İlk insan Âdem ve eşi, ilk ve tek din ise İslam’dı. Âdem ve eşinin zamanla çocukları ve torunları oldu; insanlar çoğalıp yeryüzüne dağıldılar.Hakikate iman ettikleri için muvahhit, fıtratlarına uygun bir hayat tarzını sürdürdükleri için Müslümandılar. Kendilerini yaratanın ne üstünde ve nede yanında başka bir yaratanın, iradenin, gücün, bilenin, yönetenin… olmadığına kuşkusuz bir şekilde inanıyorlar, O’nun kendileri için belirlediği ilke ve kurallara uyarlarsa hem dünyada ve hem de ahirette gerçek esenliğe sahip olacaklarını biliyorlar ve bu bilgilerinin gereklerini de yerine getirmekte tereddüt etmiyorlardı. Böyle oldukları için de birbirlerine olan güvenlerini sarsacak, dostluklarını bozacak, onurlarını lekeleyecek, kişiliklerini tahrip edecek şeyler ne zihinlerinde ve ne de hayatlarında yer buluyordu.Allah’ın hakikati bildirmek ve gereklerini açıklamakla görevlendirdiği babaları Âdem ile kendilerine bildirilmiş olan hakikate iman ediyor, batıl olan şeylerle herhangi bir ilgileri bulunmuyordu. Zulüm, haksızlık, kötülük, yalan, aldatma, ahlaksızlık gibi tüm olumsuz şeyler bilmedikleri şeylerdi. Her şeyi ile ve her haliyle güvenli, doğru, iyi, ahlaklı, adaletli… bir hayatın mensubuydular. Birbirlerine dost ve kardeştiler. Gerçek anlamda mutlu ve huzurluydular. Asıl Cennet’te değildiler ama dünya şartları içerisinde adeta cennette yaşıyorlardı. Tüm bu özellikleri sebebiyle de Allah’ın razı olduğu bir ümmettiler; yaratılış amacına uygun hayat süren, yaratılış amaçlarıyla çatışmayan bir ümmet.
Yol Ayrımı
Ancak bir gün insanlık tarihinin bu güzel gidişatını temelden etkileyecek önemli bir şey yaşandı. Âdem’in iki oğlu arasında başlayan bir tartışma cinayetle sonuçlandı. Böylelikle insanlık tarihinde önemli bir kırılma yaşandı. Herkesin her haliyle huzurlu ve mutlu olduğu, herkesin sadece ve sadece hakikate iman ettiği mevcut gidişatı değişikliğe uğratacak büyük bir sapma gerçekleşti.İnsanların üzerinde yer alacakları yol ikiye ayrıldı; insanlığın gidişatı farklılaşmaya başladı. Mevcut olan ve yeryüzünde insanlık için esenliğin sebebi ve teminatı olan İslam’ın dışında kötülüklerle, zulümlerle, haksızlıklarla, ahlaksızlıklarla, yanlışlıklarla şekillenecek yeni bir inancın ve hayat tarzının doğuşu gerçekleşti. Yaratılış amacına uygun bir hayat yaşayan, hakikate iman eden, birbirlerine gerçek anlamda dost ve kardeş olan, zorlukların üstesinden birlikte gelen insanlık ümmeti parçalanıp, bölündü.
Âdem’in iki oğlu arasında gerçekleşen durum detaya inildiğinde iki açıdan çok önemlidir. Birincisi,insanlık tarihinde ilk kez yasak olan; yani insan fıtratına aykırı olan, insanın yaratılış amacına aykırı olan bir eylem gerçekleşmiş oldu.Bu, kötülüğün, yanlışlığın tohumunun yeryüzüne atılışıydı; dosdoğru olan gidişattan ayrılıştı. İkincisi ve daha da önemlisi ise yanlış ve dolayısıyla yasak olan bu eylem bir şeylerle gerekçelendirilip meşrulaştırılmaya çalışıldı.Sonraki tüm kötülüklerin, zulümlerin, haksızlıkların, ahlaksızlıkların, yanlışlıkların ilk tohumunu insanlık toprağına atan Kabil,kendince yaptığı yanlışı meşrulaştırmıştı. Kabil bu yaptığıyla kan ve gözyaşı ile beslenen bir dünyanın temelini attı. Bundan böyle Kabil’in takipçileri akıl oyunlarıyla, mantık hileleriyle, söz cambazlıklarıyla “doğru”, “güzel”, “iyi”, “ahlaklı”, “adil” gösterilen tüm kötülüklerin, zulümlerin, haksızlıkların, ahlaksızlıkların, yanlışlıkların egemen olacağı bir dünyayı inşaya giriştiler ve yeryüzünü adeta azap yurduna çevirdiler. Bundan böyle insanların önemli bir kesimi için gerçek dostluklar bitti, huzur ve güven hayal oldu, adalet ve hakkaniyet ulaşılması imkânsız denecek kadar zor bir umuda dönüştü, ahlak ve edep hatıralarda yaşamaya başladı.
Âdem’in iki oğlu arasında gerçekleşen olayla mevcut gidişat hızla bozulmaya başladı. İnsanlık ümmeti iki gruba ayrıldı; bir yanda hakkı ve hakikati temsil eden bir ümmet, diğer yanda ise yanlışı ve batılı temsil eden bir başka ümmet. Artık yeryüzünde sadece “doğru” yoktu; kendisini doğru gibi gösteren ve taraftar toplayan “yalan” da vardı; bundan böyle hakikatin yanında batıl, gerçeğin yanında sahte, iyiliğin yanında kötülük, adaletin yanında zulüm, ahlakın yanında ahlaksızlık da olacaktı. Ancak daha da önemlisi “yalan”, “batıl”, “sahte”, “kötü”, “zulüm”, “ahlaksız” olan hiçbir zaman kendisini asıl mahiyetiyle değil, tam tersi bir nitelikte; yani “doğru”, “hakikat”, “gerçek”, “iyi”, “adalet” ve “ahlak” olarak tanıtacaktı. Artık yeryüzünde bundan böyle sadece “iyi” yoktu, kendisini iyi gibi gösteren ve taraftar toplayan “kötü” de vardı. Artık yeryüzünde sadece “edep” yoktu, kendisini edep gibi gösteren ve taraftar toplayan “edepsizlik” de vardı. Artık yeryüzünde sadece “adalet” yoktu, kendisini adalet gibi gösteren ve taraftar toplayan “haksızlık” da vardı. Artık yeryüzünde sadece…
Habil ve Kabil’in kavgasıyla birlikte dosdoğru olan yol da; insanlar için fıtrata en uygun olan hayat tarzıda; hakikatin ismi olan dinde tek olmaktan çıktı.
İnsanlar çoğaldıkça,gerçek esenliğe ulaştıracak dosdoğru yolun veya en doğru hayat tarzının veya hakikatin sesi olan dinin kendisi olduğunu iddia eden yollar, hayat tarzları ve dinler doğdu. Dünya ve ahiret esenliğinin yolu, yöntemi ve teminatı olan İslam, Kabil’in takipçileri tarafından inşa edilen sahte yollar,hayat tarzları ve inançlar arasında kalakaldı. İnsanlık pazarında inanç ve hayat tarzı tezgâhları kuruldu. Bu tezgâhlarda albenisi yüksek, cazibesi büyük fakat sonucu felaket inançlar ve hayat tarzları sesi yüksek çığırtkanlar tarafından insanlara sunulmaya başlandı. İnanç ve hayat tarzı tüccarları tarafından son derece ustaca aklı işlemez kılınmış, düşüncesine engeller konulmuş, zihinleri dondurulmuş insanlar ise bu tezgâhların önünde dünya ve ahiret hayatlarını verip bedel olarak, azabı, sıkıntıyı, yanlışlığı, kötülüğü satın almaya başladılar. Gidişat ise sahte gerekçelerle ve uyduruk değerlerle meşru gösterilmeye çalışıldı; çoğu kimseler açısından da bu başarıldı.
Allah insanı yarattı, inanç ve hayat tarzı tüccarları ise sahte tanrılar yarattılar. Allah insanı yarattı ve sorumlu kıldı; istedi ki bu özel yaratığı bilinciyle, iradesiyle, aklıyla hakikatin taraftarı ve fıtratının gereği olan adaletin, iyiliğin, edebin, güzelliğin, doğruluğun temsilcisi olsun. Böyle olsun ki bilerek ve isteyerek dünyayı adaletle, iyilikle, güzellikle, doğrulukla doldursun. Bunlara göre davransın ki dünyayı cennet kılsın. Ancak sahip oldukları imkân ve güçlerle kendilerini özel ve ayrıcalıklı kılıp diğer insanlar ve varlıklar üzerinde her türlü kötülüğü, zulmü, haksızlığı, ahlaksızlığı, yanlışlığı uygulamayı doğal hakları gören inanç ve hayat tarzı tüccarları durumlarını zihinlerde inşa ettikleri sahte tanrılarla meşrulaştırdılar. Böylelikle tüm dünyayı kötülük, zulüm, haksızlık, ahlaksızlık, yanlışlık doldurdu. Adaletin, iyiliğin, edebin, güzelliğin, doğruluğun sesi zor işitilir, taraftarları seyrek görülür oldu. Hatta bazen hakikatin sesi hiç işitilmez, hakikatin taraftarları hiç görülmez oldu. Böyle zamanlarda ise ilahi lütuf devreye girdi ve bizzat insanlar arasından seçtiği bir elçi aracılığıyla insanların unuttukları veya bin bir türlü yanlışlıkla içli dışlı hale getirdikleri fıtrata en uygun olan hayat tarzını, hakikatin bilgisini olanca açıklığıyla ve sadeliğiyle insanlara bildirdi ve gösterdi. Hakikatin ve dosdoğru hayat tarzının ismi olan İslam’ı zihinlerde, gönüllerde ve hayatlarda en güzel ve eksiksiz haliyle inşa ederek gerçek esenliğin yolunu insanlığa bir kere daha gösterdi. Kötülüklerin, yanlışlıkların taraftarı olan insanlardan teşekkül etmiş ve yeryüzünde fesadı inşa etmiş ümmete karşılık, iyiliklerin ve doğruların temsilcisi olan ümmeti inşa etti. Yeryüzünü kuşatmış yanlışların mağduru olan insanlar bu ümmet sayesinde kaybettiklerini görmek, umuda dönüştürdüklerini gerçekleştirmek, hayal olarak değerlendirdiklerini yaşamak imkânına kavuştu. Yeryüzünde esenliğin ışığı olanca güzelliğiyle ve aydınlığıyla parladı; karanlıkların taraftarları saltanatlarını kaybettiler veya sinip seslerini çıkaramaz oldular.
