“Dil, varlığın evidir.” diyor, Martin Heidegger. Varlığı, düşünceyi anlamak, etkilemek ancak dil aracılığıyla mümkündür. İnsan kelimeler ve kavramlar aracılığıyla düşünür, her şeyi adı ile algılar. Var olanları adlandırarak onların özelliklerini belirler, kendisi ile diğer varlık alanları arasındaki ilişkileri kurar. Kavramlara yüklenen anlamlar eşyayı, hayatı, olayları, evreni anlamlandırmada doğrudan etkilidir. Kavramlar dünya görüşüne ve dini perspektife şekil verirler. Kelimeler, kavramlar hangi anlam dünyasını yüklenmişse varlıklarla o anlam dünyası üzerinden ilişki kurar. Bu ilişkiler zihni doğrudan yönlendirir ve zihin bu ilişkiler üzerinden düşünür.
Düşünme, kavramlar aracılığıyla gerçekleşir. Örneğin, “ağaç” kavramı bütün ağaçları içine alan genel bir kavramdır. İnsanın zihninde “ağaç” kavramı yoksa eğer etrafında bulunanların ağaç olduğunu bilemez. Kavramlar bilmeyi sağlayan yapılardır.
Kavramlar olmadan yeni bir düşüncenin inşa edilmesi mümkün değildir. Ayrıca, kavramlar, onu üreten zihnin, medeniyetin ve dilin özgün niteliklerini taşıyan, onları diğerlerinden ayıran temel entelektüel unsurlardır. Kavram üretemeyen zihinler, diller, medeniyetler düşünce sahibi olamayacakları için giderek kaybolmaya, başka anlam dünyaları içinde erimeye mahkûmdur.
Her ideoloji, sistem, kültür veya din kullandığı araçları kendi bakış açısına ve düşüncesine göre adlandırır. Bu adlandırma faaliyeti -vahyi kavramlar istisna- yıllar içerisinde karşılık bulmuş zihinsel çabaların bir ifadesidir. Dil-zihin ilişkisi ideoloji, sistem, kültür veya dinlerin genel karakteristik özelliklerini ortaya koyar. Bir olgu farklı paradigmalarda farklı şekillerde algılanabilir ve her paradigma söz konusu olguya farklı içerikler yükleyebilir. Her paradigmanın kendine özgü bir dili vardır ve her dil kendi kavramlarıyla anlaşılabilir ancak.
Dil, dünya görüşünü ve algılayışını belirler. Edward Sapir’in Sapir-Whorf varsayımına göre, diller düşünce biçimini de belirler. Her dilin kendi içinde bir mantığı ve algılama biçimi vardır. Dünyaya kelimelerle, kavramlarla bakılmaktadır. Bu görüşe göre, diller farklılaştıkça düşünme biçimleri de farklılaşmaktadır.
Gottfried Wilhelm Leibniz, “Dil zihnin aynasıdır.” diyor. Leibniz, zihin ile dilin birbirine karşılıklı olarak bağlı bulunduğunu, kelimelerin yalnızca düşünceleri başkalarına bildirmek için değil, insanın kendi kendine düşünürken de gerekli olduğunu, zihnin nesnenin yerine kelimeyi koyduğunu, dil kalıplarının hazır olması nedeniyle bunların içinde gizli olan mantığın zihne şekil verdiğini ileri sürmektedir. Dolayısıyla kelimeler, kavramlar dilin ait olduğu kültürün özelliklerini yansıtırlar. Öyle ki o kültürün hedeflerinin, hedeflerine varmak için kullanması gereken araçlarının tamamı kendi kavramlarında saklıdır. Kavramlar ait oldukları kültürün zihinsel haritasını kodlar. Bir zihin, dilinin zenginliği kadar algılar ve üretebilir. Zihin, kullandığı dilin çerçevesinin dışına çıkamaz.
Kavramlar tabi oldukları düşünce dünyasının taşıyıcısıdırlar. Bu nedenle bir kavramın tanımı onu üreten düşünceye göre belirlenir. Her tanım, bir sınırlamadır aslında. Her tanım aynı zamanda bir daraltmadır da. Dışarıdan dayatılan, Müslümanların zihinlerinin sınırlarını çizen ve yaşadıkları dünyanın kodlarını belirleyen kavramların iyi değerlendirilmesi gerek. Neyin doğru, neyin yanlış, neyin ne kadar düşünülebileceği hususlarında tanımlama üstünlüğünü kim elinde bulunduruyorsa sınırları da o belirlemektedir. İslam beldelerinde yaşayanlar uzun süreden beri Batı’nın işaret ettiği yerden, onların sundukları kavramlar üzerinden, çizdikleri zihinsel sınırlar çerçevesinden düşünmektedir maalesef.
Batı tanımlı değerler, örneğin kadın hakları gibi, Müslüman beldelerde bir düzey, ölçü kabul edilmektedir. Yenilgi psikolojisiyle hareket eden Müslümanlar ontolojik olarak kendi varlıklarını yok sayıp başkalarının kavramları üzerinden tanımlama yapmaktadır. Bu kavramlar içleri dolu olarak zihinlere sokuşturulmuş seküler dünya görüşünün kodlarıdır.
Seküler paradigma, kendine özgü kavramlarla Müslümanları dizayn etmeye çalışmaktadır. Batılı değerler merkez kabul edilerek yapılan her dönüşüm ve reform çabası onları memnun etmektedir. Modernlik, feminizm, kadın hakları gibi paket kavramlar ve tanımlar Müslümanları uzun zamandan beri oyalamakta, onların zihin dünyasının kodlarını alt üst etmektedir. Vahyi dışarıda bırakacak şekilde, sürekli kavram üreten seküler paradigma kendi dünya görüşünü bu kavramlar aracılığıyla toplumlara ihraç etmektedir.
Sanal dünyanın ortaya çıkmasıyla birlikte seküler paradigmaya ait kavramlar toplumlara daha fazla nüfuz etmeye başlamıştır. Sanal dünyada ihraç edilen bu kavramlar gerçek hayatı derinden etkilemektedir. Sosyal medyanın kullanımının artmasıyla birlikte bir sosyal medya dili yaygınlaşmıştır. Bu dil, özellikle sesli harflerin kelimelerden atılması ve emojilere dayalı ifadelerin kelimelerin yerine tercih edilmesi ile kendine özgü bir iletişim biçimini ortaya çıkarmıştır.
