Bütün insanlar, bir şekilde yaşadıkları bu hayatı anlamlandırmaya çalışırlar. Anlamı kavranamayan bir hayat, çoğu zaman yaşanmaya değer bulunmaz. Anlam arayışında çıkmaz sokaklara dalmamızın en önemli nedenlerden biri, varlıklar âleminde konumumuzu tam olarak belirleyemeyişimizdir. İnsan, varlıklar arası hiyerarşide nerededir? İnsanın, altında ve üstünde hangi varlık(lar) vardır? Bu yazımızda bu sorulara cevap arayacağız.
Dünyada bildiğimiz bütün varlıkları, hiyerarşik sıraya göre; madenler, bitkiler, hayvanlar ve insanlar olarak tasnif edebiliriz. Bu varlıklar ilk harfleri ile göstererek aşağıdan yukarıya şöyle bir matematiksel sıralama yapabiliriz: m<b<h<i…
Bitkinin ölü hali olan odun ile canlı bir bitkiyi ayırt eden şey nedir? Biz buna hayat, can(ruh) diyoruz. Materyalist bilim anlayışı her ne kadar ruhun varlığını inkâr etse de aradaki fark ortadadır. Modern bilim madde üzerinde ciddi bir tahakküm kurmuş olsa da ruhun kendisini var etmeye asla muktedir olmamıştır, olamaz da. Bir ağacı keserek onu cansız bırakabiliriz. Peki cansız bir odunu yeşil bir ağaca dönüştürebilir miyiz? Yok etmek elimizde iken var etmek bizi aşan bir unsur, üzerinde derin tefekkürü hak eder. Ruhu, r harfi ile simgelersek bitkiyi, b=m+r şeklinde ifade edebiliriz.
Varlık düzeyini bitkiden hayvana yükselttiğimizde, devreye bilinç giriyor. Bilinç, ruha benzer şekilde varlığı somut olarak kanıtlanamasa da kesin bir şekilde gözlemlenebilir. Bir hayvan bir darbeyle veya çeşitli ilaçlarla şuursuzlaştırılabilir ancak şuursuz bitkiye şuur aşılamak insanı aşan bir durumdur. Tıpkı ruh gibi şuuru yok etmek elimizdeyken; onu var etmek insan gücünün çok üstündedir. Bu da başka bir gücün alametini gösterir. Şuuru ş harfi ile gösterirsek hayvanı; h=m+r+ş şeklinde ifade edebiliriz.
Hayvan düzeyinden insan düzeyine geldiğimizde ilave bir özelliğe ihtiyaç olduğu açıktır. İnsanın, en gelişmiş hayvandan bile çok üst düzey becerileri olduğu inkâr edilemez. İnsan, bitki gibi hayat güçlerine, hayvan gibi şuur gücüne sahiptir ve bunlardan daha fazla bir güce sahiptir: Şuurunun şuurunda olma gücüne. Yani insan, sadece düşünen değil, düşündükleri üzerine de düşünebilen bir varlıktır. Hayvanlar ihtiyaçları doğrultusunda düşünürken neden böyle düşündüklerine kafa yormazlar. İnsanda bu düşünceleri üzerinde düşünme gücü; bir amaç doğrultusunda bilginin öğrenilmesi, incelenmesi, araştırılması, formüle edilmesi ve biriktirilmesinde insanı varlık düzeyinde tepeye oturtur. İnsandaki bu kendi şuurunun farkında olma özelliğine f (farkındalık) dersek insanı; i=m+r+ş+f olarak formüle edebiliriz.
Bu formülden f’yi yani kendi şuurunun farkında olmayı çıkartırsak, insan, hayvana denk bir düzeyde olur. Burada hepimiz şapkamızı önümüze koyup ne düşündüğümüzü, nasıl düşündüğümüzü kendimize sormalıyız. Aksi hâlde, sürüler hâlinde idare edilen, yönetilen hayvanlardan pek bir farkımız kalmayacaktır.
