Kendine bakmadan, başkalarını eleştirerek kendinden kaçma
Başkalarının ne yaptığını umursamadan, yalnızca kendini yargılayarak sorumluluktan kaçma
Yine uzun uzun yollar yürüdükten sonra seyyahın yolu bir kasabaya varmış. Bu kasaba; ormanın içinde, ince toprak yolları olan, evleri birbirine mesafeli, güzel, ferah bir yermiş. Kış artık kendini iyice hissettirdiğinden, seyyah hemen kendine kalacak yer bulma kaygısına düşmüş. Şöyle bir çevresine bakınmış ama gördüğü ilk evle diğer ev arasında bayağı uzaklık olduğundan, ilk evin kapısını tıklamak zorunda kalmış. Bahçesindeki yemyeşil çamlarıyla mini bir ormanın içinde olduğunu düşündüren bu evin kapısını yaşlı bir bey açmış. Beyaz sakalları, maviye çalan gözleriyle ‘ihtiyar’ dedin mi ilk gözünde canlanacak çehreye sahipmiş.
“Buyur evladım, tanıyamadım!” demiş yaşlı adam.
“Ben Erdem, uzun yoldan geliyorum amcacığım, müsaadeniz olursa misafiriniz olmak isterim.”
Gözleri ışıldayarak kabul etmiş misafirini ihtiyar. Seyyah o zaman fark etmiş, dedenin arkasındaki yaşlı nineyi. Eski zaman desenlerinin süslediği kilimlere bakarak verilen terlikleri giymiş. Sobanın yandığı odaya doğru geçmişler. Genişçe odada iki büyük sedir, ahşap rafları olan bir koltuk, fırınlı büyük soba, sobanın altında muşamba, duvarda birkaç siyah beyaz çerçeve, kablolu kırmızı duvar telefonu ve yakından incelemek istediği bir sürü şey…
“Hoş geldin yavrum!” demiş teyze.
O an etrafı dikkatlice inceleyen gözlerinden utanarak başını öne eğip;
“Hoş buldum teyzeciğim!” diye karşılık vermiş. “Kusura bakmayın, kasabayı bilmiyorum, hava soğuk olunca kalacak yer arama imkânım olmadı. Böyle direk kapınızı çaldım ama eğer uygun değilseniz…”
“Olur mu öyle şey evladım? Dünya hepimizin ve hepimiz birbirimize misafiriz. Aç mısın?”
“Yok, sağ olun!” dediyse de seyyah;
“Benimki de soru! Yoldan gelmişe aç mısın diye sorulur mu? Sen de oturdun kaldın öyle bey, kalk sobaya biraz daha odun at, fırına da patates… Ben de yemekleri ısıtayım, bir de ıhlamur koyayım, sıcacık, içimizi ısıtır.”
Kendisi için başlayan bu tatlı telaşa saygıyla bakmış seyyah. Daha önce tanımadıkları insana böylesi sevgi gösteren iki tatlı ihtiyar… Bir saat bile geçmeden, senelerdir kalıyor gibi hissetmiş bu evde kendini. Dışıyla birlikte içi de sıcacık olmuş. Güzel bir akşam, nefis yemekler, nihayetinde söndürülmüş ama çıtırtısı hâlâ devam eden bir soba, bir yün yastık ve ağır bir yün yorganla gece sonlanmış. Sabah, sobaya konan güğüm sesiyle uyanmış seyyah. Yün yorgan onu bırakmak istemese de hızlıca kalkmış yataktan. Güzel bir köy kahvaltısı sonrası müsaade isteyip kasabayı gezmek için çıkmış. Nine ve dede onu o kadar öğütlemişler ki evden çıkmadan, neredeyse eve şu saatte dön, geç kalma diyeceklermiş. Yemyeşil ağaçların arasından toprak yol boyunca ilerlemiş. Hafif bir rampa tırmanıyormuş. Yavaş yavaş kar çiselemeye başlayınca beresini iyice yerleştirip başına, yakasını dikleştirip ellerini cebine sokmuş. Yemyeşil çamların üzerine düşen bembeyaz kar taneleri müthiş bir göz lezzeti hissettiriyormuş seyyaha… Sırf bu duygu için bile yolda olmaya değer diye düşünmüş. Rampa bittiğinde kendisini ufak bir tepenin üzerindeki düz alanda bulmuş. Tepe, kasabanın her tarafını ayaklar altına seriyormuş. Tepenin hemen ucunda ahşaptan yapılmış, küçük birer tahtı andıran birkaç sandalyede oturan birilerini görmüş. Yanlarına yaklaşırken hararetli