Duyguları ifade etme konusunda kelimelerden daha kuvvetli olduğu ileri sürülerek emojiler tercih edilmektedir. Yalnızca mesajlarda değil diğer sosyal medya platformlarında da açıklama kısımlarında emojilere oldukça fazla yer verilmektedir. Emojilerle kendini ifade etme durumunun aslında bir ihtiyaçtan ortaya çıktığı, bu ihtiyacın temelinde duyguların daha hızlı bir şekilde karşı tarafa aktarılma amacının yattığı ileri sürülür. Yazmak yerine fotoğraf koymak, konuşmak yerine emoji kullanmak, selam yerine “slm” yazmak… Tek mesajla çok şey anlatmak… Zamandan tasarruf etmek… Başkalarının anlayamayacağı şekilde kodlar kullanmayı tercih etmek…
Her teknoloji kendi terminolojisini de beraberinde getirmektedir kuşkusuz. Üretilen her teknoloji ürünü toplumları bu şekilde etkisi altına almaktadır. Çünkü her teknoloji ürünü bağlı olduğu sistemin, ideolojinin, dinin düşüncelerini aktarmaktadır.
Toplumlar, teknolojinin kendine özgü dilini zamanla içselleştirirler. Teknolojiyi üretemeyen, yalnızca tüketen toplumların bu araçlara ve taşıdıkları kültürlere direnme güçleri oldukça zayıftır. Teknolojilerin hep bir üst versiyonuna ulaşmak için bir şekilde hazır edilmiş toplumların teknolojik araçların yaydıkları kültürlere karşı çıkmaları beklenemez. Teknolojiyi üretenler, önce kendileri kullanıp onun kültürünü oluşturdukları için onların dışında kalanlar oluşturulan kültürden etkilenen konumundadır. Selfie, hashtag, provience gibi kelimeler hiç değiştirilmeden dünyanın hemen her yerinde kullanılmaktadır.
Dijital dönüşüm ve sosyal medyanın yaygın kullanımı sonrasında ortaya çıkan yeni iletişim kodları toplumları çok yönlü etkilemektedir. Bu iletişim kodlarından beden dilinin bir tür dijitalize edilmiş hali olan emojiler çoğu zaman gerçek durumu yansıtmaz, hatta gerçek duyguyu maskeler. “Emojiler, insanlık adına büyük bir geri adımdır.” diyor Jonathan Jones.
“Plastik kelimelerin etkisi yok mu?” sorusu yöneltilebilir.
Plastik kelimeler de insanların, toplumların istenilen yöne evrilmesi için kullanılan araçlardan biridir. Biçim vermeye elverişli olan kelimelerdir plastik kelimeler. Dönem dönem sürekli şekil ve anlam değiştiren… Baskın çıkmasıyla insanlığın tek tip, ruhsuz bir dile mahkûm oluşuna neden olan…
Uwe Pörksen, plastik kelimeler aracılığıyla günlük dilin matematikleştirilerek insanlığın teknolojiye itaate hazır hale getirildiğini, plastik kelimelerin imalatçısı olarak uzmanların ekonomi, kültür, eğitim ve politika alanlarında otoriterliği sağladıklarını, politikacıların ve kapitalistlerin plastik kelimeler aracılığıyla toplumu yönlendirdiklerini belirterek “Plastik kelimeler, tarihin önünde koşan yörüngelerdir, tarih onları takip edip durur.” diyor. Yine, ona göre, “Diktatörler plastik kelimeleri uzmanlarla iş birliği yaparak istedikleri şekilde üretme ve kullanma imkânlarına sahiptir; propagandanın, istekli veya isteksiz itaat ettirmenin bundan daha etkili bir aracı yoktur. Yani, kelimeler diktatörlerin elinde boyunlara geçirilmiş prangalara dönüşüyorlar, zihinleri tutsak alıyorlar.”
Plastik kelimeler bilimin otoritesiyle ve onun kurmak istediği gelecekle donatılmış olarak günlük dili ve ifade alanlarını ele geçirmektedir. Plastik kelimelere örnekler de veriyor Uwe: Kalkınma, enformasyon, cinsellik, proje, enerji, kimlik, iletişim, modernizasyon, eğitim…
Başkalarının diline ait kavramlar… Emojiler… Plastik kelimeler… İslam’ın kendine özgü dili, kavramları yok mu?
Her paradigmanın kendine özgü bir dili olduğu gibi dinin de bir dili vardır. Bu dil, din dilidir. O dil anlaşılamadığı takdirde dinin iletmek istediği mesaj anlaşılamaz. Müslümanların İslami düşünce doğrultusunda pratik hayatlarını düzenlemeleri için İslam’ın dili tarafından belirlenmiş kavramlar üzerinden düşünmeleri gerek. Hayata, olaylara, eşyaya Müslüman’ca bakabilmenin ön koşulu budur.
İslami kavramlardan uzaklaşılıp Batılı kavramların hâkim olduğu seküler dilin içselleştirilmesi sonucunda İslami düşünce ve davranışta bozulmalar ortaya çıkmış, İslami alanlar birer birer terk edilmiştir. Terk edilen alanlardan biri de seküler dile yerini bırakan Kur’an’ın dili, yani din dilidir. Kur’an’ın kıyamete kadar korunacağı, hükümlerinin kaybolmayacağı ve değiştirilemeyeceği konusunda bir kuşku bulunmamakla birlikte, İslam’ın dili sosyal ve siyasal arenadan uzaklaştırılmıştır.
İslam’a mesafeli duranlar İslam’ın dilini zaten benimsememiş, hatta o dilin kaybolması için her türlü yola başvurmuş, hemen her alanda o dil ile alay etmişlerdir. Düşündürücü olan, İslam’a mesafeli duranlardan ziyade, yakın zamana kadar kendilerini İslami mücadelenin önde gelenleri olarak iddia edenlerin zamanın rüzgârına kapılıp arkalarına bakmadan gitmeleri, önceden karşı çıktıkları yapıların yenilenme sürecine katkıda bulunmaları ve farklı bir mücadele alanı edinmeleridir. Bunların bu yeni mücadele alanlarında önceki dili terk edip içinde bulundukları yapının seküler dilini benimsemeleri, din dilini kullananları yerinde saymakla suçlamaları daha acınacak bir durumdur. Anlaşılan, bu kesim İslam’ı kendine bir yük olarak görmüş ve bu nedenle İslam’ın dilini, kavramlarını, düşüncesini devre dışı bırakmışlardır. Onlar safları terk etseler de İslam’ın dilinin, kavramlarının, düşüncesinin hayata hâkim olması için mücadele edenler hep var olacaktır.