En aşağı varlık düzeyinden başlayıp güç ilave ederek en yüksek varlığa ulaşabildiğimiz gibi en yüksek varlıktan güç eksilterek en aşağı varlığa da ulaşabiliriz. İnsandan şuurunun şuurunda olma gücünü eksiltirsek hayvana eş olur, hayvandan şuuru alırsak bitkiye eş olur, bitkiden ruhu(can) alırsak kuru bir oduna yani madene, maddeye dönüşür. Ölü bir insan cesedi içinde çeşitli madenler barındıran, et ve kemik yığınından başka nedir ki?
Hayat, şuur ve şuurun şuuru gibi güçlerin tesadüfen, bir cansız maddede oluştuğunu iddia eden evrim anlaşılabilir olmaktan uzaktır. Eğer varlık düzeyinde böyle tesadüfî bir yükseliş mümkünse her şey mümkün olabilir ve insan düşüncesinin hiçbir temeli olmaz.
Bugün, insanların büyük çoğunluğunun kayıtsız şartsız iman ettiği bilim, en aşağı varlık düzeyi olan maden (madde) ile uğraşır. Ne fiziğin ne de kimyanın daha üst düzeylerle uğraşacak bir aracı vardır. Onlara göre hayat, atomların belli özel kombinasyonlarından ibarettir. Bunu söylemek; bir şarkının, seslerin özel bir kombinasyonundan başka bir şey olmadığını ya da bir şiirin, harflerin bir araya gelmesiyle oluşan bir kombinasyon olduğunu iddia etmek kadar abestir.
Doğal bilimlerden farklı olarak beşeri bilimler şuur ile ilgilenirler. Ancak bunlar içerisinde şuur ile şuurun şuurunda olmak arasındaki farkı gözeten nadirdir. Hayvan davranışları incelenerek insan tabiatını anlamaya yönelik sayısız çalışma yapılmaktadır. İnsan, kendinden alt düzey varlıkların özelliklerini bünyesinde barındırdığından, bu çalışmalarla insana dair birçok özelliğe ulaşılabilir. Ancak alt düzey varlıkların hiçbirinde bulunmayan, insanı insan yapan “şuurunun şuurunda olmak” özelliği anlaşılamaz.
Yüksek olan varlık daha aşağıdakini içerir ve dolayısıyla kavrar fakat hiçbir varlık kendinden daha yüksek olanı kavrayamaz, anlayamaz. Toprak bitkiyi, bitki hayvanı, hayvan insanı anlayamaz. Ancak insan, diğer hiçbir varlıkta bulunmayan, düşünceleri üzerine düşünebilme kabiliyetini geliştirerek, kavrama düzeyini yükseltip kendinden daha yüksek olana doğru kavrayışını genişletebilir. Fakat düşüncelerinin farkında olmayan insanlar, elindeki imkânı kullanamadığı için bu kavrayışı gerçekleştiremezler. Bu da “İnsan düşünen bir hayvandır!” görüşünü doğrular.
Modern bilimin insanı bir hayvan olarak tanımlaması onun vahşiliğinin temelini atar. Zira bir hayvandan insanlık adına ne beklenebilir ki? O, ihtiyaçları, çıkarları doğrultusunda düşünür ve eylemde bulunur. Bu uğurda hiçbir ahlâkî değer gözetmez. O, güç için bombalar da üretir, insanları zehirleyen yiyecekler de üretir. Demokrasi kılıfı altında ölümü de pazarlar. Daha sonra da bütün düşünen hayvanlar, bu daha güçlü düşünen hayvanlara tapmaya başlar.
İdrak edilemeyen beşerî hususlar yok hükmündedir. Düşüncelerinin farkında olmayan insanın düşünceleri de yoktur. Var sandığı düşünceleri kendine ait değildir. O, programlanmış bir bilgisayar gibi programcısına hizmet eder.
