İnsanların adalet arayışları Hz. Âdem’den beri devam etmektedir. Düşünceleri, bakış açıları değişse de insanların temel talepleri genellikle adalet olmuştur. Zorbalığı, zulmü hiçbir toplum hoş karşılamamıştır. Zamana ve coğrafyalara göre farklı anlamlar yüklense de adaletin büyük önem taşıması, hayatın her alanında kendisine yer bulması gerektiği ile ilgilidir. Orta Çağ Batı düşüncesinde adil olan, Tanrı’nın buyruklarına uygun olan şeydir. Tanrı’nın buyruklarına aykırı olan şey adil görülmemiştir. Çünkü her varlığın, gerçekliğin kaynağının Tanrı olduğunu söylüyordu Hıristiyan inancı. İlk Çağ’ın doğal hukuk anlayışının aksine, Orta Çağ’da Tanrı’nın varlığı ve adilliği merkeze alınarak adalet görüşü ortaya konmuştur: Devlet Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisidir ve adaleti sağlayıcı otoritedir. Devlet, adaleti Tanrı’nın iradesine uygun şekilde sağlamak zorundadır. Sokrates, adaleti bireysel bir erdem olarak açıklar ve doğruluk, ahlâk ve adaletin yasalara uymakla sağlanabileceğini, ancak bunun için erdemli olmak gerektiğini söyler. Ona göre erdem insanın ulaşabileceği en yüksek değerdir. İnsanın adaletli olabilmesi için vicdanının sesini dinlemesini de istiyor, Sokrates. Platon, adaleti kamu otoritesi olarak görüyor ve herkesin kendi işinde ve sınıfında, durumuna uygun olarak yaşaması olarak açıklıyor. Platon’a göre adalet, tüm erdemleri kendinde toplayan nihai amaçtır. Adalet, erdem ve sınıfların uyumunu sağlayan bir düzenliliği ifade eder. Ona göre, adalete erişen insan, öncelikle ruhun yapısındaki tüm erdemlere sahip, uyumlu olan insandır. Aristo, adaleti; dağıtıcı, denkleştirici ve hakkaniyet üçlemesi ile açıklar. Dağıtıcı adalet kavramıyla şan, şeref, unvan, zenginlik gibi tüm değerlerin yeteneklere ve toplumdaki statülere göre dağıtılması gerektiği anlatılır. Denkleştirici adalet kavramıyla herkesin mal ve hizmetlerden eşit şekilde yararlanması, hakkaniyet kavramıyla da mal ve hizmetlerin dağıtımının yasalara uygun olarak olay ve duruma göre yapılması gerektiği açıklanır. Aristo, adaleti; erdemlilik, iyilik, yardımseverlik, cesaret ve dürüstlük gibi üstün ahlâki niteliklerle donanmış bir değer olarak görmektedir. Yeni Çağ Batı düşüncesinde, insan aklına uygun olan şeyin adil olacağı ileri sürülür. Buna göre, hukuk Tanrı’dan değil akıldan kaynaklanmaktadır. Böylece, Yeni Çağ’da aydınlanma düşüncesiyle birlikte ilahi olan değerler akıl ve bilim aracılığıyla sekülerleşmiştir. Bu dönemde adalet kavramı da seküler anlayışla yorumlanmış, adalet parçalanmış, özel alan ile kamusal alan birbirinden ayrılmıştır. Bu da insanın ruhsal ve ahlâki bütünlüğünü parçalamıştır. Öyle ki hayatın tamamında aranması gereken bir erdem olan adalet yalnızca kamusal alana ait bir erdem gibi görülmeye başlanmıştır. Yeni Çağ Batı düşüncesinde kavramlara seküler anlayışa uygun anlamlar verilmekle yetinilmemiş, söz konusu kavramlar bağlı oldukları bütünden de koparılmıştır. Koparılan kavramlar koparıldığı bütünle ilgisi olmayan başka anlamlarla doldurulmuş veya söz konusu kavramların içleri boşaltılmıştır. Aydınlanma dönemiyle birlikte adalet kavramı da yalnızca bütüncül özelliğini kaybetmekle kalmamış, koparılan parçalar bütünle ilgisi olmayan başka şekle, renge dönüştürülmüştür. Parçalanan adalet kavramının anlamı da daraltılmıştır. Tüm erdemler bir yana bırakılarak yalnızca kamusal hayattaki erdem adalet olarak adlandırılmış, insanın bireysel olarak yapmış olduğu güzel çabalar doğruluk ya da dürüstlük kavramlarıyla karşılık bulmuştur. Anlamı daraltıldıkça daha da işe yaramaz hale getirilmiştir adalet kavramı. Aydınlanma döneminden sonra adalet belli alanlara mahsus bir kavram gibi görülmüş, insan hayatındaki asli konumundan uzaklaştırılmıştır. Modernizm öncesi Batı’da adalet kavramı öncelikle bireysel ve toplumsal düzlemde etik bir değer ve bir erdem olarak görülmüş, ancak giderek adalet etik değer ve erdem olmaktan uzaklaşıp siyasal, ekonomik ve sosyal alanlardaki sistemlerin hukuksal yönlerini tamamlamak için kullanılan bir araç haline getirilmiştir. Araçsallaşan adalet kavramı ise insani ve vicdani değer olmaktan uzaklaşmıştır. Gündelik hayatın dışına çıkarılan, yalnızca kurumlara, yaptırımlara terk edilen adaletin hakların korunmasına hizmet etmesi mümkün mü? Aydınlanma sonrası ortaya çıkan ideolojiler, araçsallaşan adaleti, kendi ideolojilerinin yayılması için kullanmışlardır. İdeolojiler, adaletin yalnızca bir yönünü ortaya çıkarmışlar; sosyalistler adaleti sınıflara ayrılmamış bir toplumda, liberaller birey merkezli bir anlayışta, muhafazakârlar ise adil bir yönetimde mümkün görmüşlerdir. Modern adalet anlayışında tamamen maddi boyutta, manadan uzak bir adalet düşüncesi hâkimdir. Modern devletlerin toplumsal projelerinde insanlar özgürlük alanlarını giderek kaybetmiş, modern ulus devletlerin kölesi durumuna düşürülmüştür. Tocqueville, modern devletin fark ettirmeden insanları kölesi haline getirmesi konusunu, “İnceltilmiş rafine usullerle gerçekleştirildiği için fark edilmesi oldukça zordur.” şeklinde açıklıyor. Postmodern dönemde adalet, eşitlik, özgürlük gibi idealler, hakikat arayışı ve aşkın değerler yok sayılarak görecelik anlayışı hâkim olmaya