İslam’ın dili evrenseldir. O dilin içinde tevhid, şirk, haram, helal, cihad, tebliğ, şura, cennet, cehennem gibi kavramlar vardır. Kur’an bu kavramlarla insanlara ve cinlere mesajını iletmektedir. Bu kavramlar dışlandığı takdirde İslam’ın mesajının anlaşılamayacağını aklıselim her Müslüman bilir. Pozitivist bir dille dinin metafizik boyutunun açıklanması mümkün mü? Özellikle dinin bilimle karıştırılması din dilinde sapmaların meydana gelmesine neden olmaktadır. Her şeye bilimsel bir dayanak aranması kabul edilemez. Yine, sorun, eski ya da yeni dil konusu değil, sorun tamamen kavram sorunudur. Din dili dışlandığı sürece din ne anlaşılabilir ne hayata aktarılabilir ne de başkalarına tebliğ edilebilir. Din dilinin kendine özgü işlevi, ikna etme yöntemi vardır. Bunu da kendi kavramlarıyla yapmaktadır. Çalıntı dil ile bir yere varılamaz. Din dilini oluşturan kavramlar dinden hareketle anlaşılabilir, yorumlanabilir ancak.
İslam düşüncesinde meydana gelen tıkanmanın nedenlerinden birisi, belki de en önemlisi, mevcut dilin din dilinden uzaklaşmasıdır. Bu durum önemsenmediği takdirde din dilinin yerini dolduran, sorunları kendi anlam dünyasından çözmeye çalışan bir bakış açısı ortaya çıkar. Hayat boşluk kabul etmez çünkü. Din dilinin yerine ortaya çıkacak herhangi bir bakış açısıyla Kur’an’ın vermek istediği mesaj anlaşılamayacaktır kuşkusuz.
Kur’an’ı anlamada, kavramların taşıdığı anlam belirleyici olmaktadır. Bu nedenle seçilen kavramların vahyin anlaşılmasına bir katkıda bulunup bulunmadığına bakmak gerekecek. Hayatı anlamlandırırken kullanılan kavramların da iyi seçilmesi gerek. Bazı kavramlar Müslümanların temel ölçülerini bildirirler. Bunlar vahyi kavramlardır. Eşyayı, insanı, evreni kavramaya çalışmak için üretilen kavramlar da var. Bunlar da insan için önemli kavramlardır elbet. Bir de vahyin mesajıyla çelişen kavramlar vardır. İnsanın kayıtsız özgürlüğü, maddecilik… Bu kavramlarla vahyin mesajını anlamak, vahye uygun düşünce üretmek, yol belirlemek mümkün değildir.
Kur’an’ın mesajının anlaşılmasında en önemli araç Kur’an’ın belirlediği kavramlardır. Rasulullah, yalnızca ibadetlerin, güzel ahlâkın değil, aynı zamanda İslam’a özgü kavramlarla tebliğ etmenin de en güzel örnekliğini vermiştir. Söz konusu kavramlar bütün peygamberlerin bıraktıkları ortak mirastır aslında. Dolayısıyla, kavramlar Müslümanlara bırakılan bir emanettir.
“O, Nuh’a buyurduklarını, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya buyurduklarımızı size din kıldı…” (Şura, 13)
Müslümanlar, kendilerine emanet edilen kavramlara sahip olamadıkları için Kur’an’la kurulmaya çalışılan ilişkilerde büyük eksiklikler yaşanmaktadır. Bunlardan birisi, belki de en önemlisi, Kur’an’ın mesajını anlamaya çalışırken kullanılan kavramların hangi anlam dünyasının kavramları olduğunu bilmemek veya bilip de bu kavramların Kur’an’ı anlamada nasıl bir etkisinin olabileceğini düşünmemektir. Bu da büyük sapmaların yaşanmasına neden olmaktadır. Kur’an’a farklı yaklaşımlar nedeniyle akla gelmeyecek görüşler, yapılanmalar ortaya çıkmıştır: Tarihselci, modernist, elitist, çoğulcu ve benzeri yaklaşımlar… Sözde cihad eden şiddet yanlısı yapılanmalar… Deizm… Mistisizm…
Her kavram tabi olduğu düşünce dünyasının birer kodu hükmündedir. Kendi semantiğinden koparılan bir kavram, doğru anlamanın önünde bir engeldir. Çünkü böyle bir kavram hakikat temelinden ayrı düşmüştür.
İslam’a özgü bir kavram Rasulullah döneminde nasıl anlaşılmış ise günümüzde de aynı şekilde anlaşıldığı takdirde bir anlam ifade edecektir. O dönemden günümüze kadar birçok kavramın içi boşaltılmış veya birçok kavram anlam kaymasına uğramıştır. Bozulmuş, anlamından saptırılmış İslam’a özgü kavramlar hayli fazladır. Bu kavramların asıl anlamlarına kavuşmaları için çaba gösterilmesi gerekir.
Müslümanların kendi kavramlarıyla düşünememeleri, hayatı ve olup bitenleri kendi düşünce ve irfan kaynaklarından hareketle anlamlandıramamaları uzun zamandan beri devam etmektedir. İslam, Müslümanların zihin ve kültür dünyalarında varlığını sürdürse de sahip olunan bilgi davranışlara yansıyamamaktadır. Bunun en temel nedeni Müslümanların kendilerine ait olmayan bir dünyada varlıklarını sürdürmeleridir. Başkalarının dünyasında varlıklarını sürdürdükleri için Müslümanlar onların, yani Batılıların aklıyla düşünmektedir. Çünkü Müslümanların kullandıkları seküler dil onları Batılıların aklıyla düşünmeye yönlendirmiştir. Özellikle modern dünyanın kavramları kullanılırken bu kavramların vahiy karşıtı kültür ve medeniyetlerin izlerini taşıyıp taşımadığı pek umursanmamıştır.
Kavramların içeriklerini kaybetmesi hususu zihinlerde meydana gelen bir olaydır elbette. İslam’a özgü kavramlar Kur’an’da asıl özelliklerini, varlıklarını kuşkusuz devam ettirmektedir.