Bütün insanlara madde, ruh ve şuur verilmiştir. Ancak insan, düşünceleri üstündeki farkındalığa kendi çabaları ile ulaşır. Fakat bu özelliğe ulaşmak sanılandan çok daha zordur. Varlık düzeyleri yükseldikçe ulaşılmazlık, kırılganlık ve naiflik artar. En alt düzeydeki maden her yerde bolca vardır ve yok edilemez. Hayat, ruh, her yerde bulunabilir, yok edilmesi bedel ister, şuur ise daha nadir bulunur ve kolay kaybolur, şuurun farkındalığı ise hepsinden daha ender bulunur, ulaşılması ve elde tutulması en güç olanıdır o.
Varlıklar arasında böyle bir hiyerarşik yapı kurmak ilk bakışta mantıksız görünebilir ancak sadece cansız maddeyi gerçek sayan, görünmez boyutlar olan ruh, şuur ve şuurunun farkında olmayı hayali sayan, dolayısıyla bilimsel olarak gayri mevcut telakki eden görüş kadar mantıksız değildir.
Sonuç olarak: Yaşayan varlıklar, cansız maddeyi kullanır; şuurlu varlıklar canlıları, şuurunun farkında olanlar ise şuuru kullanabilirler. Peki, düşüncesinin farkında olmaktan daha yüksek güçler var mıdır? İnsanın üstünde varlık düzeyleri var mıdır?
Dört varlık düzeyinin en üstündeki, şuurunun şuurunda olan insanın dahi ciddi sınırlılıkları vardır. Bu da bir sınırsız varlığın olduğuna apaçık delildir. Üst düzeydeki varlıkların alt düzeylerdekileri kavrayıp kontrol ettiklerini belirtmiştik. O hâlde insanı da kavrayıp kontrol eden bir varlığın olmaması imkânsızdır. “Şuurunun farkında olma şuurunun” üstündeki şuur; varlığı kendinden, şuuru kendinden, en büyük, en yüksek varlık düzeyindeki şuur…
[1] Bu metin E. F. Schumacher’in “Aklı Karışıklar İçin Kılavuz” kitabından ilhamla kaleme alınmıştır.
Bugün baba otoritesi, anne şefkati, aile, terbiye, ahlâk gibi tüm değer ve kurumları hedef alan topyekûn bir saldırı hatta bir toplum mühendisliği projesi ile karşı karşıyayız. Aile içinde baba otoritesinin sarsılması, anneliğin ve anne şefkatinin sanki bir yükmüş gibi algılanıyor olması, çocukların bencil ve narsist bir psikolojinin içerisine sürüklenmesi, aile ile birlikte toplumu ve insanlığı hedef alan topyekûn bir saldırıdır.
Gazzelilerin önünde iki seçenek vardı: ya yavaş yavaş ölecekler ya da bir huruç harekâtı yaparak İsrail’e hiç tatmadığı bir acıyı yaşatacaklardı. Onlar ikinci yolu seçtiler ve bunun bedelini de ödediler, ödemeye de devam ediyorlar. Bu bedel karşılığında Gazzelilerin satın aldıkları neydi? Kimilerine göre tahammülü zor bir acı, kimilerine göre ise onur ve izzet!
Peki, acı kelimesi yüzümüzde gülücükler açmaya neden olmasın ama hayatın gerçeği değilmiş, hiç önemi yokmuş, gereksizmiş gibi algılanmasına da itirazımız, söyleyeceklerimiz olmasın mı? O halde acı, hüzün; mutluluk, haz, bu kavramlardan ne anlıyoruz, ne anlayabiliriz ya da ne anlamalıyız?
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır.
“İnsanın alışamayacağı acı yoktur” diyenler var. İnsanı alçaltmaz mı bazı acılara alışması? Acıya alışmak mı, ona uyum sağlamak mı? Acıya direnmek mi? Her neyse, bir şekilde acılar da gizlenebiliyor diğer duygular gibi.
Garibal Enfeksiyonlar (I)
Varlık Düzeyleri[1]
Bütün insanlar, bir şekilde yaşadıkları bu hayatı anlamlandırmaya çalışırlar. Anlamı kavranamayan bir hayat, çoğu zaman yaşanmaya değer bulunmaz. Anlam arayışında çıkmaz sokaklara dalmamızın en önemli nedenlerden biri, varlıklar âleminde konumumuzu tam olarak belirleyemeyişimizdir. İnsan, varlıklar arası hiyerarşide nerededir? İnsanın, altında ve üstünde hangi varlık(lar) vardır? Bu yazımızda bu sorulara cevap arayacağız.
Dünyada bildiğimiz bütün varlıkları, hiyerarşik sıraya göre; madenler, bitkiler, hayvanlar ve insanlar olarak tasnif edebiliriz. Bu varlıklar ilk harfleri ile göstererek aşağıdan yukarıya şöyle bir matematiksel sıralama yapabiliriz: m<b<h<i…
Bitkinin ölü hali olan odun ile canlı bir bitkiyi ayırt eden şey nedir? Biz buna hayat, can(ruh) diyoruz. Materyalist bilim anlayışı her ne kadar ruhun varlığını inkâr etse de aradaki fark ortadadır. Modern bilim madde üzerinde ciddi bir tahakküm kurmuş olsa da ruhun kendisini var etmeye asla muktedir olmamıştır, olamaz da. Bir ağacı keserek onu cansız bırakabiliriz. Peki cansız bir odunu yeşil bir ağaca dönüştürebilir miyiz? Yok etmek elimizde iken var etmek bizi aşan bir unsur, üzerinde derin tefekkürü hak eder. Ruhu, r harfi ile simgelersek bitkiyi, b=m+r şeklinde ifade edebiliriz.
Varlık düzeyini bitkiden hayvana yükselttiğimizde, devreye bilinç giriyor. Bilinç, ruha benzer şekilde varlığı somut olarak kanıtlanamasa da kesin bir şekilde gözlemlenebilir. Bir hayvan bir darbeyle veya çeşitli ilaçlarla şuursuzlaştırılabilir ancak şuursuz bitkiye şuur aşılamak insanı aşan bir durumdur. Tıpkı ruh gibi şuuru yok etmek elimizdeyken; onu var etmek insan gücünün çok üstündedir. Bu da başka bir gücün alametini gösterir. Şuuru ş harfi ile gösterirsek hayvanı; h=m+r+ş şeklinde ifade edebiliriz.
Hayvan düzeyinden insan düzeyine geldiğimizde ilave bir özelliğe ihtiyaç olduğu açıktır. İnsanın, en gelişmiş hayvandan bile çok üst düzey becerileri olduğu inkâr edilemez. İnsan, bitki gibi hayat güçlerine, hayvan gibi şuur gücüne sahiptir ve bunlardan daha fazla bir güce sahiptir: Şuurunun şuurunda olma gücüne. Yani insan, sadece düşünen değil, düşündükleri üzerine de düşünebilen bir varlıktır. Hayvanlar ihtiyaçları doğrultusunda düşünürken neden böyle düşündüklerine kafa yormazlar. İnsanda bu düşünceleri üzerinde düşünme gücü; bir amaç doğrultusunda bilginin öğrenilmesi, incelenmesi, araştırılması, formüle edilmesi ve biriktirilmesinde insanı varlık düzeyinde tepeye oturtur. İnsandaki bu kendi şuurunun farkında olma özelliğine f (farkındalık) dersek insanı; i=m+r+ş+f olarak formüle edebiliriz.
Bu formülden f’yi yani kendi şuurunun farkında olmayı çıkartırsak, insan, hayvana denk bir düzeyde olur. Burada hepimiz şapkamızı önümüze koyup ne düşündüğümüzü, nasıl düşündüğümüzü kendimize sormalıyız. Aksi hâlde, sürüler hâlinde idare edilen, yönetilen hayvanlardan pek bir farkımız kalmayacaktır.
En aşağı varlık düzeyinden başlayıp güç ilave ederek en yüksek varlığa ulaşabildiğimiz gibi en yüksek varlıktan güç eksilterek en aşağı varlığa da ulaşabiliriz. İnsandan şuurunun şuurunda olma gücünü eksiltirsek hayvana eş olur, hayvandan şuuru alırsak bitkiye eş olur, bitkiden ruhu(can) alırsak kuru bir oduna yani madene, maddeye dönüşür. Ölü bir insan cesedi içinde çeşitli madenler barındıran, et ve kemik yığınından başka nedir ki?
Hayat, şuur ve şuurun şuuru gibi güçlerin tesadüfen, bir cansız maddede oluştuğunu iddia eden evrim anlaşılabilir olmaktan uzaktır. Eğer varlık düzeyinde böyle tesadüfî bir yükseliş mümkünse her şey mümkün olabilir ve insan düşüncesinin hiçbir temeli olmaz.
Bugün, insanların büyük çoğunluğunun kayıtsız şartsız iman ettiği bilim, en aşağı varlık düzeyi olan maden (madde) ile uğraşır. Ne fiziğin ne de kimyanın daha üst düzeylerle uğraşacak bir aracı vardır. Onlara göre hayat, atomların belli özel kombinasyonlarından ibarettir. Bunu söylemek; bir şarkının, seslerin özel bir kombinasyonundan başka bir şey olmadığını ya da bir şiirin, harflerin bir araya gelmesiyle oluşan bir kombinasyon olduğunu iddia etmek kadar abestir.
Doğal bilimlerden farklı olarak beşeri bilimler şuur ile ilgilenirler. Ancak bunlar içerisinde şuur ile şuurun şuurunda olmak arasındaki farkı gözeten nadirdir. Hayvan davranışları incelenerek insan tabiatını anlamaya yönelik sayısız çalışma yapılmaktadır. İnsan, kendinden alt düzey varlıkların özelliklerini bünyesinde barındırdığından, bu çalışmalarla insana dair birçok özelliğe ulaşılabilir. Ancak alt düzey varlıkların hiçbirinde bulunmayan, insanı insan yapan “şuurunun şuurunda olmak” özelliği anlaşılamaz.
Yüksek olan varlık daha aşağıdakini içerir ve dolayısıyla kavrar fakat hiçbir varlık kendinden daha yüksek olanı kavrayamaz, anlayamaz. Toprak bitkiyi, bitki hayvanı, hayvan insanı anlayamaz. Ancak insan, diğer hiçbir varlıkta bulunmayan, düşünceleri üzerine düşünebilme kabiliyetini geliştirerek, kavrama düzeyini yükseltip kendinden daha yüksek olana doğru kavrayışını genişletebilir. Fakat düşüncelerinin farkında olmayan insanlar, elindeki imkânı kullanamadığı için bu kavrayışı gerçekleştiremezler. Bu da “İnsan düşünen bir hayvandır!” görüşünü doğrular.
Modern bilimin insanı bir hayvan olarak tanımlaması onun vahşiliğinin temelini atar. Zira bir hayvandan insanlık adına ne beklenebilir ki? O, ihtiyaçları, çıkarları doğrultusunda düşünür ve eylemde bulunur. Bu uğurda hiçbir ahlâkî değer gözetmez. O, güç için bombalar da üretir, insanları zehirleyen yiyecekler de üretir. Demokrasi kılıfı altında ölümü de pazarlar. Daha sonra da bütün düşünen hayvanlar, bu daha güçlü düşünen hayvanlara tapmaya başlar.
Bütün insanlara madde, ruh ve şuur verilmiştir. Ancak insan, düşünceleri üstündeki farkındalığa kendi çabaları ile ulaşır. Fakat bu özelliğe ulaşmak sanılandan çok daha zordur. Varlık düzeyleri yükseldikçe ulaşılmazlık, kırılganlık ve naiflik artar. En alt düzeydeki maden her yerde bolca vardır ve yok edilemez. Hayat, ruh, her yerde bulunabilir, yok edilmesi bedel ister, şuur ise daha nadir bulunur ve kolay kaybolur, şuurun farkındalığı ise hepsinden daha ender bulunur, ulaşılması ve elde tutulması en güç olanıdır o.
Varlıklar arasında böyle bir hiyerarşik yapı kurmak ilk bakışta mantıksız görünebilir ancak sadece cansız maddeyi gerçek sayan, görünmez boyutlar olan ruh, şuur ve şuurunun farkında olmayı hayali sayan, dolayısıyla bilimsel olarak gayri mevcut telakki eden görüş kadar mantıksız değildir.
Sonuç olarak: Yaşayan varlıklar, cansız maddeyi kullanır; şuurlu varlıklar canlıları, şuurunun farkında olanlar ise şuuru kullanabilirler. Peki, düşüncesinin farkında olmaktan daha yüksek güçler var mıdır? İnsanın üstünde varlık düzeyleri var mıdır?
Dört varlık düzeyinin en üstündeki, şuurunun şuurunda olan insanın dahi ciddi sınırlılıkları vardır. Bu da bir sınırsız varlığın olduğuna apaçık delildir. Üst düzeydeki varlıkların alt düzeylerdekileri kavrayıp kontrol ettiklerini belirtmiştik. O hâlde insanı da kavrayıp kontrol eden bir varlığın olmaması imkânsızdır. “Şuurunun farkında olma şuurunun” üstündeki şuur; varlığı kendinden, şuuru kendinden, en büyük, en yüksek varlık düzeyindeki şuur…
[1] Bu metin E. F. Schumacher’in “Aklı Karışıklar İçin Kılavuz” kitabından ilhamla kaleme alınmıştır.
İlgili Yazılar
Meskulen Erkek, Feminen Kadın Bağlamında İnsan ve Aile
Bugün baba otoritesi, anne şefkati, aile, terbiye, ahlâk gibi tüm değer ve kurumları hedef alan topyekûn bir saldırı hatta bir toplum mühendisliği projesi ile karşı karşıyayız. Aile içinde baba otoritesinin sarsılması, anneliğin ve anne şefkatinin sanki bir yükmüş gibi algılanıyor olması, çocukların bencil ve narsist bir psikolojinin içerisine sürüklenmesi, aile ile birlikte toplumu ve insanlığı hedef alan topyekûn bir saldırıdır.
Acı ve Onur
Gazzelilerin önünde iki seçenek vardı: ya yavaş yavaş ölecekler ya da bir huruç harekâtı yaparak İsrail’e hiç tatmadığı bir acıyı yaşatacaklardı. Onlar ikinci yolu seçtiler ve bunun bedelini de ödediler, ödemeye de devam ediyorlar. Bu bedel karşılığında Gazzelilerin satın aldıkları neydi? Kimilerine göre tahammülü zor bir acı, kimilerine göre ise onur ve izzet!
Acılarından Filizlenir İnsan
Peki, acı kelimesi yüzümüzde gülücükler açmaya neden olmasın ama hayatın gerçeği değilmiş, hiç önemi yokmuş, gereksizmiş gibi algılanmasına da itirazımız, söyleyeceklerimiz olmasın mı? O halde acı, hüzün; mutluluk, haz, bu kavramlardan ne anlıyoruz, ne anlayabiliriz ya da ne anlamalıyız?
Acının Teni: Filistin, Taş Çocukları Ve Hanzala
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır.
Gazze ya da Acının Onmaz Hali
“İnsanın alışamayacağı acı yoktur” diyenler var. İnsanı alçaltmaz mı bazı acılara alışması? Acıya alışmak mı, ona uyum sağlamak mı? Acıya direnmek mi? Her neyse, bir şekilde acılar da gizlenebiliyor diğer duygular gibi.