konuşmalarına kulak misafiri olmuş. Birilerinin yaptığı hatalardan bahsedip aslında ne yapmaları gerektiğinden konuşurlarken, seyyahı fark etmişler. Selamlaşıp sohbete başlarken, seyyah içten içe adamları önemsediğini fark etmiş. İri vücutları, kendilerinden emin duruşları, gözlem yetenekleriyle seyyahın adamlara hayran kaldığı bile söylenebilirmiş. Tanışma konuşması devam ederken adamlar yavaşça seyyahın etrafında halkalanmışlar. Bir yandan onu tanımaya çalışırken, bir yandan da ‘gözlemlerini’ sıralamaya başlamışlar. Neden gezdiği açıklatılmış, hiç mi şunları düşünmediği sorgulanmış, taktığı bereden, giydiği ayakkabıya kadar yorumlanmış. Yanlarından artık kaçmak isteyen seyyahı bırakmıyorlarmış, hoş sohbet görünümlü, yalnızca karşıdakini yargılayan bu ortamdan sıyrılıp çıkmak istese de seyyah, bunu hemen başaramamış. Bir süre sonra oluşan anlık bir sessizlikte hemen yanlarından uzaklaşmış. İçi simsiyah olmuş sanki. Gelirken geçtiği yoldan yürüyormuş ama gözü ne çamların güzel yeşilini, ne de kar taneciklerinin çamların üzerine düşerkenki ahengini görüyormuş. Bu eleştiri çemberi onu alt üst etmiş. Aslında zayıf bir yapısı yokmuş seyyahın, gerek yaşadığı zorluklar gerek tanıştığı insanlar onu çok olgunlaştırmış. Eleştiriye açık biri olduğu da bir gerçekmiş ama bu yaşadığı farklı gelmiş.
Hangi yoldan nasıl geçtiğini bilmeden dede ile ninenin evine dönmüş. Onların sıcacık şefkatiyle içindeki sisler dağılmış. Bahçede odunları kesmelerine ve içeri destelemelerine yardım etmiş. Günü yine aynı yastık ve sıcacık yorganla kapatmış. Sabah yine, her sabah yese bıkmayacağı güzel köy kahvaltısı ve sıcaklığından sonra tekrar dışarı çıkmış. Bu defa köyün aşağı tarafına doğru yürümüş. Vadiye inen bir yolda ilerlemiş, sağında akan incecik derenin üzerine karla karışık yağan yağmurun çıkardığı akse hayranlıkla bakarak tabiî… İnen yolun bitiminde bir düz arazi çıkmış karşısına. Bu arazinin etrafında U çizerek başka yöne doğru kıvrılıyormuş dere. Bu alanın etrafı çamlarla çevriliymiş ama ortasındaki alandan bir sürü ağaç kesilmiş ve ortada genişçe bir boşluk oluşmuş. Çimenlere basarak o boşluğa ilerlerken, bir adamın kütüğün birinde oturduğunu görmüş. Arkası seyyaha dönük adamın elinde bir şey parlıyormuş. Bir ayna… Adam aynaya bakarak eski hatalarını tekrarlıyor, derin iç çekerek ah ediyormuş. Seyyah çok gıpta etmiş. Kendini yargılamak zor şey ve adam bunu başarıyor, diye geçirmiş içinden. Yanına yaklaşıp selam vermiş. Başıyla karşılık vermiş adam ve aynasına dönmüş. Seyyah bu alanı çok beğendiğinden bahsederek konuşmaya çalışsa da başaramamış. Elinden aynasını indirmeyen bu adam, kendine söylediği olumsuz şeylerden başka bir şey duymuyormuş âdeta. Seyyah etrafta bir tur atmaya karar vermiş, iki adım atmış ki ayağı, yağmurda dolmuş küçük bir çukura dizine kadar batıvermiş. Yüksek sesle
“Hay aksi! Çamura battım, buralar ne olmuş böyle?” demiş. Ayağını çıkarırken dengesini kaybedip düşmemek için tutunacak bir güç aramış. Adam hemen iki adım yan tarafında olmasına rağmen sanki onu duymuyormuş. Yardım istese de seyyah bir yanıt alamamış. Düşmeden ayağını çıkarmayı başaran seyyah, ıslanan kıyafetleriyle daha fazla üşümemek için hızla oradan ayrılmış. Yıllardır kendi eviymiş gibi hissettiği o güzel eve dönmüş. Akşam sohbet etmeye çalışan ama kafasını toplayamayan seyyaha, dede sormuş:
“Bir sıkıntı mı var evladım, dalgınsın?”