Evrensel ve Fıtri Bir Hatırlatma
Dünya ve ahiret esenliğinin rehberi olan peygamberlerden sonuncusu bundan on beş asır önce insanlığa gönderildi.Allah, bu son elçisiyle insanlığa hidayet rehberi olan ilahi kitaplar dizisinin sonuncusunu takdim etti. Öncekiler sadece belirli bir bölgede ve zamanda yaşayan insanlara, sahip oldukları problemlerin çözüm yollarını göstermesine karşılık; bu sonuncusu hem toplumlar üstü ve hem de zamanlar üstü kılındı. Son elçi ve onunla insanlığa takdim edilen hidayet rehberi Kitap, tüm insanlığa hitap etti. Bütün insanlığın bireysel ve toplumsal hayatında her zaman açığa çıkabilen problemlerin çözümleri verildi. Dosdoğru ve güzel bir hayat tarzının özellikleri açıklandı. Asıl olan Kitap’tı ve onunla verilen bilgi ve cevaplar sadece teorik düzeyde kalmadı; O, bizzat hayatın kendisine yöneldi ve bildirdiklerinin, açıkladıklarının doğruluğunu hayatın içinde yer alarak gösterdi. Bunu ise herkesten önce elçisini eğiterek, onu âlemlere rahmet (el-Enbiya, 21/107) şahsiyet yaparak, insanlık için en güzel örnek (el-Ahzâb, 33/21) kılarak gerçekleştirdi. Fakat bu istisna bir durum olmadı. Cehalet bataklığında debelenen diğer bazı insanları da, o bataklıktan kurtarıp, her türlü erdemin yer aldığı ve insanlığın kendi çaba ve çalışmalarıyla bir kısmına dahi ulaşamadığı, ulaşamayacağı zirvelere çıkardı: Zorbalardan adaletin sembollerini, azgınlardan hayırlıların önderlerini, cahillerden âlimlerin liderlerini, hayâsızlardan güzel ahlâkın en güzel örneklerini… çıkardı. Böylelikle esenlik gerçek biçim ve muhtevasıyla yeryüzünde tekrar inşa oldu. Hakikat zannedilen ama esasında her biri bir başka yanlışa dayanan farklı inançların ve bu inançlar üzerinde şekillenen hayat tarzlarının girdabında kıvranan insanlık âleminde, yaratılış şartlarına uygun yaşayan ve yeryüzünü adeta cennete dönüştüren bir ümmet teşkil etti; insanlık örnek bir ümmet ile tanıştı. Ve bu ümmet yüce Yaratan tarafından şöyle tanımlandı: Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz… (Al-i İmran, 3/110).
Örnek Bir Ümmet
On beş asır önce tüm insanlık için örnek bir ümmet yeryüzünde vücut buldu. Bu ümmetin mensupları hâlbuki daha kısa süre önce kan ve gözyaşından beslenen bir dünyanın mensubuydular. Yanlış gidişatın, batıl inançların, zorbalık ve zalimliğin, kötülük ve ahlaksızlığın parçası, hatta çoğu zaman da failiydiler. Ama bir anda değiştiler; kötülüklerin, yanlışlıkların mensubu olmaktan kopup hakkın, iyiliğin, doğruluğun adaletin yaşayan bedenleri oldular. Çünkü kendilerine uzatılmış olan esenlik ipini(Al-i İmran, 3/103) sımsıkı ve isteyerek tuttular. Kur’an’ın talimatlarını ve elçisinin uygulamalarını inançlarının ve hayat tarzlarının ölçüsü kıldılar. İnsanlığa sunulmuş esenliğin rehberi Kur’an’ı dosdoğru hayatın kaynağı ve rehberi olarak gördüler; buna göre inanıp, yaşadılar. Nerede ne yapmaları gerektiğini, hangi işlerinin yanlış, hangi işlerinin doğru olduğunu ondan öğrendiler. Başları darda kalınca, sıkıntılar büyük dalgalar halinde üstlerine gelince ne yapacaklarını ondan öğrendiler, ne olacağını bilemeyince O’na sığındılar. İşleri yolunda gidince, durumları her gün biraz daha huzur ve saadete yaklaşınca, ıstırap ve çilelerden gün geçtikçe daha çok kurtulduklarını gördükçe O’na yöneldiler. Ticaretlerinde, siyasetlerinde, diğer müminlerle olan ilişkilerinde ve Kabil’in takipçilerine karşı tutum ve tavırlarında, aileleriyle olan birlikteliklerinde, kendilerini ve kâinatı algılamalarında, düşüncelerinde ve inançlarında, hâl ve hareketlerinde, doğumlarında ve ölümlerinde, hastalıklarında ve sağlıklarında… O’nu hep yegâne sığınak gördüler, O’nun gölgesinden dışarı çıkmayıp sadece ve sadece O’nun gölgesinde yaşamaya çalıştılar.
Tüm insanlık ve tüm dünya düşünüldüğünde bu ümmet sayıca azdı ama hayırlıydı; insanlar için örnekti. Gidişatları bozulmuş insanlar hakikati, iyiliği, adaleti, ahlakı bu ümmet üzerinden en sade, an anlaşılır ve en güzel biçimiyle yeniden buldu.
İnsanların kendi işledikleri kötülükler sebebiyle karaları ve denizleri fesadın kuşattığı bir dünyada (el-Rum, 30/41) esenliğin tohumu yeryüzünde tekrar filizlendi. Birileri açlıktan ölürken, diğer bazılarının çok yemenin verdiği rahatsızlıktan kıvrandığı; kitleler imkânsızlıktan, çaresizlikten, yoksulluktan çıldırırken, diğer bazılarının keyiften çıldırdığı; güçsüz ve çaresiz insanlar savaş meydanlarında can verirken, diğer bazılarının ise onların kanı üzerinde saltanatlar inşa ettikleri; anlamsız ve saçma inançların, yaratılışın sebebini bilememenin oluşturduğu çaresizliklerin insanlığın kaderi olarak algılandığı; insanların sahte güç ve iradelere kulluk ettikleri, kulluk etmenin gereği olarak mal, kan, can verdikleri ancak yine de mutlu olamadıkları; mutsuzluk, çile, sefalet, yoksulluk insanların ekseriyetinin değişmeyen özellikleri haline geldiği dünyada esenliğin ışığı bu ümmet ile bir kez daha parladı. İyilik, edep, doğruluk, güzellik, hakkaniyet, adalet hayal olmaktan, ütopya olmaktan, umut olmaktan çıkıp yaşanan gerçeğe dönüştü.
Kur’an’ın ve elçisinin inşa ettiği örnek ümmetin mensupları, hidayet rehberi ve esenliğin inşa edicisi Kur’an’ı hiçbir zaman entelektüel boyutlarını zenginleştirecek bir kitap olarak görmediler. Bilimsel icatların kaynağı veya habercisi, geçmiş toplumların başından geçen olayları anlatan bir tarih kitabı, sadece ceza hukukunu açıklayan bir hukuk kitabı, ifadesinin mükemmelliği karşısında hayran kalınan edebî bir kitap… olarak algılamadılar. Onlar için Kur’an hayatın kitabıydı, hidayetin yegâne rehberiydi. Esenliğe uzanan yolun ancak ondan geçtiğini, dünya ve ahireti huzur ve saadetle donatmanın ancak O’na göre inanıp yaşamakla mümkün olduğunu bildiler ve O’na göre davrandılar. Onlar için Kur’an, hastalandıkları zaman dua etmek için kullandıkları veya ölülerini azaptan kurtarmak için okudukları bir efsun kitabı veya ölüler kitabı değildi. O canlıların kitabıydı (el-Yasin, 36/70). O yaşanan hayatın rehberiydi (el-İbrahim, 14/1). O dosdoğru bir hal üzere var olmanın ve var olabilmenin kaynağıydı (el-Casiye, 45/20). Böylelikle de insanlık tarihinde örnek bir nesil teşkil etti. Bu ümmetin çocukları Kur’an’la ve elçisiyle olan irtibatlarını bu hal üzere sürdürdükleri sürece de hem kendi dünya ve ahiretlerini esenlik yurdu kıldılar ve hem de esenlik yurduna erişmeleri için diğer insanlara örnek oldular.
Ama bugünün dünyasında işler değişti. Örnek ümmetin devamı olduğunu söyleyen kitleler, başkalarına olamadıkları gibi kendi çocukları için bile örnek olamaz hale geldiler; zira gidişatları problemli, zihinleri karışık, hayatları sıkıntılı. İnsanlar için örnek olan ümmetin çocukları bugün yerkürenin en sorunlu kesimini teşkil ediyorlar. Sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, ahlaki…problemler tarafından kuşatılmış bulunuyor; her geçen gün hayat onlar için daha da çekilmez hale geliyor. Maalesef, insanca yaşanan bir dünyayı inşa etmede imanlarının kendilerine yüklediği sorumluluğun çok uzağında duruyorlar. Bu, elbette ki dünyayı ve ahireti esenlik yurdu kılma amacında olan ve bu amacını geçmişte bazı zamanlar gerçekleştirerek söylemini uygulamaya da aktarmış bulunan bir dinin mensupları için son derece acınası bir durumdur.