“Görmedin mi ki Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir kelime, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir.” (İbrahim, 24)
İslam’a özgü kavramlar varlıklarını, asıl özelliklerini devam ettirmekte, ama söz konusu kavramlar zamanla anlam bakımından daralmalara, değişime uğramış ve asıl anlamından uzaklaşmıştır. Böyle olunca da söz konusu kavramlar İslam’a özgü kavramlar olmaktan çıkmış, içeriğini farklı ideolojilerin, kültürlerin doldurduğu kavramlar haline gelmiştir. Cihad, şehitlik, itaat, millet… İslami kavram olarak kabul edilen birçok kavram içerik bakımından aslından çok uzaklaşmış olmasına rağmen sanki hiç değişime uğramamış gibi düşünülmekte, Kur’an bazıları tarafından bu şekilde yorumlanmaya çalışılmaktadır.
Zihinlerde bulanıklaşan, aslından uzaklaşan veya içi boşaltılan kavramların Müslümanların düşünce dünyasında yeniden asli konumuna getirilmesi gerek. Kavramlar ne kadar sağlam ve canlı olursa düşünce dünyası o kadar berrak ve canlı olacaktır kuşkusuz. Aksi halde düşüncede bulanıklık veya sönüklük ortaya çıkacaktır. Müslümanlar kendi kavramlarıyla düşünmenin, konuşmanın, üretmenin yolunu açmak zorundadır. Her kültür ve medeniyet siyasetini, sosyolojisini, psikolojisini, kısaca kendi dünyasını, kendi kavramlarıyla inşa edebilir ancak. Çalıntı kavramlarla herhangi bir şey inşa etmek mümkün değildir. Pagan olmayı bir hayat tarzına dönüştüren, aklı kutsallaştıran modern dünyanın kavramlarıyla Kur’an’ın anlaşılması, Kur’an’a göre bir yol belirlenmesi mümkün değildir.
Modern hayatın kabulleri, Müslümanları neredeyse vahyi kavramları kullanmaktan utanır hale getirmiştir. Bu nedenle bazıları İslami kavramları başka kültür ve medeniyetlerin normlarıyla anlamlandırmaya çalışmaktadır. Oysa kavramlara başka kültür ve medeniyetlerin normlarıyla anlam verilmeye çalışılırsa o kavram sahip olduğu anlam ve asıl işlevini kaybeder.
Vahyi kavramlara çok fazla müdahalede bulunulmuştur. Kavramların içini boşaltma, kavramlarla alay etme, onları hafifleştirme… Tüm bunların arka planında genellikle dine olan düşmanlık yatmaktadır elbette.
Müslümanlar kendi dünyalarının öznesi değildir maalesef. Müslüman dünya, uzun süreden beri Batı’yla bağımlılık ilişkisi içindedir. Bu da Müslümanları onların kavramlarıyla yön belirlemeye sürüklemiştir. Asıl sorun, Müslümanların dışarıdan dayatılan kavramları kabul etmeye yatkın bir zihinsel ve psikolojik tutum içinde bulunmalarıdır. Müslümanlar bu şekilde dünyaya sahip olsalar ne fark eder? Kaldı ki Müslümanlar dünyaya sahip olmanın değil, dünyada vahyin tanıklığını yapmanın mücadelesini vermek zorundadır. Başkalarına ait kavramlarla, yöntemlerle İslam’ın tanıklığını yapmak mümkün değildir. Öncelikle bağımlı zihinlerin ve tepkisel psikolojinin başkalarının elinden kurtulması gerek. O zaman ancak vahyin diline dönme çağrıları bir anlam ifade edebilecektir.
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu , Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir.
Epeyce zamandır İslamcı aktivist ve entelektüeller İslam’ı bir ‘din’ olarak görmeyi bilinçli olarak terk etmiş görünüyorlar. Hatta böyle görenlerin İslam’ı tam anlamadıklarını veya kasıtlı olarak daraltmaya ve zayıflatmaya (örneğin Hıristiyanlık gibi bir din olarak göstermeye) çalıştıklarını düşünüyorlar. Çünkü onlara göre İslam’ı din olarak görmek onun bir “dünya nizamı” (da) olduğunu veya böyle bir nizam getirdiğini göz ardı veya inkâr etmek demektir. Zaman zaman ideoloji, siyaset, ekonomi, sanat, edebiyat vs. gibi kelimelerin başına bir sıfat olarak İslam’ı getirerek (İslami siyaset, İslami ekonomi vs.) yapılan; daha çok da İslam siyaseti, İslam ekonomisi gibi isim tamlaması şeklinde ortaya çıkan kullanımlar da bu yaklaşımın tezahürleridir.
Yaratılmış en değerli varlık olan insan neslinin kader, ecel ve rızık konusunda hem Yüce Allah’ın ve hem de kendisinin hatta diğer varlıklar ile eşyanın gerekli yetenek, kazanım ve koşullarını bilmesi elzem bir husustur. Ancak görüldüğü kadarıyla bazı insanlar nezdinde hem olgusal aşamaları ve hem de sorumluluk ve irade basamaklarını olduğu gibi anlamasının bazı engelleri olduğu muhakkaktır.
Bir yönüyle yitirilmiş bir kimliğin ete kemiğe büründüğü yerdir Filistin, hazanın henüz toprağa düşmemiş yaprağıdır. Bütün yaprak dökümlerimize ve Kemalizm’in İslâm coğrafyasındaki mankurtlaştırıcı etkilerine rağmen asli kimliğimizi bize her daim hatırlatan bir meseldir.
Nitekim bu sapkın düşünce onu, kendisinin de borcu olduğu yaşlı bir tefeci kadını ve cinayeti gören yardımcı komşu kadını öldürmeye yöneltmiş, kendinden sonra gelecek bütün edebiyat tarihine indirilmiş haldeki baltasıyla bir cinayet işlemiş, ancak cinayeti işledikten sonra, her ne kadar kendisini bir Napolyon gibi görmeye çalışmışsa da vicdanı bu role itiraz etmiş, evvela işlemiş olduğu suçun cenderesinde dönmeye başlayıp vicdanıyla baş başa kaldığı her dakika boyunca da dayanılmaz bir gerilimin ortasında kalmıştır.