Gördüklerini sormak isteyen seyyah için bir fırsat doğmuş ve dün tepede bugün ise vadide gördüklerini anlatmış. Dede, başını sallayarak dinledikten sonra:
“Tepedeki insanlar kasabanın en huzursuz insanlarıydı. Hiç bir şeyden memnun olmadıkları gibi gördükleri her olumsuzluğu da dile getirirlerdi. Zamanla kendilerine öyle bir alan oluşturdular. O tepede konuşma hakları bir tek onların gibi. Başkalarından gelecek her türlü uyarı veya öğüde karşı kendilerini kapattıkları için konuşamıyoruz.”
“Peki ya aynalı genç?”
“O, mütevazı biri olarak tanınırdı fakat sonra o kadar içine kapandı ki çevresinde ne olup bittiğini bile algılayamayacak düzeye geldi.”
Konuşmalar böyle biraz daha devam ettikten sonra herkes yatağına çekilmiş. Seyyah, yorganı sırtına alıp dizlerini karnına çekerek oturmuş. Zihnini biraz toparladıktan sonra defterini çıkarıp yazmaya başlamış.
Seyyahın not defteri:
Başkalarını acımasızca eleştirmekle kendini acımasızca eleştirmek aynı şeye hizmet etmiyor mu?
Ben de bu iki uç noktaya savrulup kendime konfor alanı mı oluşturmaya çalışıyorum?
Sürekli başkalarını sorgulama gayretiyle bana gelebilecek eleştirilerin önünü kesmeye çalışıyorsam, her zaman kendimi yargılayarak ne yapıyorum?
Hem birini kaybetme korkum yüzünden geride duruyor, hem de böylece sorumluluktan kaçıyor olabilir miyim?
Seyyah, defterini kapattı. Bir problemini daha görebilmenin derin rahatlığı ve çözüm bulamamanın sebep olduğu huzursuzlukla yorganını üzerine çekerek uykuya daldı.
Yazanın notu:
Okuduğumuz her şeyde olduğu gibi bu masalda da gördüğümüz problemler bize birilerini çağrıştıracaktır. Hayatınızda ağırlıklı olarak başkalarını eleştirenler veya daha çok kendini yargılayanlar olduğunu hemen fark edeceksiniz muhtemelen. Ama bu kolay kısım. Ve aslında bize pek bir değişiklik vadetmeyen kısım. Zor olan ama yapmak zorunda olduğumuz şey; kendi içimizde bu iki uç noktayı tespit etmek.
Öyleyse haydi indirelim o sürekli jüri koltuğunda oturmak isteyen yanımızı o koltuktan ve çevirelim başımızı bizi çevremize kör hale getiren o aynadan. Fark edelim, eleştiri her zaman önemlidir; iki uç noktaya saplanıp kalmadıkça ve tabiî sonucunda bir çözüm vadediyorsa…
Terazi kurulmadan dengeyi bulmamız duasıyla…
*Masal taslağımı oluştururken; George W. Burns’ün 1001 Tedavi Edici Öykü adlı eseri ve Judith Malika Liberman’ın masal kitaplarından faydalandım.