Bugünün dünyasında insanlar için örnek ve şahit bir ümmet olması gerekenler genel manada son derece olumsuz şartlarda bulunuyorlar.
Çünkü Kur’anî söylemlerini hayatlarına aktarmakta kusurlular; doğru yolu biliyorlar, ancak yanlış yolda gitmeyi tercih ediyor veya bu yanlış gidişatlarını doğrultmanın çabasını yeterli düzeyde göstermiyorlar. Böyle olunca da Kur’an’ın çağrısı, söylemi, vaadi bir türlü hayatta karşılığını bulamıyor. Her bir ayeti söz, anlam ve gaye açısından ele alarak ifade etmek gerekirse; insanlar için örnek ve şahit bir ümmet olması gerekenler Kur’an’ın gayesini terk etmiş bulunuyorlar. Artık, ellerindeki ilahi rehberin gayesini düşünmüyorlar. Kur’an’ı anlamaktan da büyük oranda uzaklar; İlahi kelamı anlamak gibi bir kaygıları yok. İnsanlar için örnek ve şahit bir ümmet olması gerekenlerin büyük çoğunluğunun Kur’an’la ilgilisi onu anlamadan ve düşünmeden okumaktan ibaret. Anlamadan okunan Kur’an ile hidayete ermenin, cenneti kazanmanın hayali kuruluyor. Tüm bunların sonucu olarak, Kur’an, rehber kabul edildiği söylenen ancak rehberliğine uyulmayan bir kitaba dönüşmüş ve Peygamberin Ey Rabbim! Kavmim Kur’an’ı terk etti (el-Yunus, 25/30) ayetindeki yakınması gerçeklik kazanmış bulunuyor.
Bunlar ne yaptılar?
Daha doğrusu ne yaptık?
Yanlış olan çok şey yaptık; Kitap ile olması gereken; o kutlu Kitap’ın yaşayan bedeni olan kutlu Elçi’si ile olması gereken ilişkiyi doğru kuramadık. En kısa ifadesiyle İslam’ı anlamadık, anlayamadık veya anlamak işimize gelmedi. Çünkü “Habil” gibi görünüp “Kabil” gibi yaşamaktan hoşlandık.
İslam
İslam’ın hedefinin,genel bir ifadeyle, bireysel ve toplumsal boyutuyla insan bireyinin ve toplumunun hayatını düzenlemek, insanlara yaratılış amacına uygun bir hayat tarzı sunmak olduğu söylenebilir.
Bu aslında, İslam, gerçek anlam ve işleviyle hakkı, adaleti, huzuru, mutluluğu, doğruluğu, iyiliği, güzelliği… insanlar için yaşanan bir gerçeğe dönüştürmek amacına sahiptir anlamına gelen bir tespittir. Hatta bir başka ve daha doğru bir söyleyişle tüm bunların gerçekleşmesinin insanın yaratılış amacının gereği olduğu ve dolayısıyla bunların gerçekleşme durumunun bizzat isminin İslam olduğu, yani esenlik, barış, huzur, saadet, güvenlik, iyilik… olduğu söylenebilir ve söylenmelidir de. Elbette ki tüm bunları gerçekleşmesi ise insanın bilinç ve iradesiyle, dolayısıyla bilerek ve isteyerek yegâne Rab olan Allah’a teslimiyeti ile başlar ve devamı ise bireysel ve toplumsal hayatta gereklerini yerine getirmekle mümkün olur. Ancak çoğu zaman sanılanın aksine, İslam gerçek anlam ve işleviyle hakkı, adaleti, huzuru, mutluluğu, doğruluğu, iyiliği, güzelliği… insanlar için yaşanan bir gerçeğe dönüştürecek yolu fiilen inşa etmez; yolu ve o yol üzerinde gerçekleşmesi gereken yolculuğun yöntemini gösterir. Onun gösterdiklerini uygulamaya dönüştürecek olanlar, onun gösterdiği yol ve yönteme iman edip, iman edilenlerin gereklerine teslim olanlardır. Bu tespiti hayata ilişkin bazı örnekler üzerinden açmak gerekirse;
İslam, her ne olursa olsun, kime karşı ve kiminle ilgili olursa olsun adaleti emretmiştir (Nisa, 4/135). Bu demektir ki bireysel ve toplumsal hayatta adalet hâkim olmalı; insanlar tüm işlerini adalet ilkesine göre yürütmelidirler.
İslam, insanlar arası işlerin istişare ile yürütülmesini emretmiştir (Şura, 42/38). Bu demektir ki bireysel ve toplumsal hayatta gerçekleştirilecek işlerde istişare olmalıdır. Keyfi ve ani kararlardan, bilenlere danışmadan iş yürütmekten kaçınmak gerekmektedir.
İslam,işi ehline vermeyi emretmiştir(Nisa, 4/58). Bu demektir ki insanların işlerini, o işe ehil olanlar üstlenmeli; ehil olmayana ehil olmadığı iş emanet edilmemelidir.
İslam,makam, mal, şan-şöhret düşkünlüğünü(Fecr, 89/20) yasaklamıştır. Bu demektir ki insanlar bu düşkünlükleri; insanı haktan, adaletten, hayırdan uzaklaştıracak bu sevdaları hayatlarında bulundurmamalıdırlar; hayallerinde ve umutlarında bu tutkulara hiçbir şekilde yer vermemelidirler.
İslam, doğrudan veya dolaylı, açık veya gizli, “kitabına” uydurulmuş veya uydurulmamış, gizli veya açık, doğrudan veya dolaylı her türlü haksızlığı yasaklamıştır(Nisa, 4/46). Bu demektir ki hangi sahte gerekçeyle “meşrulaştırılmış” olursa olsun, haksızlık hiçbir şekilde insanın yönelmemesi, ilgi duymaması, işlerine karıştırmaması gereken bir rics(pislik)’tir (Müddesir, 74/5)ve insan rics’den uzak durmalıdır.
İslam,azgınlaşmayı ve zorbalığı (Nebe, 78/21),had ve hudut tanımadan iş yapmay, insanlara tepeden bakmayı(Al-i İmran, 3/112) yasaklamıştır;
İslam, yalanı ve yalancı şahitliği(Nisa, 4/135)yasaklamıştır;
İslam, sosyal sorumluluktan kaçınmayı; bu kaçınmanın gereği olarak ihtiyaç sahiplerini gözetmemeyi yasaklamıştır (Hümeze, 104/1-9);
İslam, zanlarla hareket etmeyi; insanlar hakkında zanla kanaat geliştirmeyi ve yargıda bulunmayı yasaklamıştır (Yunus, 10/36;
İslam,bozgunculuk yapmayı(A’raf, 7/56),fitne ve fesat ile iş yapmayı ve hayat sürdürmeyi(Nisa, 4/91)yasaklamıştır.
Tüm bunlar demektir ki, insan,inanç ve yaşantısında Allah’ın belirlediği ve İslam olarak tanımlanan bu ölçülere (hududullah) göre olmalıdır(Tevbe, 9/112); yoksa azıp çizgi dışına çıkar (fasık; Maide, 5/47); kötülüğün, yanlışlığın, haksızlığın faili (zalim Bakara, 2/59) olur; hakkı, adaleti, iyiliği, güzelliği, doğruluğu gizleyen (kafir;Bakara, 2/90) haline gelir. Fasık, zalim ve kafir olanlar ise dünya hayatında zelil, ebedi hayatta ise azabın yakıtıdırlar.
Kısacası, insanın madden ve manen gerçek anlamda güven ve huzuru, İslam’ın hedefini oluşturmaktadır. Bu yönüyle de İslam, insanlar için yegâne esenlik yoludur.Bir başka açıdan bunu şöyle ifade etmek de mümkündür; eğer insan madden ve manen gerçek anlamda güven ve huzur içerisindeyse durumu İslam’a göredir; bireysel ve toplumsal hayatında, inanç ve yaşantısında dosdoğru bir hal üzeredir. Çünkü madden ve manen gerçek anlamda huzur ve güven ancak fıtrata uygunlukla, ilahi gerçeğe teslimiyetle, hakikate mensubiyetle gerçekleşir. Bu ise teslim olunarak elde edilen saadet anlamlarını içeren İslam’ın kendisidir. Ancak ismi her ne olursa olsun, inançta ve uygulamada egemen olan bir sistem ve inanç bunları sağlamıyorsa, gerçek anlamıyla huzur ve güveni tesis etmiyorsa orada İslam yoktur; orada belki ismen, şeklen İslami bir şeyler olabilir ama gidişata hâkim olan İslam değildir. İsmin, şeklin, sembolün değil; özün, işin, uygulamanın önemli olduğunu dile getiren bir ayet bu bakımdan son derece önemlidir: İyilik, yüzünüzü doğu ve batı yönüne çevirmeniz değildir; iyilik Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve nebilere iman etmek; sevilen maldan yakınlara, yetimlere, miskinlere, yolda kalmışa, yoksullara ve boyunduruk altındakilere yardım etmek; namazı kılmak ve zekâtı vermek; ahitleşildiği zaman ahdi yerine getirmek; zorluk halinde, zarar anlarında ve güçlük zamanlarında sabretmektir. Sadık ve muttaki olanlar bunları hakkıyla yerine getirenlerdir (Bakara, 2/177).
Hidayetin yolu, esenliğin rehberi, gerçeğin kendisi olan İslam açısından özet durum budur. İslam, mutlak gerçeğin unsuru olan iman esaslarıyla, bu iman esasları üzerinde şekillenen uygulamalarıyla son derece kapsamlı, derinlikli ve bütüncül bir sistemdir;ilahi referansı ve beşeri inşasıyla, manevi ve maddi unsurları kuşatıcılığıyla, bireysel ve toplumsal hayatı yönlendiren gerçekçi boyutuyla, reel-ideal dengesiyle yegâne dindir. Ve birey açısından bu dine mensubiyetin en temel şartı hiçbir şekilde kuşku, tereddüt, güvensizlik taşımayan bir teslimiyete sahip olmaktır; geleneksel tanımlamasıyla iman etmektir. Tereddütsüz bir güvenlik duygu ve düşüncesine, doğruluğu konusunda her türlü kuşkudan uzak hal ve gidişata sahip olmaktır. Dünya ve ahiret esenliğini inşa etmeyi sağlayacak hakikati tereddütsüz bir şekilde kabullenip, gerekleri için çaba göstermeye başlamaktır. Bunu yapan ise hakikate dayandığı ve fıtratının gereğini yaptığı için ebedi azap karşısında kendisini Allah’ın emniyeti altında bulur; Allah’ın dostu olduğu için insanların kötülüklerine karşı kendisini emin ve güçlü hisseder; hakikate dayanan bir gidişatın mensubu olduğu için geleceğinden, karşılaşacaklarından emniyette olur.
Durum
Kur’an’ın tanımladığı Müslüman, insanlık düzleminde ilahi hakikati temsil edendir. Bir başka söyleyişle, iyinin, doğrunun, güzelin, adaletin, güzel ahlâkın… öznesi olandır.
Hz Peygamber (s)’in “Ben güzel ahlakı tamamlamak için geldim” (Muvatta, Husnu’l hulk, 8) sözünde anlam kazandığı üzere, Müslüman “iyi ve doğru olan şeylerin” ifadesi durumundaki güzel ahlâka eksiksiz sahip olandır. Ahlâkı güzel olmayanlar veya ahlâkında eksiklik bulunanlar Müslümanlar değil, başkalarıdır: “(İnsanları) Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve “Ben Müslümanlardanım” diyenden kimin sözü daha güzeldir?” (Fussilat, 33)
Fakat ne garip bir çelişkidir ki, Müslümanlar özne olmaları gerekirken ve bunun gerçekleşmesini sağlayan sorumluluklarını da büyük oranda bilmelerine rağmen, bugün nesne konumuna düşmüş durumdalar. Müslümanlar “hakikati” kendileri temsil etmeleri gerekirken, başkalarının hak dediğine gıptayla bakan; hayatın dili kendileri olması gerekirken, başka dillere kulak kabartan; problemlerin çözüme kavuştuğu yer olmaları gerekirken, kendi problemlerinin çözümünü başkalarının yanında arayan; kendileri “doğru”, “hak”, “iyi” ve “güzel”in ölçüsü olmaları gerekirken, tüm bunları başkalarında gören kimseler haline gelmiş bulunuyorlar. Müslümanlar, bugün, neredeyse her alanda kendilerini zayıf, aşağı ve edilgen hissediyorlar. Üstelik tüm bunlar, Batının pagan kültürü ve mensupları karşısında gerçekleşiyor. Böyle olunca da, sahip olunan durum garip ve derin bir problem olarak açığa çıkıp Müslüman kitlelerin aklını karıştırıyor; aydınların ise kalplerini sıkıştırıp, ruhlarına azap veriyor.
Müslümanlar, modern pagan kültür karşısında sadece askeri, siyasi ve ekonomik alanlarda değil; ne yazık ki kimlik ve kişilikleri ile de pasifleşip nesneye dönüştüler, edilgen hale geldiler. Tarihleri boyunca ilk kez topyekûn denecek kapsamda yenilmişlik duygusuna sahip oldular; özgüvenlerini kaybettiler, aşağılık kompleksine kapıldılar. Gelinen bu son aşamada, sahip olunan özgüven kaybı ve yaşanan problemlerin çözümü ise Müslüman düşünürlerin, üzerinde kafa yordukları son derece hayati bir konu oldu. Müslüman aydınlar, yaklaşık iki yüz yıldır, mensubu oldukları toplumların zihinsel, bireysel ve toplumsal özellikleriyle niçin nesneleştikleri, bu durumdan nasıl kurtulup tekrar nasıl özne olacakları sorularının cevaplarını aradılar ve arıyorlar. Ancak tüm bunlardan hareketle, Müslümanların nesneleşmesi probleminin sadece son iki yüzyıllık bir dönemle sınırlı kaldığının, önceki zamanlarda Müslümanların hep olması gereken biçim ve muhtevasıyla özne vasfına sahip olduklarının düşünülmemesi gerekiyor. Böylesi bir düşünce gerçeklerle çok fazla örtüşmez. Daha da önemlisi, böylesi bir düşünce, problemi yanlış değerlendirmenin önemli bir nedeni olur. Esasen, modern pagan kültür ve mensupları karşısında nesneleşmenin kabulü bir milat değil, büyük oranda sonuçtur. Son yüzyılda fark edilen ve istenerek veya istenmeyerek kabul edilen şeyler, uzun bir sürecin varıp dayandığı bir aşamadan başka bir şeyi ifade etmemektedir. Bu, aynen, kişiyi yatağa düşüren bir hastalığın, esasen o kişinin ayakta olduğu zamanlarda da varlığını sürdürüp bir aşamadan sonra kişiyi yatağa hapsetmesine benzemektedir. Dolayısıyla hiç kimse, böylesi bir durumda, o kişinin bir anda yatağa düştüğünü söyleyemez; söylerse gerçeklere uygun bir tespitte bulunmuş olmaz.
Umut
Fakat yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, var olan olumlu bir durum umutları canlandırıyor; Kur’an’ın tarihe yön vereceği günlerin çok uzaklarda olmadığının işaretlerini veriyor. Söz konusu olumlu durum, insanlar için örnek ve şahit bir ümmet olması gerekenler, yaşadıkları problemlerin Kur’an’dan değil kendilerinden kaynaklandığının bilincine sahip olmalarıdır. Hiçbir Müslüman, sahip olduğu problemlerin sebebini Kur’an’da görmüyor; çünkü biliyor ki problem, ilahi çağrıyı duymasına ve teslim olduğunu ifade etmesine rağmen, esasen teslimiyeti gerçekleştirmeyip ikili oynayan kendisindedir. İşte bu, Kur’an’ın insanlığın gidişatına müdahale edip dünyayı esenlik yurdu kılacak bir inşa çalışması için önemli bir imkân ve böylesi bir zamanın yakın olduğuna dair umutları diri tutan önemli bir işarettir. Eğer aksi olsa ve Müslümanlar hatayı kendilerinde değil de Kur’an da görselerdi, şurası kesindir ki problemleri tamamıyla çözümsüz kalırdı. Dünyada esenliği inşa etmenin umudu, bu inşanın yegâne sorumluları olan Müslümanların kalbinde de sönüp giderdi. Elbette ki, problemlerin kaynağını doğru teşhis, problemlerin çözümü için önemli bir imkândır. Ancak bu imkânın da doğru şekilde işletilmesi gerektiği açıktır. Bunun için yapılması gereken ise örnek ümmetin birey ve toplumunu yeniden inşa etmekten başkası değildir. Bu inşanın doğru gerçekleşmesinin bilgi ve ilkeleri Kur’an’da, bu ilkelerin nasıl işletilip somut bir adıma dönüştürüleceğinin modeli ise Hz Peygamber’in şahsında ve inşa ettiği ümmettedir.
Masallar, çocuk edebiyatını besleyen en zengin kaynaklardan biri olagelmiştir. Samed Behrengi’den John Boyne’a birçok yazar doğrudan ya da dolaylı bir şekilde masallarla alışveriş hâlinde olmuştur. Uyarlama, motif, tema, tip, ödünçleme, parodi, ters yüz etme teknikleriyle masallar bundan sonra da çocuk edebiyatı için bereketli bir damar olmayı sürdürecek gibi görünmektedir.
Adeta bir hapishane hayatına doğan ve defalarca yıkıcı savaşlar yaşayan Gazzeli çocukların olgunlukları ve felaketler karşısındaki sabırlı duruşları, hem çocuğa bakışımızda hem de çocuk yetiştirmedeki yanlışlarımızı gösterdi. Elini suya sabuna dokundurtmadan, tüm ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayarak, hayatın zorluklarıyla ve tehlikeleriyle yüzleştirmeden, hiçbir sorumluluk yüklemeden çocuk büyütmek ve bununla övünmek, dünyadaki varlık gayemiz olan imtihan olgusundan habersizliğimizin en açık göstergesi.
Ahlâkın toplumda bir geçerlilik ve gerçeklik kazanabilmesi için bireyin kendisinde bulunanlardan daha üstün bir değere sahip ahlâki güçler olduğu ve bu güçlere boyun eğecek şekilde yetiştirilmiş olması gerektiği kabul edilmelidir. Bunu sağlamanın yolu da otoritenin varlığını kabul etmekten geçmektedir zira hiçbir duygu otorite duygusunun içine sızamamakta ve onu etkileyememektedir
Sürekli değişen toplum hayatında yeni sorunların ortaya çıkması doğaldır. Yeni sorunlar ise yeni kuralların kapılarını aralar. Bir hukuk sisteminin söz konusu değişimler karşısında donuk kalması toplumsal çöküşün önünü açar. Bu nedenle toplumdaki değişimlerle birlikte hukuksal normların da değişmesi, yenilenmesi, ortaya çıkan sorunlara çözüm üretmesi gerekir. Bu da söz konusu hukuk sisteminin canlı, dinamik bir yapıda olmasını zorunlu kılar.
Çocuğu yaşam ve gerçekle karşı karşıya getiren kitaplar; dilin anlatım gücünü, güzelliğini ve musikisini de sunar. Sanatsal niteliği olan resimleriyle, sözcüklerin estetik yönüyle kitaplar; okul öncesi dönemden itibaren çocukları ana dilinin güzelliğiyle karşılaştırır. Böylece çocuk, hem okuma kültürü edinir hem de estetik duyarlılığa sahip olur.
İnsan ve İslam
İlk insan Âdem ve eşi, ilk ve tek din ise İslam’dı. Âdem ve eşinin zamanla çocukları ve torunları oldu; insanlar çoğalıp yeryüzüne dağıldılar.Hakikate iman ettikleri için muvahhit, fıtratlarına uygun bir hayat tarzını sürdürdükleri için Müslümandılar. Kendilerini yaratanın ne üstünde ve nede yanında başka bir yaratanın, iradenin, gücün, bilenin, yönetenin… olmadığına kuşkusuz bir şekilde inanıyorlar, O’nun kendileri için belirlediği ilke ve kurallara uyarlarsa hem dünyada ve hem de ahirette gerçek esenliğe sahip olacaklarını biliyorlar ve bu bilgilerinin gereklerini de yerine getirmekte tereddüt etmiyorlardı. Böyle oldukları için de birbirlerine olan güvenlerini sarsacak, dostluklarını bozacak, onurlarını lekeleyecek, kişiliklerini tahrip edecek şeyler ne zihinlerinde ve ne de hayatlarında yer buluyordu.Allah’ın hakikati bildirmek ve gereklerini açıklamakla görevlendirdiği babaları Âdem ile kendilerine bildirilmiş olan hakikate iman ediyor, batıl olan şeylerle herhangi bir ilgileri bulunmuyordu. Zulüm, haksızlık, kötülük, yalan, aldatma, ahlaksızlık gibi tüm olumsuz şeyler bilmedikleri şeylerdi. Her şeyi ile ve her haliyle güvenli, doğru, iyi, ahlaklı, adaletli… bir hayatın mensubuydular. Birbirlerine dost ve kardeştiler. Gerçek anlamda mutlu ve huzurluydular. Asıl Cennet’te değildiler ama dünya şartları içerisinde adeta cennette yaşıyorlardı. Tüm bu özellikleri sebebiyle de Allah’ın razı olduğu bir ümmettiler; yaratılış amacına uygun hayat süren, yaratılış amaçlarıyla çatışmayan bir ümmet.
Yol Ayrımı
Ancak bir gün insanlık tarihinin bu güzel gidişatını temelden etkileyecek önemli bir şey yaşandı. Âdem’in iki oğlu arasında başlayan bir tartışma cinayetle sonuçlandı. Böylelikle insanlık tarihinde önemli bir kırılma yaşandı. Herkesin her haliyle huzurlu ve mutlu olduğu, herkesin sadece ve sadece hakikate iman ettiği mevcut gidişatı değişikliğe uğratacak büyük bir sapma gerçekleşti.İnsanların üzerinde yer alacakları yol ikiye ayrıldı; insanlığın gidişatı farklılaşmaya başladı. Mevcut olan ve yeryüzünde insanlık için esenliğin sebebi ve teminatı olan İslam’ın dışında kötülüklerle, zulümlerle, haksızlıklarla, ahlaksızlıklarla, yanlışlıklarla şekillenecek yeni bir inancın ve hayat tarzının doğuşu gerçekleşti. Yaratılış amacına uygun bir hayat yaşayan, hakikate iman eden, birbirlerine gerçek anlamda dost ve kardeş olan, zorlukların üstesinden birlikte gelen insanlık ümmeti parçalanıp, bölündü.
Âdem’in iki oğlu arasında gerçekleşen durum detaya inildiğinde iki açıdan çok önemlidir. Birincisi,insanlık tarihinde ilk kez yasak olan; yani insan fıtratına aykırı olan, insanın yaratılış amacına aykırı olan bir eylem gerçekleşmiş oldu.Bu, kötülüğün, yanlışlığın tohumunun yeryüzüne atılışıydı; dosdoğru olan gidişattan ayrılıştı. İkincisi ve daha da önemlisi ise yanlış ve dolayısıyla yasak olan bu eylem bir şeylerle gerekçelendirilip meşrulaştırılmaya çalışıldı.Sonraki tüm kötülüklerin, zulümlerin, haksızlıkların, ahlaksızlıkların, yanlışlıkların ilk tohumunu insanlık toprağına atan Kabil,kendince yaptığı yanlışı meşrulaştırmıştı. Kabil bu yaptığıyla kan ve gözyaşı ile beslenen bir dünyanın temelini attı. Bundan böyle Kabil’in takipçileri akıl oyunlarıyla, mantık hileleriyle, söz cambazlıklarıyla “doğru”, “güzel”, “iyi”, “ahlaklı”, “adil” gösterilen tüm kötülüklerin, zulümlerin, haksızlıkların, ahlaksızlıkların, yanlışlıkların egemen olacağı bir dünyayı inşaya giriştiler ve yeryüzünü adeta azap yurduna çevirdiler. Bundan böyle insanların önemli bir kesimi için gerçek dostluklar bitti, huzur ve güven hayal oldu, adalet ve hakkaniyet ulaşılması imkânsız denecek kadar zor bir umuda dönüştü, ahlak ve edep hatıralarda yaşamaya başladı.
Âdem’in iki oğlu arasında gerçekleşen olayla mevcut gidişat hızla bozulmaya başladı. İnsanlık ümmeti iki gruba ayrıldı; bir yanda hakkı ve hakikati temsil eden bir ümmet, diğer yanda ise yanlışı ve batılı temsil eden bir başka ümmet. Artık yeryüzünde sadece “doğru” yoktu; kendisini doğru gibi gösteren ve taraftar toplayan “yalan” da vardı; bundan böyle hakikatin yanında batıl, gerçeğin yanında sahte, iyiliğin yanında kötülük, adaletin yanında zulüm, ahlakın yanında ahlaksızlık da olacaktı. Ancak daha da önemlisi “yalan”, “batıl”, “sahte”, “kötü”, “zulüm”, “ahlaksız” olan hiçbir zaman kendisini asıl mahiyetiyle değil, tam tersi bir nitelikte; yani “doğru”, “hakikat”, “gerçek”, “iyi”, “adalet” ve “ahlak” olarak tanıtacaktı. Artık yeryüzünde bundan böyle sadece “iyi” yoktu, kendisini iyi gibi gösteren ve taraftar toplayan “kötü” de vardı. Artık yeryüzünde sadece “edep” yoktu, kendisini edep gibi gösteren ve taraftar toplayan “edepsizlik” de vardı. Artık yeryüzünde sadece “adalet” yoktu, kendisini adalet gibi gösteren ve taraftar toplayan “haksızlık” da vardı. Artık yeryüzünde sadece…
İnsanlar çoğaldıkça,gerçek esenliğe ulaştıracak dosdoğru yolun veya en doğru hayat tarzının veya hakikatin sesi olan dinin kendisi olduğunu iddia eden yollar, hayat tarzları ve dinler doğdu. Dünya ve ahiret esenliğinin yolu, yöntemi ve teminatı olan İslam, Kabil’in takipçileri tarafından inşa edilen sahte yollar,hayat tarzları ve inançlar arasında kalakaldı. İnsanlık pazarında inanç ve hayat tarzı tezgâhları kuruldu. Bu tezgâhlarda albenisi yüksek, cazibesi büyük fakat sonucu felaket inançlar ve hayat tarzları sesi yüksek çığırtkanlar tarafından insanlara sunulmaya başlandı. İnanç ve hayat tarzı tüccarları tarafından son derece ustaca aklı işlemez kılınmış, düşüncesine engeller konulmuş, zihinleri dondurulmuş insanlar ise bu tezgâhların önünde dünya ve ahiret hayatlarını verip bedel olarak, azabı, sıkıntıyı, yanlışlığı, kötülüğü satın almaya başladılar. Gidişat ise sahte gerekçelerle ve uyduruk değerlerle meşru gösterilmeye çalışıldı; çoğu kimseler açısından da bu başarıldı.
Allah insanı yarattı, inanç ve hayat tarzı tüccarları ise sahte tanrılar yarattılar. Allah insanı yarattı ve sorumlu kıldı; istedi ki bu özel yaratığı bilinciyle, iradesiyle, aklıyla hakikatin taraftarı ve fıtratının gereği olan adaletin, iyiliğin, edebin, güzelliğin, doğruluğun temsilcisi olsun. Böyle olsun ki bilerek ve isteyerek dünyayı adaletle, iyilikle, güzellikle, doğrulukla doldursun. Bunlara göre davransın ki dünyayı cennet kılsın. Ancak sahip oldukları imkân ve güçlerle kendilerini özel ve ayrıcalıklı kılıp diğer insanlar ve varlıklar üzerinde her türlü kötülüğü, zulmü, haksızlığı, ahlaksızlığı, yanlışlığı uygulamayı doğal hakları gören inanç ve hayat tarzı tüccarları durumlarını zihinlerde inşa ettikleri sahte tanrılarla meşrulaştırdılar. Böylelikle tüm dünyayı kötülük, zulüm, haksızlık, ahlaksızlık, yanlışlık doldurdu. Adaletin, iyiliğin, edebin, güzelliğin, doğruluğun sesi zor işitilir, taraftarları seyrek görülür oldu. Hatta bazen hakikatin sesi hiç işitilmez, hakikatin taraftarları hiç görülmez oldu. Böyle zamanlarda ise ilahi lütuf devreye girdi ve bizzat insanlar arasından seçtiği bir elçi aracılığıyla insanların unuttukları veya bin bir türlü yanlışlıkla içli dışlı hale getirdikleri fıtrata en uygun olan hayat tarzını, hakikatin bilgisini olanca açıklığıyla ve sadeliğiyle insanlara bildirdi ve gösterdi. Hakikatin ve dosdoğru hayat tarzının ismi olan İslam’ı zihinlerde, gönüllerde ve hayatlarda en güzel ve eksiksiz haliyle inşa ederek gerçek esenliğin yolunu insanlığa bir kere daha gösterdi. Kötülüklerin, yanlışlıkların taraftarı olan insanlardan teşekkül etmiş ve yeryüzünde fesadı inşa etmiş ümmete karşılık, iyiliklerin ve doğruların temsilcisi olan ümmeti inşa etti. Yeryüzünü kuşatmış yanlışların mağduru olan insanlar bu ümmet sayesinde kaybettiklerini görmek, umuda dönüştürdüklerini gerçekleştirmek, hayal olarak değerlendirdiklerini yaşamak imkânına kavuştu. Yeryüzünde esenliğin ışığı olanca güzelliğiyle ve aydınlığıyla parladı; karanlıkların taraftarları saltanatlarını kaybettiler veya sinip seslerini çıkaramaz oldular.
Evrensel ve Fıtri Bir Hatırlatma
Dünya ve ahiret esenliğinin rehberi olan peygamberlerden sonuncusu bundan on beş asır önce insanlığa gönderildi.Allah, bu son elçisiyle insanlığa hidayet rehberi olan ilahi kitaplar dizisinin sonuncusunu takdim etti. Öncekiler sadece belirli bir bölgede ve zamanda yaşayan insanlara, sahip oldukları problemlerin çözüm yollarını göstermesine karşılık; bu sonuncusu hem toplumlar üstü ve hem de zamanlar üstü kılındı. Son elçi ve onunla insanlığa takdim edilen hidayet rehberi Kitap, tüm insanlığa hitap etti. Bütün insanlığın bireysel ve toplumsal hayatında her zaman açığa çıkabilen problemlerin çözümleri verildi. Dosdoğru ve güzel bir hayat tarzının özellikleri açıklandı. Asıl olan Kitap’tı ve onunla verilen bilgi ve cevaplar sadece teorik düzeyde kalmadı; O, bizzat hayatın kendisine yöneldi ve bildirdiklerinin, açıkladıklarının doğruluğunu hayatın içinde yer alarak gösterdi. Bunu ise herkesten önce elçisini eğiterek, onu âlemlere rahmet (el-Enbiya, 21/107) şahsiyet yaparak, insanlık için en güzel örnek (el-Ahzâb, 33/21) kılarak gerçekleştirdi. Fakat bu istisna bir durum olmadı. Cehalet bataklığında debelenen diğer bazı insanları da, o bataklıktan kurtarıp, her türlü erdemin yer aldığı ve insanlığın kendi çaba ve çalışmalarıyla bir kısmına dahi ulaşamadığı, ulaşamayacağı zirvelere çıkardı: Zorbalardan adaletin sembollerini, azgınlardan hayırlıların önderlerini, cahillerden âlimlerin liderlerini, hayâsızlardan güzel ahlâkın en güzel örneklerini… çıkardı. Böylelikle esenlik gerçek biçim ve muhtevasıyla yeryüzünde tekrar inşa oldu. Hakikat zannedilen ama esasında her biri bir başka yanlışa dayanan farklı inançların ve bu inançlar üzerinde şekillenen hayat tarzlarının girdabında kıvranan insanlık âleminde, yaratılış şartlarına uygun yaşayan ve yeryüzünü adeta cennete dönüştüren bir ümmet teşkil etti; insanlık örnek bir ümmet ile tanıştı. Ve bu ümmet yüce Yaratan tarafından şöyle tanımlandı: Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz… (Al-i İmran, 3/110).
Örnek Bir Ümmet
On beş asır önce tüm insanlık için örnek bir ümmet yeryüzünde vücut buldu. Bu ümmetin mensupları hâlbuki daha kısa süre önce kan ve gözyaşından beslenen bir dünyanın mensubuydular. Yanlış gidişatın, batıl inançların, zorbalık ve zalimliğin, kötülük ve ahlaksızlığın parçası, hatta çoğu zaman da failiydiler. Ama bir anda değiştiler; kötülüklerin, yanlışlıkların mensubu olmaktan kopup hakkın, iyiliğin, doğruluğun adaletin yaşayan bedenleri oldular. Çünkü kendilerine uzatılmış olan esenlik ipini(Al-i İmran, 3/103) sımsıkı ve isteyerek tuttular. Kur’an’ın talimatlarını ve elçisinin uygulamalarını inançlarının ve hayat tarzlarının ölçüsü kıldılar. İnsanlığa sunulmuş esenliğin rehberi Kur’an’ı dosdoğru hayatın kaynağı ve rehberi olarak gördüler; buna göre inanıp, yaşadılar. Nerede ne yapmaları gerektiğini, hangi işlerinin yanlış, hangi işlerinin doğru olduğunu ondan öğrendiler. Başları darda kalınca, sıkıntılar büyük dalgalar halinde üstlerine gelince ne yapacaklarını ondan öğrendiler, ne olacağını bilemeyince O’na sığındılar. İşleri yolunda gidince, durumları her gün biraz daha huzur ve saadete yaklaşınca, ıstırap ve çilelerden gün geçtikçe daha çok kurtulduklarını gördükçe O’na yöneldiler. Ticaretlerinde, siyasetlerinde, diğer müminlerle olan ilişkilerinde ve Kabil’in takipçilerine karşı tutum ve tavırlarında, aileleriyle olan birlikteliklerinde, kendilerini ve kâinatı algılamalarında, düşüncelerinde ve inançlarında, hâl ve hareketlerinde, doğumlarında ve ölümlerinde, hastalıklarında ve sağlıklarında… O’nu hep yegâne sığınak gördüler, O’nun gölgesinden dışarı çıkmayıp sadece ve sadece O’nun gölgesinde yaşamaya çalıştılar.
İnsanların kendi işledikleri kötülükler sebebiyle karaları ve denizleri fesadın kuşattığı bir dünyada (el-Rum, 30/41) esenliğin tohumu yeryüzünde tekrar filizlendi. Birileri açlıktan ölürken, diğer bazılarının çok yemenin verdiği rahatsızlıktan kıvrandığı; kitleler imkânsızlıktan, çaresizlikten, yoksulluktan çıldırırken, diğer bazılarının keyiften çıldırdığı; güçsüz ve çaresiz insanlar savaş meydanlarında can verirken, diğer bazılarının ise onların kanı üzerinde saltanatlar inşa ettikleri; anlamsız ve saçma inançların, yaratılışın sebebini bilememenin oluşturduğu çaresizliklerin insanlığın kaderi olarak algılandığı; insanların sahte güç ve iradelere kulluk ettikleri, kulluk etmenin gereği olarak mal, kan, can verdikleri ancak yine de mutlu olamadıkları; mutsuzluk, çile, sefalet, yoksulluk insanların ekseriyetinin değişmeyen özellikleri haline geldiği dünyada esenliğin ışığı bu ümmet ile bir kez daha parladı. İyilik, edep, doğruluk, güzellik, hakkaniyet, adalet hayal olmaktan, ütopya olmaktan, umut olmaktan çıkıp yaşanan gerçeğe dönüştü.
Kur’an’ın ve elçisinin inşa ettiği örnek ümmetin mensupları, hidayet rehberi ve esenliğin inşa edicisi Kur’an’ı hiçbir zaman entelektüel boyutlarını zenginleştirecek bir kitap olarak görmediler. Bilimsel icatların kaynağı veya habercisi, geçmiş toplumların başından geçen olayları anlatan bir tarih kitabı, sadece ceza hukukunu açıklayan bir hukuk kitabı, ifadesinin mükemmelliği karşısında hayran kalınan edebî bir kitap… olarak algılamadılar. Onlar için Kur’an hayatın kitabıydı, hidayetin yegâne rehberiydi. Esenliğe uzanan yolun ancak ondan geçtiğini, dünya ve ahireti huzur ve saadetle donatmanın ancak O’na göre inanıp yaşamakla mümkün olduğunu bildiler ve O’na göre davrandılar. Onlar için Kur’an, hastalandıkları zaman dua etmek için kullandıkları veya ölülerini azaptan kurtarmak için okudukları bir efsun kitabı veya ölüler kitabı değildi. O canlıların kitabıydı (el-Yasin, 36/70). O yaşanan hayatın rehberiydi (el-İbrahim, 14/1). O dosdoğru bir hal üzere var olmanın ve var olabilmenin kaynağıydı (el-Casiye, 45/20). Böylelikle de insanlık tarihinde örnek bir nesil teşkil etti. Bu ümmetin çocukları Kur’an’la ve elçisiyle olan irtibatlarını bu hal üzere sürdürdükleri sürece de hem kendi dünya ve ahiretlerini esenlik yurdu kıldılar ve hem de esenlik yurduna erişmeleri için diğer insanlara örnek oldular.
Ama bugünün dünyasında işler değişti. Örnek ümmetin devamı olduğunu söyleyen kitleler, başkalarına olamadıkları gibi kendi çocukları için bile örnek olamaz hale geldiler; zira gidişatları problemli, zihinleri karışık, hayatları sıkıntılı. İnsanlar için örnek olan ümmetin çocukları bugün yerkürenin en sorunlu kesimini teşkil ediyorlar. Sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, ahlaki…problemler tarafından kuşatılmış bulunuyor; her geçen gün hayat onlar için daha da çekilmez hale geliyor. Maalesef, insanca yaşanan bir dünyayı inşa etmede imanlarının kendilerine yüklediği sorumluluğun çok uzağında duruyorlar. Bu, elbette ki dünyayı ve ahireti esenlik yurdu kılma amacında olan ve bu amacını geçmişte bazı zamanlar gerçekleştirerek söylemini uygulamaya da aktarmış bulunan bir dinin mensupları için son derece acınası bir durumdur.
Çünkü Kur’anî söylemlerini hayatlarına aktarmakta kusurlular; doğru yolu biliyorlar, ancak yanlış yolda gitmeyi tercih ediyor veya bu yanlış gidişatlarını doğrultmanın çabasını yeterli düzeyde göstermiyorlar. Böyle olunca da Kur’an’ın çağrısı, söylemi, vaadi bir türlü hayatta karşılığını bulamıyor. Her bir ayeti söz, anlam ve gaye açısından ele alarak ifade etmek gerekirse; insanlar için örnek ve şahit bir ümmet olması gerekenler Kur’an’ın gayesini terk etmiş bulunuyorlar. Artık, ellerindeki ilahi rehberin gayesini düşünmüyorlar. Kur’an’ı anlamaktan da büyük oranda uzaklar; İlahi kelamı anlamak gibi bir kaygıları yok. İnsanlar için örnek ve şahit bir ümmet olması gerekenlerin büyük çoğunluğunun Kur’an’la ilgilisi onu anlamadan ve düşünmeden okumaktan ibaret. Anlamadan okunan Kur’an ile hidayete ermenin, cenneti kazanmanın hayali kuruluyor. Tüm bunların sonucu olarak, Kur’an, rehber kabul edildiği söylenen ancak rehberliğine uyulmayan bir kitaba dönüşmüş ve Peygamberin Ey Rabbim! Kavmim Kur’an’ı terk etti (el-Yunus, 25/30) ayetindeki yakınması gerçeklik kazanmış bulunuyor.
Bunlar ne yaptılar?
Daha doğrusu ne yaptık?
Yanlış olan çok şey yaptık; Kitap ile olması gereken; o kutlu Kitap’ın yaşayan bedeni olan kutlu Elçi’si ile olması gereken ilişkiyi doğru kuramadık. En kısa ifadesiyle İslam’ı anlamadık, anlayamadık veya anlamak işimize gelmedi. Çünkü “Habil” gibi görünüp “Kabil” gibi yaşamaktan hoşlandık.
İslam
Bu aslında, İslam, gerçek anlam ve işleviyle hakkı, adaleti, huzuru, mutluluğu, doğruluğu, iyiliği, güzelliği… insanlar için yaşanan bir gerçeğe dönüştürmek amacına sahiptir anlamına gelen bir tespittir. Hatta bir başka ve daha doğru bir söyleyişle tüm bunların gerçekleşmesinin insanın yaratılış amacının gereği olduğu ve dolayısıyla bunların gerçekleşme durumunun bizzat isminin İslam olduğu, yani esenlik, barış, huzur, saadet, güvenlik, iyilik… olduğu söylenebilir ve söylenmelidir de. Elbette ki tüm bunları gerçekleşmesi ise insanın bilinç ve iradesiyle, dolayısıyla bilerek ve isteyerek yegâne Rab olan Allah’a teslimiyeti ile başlar ve devamı ise bireysel ve toplumsal hayatta gereklerini yerine getirmekle mümkün olur. Ancak çoğu zaman sanılanın aksine, İslam gerçek anlam ve işleviyle hakkı, adaleti, huzuru, mutluluğu, doğruluğu, iyiliği, güzelliği… insanlar için yaşanan bir gerçeğe dönüştürecek yolu fiilen inşa etmez; yolu ve o yol üzerinde gerçekleşmesi gereken yolculuğun yöntemini gösterir. Onun gösterdiklerini uygulamaya dönüştürecek olanlar, onun gösterdiği yol ve yönteme iman edip, iman edilenlerin gereklerine teslim olanlardır. Bu tespiti hayata ilişkin bazı örnekler üzerinden açmak gerekirse;
İslam, her ne olursa olsun, kime karşı ve kiminle ilgili olursa olsun adaleti emretmiştir (Nisa, 4/135). Bu demektir ki bireysel ve toplumsal hayatta adalet hâkim olmalı; insanlar tüm işlerini adalet ilkesine göre yürütmelidirler.
İslam, insanlar arası işlerin istişare ile yürütülmesini emretmiştir (Şura, 42/38). Bu demektir ki bireysel ve toplumsal hayatta gerçekleştirilecek işlerde istişare olmalıdır. Keyfi ve ani kararlardan, bilenlere danışmadan iş yürütmekten kaçınmak gerekmektedir.
İslam,işi ehline vermeyi emretmiştir(Nisa, 4/58). Bu demektir ki insanların işlerini, o işe ehil olanlar üstlenmeli; ehil olmayana ehil olmadığı iş emanet edilmemelidir.
İslam,makam, mal, şan-şöhret düşkünlüğünü(Fecr, 89/20) yasaklamıştır. Bu demektir ki insanlar bu düşkünlükleri; insanı haktan, adaletten, hayırdan uzaklaştıracak bu sevdaları hayatlarında bulundurmamalıdırlar; hayallerinde ve umutlarında bu tutkulara hiçbir şekilde yer vermemelidirler.
İslam, doğrudan veya dolaylı, açık veya gizli, “kitabına” uydurulmuş veya uydurulmamış, gizli veya açık, doğrudan veya dolaylı her türlü haksızlığı yasaklamıştır(Nisa, 4/46). Bu demektir ki hangi sahte gerekçeyle “meşrulaştırılmış” olursa olsun, haksızlık hiçbir şekilde insanın yönelmemesi, ilgi duymaması, işlerine karıştırmaması gereken bir rics(pislik)’tir (Müddesir, 74/5)ve insan rics’den uzak durmalıdır.
İslam,azgınlaşmayı ve zorbalığı (Nebe, 78/21),had ve hudut tanımadan iş yapmay, insanlara tepeden bakmayı(Al-i İmran, 3/112) yasaklamıştır;
İslam, yalanı ve yalancı şahitliği(Nisa, 4/135)yasaklamıştır;
İslam, sosyal sorumluluktan kaçınmayı; bu kaçınmanın gereği olarak ihtiyaç sahiplerini gözetmemeyi yasaklamıştır (Hümeze, 104/1-9);
İslam, zanlarla hareket etmeyi; insanlar hakkında zanla kanaat geliştirmeyi ve yargıda bulunmayı yasaklamıştır (Yunus, 10/36;
İslam,bozgunculuk yapmayı(A’raf, 7/56),fitne ve fesat ile iş yapmayı ve hayat sürdürmeyi(Nisa, 4/91)yasaklamıştır.
Tüm bunlar demektir ki, insan,inanç ve yaşantısında Allah’ın belirlediği ve İslam olarak tanımlanan bu ölçülere (hududullah) göre olmalıdır(Tevbe, 9/112); yoksa azıp çizgi dışına çıkar (fasık; Maide, 5/47); kötülüğün, yanlışlığın, haksızlığın faili (zalim Bakara, 2/59) olur; hakkı, adaleti, iyiliği, güzelliği, doğruluğu gizleyen (kafir;Bakara, 2/90) haline gelir. Fasık, zalim ve kafir olanlar ise dünya hayatında zelil, ebedi hayatta ise azabın yakıtıdırlar.
Kısacası, insanın madden ve manen gerçek anlamda güven ve huzuru, İslam’ın hedefini oluşturmaktadır. Bu yönüyle de İslam, insanlar için yegâne esenlik yoludur.Bir başka açıdan bunu şöyle ifade etmek de mümkündür; eğer insan madden ve manen gerçek anlamda güven ve huzur içerisindeyse durumu İslam’a göredir; bireysel ve toplumsal hayatında, inanç ve yaşantısında dosdoğru bir hal üzeredir. Çünkü madden ve manen gerçek anlamda huzur ve güven ancak fıtrata uygunlukla, ilahi gerçeğe teslimiyetle, hakikate mensubiyetle gerçekleşir. Bu ise teslim olunarak elde edilen saadet anlamlarını içeren İslam’ın kendisidir. Ancak ismi her ne olursa olsun, inançta ve uygulamada egemen olan bir sistem ve inanç bunları sağlamıyorsa, gerçek anlamıyla huzur ve güveni tesis etmiyorsa orada İslam yoktur; orada belki ismen, şeklen İslami bir şeyler olabilir ama gidişata hâkim olan İslam değildir. İsmin, şeklin, sembolün değil; özün, işin, uygulamanın önemli olduğunu dile getiren bir ayet bu bakımdan son derece önemlidir: İyilik, yüzünüzü doğu ve batı yönüne çevirmeniz değildir; iyilik Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve nebilere iman etmek; sevilen maldan yakınlara, yetimlere, miskinlere, yolda kalmışa, yoksullara ve boyunduruk altındakilere yardım etmek; namazı kılmak ve zekâtı vermek; ahitleşildiği zaman ahdi yerine getirmek; zorluk halinde, zarar anlarında ve güçlük zamanlarında sabretmektir. Sadık ve muttaki olanlar bunları hakkıyla yerine getirenlerdir (Bakara, 2/177).
Hidayetin yolu, esenliğin rehberi, gerçeğin kendisi olan İslam açısından özet durum budur. İslam, mutlak gerçeğin unsuru olan iman esaslarıyla, bu iman esasları üzerinde şekillenen uygulamalarıyla son derece kapsamlı, derinlikli ve bütüncül bir sistemdir;ilahi referansı ve beşeri inşasıyla, manevi ve maddi unsurları kuşatıcılığıyla, bireysel ve toplumsal hayatı yönlendiren gerçekçi boyutuyla, reel-ideal dengesiyle yegâne dindir. Ve birey açısından bu dine mensubiyetin en temel şartı hiçbir şekilde kuşku, tereddüt, güvensizlik taşımayan bir teslimiyete sahip olmaktır; geleneksel tanımlamasıyla iman etmektir. Tereddütsüz bir güvenlik duygu ve düşüncesine, doğruluğu konusunda her türlü kuşkudan uzak hal ve gidişata sahip olmaktır. Dünya ve ahiret esenliğini inşa etmeyi sağlayacak hakikati tereddütsüz bir şekilde kabullenip, gerekleri için çaba göstermeye başlamaktır. Bunu yapan ise hakikate dayandığı ve fıtratının gereğini yaptığı için ebedi azap karşısında kendisini Allah’ın emniyeti altında bulur; Allah’ın dostu olduğu için insanların kötülüklerine karşı kendisini emin ve güçlü hisseder; hakikate dayanan bir gidişatın mensubu olduğu için geleceğinden, karşılaşacaklarından emniyette olur.
Durum
Hz Peygamber (s)’in “Ben güzel ahlakı tamamlamak için geldim” (Muvatta, Husnu’l hulk, 8) sözünde anlam kazandığı üzere, Müslüman “iyi ve doğru olan şeylerin” ifadesi durumundaki güzel ahlâka eksiksiz sahip olandır. Ahlâkı güzel olmayanlar veya ahlâkında eksiklik bulunanlar Müslümanlar değil, başkalarıdır: “(İnsanları) Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve “Ben Müslümanlardanım” diyenden kimin sözü daha güzeldir?” (Fussilat, 33)
Fakat ne garip bir çelişkidir ki, Müslümanlar özne olmaları gerekirken ve bunun gerçekleşmesini sağlayan sorumluluklarını da büyük oranda bilmelerine rağmen, bugün nesne konumuna düşmüş durumdalar. Müslümanlar “hakikati” kendileri temsil etmeleri gerekirken, başkalarının hak dediğine gıptayla bakan; hayatın dili kendileri olması gerekirken, başka dillere kulak kabartan; problemlerin çözüme kavuştuğu yer olmaları gerekirken, kendi problemlerinin çözümünü başkalarının yanında arayan; kendileri “doğru”, “hak”, “iyi” ve “güzel”in ölçüsü olmaları gerekirken, tüm bunları başkalarında gören kimseler haline gelmiş bulunuyorlar. Müslümanlar, bugün, neredeyse her alanda kendilerini zayıf, aşağı ve edilgen hissediyorlar. Üstelik tüm bunlar, Batının pagan kültürü ve mensupları karşısında gerçekleşiyor. Böyle olunca da, sahip olunan durum garip ve derin bir problem olarak açığa çıkıp Müslüman kitlelerin aklını karıştırıyor; aydınların ise kalplerini sıkıştırıp, ruhlarına azap veriyor.
Müslümanlar, modern pagan kültür karşısında sadece askeri, siyasi ve ekonomik alanlarda değil; ne yazık ki kimlik ve kişilikleri ile de pasifleşip nesneye dönüştüler, edilgen hale geldiler. Tarihleri boyunca ilk kez topyekûn denecek kapsamda yenilmişlik duygusuna sahip oldular; özgüvenlerini kaybettiler, aşağılık kompleksine kapıldılar. Gelinen bu son aşamada, sahip olunan özgüven kaybı ve yaşanan problemlerin çözümü ise Müslüman düşünürlerin, üzerinde kafa yordukları son derece hayati bir konu oldu. Müslüman aydınlar, yaklaşık iki yüz yıldır, mensubu oldukları toplumların zihinsel, bireysel ve toplumsal özellikleriyle niçin nesneleştikleri, bu durumdan nasıl kurtulup tekrar nasıl özne olacakları sorularının cevaplarını aradılar ve arıyorlar. Ancak tüm bunlardan hareketle, Müslümanların nesneleşmesi probleminin sadece son iki yüzyıllık bir dönemle sınırlı kaldığının, önceki zamanlarda Müslümanların hep olması gereken biçim ve muhtevasıyla özne vasfına sahip olduklarının düşünülmemesi gerekiyor. Böylesi bir düşünce gerçeklerle çok fazla örtüşmez. Daha da önemlisi, böylesi bir düşünce, problemi yanlış değerlendirmenin önemli bir nedeni olur. Esasen, modern pagan kültür ve mensupları karşısında nesneleşmenin kabulü bir milat değil, büyük oranda sonuçtur. Son yüzyılda fark edilen ve istenerek veya istenmeyerek kabul edilen şeyler, uzun bir sürecin varıp dayandığı bir aşamadan başka bir şeyi ifade etmemektedir. Bu, aynen, kişiyi yatağa düşüren bir hastalığın, esasen o kişinin ayakta olduğu zamanlarda da varlığını sürdürüp bir aşamadan sonra kişiyi yatağa hapsetmesine benzemektedir. Dolayısıyla hiç kimse, böylesi bir durumda, o kişinin bir anda yatağa düştüğünü söyleyemez; söylerse gerçeklere uygun bir tespitte bulunmuş olmaz.
Umut
Fakat yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, var olan olumlu bir durum umutları canlandırıyor; Kur’an’ın tarihe yön vereceği günlerin çok uzaklarda olmadığının işaretlerini veriyor. Söz konusu olumlu durum, insanlar için örnek ve şahit bir ümmet olması gerekenler, yaşadıkları problemlerin Kur’an’dan değil kendilerinden kaynaklandığının bilincine sahip olmalarıdır. Hiçbir Müslüman, sahip olduğu problemlerin sebebini Kur’an’da görmüyor; çünkü biliyor ki problem, ilahi çağrıyı duymasına ve teslim olduğunu ifade etmesine rağmen, esasen teslimiyeti gerçekleştirmeyip ikili oynayan kendisindedir. İşte bu, Kur’an’ın insanlığın gidişatına müdahale edip dünyayı esenlik yurdu kılacak bir inşa çalışması için önemli bir imkân ve böylesi bir zamanın yakın olduğuna dair umutları diri tutan önemli bir işarettir. Eğer aksi olsa ve Müslümanlar hatayı kendilerinde değil de Kur’an da görselerdi, şurası kesindir ki problemleri tamamıyla çözümsüz kalırdı. Dünyada esenliği inşa etmenin umudu, bu inşanın yegâne sorumluları olan Müslümanların kalbinde de sönüp giderdi. Elbette ki, problemlerin kaynağını doğru teşhis, problemlerin çözümü için önemli bir imkândır. Ancak bu imkânın da doğru şekilde işletilmesi gerektiği açıktır. Bunun için yapılması gereken ise örnek ümmetin birey ve toplumunu yeniden inşa etmekten başkası değildir. Bu inşanın doğru gerçekleşmesinin bilgi ve ilkeleri Kur’an’da, bu ilkelerin nasıl işletilip somut bir adıma dönüştürüleceğinin modeli ise Hz Peygamber’in şahsında ve inşa ettiği ümmettedir.
İlgili Yazılar
Ütopyaya Masal Aşısı ya da Masaldan Ütopyaya Bir Yol Var mı?
Masallar, çocuk edebiyatını besleyen en zengin kaynaklardan biri olagelmiştir. Samed Behrengi’den John Boyne’a birçok yazar doğrudan ya da dolaylı bir şekilde masallarla alışveriş hâlinde olmuştur. Uyarlama, motif, tema, tip, ödünçleme, parodi, ters yüz etme teknikleriyle masallar bundan sonra da çocuk edebiyatı için bereketli bir damar olmayı sürdürecek gibi görünmektedir.
Gazze Öğretmeninin İnsanlığa Öğrettiği Dersler
Adeta bir hapishane hayatına doğan ve defalarca yıkıcı savaşlar yaşayan Gazzeli çocukların olgunlukları ve felaketler karşısındaki sabırlı duruşları, hem çocuğa bakışımızda hem de çocuk yetiştirmedeki yanlışlarımızı gösterdi. Elini suya sabuna dokundurtmadan, tüm ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayarak, hayatın zorluklarıyla ve tehlikeleriyle yüzleştirmeden, hiçbir sorumluluk yüklemeden çocuk büyütmek ve bununla övünmek, dünyadaki varlık gayemiz olan imtihan olgusundan habersizliğimizin en açık göstergesi.
Ahlâkın Sosyolojisi Sosyolojinin Ahlâkı
Ahlâkın toplumda bir geçerlilik ve gerçeklik kazanabilmesi için bireyin kendisinde bulunanlardan daha üstün bir değere sahip ahlâki güçler olduğu ve bu güçlere boyun eğecek şekilde yetiştirilmiş olması gerektiği kabul edilmelidir. Bunu sağlamanın yolu da otoritenin varlığını kabul etmekten geçmektedir zira hiçbir duygu otorite duygusunun içine sızamamakta ve onu etkileyememektedir
Kutsallaştırılıp Duygusallığa Terk Edilen Kavram: İçtihat
Sürekli değişen toplum hayatında yeni sorunların ortaya çıkması doğaldır. Yeni sorunlar ise yeni kuralların kapılarını aralar. Bir hukuk sisteminin söz konusu değişimler karşısında donuk kalması toplumsal çöküşün önünü açar. Bu nedenle toplumdaki değişimlerle birlikte hukuksal normların da değişmesi, yenilenmesi, ortaya çıkan sorunlara çözüm üretmesi gerekir. Bu da söz konusu hukuk sisteminin canlı, dinamik bir yapıda olmasını zorunlu kılar.
Çocuğun Beşerî ve Estetik Dünyasına Dokunmada Kitaplar
Çocuğu yaşam ve gerçekle karşı karşıya getiren kitaplar; dilin anlatım gücünü, güzelliğini ve musikisini de sunar. Sanatsal niteliği olan resimleriyle, sözcüklerin estetik yönüyle kitaplar; okul öncesi dönemden itibaren çocukları ana dilinin güzelliğiyle karşılaştırır. Böylece çocuk, hem okuma kültürü edinir hem de estetik duyarlılığa sahip olur.