keyfilikten korunması için de ona bir
takım kriterler verilmiş ve naslar çerçevesinde hareket etmesi ondan istenmiştir.
Kendine Yabancılaşmak: Çölün Kentine Sıkışmak
Bir yere doğru gidiyoruz… Bunu tanımlamak, çözmek ve çözümlemek için sergilediğimiz tüm çabalar hep bir yetersizlik hissini ve karamsar belirleyicilerin tahakkümünü besliyor. İnsanın eksenini kaydıran etkenlerin yaşam tarzımızda, zaman algımızda, çalışma biçimimizde, toplumsal ve bireysel kimliklerimizde yarattığı kapsamlı değişimler, korkunun ve endişenin ortaya çıkardığı kabullere dönüşüyor. Nostalji ve kazanım örüntüleri ile tıkanan zihinlerin hayalle gerçek arasında gördüğü bağlantısızlığın doğurduğu ümitsizlik hâli, daha fazla parçayı bütünle eşleştirmesini ve idealize edilen yitirilmişlere ulaşma beklentilerini duygusallaştırmasını sağlıyor. Atılan her adım artan mesafeye, zamanın gereklerine, teknolojik gelişmelere, bilime uygunluklara dair ön kabullerin mutlaklığına yardım ediyor. Bu nedenle insanın ‘ne’liğini, otopsisini yapan belirleyicilerin raporlarından okumaktan, onların tanım ve kavramlarıyla konuşmaktan başka çaremiz kalmıyor. İnsandan müteşekkil toplumsal hayat da bu çareden besleniyor. Hayatın her alanına sinen parçalanmışlık, yerinden edilmiş insanın kondurulduğu yeni yerlerin tanımlanmasında rahatlıkla kullanılıyor. Toplum içindeki fonksiyonuna ve sermaye oluş verisine göre sıralanan insani sorunlar, indirgendiği sayısal değerler ve bunların hesaplanabilirliği kadar önemseniyor. İnşa ettiklerine medeniyet hezeyanıyla tapanların ellerindekini yitirmeme ve daha fazla kazanma üzerine kurguladıkları “bedevi romantikliği”, ürettiği her değer ve ilke ile sorunlara taşınan körük olarak zihinlerde parlamaya devam ediyor. Yeni mekânların sahipleri ellerinde tuttukları miyar sayesinde, ürettiği, üretime katıldığı ve aynı zamanda tükettiği kadar değerli kabul edilenlerin; nüfusundan, idari sistemine, ekonomisinden kültürüne, hukukundan siyasetine kadar tüm tasniflerini de üstleniyorlar. Kendilerine göre geliştirdikleri tanımlamaların barındırdığı yanılgılar ise daha fazla parçalama arzularına sebepler yaratıyor. Bundan sonra konuşulan her neyse aslında bu parçalanmışlık konuşuluyor; parçalanan insan, insan olmaktan çıkıyor!
İnsanın ufalanan “bir”liği, yapılandırılmış zihinlerin etrafında örülen ağlarla beslenen ‘trojan’ler[1] olarak karşımıza dikiliyor. Normal bir virüsün bünyeye yaptığı etkiden çok daha fazlasını cilalanmış söylemler ve eylemler ile gerçekleştirirken, farkında olmadan anti-virüs olarak bünyeye girmesine izin verilen enstrümanlarla daha fazla besleniyor ve daha hızlı büyüyor. Artık bölünmüş ve yabancılaşmış kişiliklerin kendilerini tanımladıkları yerlerin de bir önemi kalmıyor. Yerleşilen mekân, bireysel sınıflandırmalarla ayrıştırılmış türler ve yapılar olarak sırtlarda taşınıyor. Sonrasında kendini ‘ne’ ile ifade ediyorsa ‘o’ olmak insana rahatlık sağlarken, ‘kurtulmuş’lar zümresine ilhâk edilmenin güvencesiyle keyif sürülebiliyor.