Göç, edebiyatın yaygın olarak görünür kıldığı temel insani hallerden biridir. Destanlardan günümüzün modern metinlerine değin güçlü bir hareket unsurunun edebiyatta varlığı tartışmasızdır. Kaldı ki göç edebiyatı gibi bir sınıflama dahi vardır. Öte yandan günümüz dünya sorunları arasında savaşlar, etnik ve dini çatışmalar, otoriter rejimler ve ekonomik krizler göçü doğurmakta ve göç bu şekilde giderek daha belirgin bir hal almaktadır.
“Sen neden, kimden kaçtın da bunca zaman derin uykulara daldın?” diye soruyorum kendime. Her günüm bir yıl gibi geçmişçesine derin izler bırakırken kalbimde, “Değdi mi bu kadar uykuya?” diye sormadan edemiyorum. Ashab-ı Kehf’in mücadelesini sen ne kadar yaşadın da kaçmayı hak ettin sorusu gelir ardından. Onlar kadar dinin için mücadele ettin mi? Peki, onlar kadar imanın var mı ki senin? Ama onlar tek değillerdi de senin gibi. Gerçi sen de tek sayılmazsın. Senden öte senden ziyade kaç benlik daha taşıyorsun bu topraktan olma bedende. Taşıdığın her sıfatla yeni bir sen oluyorsun.
Bilmeni isterim ki yazmak da okumak da benim çok işime yarıyor. Hayatın haritasında gidilecek veya gidilmeyecek yolları görmeme yardım ediyor… Diğerinin düşünceleri kendime ayna tutarken yardım ediyor. Bazen aynı ateşte yandığım, bazen aynı gölgeyi canlı saydığım insanlarla karşılaşıyorum okuduklarımın, dinlediklerimin bir yerinde…
Gözyaslarımı biriktiriyorum… Bir tufana dönüşsün ve müslüman aklıyla istihza eden soy-suzlar boğulsun istiyorum…Soylu direnisin ardında ki nefesleri hissediyorum…
Biliyorum bu his bu düşünce , düstüğümüz yerden bizi kaldıracak ve onurlu bir hayatın parçası kılacak…
Hergün, ölen bebeklerin yasını tutamayan anne ve babaların öfkelerine ortak oluyorum. Onlardan bir hisse alıp öfkeyi zamana yayıyorum
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor.
Seyyah II
Masalda üzerinde durulan problemler:
Yine uzun uzun yollar yürüdükten sonra seyyahın yolu bir kasabaya varmış. Bu kasaba; ormanın içinde, ince toprak yolları olan, evleri birbirine mesafeli, güzel, ferah bir yermiş. Kış artık kendini iyice hissettirdiğinden, seyyah hemen kendine kalacak yer bulma kaygısına düşmüş. Şöyle bir çevresine bakınmış ama gördüğü ilk evle diğer ev arasında bayağı uzaklık olduğundan, ilk evin kapısını tıklamak zorunda kalmış. Bahçesindeki yemyeşil çamlarıyla mini bir ormanın içinde olduğunu düşündüren bu evin kapısını yaşlı bir bey açmış. Beyaz sakalları, maviye çalan gözleriyle ‘ihtiyar’ dedin mi ilk gözünde canlanacak çehreye sahipmiş.
“Buyur evladım, tanıyamadım!” demiş yaşlı adam.
“Ben Erdem, uzun yoldan geliyorum amcacığım, müsaadeniz olursa misafiriniz olmak isterim.”
Gözleri ışıldayarak kabul etmiş misafirini ihtiyar. Seyyah o zaman fark etmiş, dedenin arkasındaki yaşlı nineyi. Eski zaman desenlerinin süslediği kilimlere bakarak verilen terlikleri giymiş. Sobanın yandığı odaya doğru geçmişler. Genişçe odada iki büyük sedir, ahşap rafları olan bir koltuk, fırınlı büyük soba, sobanın altında muşamba, duvarda birkaç siyah beyaz çerçeve, kablolu kırmızı duvar telefonu ve yakından incelemek istediği bir sürü şey…
“Hoş geldin yavrum!” demiş teyze.
O an etrafı dikkatlice inceleyen gözlerinden utanarak başını öne eğip;
“Hoş buldum teyzeciğim!” diye karşılık vermiş. “Kusura bakmayın, kasabayı bilmiyorum, hava soğuk olunca kalacak yer arama imkânım olmadı. Böyle direk kapınızı çaldım ama eğer uygun değilseniz…”
“Olur mu öyle şey evladım? Dünya hepimizin ve hepimiz birbirimize misafiriz. Aç mısın?”