Her Paradigmanın Kendine Özgü Bir Dili Vardır
“Dil, varlığın evidir.” diyor, Martin Heidegger. Varlığı, düşünceyi anlamak, etkilemek ancak dil aracılığıyla mümkündür. İnsan kelimeler ve kavramlar aracılığıyla düşünür, her şeyi adı ile algılar. Var olanları adlandırarak onların özelliklerini belirler, kendisi ile diğer varlık alanları arasındaki ilişkileri kurar. Kavramlara yüklenen anlamlar eşyayı, hayatı, olayları, evreni anlamlandırmada doğrudan etkilidir. Kavramlar dünya görüşüne ve dini perspektife şekil verirler. Kelimeler, kavramlar hangi anlam dünyasını yüklenmişse varlıklarla o anlam dünyası üzerinden ilişki kurar. Bu ilişkiler zihni doğrudan yönlendirir ve zihin bu ilişkiler üzerinden düşünür.
Düşünme, kavramlar aracılığıyla gerçekleşir. Örneğin, “ağaç” kavramı bütün ağaçları içine alan genel bir kavramdır. İnsanın zihninde “ağaç” kavramı yoksa eğer etrafında bulunanların ağaç olduğunu bilemez. Kavramlar bilmeyi sağlayan yapılardır.
Kavramlar olmadan yeni bir düşüncenin inşa edilmesi mümkün değildir. Ayrıca, kavramlar, onu üreten zihnin, medeniyetin ve dilin özgün niteliklerini taşıyan, onları diğerlerinden ayıran temel entelektüel unsurlardır. Kavram üretemeyen zihinler, diller, medeniyetler düşünce sahibi olamayacakları için giderek kaybolmaya, başka anlam dünyaları içinde erimeye mahkûmdur.
Her ideoloji, sistem, kültür veya din kullandığı araçları kendi bakış açısına ve düşüncesine göre adlandırır. Bu adlandırma faaliyeti -vahyi kavramlar istisna- yıllar içerisinde karşılık bulmuş zihinsel çabaların bir ifadesidir. Dil-zihin ilişkisi ideoloji, sistem, kültür veya dinlerin genel karakteristik özelliklerini ortaya koyar. Bir olgu farklı paradigmalarda farklı şekillerde algılanabilir ve her paradigma söz konusu olguya farklı içerikler yükleyebilir. Her paradigmanın kendine özgü bir dili vardır ve her dil kendi kavramlarıyla anlaşılabilir ancak.
Dil, dünya görüşünü ve algılayışını belirler. Edward Sapir’in Sapir-Whorf varsayımına göre, diller düşünce biçimini de belirler. Her dilin kendi içinde bir mantığı ve algılama biçimi vardır. Dünyaya kelimelerle, kavramlarla bakılmaktadır. Bu görüşe göre, diller farklılaştıkça düşünme biçimleri de farklılaşmaktadır.
Gottfried Wilhelm Leibniz, “Dil zihnin aynasıdır.” diyor. Leibniz, zihin ile dilin birbirine karşılıklı olarak bağlı bulunduğunu, kelimelerin yalnızca düşünceleri başkalarına bildirmek için değil, insanın kendi kendine düşünürken de gerekli olduğunu, zihnin nesnenin yerine kelimeyi koyduğunu, dil kalıplarının hazır olması nedeniyle bunların içinde gizli olan mantığın zihne şekil verdiğini ileri sürmektedir. Dolayısıyla kelimeler, kavramlar dilin ait olduğu kültürün özelliklerini yansıtırlar. Öyle ki o kültürün hedeflerinin, hedeflerine varmak için kullanması gereken araçlarının tamamı kendi kavramlarında saklıdır. Kavramlar ait oldukları kültürün zihinsel haritasını kodlar. Bir zihin, dilinin zenginliği kadar algılar ve üretebilir. Zihin, kullandığı dilin çerçevesinin dışına çıkamaz.
Kavramlar tabi oldukları düşünce dünyasının taşıyıcısıdırlar. Bu nedenle bir kavramın tanımı onu üreten düşünceye göre belirlenir. Her tanım, bir sınırlamadır aslında. Her tanım aynı zamanda bir daraltmadır da. Dışarıdan dayatılan, Müslümanların zihinlerinin sınırlarını çizen ve yaşadıkları dünyanın kodlarını belirleyen kavramların iyi değerlendirilmesi gerek. Neyin doğru, neyin yanlış, neyin ne kadar düşünülebileceği hususlarında tanımlama üstünlüğünü kim elinde bulunduruyorsa sınırları da o belirlemektedir. İslam beldelerinde yaşayanlar uzun süreden beri Batı’nın işaret ettiği yerden, onların sundukları kavramlar üzerinden, çizdikleri zihinsel sınırlar çerçevesinden düşünmektedir maalesef.
Batı tanımlı değerler, örneğin kadın hakları gibi, Müslüman beldelerde bir düzey, ölçü kabul edilmektedir. Yenilgi psikolojisiyle hareket eden Müslümanlar ontolojik olarak kendi varlıklarını yok sayıp başkalarının kavramları üzerinden tanımlama yapmaktadır. Bu kavramlar içleri dolu olarak zihinlere sokuşturulmuş seküler dünya görüşünün kodlarıdır.
Seküler paradigma, kendine özgü kavramlarla Müslümanları dizayn etmeye çalışmaktadır. Batılı değerler merkez kabul edilerek yapılan her dönüşüm ve reform çabası onları memnun etmektedir. Modernlik, feminizm, kadın hakları gibi paket kavramlar ve tanımlar Müslümanları uzun zamandan beri oyalamakta, onların zihin dünyasının kodlarını alt üst etmektedir. Vahyi dışarıda bırakacak şekilde, sürekli kavram üreten seküler paradigma kendi dünya görüşünü bu kavramlar aracılığıyla toplumlara ihraç etmektedir.
“Kimi Yahudiler, kelimeleri konuldukları yerlerden saptırdılar.” (Nisa, 46)
Sanal dünyanın ortaya çıkmasıyla birlikte seküler paradigmaya ait kavramlar toplumlara daha fazla nüfuz etmeye başlamıştır. Sanal dünyada ihraç edilen bu kavramlar gerçek hayatı derinden etkilemektedir. Sosyal medyanın kullanımının artmasıyla birlikte bir sosyal medya dili yaygınlaşmıştır. Bu dil, özellikle sesli harflerin kelimelerden atılması ve emojilere dayalı ifadelerin kelimelerin yerine tercih edilmesi ile kendine özgü bir iletişim biçimini ortaya çıkarmıştır.