başlamıştır. Farklılıkların kutsandığı bu dönemde doğruların reddedildiği, söylemlere göre gerçekliğin oluşturulmaya çalışıldığı görülmektedir. Postmodernizm, “yorumsamacılık” ilkesi kapsamında herkesin adalet kavramını kendine göre anlamlandırabileceğini, ortak bir karara varmanın yanılgı olabileceğini ileri sürer. Postmodernist anlayışa göre, eğer anlam aramak gerekecekse bu, adalet kavramının kodlarında değil, öznede aranmalıdır; çünkü tek bir anlam yoktur, özne kadar anlam vardır. “Herkesin doğrusu kendine” görüşünden hareketle adalet kavramı yok sayılmaktadır postmodern dönemde. Müslüman bilim ve düşünce insanlarının adalet yorumuna da değinmek gerekecek. Nasirüddin Tusi’ye göre adalet, diğer erdemlerin birleşmesinden oluşan bir erdem olmakla birlikte aynı zamanda yalın ve kendi başına bir erdemdir. Tusi, erdem konusunu somut örneklerle açıklamaktadır. Geometrik şekillerle örnekler veren Tusi, adaleti dairenin merkezine yerleştirip onun çevresindeki noktaların erdemsizliği ifade ettiğini söyler. Ortadan uzaklaşma yalnızca nicelik değil nitelik olarak da uzaklaşmadır, ona göre. Bu uzaklaşma bir düzensizliği ifade etmektedir ve dolayısıyla zulümdür, diyor Tusi. İbn-i Sina’ya göre temel erdemlerin sayısı dörttür: Hikmet, cesaret, iffet ve bu üç erdemin toplamı olan adalet. Ona göre, adalet erdeminin altında iki temel ilke vardır: Birincisi ifrat ve tefrit arasında orta yolun bulunması, ikincisi ise davranışın yalnızca iyiyi hedef edinmesidir. Farabi’ye göre adalet sevgiye tabidir; sevginin yokluğu halinde erdemsiz bir topluluk oluşacaktır. Farabi, yüzyıllar öncesinden modern çağa göndermede bulunmaktadır adeta. Modern paradigmada adalet korkuya tabi tutulmuştur çünkü. Gazzâlî, insanların yeryüzünde uyguladıkları adalet ile Allah’ın adaleti arasında bir irtibatın bulunduğunu söyler. “Bütünden koparılan hiçbir şey gerçek anlamını bulamaz” yaklaşımı ile Gazzâlî, adaleti bireysel ahlâkı da içerecek şekilde tanımlar. Ona göre adalet bütüncüldür; yalnızca hukuksal ve siyasal alanı değil bireysel ahlâkı da içine alır. Gazzâlî, “Bir şey faydalı ise adildir.” görüşünü savunan Stuart Mill gibi faydacılığı önde tutanların aksine, adaletin fayda ilkesi üzerinden açıklanmasını; faydaya indirgenmesini kabul etmez. “Faydacılık” ilkesinden hareket edenler, her bireyin faydasını en yükseğe çıkarmasıyla toplumun tamamının yüksek düzeye çıkmış olacağını, bu nedenle de “faydacılık” ilkesinin en adil yol olduğunu savunurlar. Müslüman bilim ve düşünce insanları güçsüzün yıkıcı rekabet ve çatışma koşulları altında ezileceğini, bu kesime ayrı bir önemin verilmesi gerektiğini ileri sürerler. Batı’da bilim ve düşünce insanları ağırlıklı olarak belli kesimlerin sözcülüğünü yaparlarken Müslüman bilim ve düşünce insanları her kesimin sözcülüğünü yapmış, onların haklarını korumaya çalışmıştır. Birçok konuda ihlaller, ihmaller yaşanmış olsa da adalet tarih boyunca genellikle Müslümanların ve İslamî sistemlerin ayrıcalıklı özelliği olmuştur. Gerek savaş gerekse barış ortamlarında adalet ilkesinden ödün verilmemeye çalışılmıştır. İslam tarihinde adlarından övgüyle söz edilen liderlerin, komutanların, düşünce insanlarının en bariz özellikleri adil olmalarıdır. Onlar için önemli olan adalet, özgürlük, istişare, iffet ve hikmet ilkelerinin hayata hâkim kılınmasıydı. Allah’tan ve O’nun koymuş olduğu yasalardan yüz çevirerek, zor kullanarak, emperyal güç araçlarından yararlanarak değil. Tevhidî bilinçle… Adaletle… Merhametle…
Merhametin olmadığı yerde erdemden söz edilebilir mi? Her şeyden önce, merhametsiz adalet, adalet olmaktan uzaktır. Merhamet, adaleti ayakta tutan zemindir.
Adaleti yalnızca yaptırımlara indirgemek doğru değildir. Çünkü adalet yalnızca yaptırımlardan ibaret değildir. Yalnızca yaptırımlardan ibaret adalet bütüncül özelliğini kaybetmiş, anlamı daraltılmış adalettir. Adaletin, yaratılışa uygun hareket etme anlamında kapsamlı bir değer olarak ele alınması gerekir. Anlam aralığı daraldıkça Kur’an’daki kapsamlı adalet düşüncesinden uzaklaşılmaktadır. Adalet, yalnız başına bir erdem olmadığı için bütüncüllük özelliği gereği kapsamına her türlü hayır, iyilik ve güzellik girmektedir. İnsanlar arası ilişkiler, saygı, sevgi, yardımlaşma da bu kapsama dâhildir. Adalet, diğer erdemlerle birlikte gerçek anlamını bulabilir ancak. Hak ve yarar kavramlarından ayrıştırılması mümkün olmayan adaletin bir erdem olarak görülebilmesi için bütüncül yapısının korunması gerekir. Aristo, adalet için, “eksiksiz erdem” kavramını kullanmaktadır. Gerçekten de kısmi, sınırlı, bölünmüş, parçalanmış bir adalet adalet değildir. En küçük sapma bile adalet değil zulümdür. Adalet erdemi diğer erdemlerin tamamını geride bırakır. Adalette eksilme, artma mümkün değildir. İbni Miskeveyh, adalet için, “O, erdemlerden bir erdem değil erdemlerin bütünüdür.” diyor. Bütün, kendisini oluşturan parçaların toplamından farklı ve daha fazlasıdır çünkü. Birbiriyle ilintili parçaların bir arada değerlendirilmesi ile ancak asıl özellikler kavranabilir. Adalet kavramı kendisini oluşturan parçaların her birinden ve alt sistemlerden farklı bir yapıya sahiptir. İnsanın biyolojik varlığı; bağışıklık sistemi ve solunum sisteminden oluşsa da bütün