“Yok, sağ olun!” dediyse de seyyah;
“Benimki de soru! Yoldan gelmişe aç mısın diye sorulur mu? Sen de oturdun kaldın öyle bey, kalk sobaya biraz daha odun at, fırına da patates… Ben de yemekleri ısıtayım, bir de ıhlamur koyayım, sıcacık, içimizi ısıtır.”
Kendisi için başlayan bu tatlı telaşa saygıyla bakmış seyyah. Daha önce tanımadıkları insana böylesi sevgi gösteren iki tatlı ihtiyar… Bir saat bile geçmeden, senelerdir kalıyor gibi hissetmiş bu evde kendini. Dışıyla birlikte içi de sıcacık olmuş. Güzel bir akşam, nefis yemekler, nihayetinde söndürülmüş ama çıtırtısı hâlâ devam eden bir soba, bir yün yastık ve ağır bir yün yorganla gece sonlanmış. Sabah, sobaya konan güğüm sesiyle uyanmış seyyah. Yün yorgan onu bırakmak istemese de hızlıca kalkmış yataktan. Güzel bir köy kahvaltısı sonrası müsaade isteyip kasabayı gezmek için çıkmış. Nine ve dede onu o kadar öğütlemişler ki evden çıkmadan, neredeyse eve şu saatte dön, geç kalma diyeceklermiş. Yemyeşil ağaçların arasından toprak yol boyunca ilerlemiş. Hafif bir rampa tırmanıyormuş. Yavaş yavaş kar çiselemeye başlayınca beresini iyice yerleştirip başına, yakasını dikleştirip ellerini cebine sokmuş. Yemyeşil çamların üzerine düşen bembeyaz kar taneleri müthiş bir göz lezzeti hissettiriyormuş seyyaha… Sırf bu duygu için bile yolda olmaya değer diye düşünmüş. Rampa bittiğinde kendisini ufak bir tepenin üzerindeki düz alanda bulmuş. Tepe, kasabanın her tarafını ayaklar altına seriyormuş. Tepenin hemen ucunda ahşaptan yapılmış, küçük birer tahtı andıran birkaç sandalyede oturan birilerini görmüş. Yanlarına yaklaşırken hararetli konuşmalarına kulak misafiri olmuş. Birilerinin yaptığı hatalardan bahsedip aslında ne yapmaları gerektiğinden konuşurlarken, seyyahı fark etmişler. Selamlaşıp sohbete başlarken, seyyah içten içe adamları önemsediğini fark etmiş. İri vücutları, kendilerinden emin duruşları, gözlem yetenekleriyle seyyahın adamlara hayran kaldığı bile söylenebilirmiş. Tanışma konuşması devam ederken adamlar yavaşça seyyahın etrafında halkalanmışlar. Bir yandan onu tanımaya çalışırken, bir yandan da ‘gözlemlerini’ sıralamaya başlamışlar. Neden gezdiği açıklatılmış, hiç mi şunları düşünmediği sorgulanmış, taktığı bereden, giydiği ayakkabıya kadar yorumlanmış. Yanlarından artık kaçmak isteyen seyyahı bırakmıyorlarmış, hoş sohbet görünümlü, yalnızca karşıdakini yargılayan bu ortamdan sıyrılıp çıkmak istese de seyyah, bunu hemen başaramamış. Bir süre sonra oluşan anlık bir sessizlikte hemen yanlarından uzaklaşmış. İçi simsiyah olmuş sanki. Gelirken geçtiği yoldan yürüyormuş ama gözü ne çamların güzel yeşilini, ne de kar taneciklerinin çamların üzerine düşerkenki ahengini görüyormuş. Bu eleştiri çemberi onu alt üst etmiş. Aslında zayıf bir yapısı yokmuş seyyahın, gerek yaşadığı zorluklar gerek tanıştığı insanlar onu çok olgunlaştırmış. Eleştiriye açık biri olduğu da bir gerçekmiş ama bu yaşadığı farklı gelmiş.