Şehrin silueti, yüklendiği anlam ile yerini alan ‘yeni kent’in zihin yapısının barındırdığı tüm sınıflandırmalar içinde kaybolmakta. Bu zihin yapısının izini, bizi medenî olmaya davet eden vahyin dışında, kültür, tarım, sanayi, hizmet sektörünün ağırlığı içinde kendini bulduran ‘iyi insan’ projeleri ekseninde sürmek, yeniden, yeniliğin ve gelişmişliğin yerleşim yerlerini “yaratıcı sınıflar”ın “kültürel, ekonomik ve toplumsal yapıdaki değişimler”e bırakacağı düşünülen parlak getirilerine umut bağlamak olacaktır. Bu uzak umut aslında yakınlaştırılmış çaresizliklerin kondurulduğu zeminlerin kayganlığını meşrûlaştırmaktadır.
Yerinden edilmiş ve yerleşkesi kuşatma altına alınmış insanın kendini biricik görmesi farklı mekân tasavvurlarıyla sağlanıyor. Sınırsız imkânlara sahip olunma zannı etrafında örülen duvarlar, sınırsızlığın ve kalabalıklığın sağladığı güven duygusuyla, safları belli eden davranışların sanallığıyla, herkesi tanımanın ve tanımlamanın rahatlığına dönüşüyor. Değer bilinmelerin ve ayrıcalıklı kılınma özlemlerinin kamçılandığı ortamlar kendini yeterli gören[2], imkânlarını geniş ve sınırsız addeden, zenginliğine ve çokluğuna[3] güvenen insanı farklılaştırıyor. Bu sayede her şeyin hızla aktığı, “belirsiz sınırlar” etrafında şekillenen ve ‘yegâne bir dünya’ inşa ediliyor. Davranış kalıpları içinde merkeze yerleşen bir “ego” ile ağzına gelen her şeyi söyleyebilme, aklına esen her şeyi yapabilme patavatsızlığı[4] ‘özgür’ ve ‘kendinden emin’ olmanın gerekleri arasına yerleştiriliyor. Bu zemin tüm parçalanmış ‘ben’lere, onlarca yeni ‘biz’lere ilhak olabilme imkânını bahşediyor. Anlı şanlı ataların iç gıdıklayıcı zaferleri, duygusal seremonilere kaynak teşkil eden kabir edebiyatı, ‘necip millet’ süslemeleri ‘bir’liğin taksimâtını elverişli duruma getiriyor. Sanal mitinglerin ve “elektronik köylerin” bir parçası olarak harekete geçmek gereklilik arz ederken ‘öteki’nin sürekli vurgulanan ‘güvensizliği’nin ve ‘sinsi düşmanlığı’nın parlatılma zorunluluğu doğuyor. Kime ne kadar yarar ve ne kadar zarar verip vermediğine bakılarak soru sormak ve sorgulamak ‘nankör’lük denetimine tâbî tutuluyor. Çünkü taraftarlık üzerine bina edilen bu bağlılığın sürekli beslenmesi ve doyurulması gerekmekte. Bu asabiyet hem mikro (hemşehricilik, aşiretçilik, dernekçilik, cemaatçilik) hem de makro (milliyetçilik, ırkçılık) düzeyde oluşturulan yaşam tarzlarının bir gereksinimi olduğu için, yerini yitirmiş insanın kendini ifade etmesi, bu mensubiyetleri kuşanması ve aidiyetlerini sürekli yenilemesiyle sağlanabiliyor.
Büyük resmi görmemek için at gözlüğünü takmayı kabullenen bu akıl, yerleşmiş olduğu ‘biz’ içinde edindiği yeri kendisine sağladığı fayda kadar muhafaza edebilmektedir. Pragmatist yaşam tarzı, ona ‘getirisi olmayan’ hiçbir işin içinde olmamasını telkin etmektedir.[5] Beklentilerin arkası kesilmediği sürece itaat ettikleri otoritenin kendi sorumluluklarını üstlenmiş olmasının verdiği rahatlığı yaşamaktadırlar. Maddi olanla özdeşleştirerek yaratılan değerlerinin korunması için ellerinden gelen her türlü itaati ve desteği sağlamak, her noktasında gönüllü kulluklara kılıf olmaktadır. Bu gönüllülük için belirlenen usûl, kişisel menfaatlerin ‘biz’ kılığı ile etrafta dolaşması ve oluşturulan her ortama sokulmasıdır. Aklın ve izanın dumura uğradığı mecralarda yaşanan linç girişimleri bu buzdağının yalnızca görünen yüzüdür. İşini gördürmek için torpil peşinde koşturmak ve ‘hamili kart’ furyasının yenilenmiş ara yüzleri içinde farklı imtiyazları “biz yapmazsak onlar yapacaklar” potasında eritmek, “yanlış ama olması gereken”i yapmanın derin huzurunu duymalarını sağlar. Elde etme yollarının çeşitliliği ‘çalışan kafalar’ına işaret ettiği için böbürlenme hakkına da sahip olmaktadırlar. Bu akıllılık içinde elde edilen ayrıcalıklar muhatap olduğu ayrıcalıklı insanlar elinde adı konulmamış ittifaklara kapı aralarken ‘elini verip kolunu kaptırdığını’ fark edemeyecek kadar bozulan gözleri daha fazla kazanıma odaklanmaktadır. Farklı olmak, farklı olduğunu hissetmek ve hissettirmek için kendilerine ayrılan protokollerde yerlerini alma çabası, marka hayranlığı ve müdavimliği gibi ağızları açık bırakan amellerine yansır. Birer ayet ve imtihan olan nimetleri, bu farklılıkları genişleten ve ayrıcalıklı kılınmayı sağlatan araçlar olarak kimlikleştirmek de katma değer üretir. Irkı, cinsiyeti, dili, tarihi, rengi bağlamından kopartmak, ters yüz edilmiş eşitlik budalalıklarına ve oradan buradan eklemlenmiş bozulmalara göz kırpmayı gerekli kılar. “Küçük dağları yaratmış!” olmanın verdiği güven, tahrip ettiklerine karşı umursamaz tavrını beslerken, “yaratılmışların en şereflisi” tamlamasıyla uydurduğu ünvanının hakkını vermek için seçilmişliğine dayanarak kendisine hizmet etmek zorunda olanlara lütfetmeyi hakkı olarak görebilmektedir. Etrafında dönen dünyadan elde ettiği galibiyet araçlarını rahatlıkla kullanmakta, kendini çıkardığı makamın ağırlığı altında ezilirken, gücün ve güçlünün yanında olmanın verdiği her türlü nimeti kutsallaştırmaktadır. Hükmü elinde bulunduran bu galipler zümresi en basit değerleri bile hiçe sayabilmektedirler. Gücün zehrinin akıtıldığı yerde zehirlenen dünün mazlumları, yeni zalimler olarak gücün görkemini ve sayısallığını koruma zorunluluğu içinde tetikte beklemektedirler. Zira gücün egemenliğine boyun eğenler, sağlayacağı faydaların çizelgeleri arasında edindikleri yeri korumak zorundadırlar.[6] Kazanımın olmadığı ama dokunacak zararı uzaklaştırmak için katlandıkları ‘angarya’lar, gardiyanlığını yaptıkları bu yerlerde ‘değer’ manzumeleri olarak meşruluklarının dayanağını oluşturur. Güçsüzken mazlum güçlüyken zalim olmanın mazeretleri bu kaynaklardan yudumlanır. Sermayenin ve rantın beslediği ‘egemen güce itaat’, değer yargılarının beslediği ‘biat’, korku ve kaygı ile örülmüş saldırgan davranışların arkasına gizlenerek statükonun çizgilerini belirginleştirir. Bundan sonra dâhil olunan ‘sürü’nün kazandırdığı gücün muhafazası gereği; haklı, haksız, ehil ve liyâkatli olup olmadığına bakılmaksızın savunma refleksi gösterilir. Artık sürüde olmak ‘birlikte ve uyumlu’ olmanın, sürü dışında olmak ‘bölücü ve aykırı’ olmanın göstergesidir.
Bu kimlik, şikâyet etme ve şikâyete konu edileni yapıyor olmanın sarmalında, uydurulan mazeretlere ve bulunan bahanelere ‘iman’ eder. Zorluğun ve sıkıntının kendini gösterdiği durumlarda, kolay elde edilemeyecek kazanımlarda, paketi açılmamış mazeretler “piyasa tanrıları”nın belirlediği son kullanım tarihlerine göre hazırda bekler. Zahmete girmeden elde edilecekler için ödenmeyen bedelin fark edilmemesi, olağanlaştırılan söylemlerin ve eylemlerin propagandasının yapılmasını gerekli kılar. Kışkırtıcı diller, “yalan yere mazeret” beyan edenlerin kitlesel haklılığı için dönmeye başladığında manipülasyon araçları ve aracıları, derinleştirilecek uyuklamalar ve pineklemeler için kullanılır. Bu tavırların kanıksandığı bir toplumda “kurumsallaştırılmış din” sadece bir mensubiyet unsurudur. Kurumsallaştırmanın kendisi de zaten bunu pekiştirmek için kullanılır. Ayinsel uyumluluk, çoğu zaman gelenekten beslenen ve atalara nispet edilen hürmetin tezahürüdür. Hayatın idâme ettirilmesi adına menfaat bağlamında kurulan ilişkilerden tek farkı şekilselliğidir. Namazı Allah’a kılan(!) ama ibadeti başkasına yapan bu zihinler gerektiğinde Allah’a dini öğretme[7] dumuruna uğrayacak kadar da kendinden emindir. Mensup olarak kattıkları değerin[8] farkında olmayanlara gerçekleri göstermek için ellerinin altında beklettikleri etiket skalaları oldukça bereketlidir. Yaftalar, kulluklarının gereği olarak ilgili kapıların eşiklerini aşındırmak için kullanılır. En temel hakları kendilerine lütfeden minnet, itibar ve yardım kapıları, yaratılan ihtiyaçlara göre kurgulanmış kullukların gereği olarak arşınlanır. Her şeyi kendinden bilen ve elde edilecek faydalar için konjonktüre göre tavır alanlar elde ettikleri mertebeden daha fazlasını hak ettiklerini de bilirler. Hadlerini bildiren bir rabbe sahip oldukları sürece sinik ve sönük olan talepleri, efendilerin yer değiştirmesi sırasında acil ve kesin taleplere dönüşür. Tam bu sırada dağıtılan ulufelerin doğurduğu rekabet ve çekişme ile kıskançlıkları tetiklenerek, her an hazır olunan kuvvet ve cesaretin ispat edileceği saldırganlıkları savaş nâraları arasında körüklenir. Böylece zararsızlıkları garantilenir, keserin ve hesabın döneceği zamanların beklentisiyle kin ve nefret duyguları toplum içinde sürekli canlı tutulur. Yakalanan ilk fırsatta her türlü imkân ve bahane bu duygulara kanalize edilir.[9]
Öğrenilmiş ve öğretilmiş cehaletin eğitim seviyesini gösteren bir bilinç(!) düzeyidir bu. Allah’ı hesaba katmayan, şüphe ve korku içinde geliştirilen sebep-sonuç ilişkilerini zannederek geçiştiren bu ‘okumuş çocuklar’ sıkıştıklarında ve zora düştüklerinde en ücrâ köşelere saklanmayı[10] mahâret bilirler. İçinde bulundukları ruh halini besleyecek her haberin peşinden koşturup her söylenene inanmak ve sanallığın gölgesinde her paylaşılanı oradan buraya sürüklemek[11] ‘düşünmenin ve akletme’nin yerine ikâme ettikleri kabiliyetleridir. Bu akıllı tutumlarını, birbiriyle çelişen tepkilerinde ve durum güncellemelerinde, ekran görüntüsü alınmadığı sürece kaybolacak verinin akışkanlığının yol açtığı yabancılaşmanın soğuk örüntüleriyle kurguladıkları mahremiyetler içinde rahatlıkla sergileyebilirler. Biçimsizleşen iletişime ve tutarsız ilişkilere yönelen saldırıların yarattığı çözülmeler, her geçen gün daha fazla “bezginleşen” yaşamlarda kendini haklı çıkaracak söylemleri geliştirmelerine onları ikna etmekte, ‘zan’netmenin[12] ve ‘niyet okuma’nın dayanılmazlığı karşısında menfi addedilen ‘dedikodu, itham ve iftira’, teknolojinin belirleyiciliğinde yeni isimlendirmelerine ‘icazet’ alabilmektedir. Güvendiği dağlara yağan kar, kendi mesûliyetini ‘başkaları’nın omuzlarında taşıtma hakkını verdiği için yüzleşmelerin çıkmazlarında sergiledikleri tavırları birilerine “onaylatma” ihtiyacı savrulmaları haklılaştırır. Görünmüyor ve duyulmuyor olmak, kameraların görüş açılarına girmeyen mekânların parıltılarını cazip kılmakta ve uzaklaşılan “manevi baskı” yerini hesapsız hazza bırakmaktadır.
İnsanın birliğinin çözülme sürecinin ifadesi olan tavırların tümü bir yaşam tarzı olarak Tevhidin/medeni olmanın karşısında yer alır. Bu karşıtlığın kendisi bugün farklı kavramlar üzerinden ifade edilse ve kullanılan araçlar ve aracılar değişse de değişmeyen çölleşme bizi “global bir köylülüğün” içine yerleştirmektedir. Enformasyon kaynakları kitleleri inşa ettiği zeminlere çekerek türlü meşguliyetler üzerinden kendi kırsalına ‘medeniyet’ sanrısı ile mahkûm etmektedir. Yeni mekânlarının taşına ve toprağına benzeyen insan ise kendine dönememekte, edilgenliği ile hayatının başından sonuna kadar bu sanrılar içinde kıvranmaktadır. Bu çağda insanın dönmesi istenen kentin mahiyeti; daha çok beslendiği üretim ve tüketim endeksine bağlanmış, gelişmişliğin ölçeklerinden damıtılan insani ilişkilerce şekillenmektedir. Ne oraya ne buraya yerleşen, en ufak kırılmalarda saf değiştirmeyi gözetleyen[13] dondurulmuş kişilikler bu ilişkilerden beslenerek ufalanmaya davetiye çıkarmaktadır. İnsanın birliği ise hayata müdahale eden Kur’an’ın muhatabını değiştirmeye yönelik çağrısıyla yeniden sağlanabilir. Vahiy bizleri bedevilikten medeniliğe davet etmektedir ki ancak bundan sonra bütün sosyal alanlarda mutlak otoritenin Allah olduğu bir toplum, medeniyet yöntemini kuşanarak tamamlanmış İslam’ın hukukunu konuşabilecektir.
Toplumun ve çevrenin etkisi ile başkalaşan insanın bu tahrifi görebilmesi ‘temyiz’ edebilmeyi talep etmesiyle ve vahyin “kötü olanı eleştirirken dikkatleri üzerine çektiği iyi” olana erişme çabasıyla[14] mümkün olacaktır. Davranışlarımızda ortaya çıkan uyumsuzluğu görebilmek ve pişman olmak bir çabadır; kendini mazur göstermek yerine tevbe etmek bir çabadır.[15] Hayatın tam içinde olan vahiy bize bu değişimi öğretir. Değişim sancılıdır zira bir kopuşu barındırır; tüm bağımlılıklardan ve aidiyetlerden; her tür teslimiyetten ve kulluktan…
Dipnotlar:
[1] Trojan/Truva Atı: Aynı isimli meşhur olaydan esinlenerek, zararsızmış gibi görünse de oldukça tehlikeli olan, güvenli görünen ama cihazlara yerleştikten sonra onlar üzerinde etkin hâle gelerek bilgilerinizi hortumlayan, yaptıklarınızı takip eden ve sizi engelleyebilen yazılımlardır.
[2] Âlâk, 96/6-8
[3] Tekâsür, 102/1-2
[4] Hucurât, 49/2-4
[5] Fetih, 48/15
[6] Hucurât, 49/14
[7] Hucurât, 49/16
[8] Hucurât, 49/17
[9] Fetih, 48/11-12
[10] Ahzâb, 33/20
[11] Hucurât, 49/6
[12] Hucurât, 49/11-12
[13] Mâide, 5/52-53
[14] Leyl, 92/3-7
[15] Tevbe, 9/99
İlgili Yazılar
Mekânın İmkânı
İktidar biçimleri tarih boyunca tesis etmeye çalıştıkları otoritelerini uzamsal boyutta da gösterme kaygısı taşımışlardır. Mekâna müdahale bu uzamsal kaygının bir tür tezahürüdür. Keza mekân ideolojiden azade bir yapı olmayıp tam tersine ideolojinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Diğer bir değişle biçimler dünyası, bilinç dünyasının bir aktarım alanıdır. Tarih sahnesinde boy göstermiş devletler, imparatorluklar veya medeniyetler mekâna büyük oranda bu şekilde yaklaşmıştır.
Garibal Enfeksiyonlar (I)
Varlık düzeyini bitkiden hayvana yükselttiğimizde, devreye bilinç giriyor. Bilinç, ruha benzer şekilde varlığı somut olarak kanıtlanamasa da kesin bir şekilde gözlemlenebilir. Bir hayvan bir darbeyle veya çeşitli ilaçlarla şuursuzlaştırılabilir ancak şuursuz bitkiye şuur aşılamak insanı aşan bir durumdur. Tıpkı ruh gibi şuuru yok etmek elimizdeyken; onu var etmek insan gücünün çok üstündedir.
Algı Yönetimine Feda Edilen Kurum: Aile
Kadın ve erkeği birbirine düşman etmek, aralarındaki ilişkiyi bir çıkar ilişkisine dönüştürmek; ailede yaşanan sıkıntıları göze alamayan, tek kişilik bir hayat kurgulamak; insan fıtratına uygun olmadığı gibi sağlıklı nesiller yetiştirmenin önünde de büyük bir engeldir. Böyle bir hayat hem erkeğe hem de kadına maddi ve manevi büyük zararlar verecektir.
Muâdil(!) Gerçekliğin Popülaritesinde Yeni Kulluklar
İçinde bulunduğumuz zamanın tüm gerçeklerine ve sanallaştırılmış her türlü ortamına rağmen düşünebilen insanların gelir geçer sorularına/sorunlarına bulduğu cevap ve cevaplar, ‘oflamalar’ eşliğinde gelen bahaneleri ve yakınmaları bir türlü gideremiyor, ‘zamanın vahimliğiyle’ ilgili söylemleri silip atmaya yetmiyor. “Ben” diyebilen insanın kendi olabilmesi için görmezden geldiği “gerçek”le yüzleşmek istememesi onu parçalamaya iştiyaklı ve parçalanmaya müsait kılıyor. Galip olarak başlanan hayat yolculuğunda uğranılan yenilgiler ve bu yenilgilere yüklenen anlamlar bu parçalar tarafından belirlenmeye başlıyor. “Bir” olanların taksimatı yolun mecrasını değiştirirken herkesten âdil olmasını bekleyen insan kendisine zulmettiğini göremiyor.
İçtihat Etme Sorumluluğumuz
Medeniyet kurma sorumluluğu içerisinde olan insana diğer yaratılmışlardan farklı olarak
düşünme, fıkhetme, yorum yapma ve itaat etme kabiliyeti verilmiştir. Bunun için ona
yapay zekâ gibi sabit bir program yüklenmemiş, bırakılan boşlukları ihtiyaca binaen dol-
durması istenmiştir. Bu boşlukları doldurma amelinin keyfilikten korunması için de ona bir
takım kriterler verilmiş ve naslar çerçevesinde hareket etmesi ondan istenmiştir.