biyolojik varlık alanı bunlarla belirlenemez. Çünkü insan kendisini oluşturan bu sistemlerin her birinden tamamen başka bir varlıktır. Adaleti de tıpkı insanın biyolojik varlığı gibi düşünmek, bir bütün olarak ele almak gerekir. Hem zaten, bir an için adaletin parçalara ayrılabileceği düşünülse bile, söz konusu parçaların, parçalar arası ilişkilerin ve çıkacak sorunların birbirinden ayrılması mümkün değildir. Bütün, parçalardan başka bir şeydir her zaman. Modern Batı düşüncesine mekanist ve parçacı bakış açısı hâkimdir. Oysa parçalara takılıp kalarak bütünlüğü kavramak mümkün değildir. Bir şeyin anlamını onun bütününde aramak gerekir. Bütünlüğünden koparılan her şey aslından uzaklaşır ve başka bir şekle, renge evrilir. Adalet de bütünlüğünden koparıldığı takdirde adalet olmaktan çıkar, zulme dönüşür. Adaletin mi, zulmün mü ortaya çıkacağı, kabul edilen adalet tanımlarından ve adalete yüklenen anlamlardan anlaşılır. Adalet kavramına dönemlere ve toplumlara göre yüklenen anlamın aynı olduğu söylenemez. Farklı adalet anlayışları, adaletten farklı beklentiler, bir iddia olarak savunulan adalet… Parçalanan, anlamı daraltılan, asli konumundan uzaklaştırılan adalet… Faydaya indirgenen adalet… İslam’ın adalet anlayışı, adalete yüklediği anlam farklıdır elbette. İslam düşüncesinin en merkezi kavramlarından biridir adalet. Kuşkusuz, adaletin önemli bir ilke olmasının nedenlerinden biri Kur’an’ın Müslümanlara adaleti ontolojik bir sorumluluk olarak yüklemesidir. Râgıb el-İsfahânî, adaleti, genel anlamıyla görevini yerine getirmek ve hakkını almak olarak tanımlar. Davranış ve hükümde doğru olmak, hakka göre hüküm vermek, orta yol, istikamet, ölçü… Kur’an’a ve hadislere bakıldığında genellikle gerçeğe uygun hükmetme, takvaya yönelme, doğru yolu izleme, düzen, denge, denklik, uyum, eşitlik, dürüstlük, bir şeyi olması gereken yere yerleştirmek gibi anlamlarda kullanılmıştır adalet kavramı. Allah’tan başkasına ibadet etmemek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak adalettir. İnsanın adalet vasfı, tevhidî bilinci ve davranışlarıyla doğru orantılıdır. Dengeli bir kişilik ve ahlâka sahip olmak… Aşırılıktan uzaklaşmak… Allah’ın yarattığı evrende O’nun istekleri doğrultusunda hareket etmek… Düzgün ve usulüne uygun olmayan her şey zulümdür. Şaşırtmak, bozmak, yoldan çıkarmak da zulümdür. Adalet, doğru bir işi dosdoğru, düzgün ve tam yapmaktır. Kişilerle ve toplumla olan ilişkilerde ilahi yasalara uygun davranmak, haklıya hakkını tam olarak ödemek… Kur’an, insanların ahlâki açıdan iyi düzeye ulaşmasını istemektedir. Bunun için de adalet kavramıyla takva ve ihsan kavramlarını bir arada kullanarak insanların bu yetkinliğe ulaşmasını hedeflemektedir. Yine, Kur’an insanların hayatlarını ve yaşama tarzlarını ele alarak adaleti hakkıyla gerçekleştirecek esasları ortaya koymuş; adalet ve karşıtı olarak zulmün ne anlama geldiğinden daha ziyade hangi davranışın adaleti, hangi davranışın zulmü temsil ettiğini tanımlamıştır. Hayat tarzını adalet üzerine kurmak, bütün kınamalara rağmen adaletten ayrılmamak, yönetimde veya kararda adil olmak gibi adaletin pratik uygulamaları bunun açık örnekleridir. İslam’a göre adalet kavramının muhatabı hem birey hem de toplumdur çünkü. Bireylerin adaletli olması gerekir, ancak bu adaletli bir toplum için yeterli değildir. Adaletli bir toplum için toplumsal sistemlerin adaleti temel değer olarak kabul etmeleri gerekir. Tevhide dayanan adalet anlayışı bunu gerektirmektedir. Tevhid temel bir kavramdır ve diğer bütün kavramların da üzerine bina edileceği zemini gösterir. İslam, tevhid üzerinden kendi meşruiyet zeminini kurar. İslam inancına göre, tevhide aykırı olan hiçbir şeyin geçerliliği yoktur. İslam iki temel üzerine oturmuştur: Tevhid ve adalet. Tevhid ve adalet arasında kopmaz bir bağ bulunmaktadır. Tevhid kaynaktır, köktür ve Allah’ı ontolojik hiyerarşide en üstte tutmaktır. Tevhid, Allah’ın bir eşinin veya benzerinin olmadığını ifade eder. Adalet bu yakın bilgiden sonra devreye girer ve Allah ile insan, insan ile insan, insan ile diğer canlı ve cansız varlıklar arasındaki ilişkiler ağını örer. Böylece, dikey olarak insan tevhid inancı ile Allah’a doğru adil bir bağ içerisinde olur. Yine, tevhid inancından kaynaklanan bilgi ve düşünce ile insan yatay olarak tüm yaratılmışlarla adil bir bağ kurar. Tevhid yalnızca düşünce, inanç değil aynı zamanda eyleme yönelik pratik çözüm yolları sunan bir sistemi içinde barındırmaktadır. Tevhide uygun hareket edildiğinde ancak adaletten söz edilebilecektir. Bunun dışında tarihsel deneyimlerin, şunun bunun düşüncesinin adaletin sağlanmasında bir önemi bulunmamaktadır. Tevhid dengedir, itidaldir. Şirk ise en büyük zulümdür. Tevhide bağlı kalındığı sürece adalet gerçekleşmiş olacaktır. Bu nedenle, yeryüzünde gerçek adaleti İslam tesis eder ancak. İçinde yaşanılan derin ve kör boşluğu doldurabilecek bir adalet… Parçacı, göreceli, sınırlı, kişilere göre olmayan adalet…
Tevhid, imanla ilgili evrensel bir ilkedir. Adalet ise imanla birlikte davranış ve ahlâka ilişkin bir ilkedir. Adalet kavramının yeniden aktif yapısını kazanabilmesi için vahiy süreci içerisindeki kavramsal gelişiminin iyi değerlendirilmesi gerekir.
Rasulullah insanları önce tevhide sonra da sosyal ve siyasal hayatta adaleti hâkim kılmaya davet etmiş; dostlara da düşmanlara da adil davranılmasını istemiştir. Kur’an, tüm toplumsal yapılanmaların adalete dayalı olarak inşa edilmesini istiyordu çünkü. İslam’ın ezilmiş, sömürülmüş toplumlar arasında hızlı bir şekilde yayılmasında Rasulullah’ın, sahabenin adil ve insana değer veren tutumlarının etkisi büyüktür. Onların adalet, merhamet ve şefkati yalnızca etrafındaki insanlara değil bütün insanlara, hatta hayvanlara idi. İnsanların özel hayatlarına yapılacak müdahaleler önleniyor, onlara büyük değer veriliyordu. İslam’da tevhid inancı ve adalet ilkesi merkezi konumdadır. Tüm peygamberler bu iki ilkeyi hâkim kılmak için görevlendirilmiştir, denilebilir. Adalet, tevhid üzerinden elde edilen uyum ve dengenin korunmasını ve tevhidin süreklileştirilerek varlığını sürdürmesini kolaylaştırır. Kur’an-ı Kerim’e göre adaletin dayanağı hakkaniyettir. Hidayete hak aracılığıyla ulaşılabileceği gibi adalet de hakka uymakla sağlanır ancak. Adalet ilkesi ihlal veya ihmal edildiği takdirde yeryüzünde fitne ve fesat çıkar, yıkım baş gösterir. Adalet olmadan Müslümanların meşruiyet krizini aşmaları zordur. Allah adalet ile hükmetmektedir ve yaratılmışlar bu adalet üzere hayatlarını sürdürmektedir. İslam, insanların kendi aralarında da adaletle hükmedilmesini istiyor. Hüküm verirken adaletle davranmak, adaleti ayakta tutmak, adil şahitler olmak kavramları ayetlerde ve hadislerde yoğun bir şekilde geçmektedir. Rasulullah en zor zamanlarda bile adaletten ödün vermemiştir. Rasulullah, “Allah’a yemin ederim ki Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapsaydı, onun da cezasını verirdim.” (Buhârî, Müslîm, Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî, İbni Mace) diyor, bir hadisinde. Allah adaleti insana farz kılmıştır çünkü. “Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor…” (Nisâ, 58) “Allah size adaleti, ihsanı, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar.” (Nahl, 90) “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Kuşkusuz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Mâide, 8) İnsanın Allah katında en üstün değer ölçüsü olan takva erdemine ulaşabilmesi için her şeyden önce adil olması gerekir. Mutlak adalet sahibi Rabbimizdir elbet. Rabbimiz, bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere, kullarının fıtri kapasiteleri kadarıyla adaleti hayatlarına aktarmalarını istemektedir. O’nun adaleti mutlak, insanların adaleti ise kavrayışları ve iradeleriyle sınırlıdır. Allah, adalet sahibidir kuşkusuz. Allah’ın iman eden ve salih ameller işleyen kullarına hak ettiklerinin karşılığını vermesi tam bir adalettir. Dünyada haksızlığa uğramışların hakkının verilmemesi halinde bu büyük bir zulüm olacaktır. Herkesin hakkını alacağı bir âlem yok ise ortada büyük bir adaletsizlik var demektir. Oysa evrende bir denge vardır. Evrende sünnetullaha aykırı, dengesiz, düzensiz hiçbir şey yoktur. Her şeyde bir denge ve adaletin hâkim olduğu görülmektedir. Gündelik hayatta, insanlar arası ilişkilerde, uygulamalarda vahye aykırılıklar nedeniyle bu denge ve adalet tam gerçekleşmediği için ilahi adaletin tam gerçekleşeceği, haklının hakkını alacağı ve haksızın da cezasını göreceği bir âlem vardır. O âlem, ahiret âlemidir. Orada hiç kimseye zerre kadar haksızlık yapılmayacaktır. “Artık kim zerre ağırlığınca hayır işlerse onu görür. Artık kim zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onu görür.” (Zilzal,7-8) İslam’ın adalet anlayışını kendi bütünlüğü içinde ele almak gerekir. Vahyin bütünlüğü içerisinde ancak aklın, hayatın, adaletin yeniden inşa edilmesi mümkündür. Kulluğu yalnızca Yaratıcı’ya has kılmadan gerçek adalete, özgürlüğe ulaşılamayacağını bilerek…
İslam’a göre sosyal yapının temelini ahlâk oluşturmakta ve ahlâk da adaleti hazırlamaktadır. Çünkü adalet gerçek medeniyetin, toplum mutluluğunun esasıdır. Adalet, yönetimin ve topluluk ahlâkının sınırlarını belirler.
Adaletsiz bir yönetimin devam etmesi mümkün değildir. İslam, adalet esasına büyük önem vermiş ve Müslümanlar tarihin birçok döneminde adil olmanın en güzel örneklerini vermiştir. Sahabenin dünyayı, insanı, eşyayı yorumlama biçiminden uzaklaşıldıkça tevhidden de, adaletten de uzaklaşılmıştır. Haksızlıkların, zulmün, geri kalmışlığın nedenlerini yalnızca başka yerlerde aramak doğru mudur?
Âdem’in iki oğlu arasında gerçekleşen durum detaya inildiğinde iki açıdan çok önemlidir. Birincisi,insanlık tarihinde ilk kez yasak olan; yani insan fıtratına aykırı olan, insanın yaratılış amacına aykırı olan bir eylem gerçekleşmiş oldu.Bu, kötülüğün, yanlışlığın tohumunun yeryüzüne atılışıydı; dosdoğru olan gidişattan ayrılıştı. İkincisi ve daha da önemlisi ise yanlış ve dolayısıyla yasak olan bu eylem bir şeylerle gerekçelendirilip meşrulaştırılmaya çalışıldı.Sonraki tüm kötülüklerin, zulümlerin, haksızlıkların, ahlaksızlıkların, yanlışlıkların ilk tohumunu insanlık toprağına atan Kabil,kendince yaptığı yanlışı meşrulaştırmıştı.
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir
“İslâm insanlığa ne vadediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakikat sarkacında incelenmiş, ardından İslâm’ın temel kaynakları ekseninde değerlendirilmiştir. Çalışmada, kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, konunun beyanı öncesi doğru bir durum tespiti yapılması zarureti vurgulanmıştır.
İslam’a göre tevhid olmadan, vahye dayanmadan bütüncül ve sahici adaletin sağlanması mümkün değildir. Adalet; hikmet, şecaat ve iffet faziletlerinin gerçekleşmesi ile kazanılan ve bunların üçünü de içine alan dördüncü temel fazilettir,
Erdem ile bu adaletin arasında ne fark olduğu söylediklerimizden bellidir;
bu adalet erdemle aynı şeydir ama adaletin olduğu şey ile
erdemin olduğu şey aynı değildir:
Başkasıyla ilişkide söz konusu olduğunda adalettir;
kendi başına böyle bir huy söz konusu olduğunda erdemdir.