Hangi yoldan nasıl geçtiğini bilmeden dede ile ninenin evine dönmüş. Onların sıcacık şefkatiyle içindeki sisler dağılmış. Bahçede odunları kesmelerine ve içeri destelemelerine yardım etmiş. Günü yine aynı yastık ve sıcacık yorganla kapatmış. Sabah yine, her sabah yese bıkmayacağı güzel köy kahvaltısı ve sıcaklığından sonra tekrar dışarı çıkmış. Bu defa köyün aşağı tarafına doğru yürümüş. Vadiye inen bir yolda ilerlemiş, sağında akan incecik derenin üzerine karla karışık yağan yağmurun çıkardığı akse hayranlıkla bakarak tabiî… İnen yolun bitiminde bir düz arazi çıkmış karşısına. Bu arazinin etrafında U çizerek başka yöne doğru kıvrılıyormuş dere. Bu alanın etrafı çamlarla çevriliymiş ama ortasındaki alandan bir sürü ağaç kesilmiş ve ortada genişçe bir boşluk oluşmuş. Çimenlere basarak o boşluğa ilerlerken, bir adamın kütüğün birinde oturduğunu görmüş. Arkası seyyaha dönük adamın elinde bir şey parlıyormuş. Bir ayna… Adam aynaya bakarak eski hatalarını tekrarlıyor, derin iç çekerek ah ediyormuş. Seyyah çok gıpta etmiş. Kendini yargılamak zor şey ve adam bunu başarıyor, diye geçirmiş içinden. Yanına yaklaşıp selam vermiş. Başıyla karşılık vermiş adam ve aynasına dönmüş. Seyyah bu alanı çok beğendiğinden bahsederek konuşmaya çalışsa da başaramamış. Elinden aynasını indirmeyen bu adam, kendine söylediği olumsuz şeylerden başka bir şey duymuyormuş âdeta. Seyyah etrafta bir tur atmaya karar vermiş, iki adım atmış ki ayağı, yağmurda dolmuş küçük bir çukura dizine kadar batıvermiş. Yüksek sesle
“Hay aksi! Çamura battım, buralar ne olmuş böyle?” demiş. Ayağını çıkarırken dengesini kaybedip düşmemek için tutunacak bir güç aramış. Adam hemen iki adım yan tarafında olmasına rağmen sanki onu duymuyormuş. Yardım istese de seyyah bir yanıt alamamış. Düşmeden ayağını çıkarmayı başaran seyyah, ıslanan kıyafetleriyle daha fazla üşümemek için hızla oradan ayrılmış. Yıllardır kendi eviymiş gibi hissettiği o güzel eve dönmüş. Akşam sohbet etmeye çalışan ama kafasını toplayamayan seyyaha, dede sormuş:
“Bir sıkıntı mı var evladım, dalgınsın?”
Gördüklerini sormak isteyen seyyah için bir fırsat doğmuş ve dün tepede bugün ise vadide gördüklerini anlatmış. Dede, başını sallayarak dinledikten sonra:
“Tepedeki insanlar kasabanın en huzursuz insanlarıydı. Hiç bir şeyden memnun olmadıkları gibi gördükleri her olumsuzluğu da dile getirirlerdi. Zamanla kendilerine öyle bir alan oluşturdular. O tepede konuşma hakları bir tek onların gibi. Başkalarından gelecek her türlü uyarı veya öğüde karşı kendilerini kapattıkları için konuşamıyoruz.”
“Peki ya aynalı genç?”
“O, mütevazı biri olarak tanınırdı fakat sonra o kadar içine kapandı ki çevresinde ne olup bittiğini bile algılayamayacak düzeye geldi.”
Konuşmalar böyle biraz daha devam ettikten sonra herkes yatağına çekilmiş. Seyyah, yorganı sırtına alıp dizlerini karnına çekerek oturmuş. Zihnini biraz toparladıktan sonra defterini çıkarıp yazmaya başlamış.
Seyyahın not defteri:
Başkalarını acımasızca eleştirmekle kendini acımasızca eleştirmek aynı şeye hizmet etmiyor mu?