Duyguları ifade etme konusunda kelimelerden daha kuvvetli olduğu ileri sürülerek emojiler tercih edilmektedir. Yalnızca mesajlarda değil diğer sosyal medya platformlarında da açıklama kısımlarında emojilere oldukça fazla yer verilmektedir. Emojilerle kendini ifade etme durumunun aslında bir ihtiyaçtan ortaya çıktığı, bu ihtiyacın temelinde duyguların daha hızlı bir şekilde karşı tarafa aktarılma amacının yattığı ileri sürülür. Yazmak yerine fotoğraf koymak, konuşmak yerine emoji kullanmak, selam yerine “slm” yazmak… Tek mesajla çok şey anlatmak… Zamandan tasarruf etmek… Başkalarının anlayamayacağı şekilde kodlar kullanmayı tercih etmek…
Toplumlar, teknolojinin kendine özgü dilini zamanla içselleştirirler. Teknolojiyi üretemeyen, yalnızca tüketen toplumların bu araçlara ve taşıdıkları kültürlere direnme güçleri oldukça zayıftır. Teknolojilerin hep bir üst versiyonuna ulaşmak için bir şekilde hazır edilmiş toplumların teknolojik araçların yaydıkları kültürlere karşı çıkmaları beklenemez. Teknolojiyi üretenler, önce kendileri kullanıp onun kültürünü oluşturdukları için onların dışında kalanlar oluşturulan kültürden etkilenen konumundadır. Selfie, hashtag, provience gibi kelimeler hiç değiştirilmeden dünyanın hemen her yerinde kullanılmaktadır.
Dijital dönüşüm ve sosyal medyanın yaygın kullanımı sonrasında ortaya çıkan yeni iletişim kodları toplumları çok yönlü etkilemektedir. Bu iletişim kodlarından beden dilinin bir tür dijitalize edilmiş hali olan emojiler çoğu zaman gerçek durumu yansıtmaz, hatta gerçek duyguyu maskeler. “Emojiler, insanlık adına büyük bir geri adımdır.” diyor Jonathan Jones.
“Plastik kelimelerin etkisi yok mu?” sorusu yöneltilebilir.
Plastik kelimeler de insanların, toplumların istenilen yöne evrilmesi için kullanılan araçlardan biridir. Biçim vermeye elverişli olan kelimelerdir plastik kelimeler. Dönem dönem sürekli şekil ve anlam değiştiren… Baskın çıkmasıyla insanlığın tek tip, ruhsuz bir dile mahkûm oluşuna neden olan…
Uwe Pörksen, plastik kelimeler aracılığıyla günlük dilin matematikleştirilerek insanlığın teknolojiye itaate hazır hale getirildiğini, plastik kelimelerin imalatçısı olarak uzmanların ekonomi, kültür, eğitim ve politika alanlarında otoriterliği sağladıklarını, politikacıların ve kapitalistlerin plastik kelimeler aracılığıyla toplumu yönlendirdiklerini belirterek “Plastik kelimeler, tarihin önünde koşan yörüngelerdir, tarih onları takip edip durur.” diyor. Yine, ona göre, “Diktatörler plastik kelimeleri uzmanlarla iş birliği yaparak istedikleri şekilde üretme ve kullanma imkânlarına sahiptir; propagandanın, istekli veya isteksiz itaat ettirmenin bundan daha etkili bir aracı yoktur. Yani, kelimeler diktatörlerin elinde boyunlara geçirilmiş prangalara dönüşüyorlar, zihinleri tutsak alıyorlar.”
Plastik kelimeler bilimin otoritesiyle ve onun kurmak istediği gelecekle donatılmış olarak günlük dili ve ifade alanlarını ele geçirmektedir. Plastik kelimelere örnekler de veriyor Uwe: Kalkınma, enformasyon, cinsellik, proje, enerji, kimlik, iletişim, modernizasyon, eğitim…
Başkalarının diline ait kavramlar… Emojiler… Plastik kelimeler… İslam’ın kendine özgü dili, kavramları yok mu?
Her paradigmanın kendine özgü bir dili olduğu gibi dinin de bir dili vardır. Bu dil, din dilidir. O dil anlaşılamadığı takdirde dinin iletmek istediği mesaj anlaşılamaz. Müslümanların İslami düşünce doğrultusunda pratik hayatlarını düzenlemeleri için İslam’ın dili tarafından belirlenmiş kavramlar üzerinden düşünmeleri gerek. Hayata, olaylara, eşyaya Müslüman’ca bakabilmenin ön koşulu budur.
İslami kavramlardan uzaklaşılıp Batılı kavramların hâkim olduğu seküler dilin içselleştirilmesi sonucunda İslami düşünce ve davranışta bozulmalar ortaya çıkmış, İslami alanlar birer birer terk edilmiştir. Terk edilen alanlardan biri de seküler dile yerini bırakan Kur’an’ın dili, yani din dilidir. Kur’an’ın kıyamete kadar korunacağı, hükümlerinin kaybolmayacağı ve değiştirilemeyeceği konusunda bir kuşku bulunmamakla birlikte, İslam’ın dili sosyal ve siyasal arenadan uzaklaştırılmıştır.
İslam’a mesafeli duranlar İslam’ın dilini zaten benimsememiş, hatta o dilin kaybolması için her türlü yola başvurmuş, hemen her alanda o dil ile alay etmişlerdir. Düşündürücü olan, İslam’a mesafeli duranlardan ziyade, yakın zamana kadar kendilerini İslami mücadelenin önde gelenleri olarak iddia edenlerin zamanın rüzgârına kapılıp arkalarına bakmadan gitmeleri, önceden karşı çıktıkları yapıların yenilenme sürecine katkıda bulunmaları ve farklı bir mücadele alanı edinmeleridir. Bunların bu yeni mücadele alanlarında önceki dili terk edip içinde bulundukları yapının seküler dilini benimsemeleri, din dilini kullananları yerinde saymakla suçlamaları daha acınacak bir durumdur. Anlaşılan, bu kesim İslam’ı kendine bir yük olarak görmüş ve bu nedenle İslam’ın dilini, kavramlarını, düşüncesini devre dışı bırakmışlardır. Onlar safları terk etseler de İslam’ın dilinin, kavramlarının, düşüncesinin hayata hâkim olması için mücadele edenler hep var olacaktır.
İslam’ın dili evrenseldir. O dilin içinde tevhid, şirk, haram, helal, cihad, tebliğ, şura, cennet, cehennem gibi kavramlar vardır. Kur’an bu kavramlarla insanlara ve cinlere mesajını iletmektedir. Bu kavramlar dışlandığı takdirde İslam’ın mesajının anlaşılamayacağını aklıselim her Müslüman bilir. Pozitivist bir dille dinin metafizik boyutunun açıklanması mümkün mü? Özellikle dinin bilimle karıştırılması din dilinde sapmaların meydana gelmesine neden olmaktadır. Her şeye bilimsel bir dayanak aranması kabul edilemez. Yine, sorun, eski ya da yeni dil konusu değil, sorun tamamen kavram sorunudur. Din dili dışlandığı sürece din ne anlaşılabilir ne hayata aktarılabilir ne de başkalarına tebliğ edilebilir. Din dilinin kendine özgü işlevi, ikna etme yöntemi vardır. Bunu da kendi kavramlarıyla yapmaktadır. Çalıntı dil ile bir yere varılamaz. Din dilini oluşturan kavramlar dinden hareketle anlaşılabilir, yorumlanabilir ancak.
İslam düşüncesinde meydana gelen tıkanmanın nedenlerinden birisi, belki de en önemlisi, mevcut dilin din dilinden uzaklaşmasıdır. Bu durum önemsenmediği takdirde din dilinin yerini dolduran, sorunları kendi anlam dünyasından çözmeye çalışan bir bakış açısı ortaya çıkar. Hayat boşluk kabul etmez çünkü. Din dilinin yerine ortaya çıkacak herhangi bir bakış açısıyla Kur’an’ın vermek istediği mesaj anlaşılamayacaktır kuşkusuz.
Kur’an’ı anlamada, kavramların taşıdığı anlam belirleyici olmaktadır. Bu nedenle seçilen kavramların vahyin anlaşılmasına bir katkıda bulunup bulunmadığına bakmak gerekecek. Hayatı anlamlandırırken kullanılan kavramların da iyi seçilmesi gerek. Bazı kavramlar Müslümanların temel ölçülerini bildirirler. Bunlar vahyi kavramlardır. Eşyayı, insanı, evreni kavramaya çalışmak için üretilen kavramlar da var. Bunlar da insan için önemli kavramlardır elbet. Bir de vahyin mesajıyla çelişen kavramlar vardır. İnsanın kayıtsız özgürlüğü, maddecilik… Bu kavramlarla vahyin mesajını anlamak, vahye uygun düşünce üretmek, yol belirlemek mümkün değildir.
Kur’an’ın mesajının anlaşılmasında en önemli araç Kur’an’ın belirlediği kavramlardır. Rasulullah, yalnızca ibadetlerin, güzel ahlâkın değil, aynı zamanda İslam’a özgü kavramlarla tebliğ etmenin de en güzel örnekliğini vermiştir. Söz konusu kavramlar bütün peygamberlerin bıraktıkları ortak mirastır aslında. Dolayısıyla, kavramlar Müslümanlara bırakılan bir emanettir.
“O, Nuh’a buyurduklarını, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya buyurduklarımızı size din kıldı…” (Şura, 13)
Müslümanlar, kendilerine emanet edilen kavramlara sahip olamadıkları için Kur’an’la kurulmaya çalışılan ilişkilerde büyük eksiklikler yaşanmaktadır. Bunlardan birisi, belki de en önemlisi, Kur’an’ın mesajını anlamaya çalışırken kullanılan kavramların hangi anlam dünyasının kavramları olduğunu bilmemek veya bilip de bu kavramların Kur’an’ı anlamada nasıl bir etkisinin olabileceğini düşünmemektir. Bu da büyük sapmaların yaşanmasına neden olmaktadır. Kur’an’a farklı yaklaşımlar nedeniyle akla gelmeyecek görüşler, yapılanmalar ortaya çıkmıştır: Tarihselci, modernist, elitist, çoğulcu ve benzeri yaklaşımlar… Sözde cihad eden şiddet yanlısı yapılanmalar… Deizm… Mistisizm…
İslam’a özgü bir kavram Rasulullah döneminde nasıl anlaşılmış ise günümüzde de aynı şekilde anlaşıldığı takdirde bir anlam ifade edecektir. O dönemden günümüze kadar birçok kavramın içi boşaltılmış veya birçok kavram anlam kaymasına uğramıştır. Bozulmuş, anlamından saptırılmış İslam’a özgü kavramlar hayli fazladır. Bu kavramların asıl anlamlarına kavuşmaları için çaba gösterilmesi gerekir.
Müslümanların kendi kavramlarıyla düşünememeleri, hayatı ve olup bitenleri kendi düşünce ve irfan kaynaklarından hareketle anlamlandıramamaları uzun zamandan beri devam etmektedir. İslam, Müslümanların zihin ve kültür dünyalarında varlığını sürdürse de sahip olunan bilgi davranışlara yansıyamamaktadır. Bunun en temel nedeni Müslümanların kendilerine ait olmayan bir dünyada varlıklarını sürdürmeleridir. Başkalarının dünyasında varlıklarını sürdürdükleri için Müslümanlar onların, yani Batılıların aklıyla düşünmektedir. Çünkü Müslümanların kullandıkları seküler dil onları Batılıların aklıyla düşünmeye yönlendirmiştir. Özellikle modern dünyanın kavramları kullanılırken bu kavramların vahiy karşıtı kültür ve medeniyetlerin izlerini taşıyıp taşımadığı pek umursanmamıştır.
Kavramların içeriklerini kaybetmesi hususu zihinlerde meydana gelen bir olaydır elbette. İslam’a özgü kavramlar Kur’an’da asıl özelliklerini, varlıklarını kuşkusuz devam ettirmektedir.
“Görmedin mi ki Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir kelime, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir.” (İbrahim, 24)
İslam’a özgü kavramlar varlıklarını, asıl özelliklerini devam ettirmekte, ama söz konusu kavramlar zamanla anlam bakımından daralmalara, değişime uğramış ve asıl anlamından uzaklaşmıştır. Böyle olunca da söz konusu kavramlar İslam’a özgü kavramlar olmaktan çıkmış, içeriğini farklı ideolojilerin, kültürlerin doldurduğu kavramlar haline gelmiştir. Cihad, şehitlik, itaat, millet… İslami kavram olarak kabul edilen birçok kavram içerik bakımından aslından çok uzaklaşmış olmasına rağmen sanki hiç değişime uğramamış gibi düşünülmekte, Kur’an bazıları tarafından bu şekilde yorumlanmaya çalışılmaktadır.
Zihinlerde bulanıklaşan, aslından uzaklaşan veya içi boşaltılan kavramların Müslümanların düşünce dünyasında yeniden asli konumuna getirilmesi gerek. Kavramlar ne kadar sağlam ve canlı olursa düşünce dünyası o kadar berrak ve canlı olacaktır kuşkusuz. Aksi halde düşüncede bulanıklık veya sönüklük ortaya çıkacaktır. Müslümanlar kendi kavramlarıyla düşünmenin, konuşmanın, üretmenin yolunu açmak zorundadır. Her kültür ve medeniyet siyasetini, sosyolojisini, psikolojisini, kısaca kendi dünyasını, kendi kavramlarıyla inşa edebilir ancak. Çalıntı kavramlarla herhangi bir şey inşa etmek mümkün değildir. Pagan olmayı bir hayat tarzına dönüştüren, aklı kutsallaştıran modern dünyanın kavramlarıyla Kur’an’ın anlaşılması, Kur’an’a göre bir yol belirlenmesi mümkün değildir.
Modern hayatın kabulleri, Müslümanları neredeyse vahyi kavramları kullanmaktan utanır hale getirmiştir. Bu nedenle bazıları İslami kavramları başka kültür ve medeniyetlerin normlarıyla anlamlandırmaya çalışmaktadır. Oysa kavramlara başka kültür ve medeniyetlerin normlarıyla anlam verilmeye çalışılırsa o kavram sahip olduğu anlam ve asıl işlevini kaybeder.
Vahyi kavramlara çok fazla müdahalede bulunulmuştur. Kavramların içini boşaltma, kavramlarla alay etme, onları hafifleştirme… Tüm bunların arka planında genellikle dine olan düşmanlık yatmaktadır elbette.
Müslümanlar kendi dünyalarının öznesi değildir maalesef. Müslüman dünya, uzun süreden beri Batı’yla bağımlılık ilişkisi içindedir. Bu da Müslümanları onların kavramlarıyla yön belirlemeye sürüklemiştir. Asıl sorun, Müslümanların dışarıdan dayatılan kavramları kabul etmeye yatkın bir zihinsel ve psikolojik tutum içinde bulunmalarıdır. Müslümanlar bu şekilde dünyaya sahip olsalar ne fark eder? Kaldı ki Müslümanlar dünyaya sahip olmanın değil, dünyada vahyin tanıklığını yapmanın mücadelesini vermek zorundadır. Başkalarına ait kavramlarla, yöntemlerle İslam’ın tanıklığını yapmak mümkün değildir. Öncelikle bağımlı zihinlerin ve tepkisel psikolojinin başkalarının elinden kurtulması gerek. O zaman ancak vahyin diline dönme çağrıları bir anlam ifade edebilecektir.
İlgili Yazılar
Gazze’den Doğu Türkistan’a: Şiddet ve Acının Görünmezliği
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu , Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir.
İslam’ın Vaadleri İle Müslümanların Hayatı Arasındaki Mesafeye Dair Bir Açıklama Denemesi
Epeyce zamandır İslamcı aktivist ve entelektüeller İslam’ı bir ‘din’ olarak görmeyi bilinçli olarak terk etmiş görünüyorlar. Hatta böyle görenlerin İslam’ı tam anlamadıklarını veya kasıtlı olarak daraltmaya ve zayıflatmaya (örneğin Hıristiyanlık gibi bir din olarak göstermeye) çalıştıklarını düşünüyorlar. Çünkü onlara göre İslam’ı din olarak görmek onun bir “dünya nizamı” (da) olduğunu veya böyle bir nizam getirdiğini göz ardı veya inkâr etmek demektir. Zaman zaman ideoloji, siyaset, ekonomi, sanat, edebiyat vs. gibi kelimelerin başına bir sıfat olarak İslam’ı getirerek (İslami siyaset, İslami ekonomi vs.) yapılan; daha çok da İslam siyaseti, İslam ekonomisi gibi isim tamlaması şeklinde ortaya çıkan kullanımlar da bu yaklaşımın tezahürleridir.
İnsanın Varlık Yasasının Sünnetullah Bağlamında Teşekkül Esasları
Yaratılmış en değerli varlık olan insan neslinin kader, ecel ve rızık konusunda hem Yüce Allah’ın ve hem de kendisinin hatta diğer varlıklar ile eşyanın gerekli yetenek, kazanım ve koşullarını bilmesi elzem bir husustur. Ancak görüldüğü kadarıyla bazı insanlar nezdinde hem olgusal aşamaları ve hem de sorumluluk ve irade basamaklarını olduğu gibi anlamasının bazı engelleri olduğu muhakkaktır.
Bir Hazan Yurdu: Filistin
Bir yönüyle yitirilmiş bir kimliğin ete kemiğe büründüğü yerdir Filistin, hazanın henüz toprağa düşmemiş yaprağıdır. Bütün yaprak dökümlerimize ve Kemalizm’in İslâm coğrafyasındaki mankurtlaştırıcı etkilerine rağmen asli kimliğimizi bize her daim hatırlatan bir meseldir.
Raskolnikov, Ahlâk, Adalet ve Günümüz: Suçun Vicdani Anatomisi
Nitekim bu sapkın düşünce onu, kendisinin de borcu olduğu yaşlı bir tefeci kadını ve cinayeti gören yardımcı komşu kadını öldürmeye yöneltmiş, kendinden sonra gelecek bütün edebiyat tarihine indirilmiş haldeki baltasıyla bir cinayet işlemiş, ancak cinayeti işledikten sonra, her ne kadar kendisini bir Napolyon gibi görmeye çalışmışsa da vicdanı bu role itiraz etmiş, evvela işlemiş olduğu suçun cenderesinde dönmeye başlayıp vicdanıyla baş başa kaldığı her dakika boyunca da dayanılmaz bir gerilimin ortasında kalmıştır.