Tevhid, Adalet ve Erdem
İnsanların adalet arayışları Hz. Âdem’den beri devam etmektedir. Düşünceleri, bakış açıları değişse de insanların temel talepleri genellikle adalet olmuştur. Zorbalığı, zulmü hiçbir toplum hoş karşılamamıştır. Zamana ve coğrafyalara göre farklı anlamlar yüklense de adaletin büyük önem taşıması, hayatın her alanında kendisine yer bulması gerektiği ile ilgilidir.
Orta Çağ Batı düşüncesinde adil olan, Tanrı’nın buyruklarına uygun olan şeydir. Tanrı’nın buyruklarına aykırı olan şey adil görülmemiştir. Çünkü her varlığın, gerçekliğin kaynağının Tanrı olduğunu söylüyordu Hıristiyan inancı. İlk Çağ’ın doğal hukuk anlayışının aksine, Orta Çağ’da Tanrı’nın varlığı ve adilliği merkeze alınarak adalet görüşü ortaya konmuştur: Devlet Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisidir ve adaleti sağlayıcı otoritedir. Devlet, adaleti Tanrı’nın iradesine uygun şekilde sağlamak zorundadır.
Sokrates, adaleti bireysel bir erdem olarak açıklar ve doğruluk, ahlâk ve adaletin yasalara uymakla sağlanabileceğini, ancak bunun için erdemli olmak gerektiğini söyler. Ona göre erdem insanın ulaşabileceği en yüksek değerdir. İnsanın adaletli olabilmesi için vicdanının sesini dinlemesini de istiyor, Sokrates.
Platon, adaleti kamu otoritesi olarak görüyor ve herkesin kendi işinde ve sınıfında, durumuna uygun olarak yaşaması olarak açıklıyor. Platon’a göre adalet, tüm erdemleri kendinde toplayan nihai amaçtır. Adalet, erdem ve sınıfların uyumunu sağlayan bir düzenliliği ifade eder. Ona göre, adalete erişen insan, öncelikle ruhun yapısındaki tüm erdemlere sahip, uyumlu olan insandır.
Aristo, adaleti; dağıtıcı, denkleştirici ve hakkaniyet üçlemesi ile açıklar. Dağıtıcı adalet kavramıyla şan, şeref, unvan, zenginlik gibi tüm değerlerin yeteneklere ve toplumdaki statülere göre dağıtılması gerektiği anlatılır. Denkleştirici adalet kavramıyla herkesin mal ve hizmetlerden eşit şekilde yararlanması, hakkaniyet kavramıyla da mal ve hizmetlerin dağıtımının yasalara uygun olarak olay ve duruma göre yapılması gerektiği açıklanır. Aristo, adaleti; erdemlilik, iyilik, yardımseverlik, cesaret ve dürüstlük gibi üstün ahlâki niteliklerle donanmış bir değer olarak görmektedir.
Yeni Çağ Batı düşüncesinde, insan aklına uygun olan şeyin adil olacağı ileri sürülür. Buna göre, hukuk Tanrı’dan değil akıldan kaynaklanmaktadır. Böylece, Yeni Çağ’da aydınlanma düşüncesiyle birlikte ilahi olan değerler akıl ve bilim aracılığıyla sekülerleşmiştir. Bu dönemde adalet kavramı da seküler anlayışla yorumlanmış, adalet parçalanmış, özel alan ile kamusal alan birbirinden ayrılmıştır. Bu da insanın ruhsal ve ahlâki bütünlüğünü parçalamıştır. Öyle ki hayatın tamamında aranması gereken bir erdem olan adalet yalnızca kamusal alana ait bir erdem gibi görülmeye başlanmıştır.
Yeni Çağ Batı düşüncesinde kavramlara seküler anlayışa uygun anlamlar verilmekle yetinilmemiş, söz konusu kavramlar bağlı oldukları bütünden de koparılmıştır. Koparılan kavramlar koparıldığı bütünle ilgisi olmayan başka anlamlarla doldurulmuş veya söz konusu kavramların içleri boşaltılmıştır. Aydınlanma dönemiyle birlikte adalet kavramı da yalnızca bütüncül özelliğini kaybetmekle kalmamış, koparılan parçalar bütünle ilgisi olmayan başka şekle, renge dönüştürülmüştür.
Parçalanan adalet kavramının anlamı da daraltılmıştır. Tüm erdemler bir yana bırakılarak yalnızca kamusal hayattaki erdem adalet olarak adlandırılmış, insanın bireysel olarak yapmış olduğu güzel çabalar doğruluk ya da dürüstlük kavramlarıyla karşılık bulmuştur. Anlamı daraltıldıkça daha da işe yaramaz hale getirilmiştir adalet kavramı.
Aydınlanma döneminden sonra adalet belli alanlara mahsus bir kavram gibi görülmüş, insan hayatındaki asli konumundan uzaklaştırılmıştır. Modernizm öncesi Batı’da adalet kavramı öncelikle bireysel ve toplumsal düzlemde etik bir değer ve bir erdem olarak görülmüş, ancak giderek adalet etik değer ve erdem olmaktan uzaklaşıp siyasal, ekonomik ve sosyal alanlardaki sistemlerin hukuksal yönlerini tamamlamak için kullanılan bir araç haline getirilmiştir. Araçsallaşan adalet kavramı ise insani ve vicdani değer olmaktan uzaklaşmıştır. Gündelik hayatın dışına çıkarılan, yalnızca kurumlara, yaptırımlara terk edilen adaletin hakların korunmasına hizmet etmesi mümkün mü?
Aydınlanma sonrası ortaya çıkan ideolojiler, araçsallaşan adaleti, kendi ideolojilerinin yayılması için kullanmışlardır. İdeolojiler, adaletin yalnızca bir yönünü ortaya çıkarmışlar; sosyalistler adaleti sınıflara ayrılmamış bir toplumda, liberaller birey merkezli bir anlayışta, muhafazakârlar ise adil bir yönetimde mümkün görmüşlerdir. Modern adalet anlayışında tamamen maddi boyutta, manadan uzak bir adalet düşüncesi hâkimdir. Modern devletlerin toplumsal projelerinde insanlar özgürlük alanlarını giderek kaybetmiş, modern ulus devletlerin kölesi durumuna düşürülmüştür. Tocqueville, modern devletin fark ettirmeden insanları kölesi haline getirmesi konusunu, “İnceltilmiş rafine usullerle gerçekleştirildiği için fark edilmesi oldukça zordur.” şeklinde açıklıyor.
Postmodern dönemde adalet, eşitlik, özgürlük gibi idealler, hakikat arayışı ve aşkın değerler yok sayılarak görecelik anlayışı hâkim olmaya başlamıştır. Farklılıkların kutsandığı bu dönemde doğruların reddedildiği, söylemlere göre gerçekliğin oluşturulmaya çalışıldığı görülmektedir. Postmodernizm, “yorumsamacılık” ilkesi kapsamında herkesin adalet kavramını kendine göre anlamlandırabileceğini, ortak bir karara varmanın yanılgı olabileceğini ileri sürer. Postmodernist anlayışa göre, eğer anlam aramak gerekecekse bu, adalet kavramının kodlarında değil, öznede aranmalıdır; çünkü tek bir anlam yoktur, özne kadar anlam vardır. “Herkesin doğrusu kendine” görüşünden hareketle adalet kavramı yok sayılmaktadır postmodern dönemde.
Müslüman bilim ve düşünce insanlarının adalet yorumuna da değinmek gerekecek. Nasirüddin Tusi’ye göre adalet, diğer erdemlerin birleşmesinden oluşan bir erdem olmakla birlikte aynı zamanda yalın ve kendi başına bir erdemdir. Tusi, erdem konusunu somut örneklerle açıklamaktadır. Geometrik şekillerle örnekler veren Tusi, adaleti dairenin merkezine yerleştirip onun çevresindeki noktaların erdemsizliği ifade ettiğini söyler. Ortadan uzaklaşma yalnızca nicelik değil nitelik olarak da uzaklaşmadır, ona göre. Bu uzaklaşma bir düzensizliği ifade etmektedir ve dolayısıyla zulümdür, diyor Tusi.
İbn-i Sina’ya göre temel erdemlerin sayısı dörttür: Hikmet, cesaret, iffet ve bu üç erdemin toplamı olan adalet. Ona göre, adalet erdeminin altında iki temel ilke vardır: Birincisi ifrat ve tefrit arasında orta yolun bulunması, ikincisi ise davranışın yalnızca iyiyi hedef edinmesidir.
Farabi’ye göre adalet sevgiye tabidir; sevginin yokluğu halinde erdemsiz bir topluluk oluşacaktır. Farabi, yüzyıllar öncesinden modern çağa göndermede bulunmaktadır adeta. Modern paradigmada adalet korkuya tabi tutulmuştur çünkü.
Gazzâlî, insanların yeryüzünde uyguladıkları adalet ile Allah’ın adaleti arasında bir irtibatın bulunduğunu söyler. “Bütünden koparılan hiçbir şey gerçek anlamını bulamaz” yaklaşımı ile Gazzâlî, adaleti bireysel ahlâkı da içerecek şekilde tanımlar. Ona göre adalet bütüncüldür; yalnızca hukuksal ve siyasal alanı değil bireysel ahlâkı da içine alır. Gazzâlî, “Bir şey faydalı ise adildir.” görüşünü savunan Stuart Mill gibi faydacılığı önde tutanların aksine, adaletin fayda ilkesi üzerinden açıklanmasını; faydaya indirgenmesini kabul etmez.
“Faydacılık” ilkesinden hareket edenler, her bireyin faydasını en yükseğe çıkarmasıyla toplumun tamamının yüksek düzeye çıkmış olacağını, bu nedenle de “faydacılık” ilkesinin en adil yol olduğunu savunurlar. Müslüman bilim ve düşünce insanları güçsüzün yıkıcı rekabet ve çatışma koşulları altında ezileceğini, bu kesime ayrı bir önemin verilmesi gerektiğini ileri sürerler. Batı’da bilim ve düşünce insanları ağırlıklı olarak belli kesimlerin sözcülüğünü yaparlarken Müslüman bilim ve düşünce insanları her kesimin sözcülüğünü yapmış, onların haklarını korumaya çalışmıştır.
Birçok konuda ihlaller, ihmaller yaşanmış olsa da adalet tarih boyunca genellikle Müslümanların ve İslamî sistemlerin ayrıcalıklı özelliği olmuştur. Gerek savaş gerekse barış ortamlarında adalet ilkesinden ödün verilmemeye çalışılmıştır. İslam tarihinde adlarından övgüyle söz edilen liderlerin, komutanların, düşünce insanlarının en bariz özellikleri adil olmalarıdır. Onlar için önemli olan adalet, özgürlük, istişare, iffet ve hikmet ilkelerinin hayata hâkim kılınmasıydı. Allah’tan ve O’nun koymuş olduğu yasalardan yüz çevirerek, zor kullanarak, emperyal güç araçlarından yararlanarak değil. Tevhidî bilinçle… Adaletle… Merhametle…
Adaleti yalnızca yaptırımlara indirgemek doğru değildir. Çünkü adalet yalnızca yaptırımlardan ibaret değildir. Yalnızca yaptırımlardan ibaret adalet bütüncül özelliğini kaybetmiş, anlamı daraltılmış adalettir.
Adaletin, yaratılışa uygun hareket etme anlamında kapsamlı bir değer olarak ele alınması gerekir. Anlam aralığı daraldıkça Kur’an’daki kapsamlı adalet düşüncesinden uzaklaşılmaktadır. Adalet, yalnız başına bir erdem olmadığı için bütüncüllük özelliği gereği kapsamına her türlü hayır, iyilik ve güzellik girmektedir. İnsanlar arası ilişkiler, saygı, sevgi, yardımlaşma da bu kapsama dâhildir.
Adalet, diğer erdemlerle birlikte gerçek anlamını bulabilir ancak. Hak ve yarar kavramlarından ayrıştırılması mümkün olmayan adaletin bir erdem olarak görülebilmesi için bütüncül yapısının korunması gerekir. Aristo, adalet için, “eksiksiz erdem” kavramını kullanmaktadır. Gerçekten de kısmi, sınırlı, bölünmüş, parçalanmış bir adalet adalet değildir. En küçük sapma bile adalet değil zulümdür. Adalet erdemi diğer erdemlerin tamamını geride bırakır. Adalette eksilme, artma mümkün değildir. İbni Miskeveyh, adalet için, “O, erdemlerden bir erdem değil erdemlerin bütünüdür.” diyor. Bütün, kendisini oluşturan parçaların toplamından farklı ve daha fazlasıdır çünkü. Birbiriyle ilintili parçaların bir arada değerlendirilmesi ile ancak asıl özellikler kavranabilir.
Adalet kavramı kendisini oluşturan parçaların her birinden ve alt sistemlerden farklı bir yapıya sahiptir. İnsanın biyolojik varlığı; bağışıklık sistemi ve solunum sisteminden oluşsa da bütün biyolojik varlık alanı bunlarla belirlenemez. Çünkü insan kendisini oluşturan bu sistemlerin her birinden tamamen başka bir varlıktır. Adaleti de tıpkı insanın biyolojik varlığı gibi düşünmek, bir bütün olarak ele almak gerekir. Hem zaten, bir an için adaletin parçalara ayrılabileceği düşünülse bile, söz konusu parçaların, parçalar arası ilişkilerin ve çıkacak sorunların birbirinden ayrılması mümkün değildir. Bütün, parçalardan başka bir şeydir her zaman.
Modern Batı düşüncesine mekanist ve parçacı bakış açısı hâkimdir. Oysa parçalara takılıp kalarak bütünlüğü kavramak mümkün değildir. Bir şeyin anlamını onun bütününde aramak gerekir. Bütünlüğünden koparılan her şey aslından uzaklaşır ve başka bir şekle, renge evrilir. Adalet de bütünlüğünden koparıldığı takdirde adalet olmaktan çıkar, zulme dönüşür. Adaletin mi, zulmün mü ortaya çıkacağı, kabul edilen adalet tanımlarından ve adalete yüklenen anlamlardan anlaşılır.
Adalet kavramına dönemlere ve toplumlara göre yüklenen anlamın aynı olduğu söylenemez. Farklı adalet anlayışları, adaletten farklı beklentiler, bir iddia olarak savunulan adalet… Parçalanan, anlamı daraltılan, asli konumundan uzaklaştırılan adalet… Faydaya indirgenen adalet…
İslam’ın adalet anlayışı, adalete yüklediği anlam farklıdır elbette. İslam düşüncesinin en merkezi kavramlarından biridir adalet. Kuşkusuz, adaletin önemli bir ilke olmasının nedenlerinden biri Kur’an’ın Müslümanlara adaleti ontolojik bir sorumluluk olarak yüklemesidir. Râgıb el-İsfahânî, adaleti, genel anlamıyla görevini yerine getirmek ve hakkını almak olarak tanımlar. Davranış ve hükümde doğru olmak, hakka göre hüküm vermek, orta yol, istikamet, ölçü… Kur’an’a ve hadislere bakıldığında genellikle gerçeğe uygun hükmetme, takvaya yönelme, doğru yolu izleme, düzen, denge, denklik, uyum, eşitlik, dürüstlük, bir şeyi olması gereken yere yerleştirmek gibi anlamlarda kullanılmıştır adalet kavramı.
Allah’tan başkasına ibadet etmemek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak adalettir. İnsanın adalet vasfı, tevhidî bilinci ve davranışlarıyla doğru orantılıdır. Dengeli bir kişilik ve ahlâka sahip olmak… Aşırılıktan uzaklaşmak… Allah’ın yarattığı evrende O’nun istekleri doğrultusunda hareket etmek…
Düzgün ve usulüne uygun olmayan her şey zulümdür. Şaşırtmak, bozmak, yoldan çıkarmak da zulümdür. Adalet, doğru bir işi dosdoğru, düzgün ve tam yapmaktır. Kişilerle ve toplumla olan ilişkilerde ilahi yasalara uygun davranmak, haklıya hakkını tam olarak ödemek…
Kur’an, insanların ahlâki açıdan iyi düzeye ulaşmasını istemektedir. Bunun için de adalet kavramıyla takva ve ihsan kavramlarını bir arada kullanarak insanların bu yetkinliğe ulaşmasını hedeflemektedir. Yine, Kur’an insanların hayatlarını ve yaşama tarzlarını ele alarak adaleti hakkıyla gerçekleştirecek esasları ortaya koymuş; adalet ve karşıtı olarak zulmün ne anlama geldiğinden daha ziyade hangi davranışın adaleti, hangi davranışın zulmü temsil ettiğini tanımlamıştır. Hayat tarzını adalet üzerine kurmak, bütün kınamalara rağmen adaletten ayrılmamak, yönetimde veya kararda adil olmak gibi adaletin pratik uygulamaları bunun açık örnekleridir. İslam’a göre adalet kavramının muhatabı hem birey hem de toplumdur çünkü. Bireylerin adaletli olması gerekir, ancak bu adaletli bir toplum için yeterli değildir. Adaletli bir toplum için toplumsal sistemlerin adaleti temel değer olarak kabul etmeleri gerekir. Tevhide dayanan adalet anlayışı bunu gerektirmektedir.
Tevhid temel bir kavramdır ve diğer bütün kavramların da üzerine bina edileceği zemini gösterir. İslam, tevhid üzerinden kendi meşruiyet zeminini kurar. İslam inancına göre, tevhide aykırı olan hiçbir şeyin geçerliliği yoktur.
İslam iki temel üzerine oturmuştur: Tevhid ve adalet. Tevhid ve adalet arasında kopmaz bir bağ bulunmaktadır. Tevhid kaynaktır, köktür ve Allah’ı ontolojik hiyerarşide en üstte tutmaktır. Tevhid, Allah’ın bir eşinin veya benzerinin olmadığını ifade eder. Adalet bu yakın bilgiden sonra devreye girer ve Allah ile insan, insan ile insan, insan ile diğer canlı ve cansız varlıklar arasındaki ilişkiler ağını örer. Böylece, dikey olarak insan tevhid inancı ile Allah’a doğru adil bir bağ içerisinde olur. Yine, tevhid inancından kaynaklanan bilgi ve düşünce ile insan yatay olarak tüm yaratılmışlarla adil bir bağ kurar.
Tevhid yalnızca düşünce, inanç değil aynı zamanda eyleme yönelik pratik çözüm yolları sunan bir sistemi içinde barındırmaktadır. Tevhide uygun hareket edildiğinde ancak adaletten söz edilebilecektir. Bunun dışında tarihsel deneyimlerin, şunun bunun düşüncesinin adaletin sağlanmasında bir önemi bulunmamaktadır. Tevhid dengedir, itidaldir. Şirk ise en büyük zulümdür. Tevhide bağlı kalındığı sürece adalet gerçekleşmiş olacaktır. Bu nedenle, yeryüzünde gerçek adaleti İslam tesis eder ancak. İçinde yaşanılan derin ve kör boşluğu doldurabilecek bir adalet… Parçacı, göreceli, sınırlı, kişilere göre olmayan adalet…
Rasulullah insanları önce tevhide sonra da sosyal ve siyasal hayatta adaleti hâkim kılmaya davet etmiş; dostlara da düşmanlara da adil davranılmasını istemiştir. Kur’an, tüm toplumsal yapılanmaların adalete dayalı olarak inşa edilmesini istiyordu çünkü. İslam’ın ezilmiş, sömürülmüş toplumlar arasında hızlı bir şekilde yayılmasında Rasulullah’ın, sahabenin adil ve insana değer veren tutumlarının etkisi büyüktür. Onların adalet, merhamet ve şefkati yalnızca etrafındaki insanlara değil bütün insanlara, hatta hayvanlara idi. İnsanların özel hayatlarına yapılacak müdahaleler önleniyor, onlara büyük değer veriliyordu.
İslam’da tevhid inancı ve adalet ilkesi merkezi konumdadır. Tüm peygamberler bu iki ilkeyi hâkim kılmak için görevlendirilmiştir, denilebilir. Adalet, tevhid üzerinden elde edilen uyum ve dengenin korunmasını ve tevhidin süreklileştirilerek varlığını sürdürmesini kolaylaştırır.
Kur’an-ı Kerim’e göre adaletin dayanağı hakkaniyettir. Hidayete hak aracılığıyla ulaşılabileceği gibi adalet de hakka uymakla sağlanır ancak. Adalet ilkesi ihlal veya ihmal edildiği takdirde yeryüzünde fitne ve fesat çıkar, yıkım baş gösterir.
Adalet olmadan Müslümanların meşruiyet krizini aşmaları zordur. Allah adalet ile hükmetmektedir ve yaratılmışlar bu adalet üzere hayatlarını sürdürmektedir. İslam, insanların kendi aralarında da adaletle hükmedilmesini istiyor. Hüküm verirken adaletle davranmak, adaleti ayakta tutmak, adil şahitler olmak kavramları ayetlerde ve hadislerde yoğun bir şekilde geçmektedir. Rasulullah en zor zamanlarda bile adaletten ödün vermemiştir. Rasulullah, “Allah’a yemin ederim ki Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapsaydı, onun da cezasını verirdim.” (Buhârî, Müslîm, Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî, İbni Mace) diyor, bir hadisinde. Allah adaleti insana farz kılmıştır çünkü.
“Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor…” (Nisâ, 58)
“Allah size adaleti, ihsanı, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar.” (Nahl, 90)
“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Kuşkusuz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Mâide, 8)
İnsanın Allah katında en üstün değer ölçüsü olan takva erdemine ulaşabilmesi için her şeyden önce adil olması gerekir. Mutlak adalet sahibi Rabbimizdir elbet. Rabbimiz, bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere, kullarının fıtri kapasiteleri kadarıyla adaleti hayatlarına aktarmalarını istemektedir. O’nun adaleti mutlak, insanların adaleti ise kavrayışları ve iradeleriyle sınırlıdır.
Allah, adalet sahibidir kuşkusuz. Allah’ın iman eden ve salih ameller işleyen kullarına hak ettiklerinin karşılığını vermesi tam bir adalettir. Dünyada haksızlığa uğramışların hakkının verilmemesi halinde bu büyük bir zulüm olacaktır. Herkesin hakkını alacağı bir âlem yok ise ortada büyük bir adaletsizlik var demektir. Oysa evrende bir denge vardır. Evrende sünnetullaha aykırı, dengesiz, düzensiz hiçbir şey yoktur. Her şeyde bir denge ve adaletin hâkim olduğu görülmektedir.
Gündelik hayatta, insanlar arası ilişkilerde, uygulamalarda vahye aykırılıklar nedeniyle bu denge ve adalet tam gerçekleşmediği için ilahi adaletin tam gerçekleşeceği, haklının hakkını alacağı ve haksızın da cezasını göreceği bir âlem vardır. O âlem, ahiret âlemidir. Orada hiç kimseye zerre kadar haksızlık yapılmayacaktır.
“Artık kim zerre ağırlığınca hayır işlerse onu görür. Artık kim zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onu görür.” (Zilzal,7-8)
İslam’ın adalet anlayışını kendi bütünlüğü içinde ele almak gerekir. Vahyin bütünlüğü içerisinde ancak aklın, hayatın, adaletin yeniden inşa edilmesi mümkündür. Kulluğu yalnızca Yaratıcı’ya has kılmadan gerçek adalete, özgürlüğe ulaşılamayacağını bilerek…
Adaletsiz bir yönetimin devam etmesi mümkün değildir.
İslam, adalet esasına büyük önem vermiş ve Müslümanlar tarihin birçok döneminde adil olmanın en güzel örneklerini vermiştir. Sahabenin dünyayı, insanı, eşyayı yorumlama biçiminden uzaklaşıldıkça tevhidden de, adaletten de uzaklaşılmıştır. Haksızlıkların, zulmün, geri kalmışlığın nedenlerini yalnızca başka yerlerde aramak doğru mudur?
İlgili Yazılar
İnsan ve İslam
Âdem’in iki oğlu arasında gerçekleşen durum detaya inildiğinde iki açıdan çok önemlidir. Birincisi,insanlık tarihinde ilk kez yasak olan; yani insan fıtratına aykırı olan, insanın yaratılış amacına aykırı olan bir eylem gerçekleşmiş oldu.Bu, kötülüğün, yanlışlığın tohumunun yeryüzüne atılışıydı; dosdoğru olan gidişattan ayrılıştı. İkincisi ve daha da önemlisi ise yanlış ve dolayısıyla yasak olan bu eylem bir şeylerle gerekçelendirilip meşrulaştırılmaya çalışıldı.Sonraki tüm kötülüklerin, zulümlerin, haksızlıkların, ahlaksızlıkların, yanlışlıkların ilk tohumunu insanlık toprağına atan Kabil,kendince yaptığı yanlışı meşrulaştırmıştı.
Yapay Zekâ Çağında Fıkıh: Modern Tartışmaları Kadim Lensle Okumak
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir
İslâm’ın İnsanlığa Vadettikleri -I-
“İslâm insanlığa ne vadediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakikat sarkacında incelenmiş, ardından İslâm’ın temel kaynakları ekseninde değerlendirilmiştir. Çalışmada, kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, konunun beyanı öncesi doğru bir durum tespiti yapılması zarureti vurgulanmıştır.
İnsan Odaklı Bir Yönetim Anlayışı
İslam’a göre tevhid olmadan, vahye dayanmadan bütüncül ve sahici adaletin sağlanması mümkün değildir. Adalet; hikmet, şecaat ve iffet faziletlerinin gerçekleşmesi ile kazanılan ve bunların üçünü de içine alan dördüncü temel fazilettir,
Ahlaktan Arındırılmış Hukuk; Adaletten Arıtılmış Hüküm
Erdem ile bu adaletin arasında ne fark olduğu söylediklerimizden bellidir;
bu adalet erdemle aynı şeydir ama adaletin olduğu şey ile
erdemin olduğu şey aynı değildir:
Başkasıyla ilişkide söz konusu olduğunda adalettir;
kendi başına böyle bir huy söz konusu olduğunda erdemdir.