Ben de bu iki uç noktaya savrulup kendime konfor alanı mı oluşturmaya çalışıyorum?
Hem birini kaybetme korkum yüzünden geride duruyor, hem de böylece sorumluluktan kaçıyor olabilir miyim?
Seyyah, defterini kapattı. Bir problemini daha görebilmenin derin rahatlığı ve çözüm bulamamanın sebep olduğu huzursuzlukla yorganını üzerine çekerek uykuya daldı.
Yazanın notu:
Okuduğumuz her şeyde olduğu gibi bu masalda da gördüğümüz problemler bize birilerini çağrıştıracaktır. Hayatınızda ağırlıklı olarak başkalarını eleştirenler veya daha çok kendini yargılayanlar olduğunu hemen fark edeceksiniz muhtemelen. Ama bu kolay kısım. Ve aslında bize pek bir değişiklik vadetmeyen kısım. Zor olan ama yapmak zorunda olduğumuz şey; kendi içimizde bu iki uç noktayı tespit etmek.
Öyleyse haydi indirelim o sürekli jüri koltuğunda oturmak isteyen yanımızı o koltuktan ve çevirelim başımızı bizi çevremize kör hale getiren o aynadan. Fark edelim, eleştiri her zaman önemlidir; iki uç noktaya saplanıp kalmadıkça ve tabiî sonucunda bir çözüm vadediyorsa…
Terazi kurulmadan dengeyi bulmamız duasıyla…
*Masal taslağımı oluştururken; George W. Burns’ün 1001 Tedavi Edici Öykü adlı eseri ve Judith Malika Liberman’ın masal kitaplarından faydalandım.
İlgili Yazılar
Zenofobiye Edebi Bir Bakış
Göç, edebiyatın yaygın olarak görünür kıldığı temel insani hallerden biridir. Destanlardan günümüzün modern metinlerine değin güçlü bir hareket unsurunun edebiyatta varlığı tartışmasızdır. Kaldı ki göç edebiyatı gibi bir sınıflama dahi vardır. Öte yandan günümüz dünya sorunları arasında savaşlar, etnik ve dini çatışmalar, otoriter rejimler ve ekonomik krizler göçü doğurmakta ve göç bu şekilde giderek daha belirgin bir hal almaktadır.
Derin Uykular
“Sen neden, kimden kaçtın da bunca zaman derin uykulara daldın?” diye soruyorum kendime. Her günüm bir yıl gibi geçmişçesine derin izler bırakırken kalbimde, “Değdi mi bu kadar uykuya?” diye sormadan edemiyorum. Ashab-ı Kehf’in mücadelesini sen ne kadar yaşadın da kaçmayı hak ettin sorusu gelir ardından. Onlar kadar dinin için mücadele ettin mi? Peki, onlar kadar imanın var mı ki senin? Ama onlar tek değillerdi de senin gibi. Gerçi sen de tek sayılmazsın. Senden öte senden ziyade kaç benlik daha taşıyorsun bu topraktan olma bedende. Taşıdığın her sıfatla yeni bir sen oluyorsun.
XIV. Mektup / Son Mektup
Bilmeni isterim ki yazmak da okumak da benim çok işime yarıyor. Hayatın haritasında gidilecek veya gidilmeyecek yolları görmeme yardım ediyor… Diğerinin düşünceleri kendime ayna tutarken yardım ediyor. Bazen aynı ateşte yandığım, bazen aynı gölgeyi canlı saydığım insanlarla karşılaşıyorum okuduklarımın, dinlediklerimin bir yerinde…
Bir Soylu Öfke Biriktiriyorum…
Gözyaslarımı biriktiriyorum… Bir tufana dönüşsün ve müslüman aklıyla istihza eden soy-suzlar boğulsun istiyorum…Soylu direnisin ardında ki nefesleri hissediyorum…
Biliyorum bu his bu düşünce , düstüğümüz yerden bizi kaldıracak ve onurlu bir hayatın parçası kılacak…
Hergün, ölen bebeklerin yasını tutamayan anne ve babaların öfkelerine ortak oluyorum. Onlardan bir hisse alıp öfkeyi zamana yayıyorum
Gassal: Randevuyla Çalışmıyoruz
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor.