Hamdi Yazır tefsirini yetmişli yılların başında okumaya başlayınca, tam dokuz ay hiç ara vermeksizin, mektebi filan da unutarak, adeta zorunlu ders gibi aralıksız sürdürmüştüm. Aynı tarihlerde tefsirden birinci elden öğrendiklerimi de arkadaşlarım arasında, değişik vesilelerle buluşmalarımızda aktarmaya başlamıştım. Anlattıklarım mevcut geleneksel din anlayışına büyük ekseriyetle muhalif düşmekteydi. Benim arkam sağlamdı. Söylediklerime karşı duranlara tefsirin adını andığımda şöyle bir duraklıyor, düşünmeye başlıyor, muhtemelen benim anlamadığıma yoruyorlardı. Fakat asla kaynağına bakma ihtiyacı duymuyorlardı. Genetik ezberleri, alışkanlıkları ve korkuları buna mani oluyordu. Dinden çıkma, iman ve nikâhlarının düşme endişesiyle ürperenler bile vardı. Çünkü onların üzerinde de, neredeyse bütün muhafazakâr kesim için bu tefsirin otoritesi tartışılmazdı. Herhangi birisinin tefsiri okuduğunu sanmıyorum. Ayrıca tefsiri tek başına önüne alarak okuma cesaretleri olduğundan da kuşkuluydum. Korkuluyordu çünkü Kur’an okumaktan.
Muhafazakâr çevrelerde sıklıkla bulunuyordum üniversite hayatımda. Oralarda İslami meseleler gündeme geldiğinde, bunun bir ihtisas sahası olduğu düşünüldüğünden, umumiyetle Yüksek İslam Enstitüsü talebelerinin konuşması bekleniyordu. Benim gibi imam hatip mezunu bile olmayan, ihtisasın dışındaki kimselerin İslami meseleleri konuşması hoş karşılanmaz hatta bunlar aforoz edilirdi. Defalarca yaşadığım benzer hadiselerden birisinde, yine ezber dışı şeyler konuşmuş olmalıyım ki, kalabalık bir gurubun arasından bana itirazlar yükseldi. Ben onları rahatlıkla cevaplandırırken, benimle baş edemeyeceklerini anlayan itirazcılar bu sefer sordular: Kardeş sen nerede okuyorsun? Sordukları benim resmi mektebimdi, üstelik bunu soranlar durumumu biliyor, beni bununla mat etmeye çalışıyorlardı. Bir İslami mektepte okumadığıma göre İslami meseleleri konuşma salahiyetim olmamalıydı onlara göre. Fakat ben sualin altında kalmadım, cevabım şuydu: Ben Elmalılı Hamdi Yazır Fakültesi üçüncü sınıfında okuyorum demiştim. O sıra demek ki üçüncü cildi okuyormuşum. İtirazcılara verdiğim bu cevap bir süre İstanbul’un beni tanıyan muhitlerinde bazen menfi bazen müspet epeyce zaman konuşulmuştu.
Ciltleri şimdilerde yeniden karıştırdığımda koca âlime itirazlarımın da bulunduğunu okuyarak kendi kendime tebessüm ediyorum. Yanıldığım, iyi anlamadığım noktalar da yok değil. Fakat yine Rabbime hamd ederek söylüyorum ki itirazlarımın büyük kısmı, hâlâ, bugün bile taşıdığım kanaatlerle aynıdır. Oralarda yirmili yaşlarımdaki kendimi tebrik bile edebilir, bana bu idraki/anlayışı ikram eden Rabbime şükrümü, becerebilirsem, sonsuz tutmak isterim.
İtirazların bir kısmını benim eserlerimi okuyanlar anlayacaklardır; merhum üstat Elmalılı Hamdi Efendi, olabildiğince esnek ve mutedil bir Osmanlı Türkçesi kullanmış, tarih boyunca Müslümanların ihtilafa düştükleri hususlarda katı davranmamış, her görüşü iyi kötü hatırlatmaya çalışmıştır. Hazreti Peygamber’in ay’ı parmaklarıyla ikiye bölmesini anlatan hadis iddialı metinleri itirazsız benimsemiş görünmesi, Miraç hadisesinde de klasik görüşü sanki tartışmasız aktarması, o gün de bugün de itiraz ettiğim noktalardandır. Ancak en fazla anlamadığım, bundan sonra okuyacak kimseler için de ikaz mahiyeti taşısın diye göstermek istediğim husus, Türkler hakkında uydurulmuş kimi hadislere yer vermesiydi. Acaba bunu konjonktürel düşünmek mümkün müydü; olabilir. Nitekim hocamız benzer tutumunu, şöhreti, hakikatini çoktan aşmış bulunan, Konstantiniyye Hadisi üzerinden de göstermişti. Ben o sahifelere itiraz şerhleri koymuşum.
Elmalılı Hamdi Yazır üstadın bu eseri, dili itibariyle epeyce ağır Osmanlı Türkçesine sahiptir. Yeni neslin onu lügatsiz okuması zordur. Bütünü okumak ise belki ilimde derinleşmek isteyenlerin işi olacaktır. Bu sebeple dileğim odur ki genç insanlar, en azından bu eserin birinci cildini, bir lügat rehberliğiyle okusunlar. Birinci cildin şöyle bir avantajı vardır; üstat orada İslam ve Kur’an kavramlarına sıra geldikçe, onların evvela en sahih manalarını aktarıyor. Sonraki ciltlerde artık buna lüzum kalmıyor. Akıl, din, iman, İslam, takva, hikmet, tevhit, şirk, ilim, zan, fıkıh, millet, şeriat, veli, nefs, küfür, vahy, tövbe, dua, şefaat bu kelimelerin en önemlileridir. Üstadın başvurduğu kaynağın ilki ise bütün İslam âleminde otorite kabul edilmiş bulunan, Zemahşeri’nin Keşşaf adlı tefsiri ile Ragıp İsfahani’nin El-Müfredat adlı Kur’an lügatidir. Başka kaynakları, siyer ve hadis metinlerini de kullanmıştır ancak bu iki eser, hocamızın müracaatları arasında en sıklıkla göze çarpmaktadır.
Birinci cildin girişindeki notlardan kimi aktarımlarla esere giriş yapalım. Elimizdeki eseri Kur’an’ın kendisi sanmayalım diye ilk ikaz şöyle başlar: Düşünmeli ki Kur’anı tefsir etmek üzere Peygamber’in irat buyurduğu hadise bile Kur’an denemez, denirse küfrolur. Tüyler ürperten bu ifade hocamızın titizliğini, ilmi otoritesi ve cesaretini gösteren harika bir tespittir. Devamında der ki: Okuyanlardan tekrar tekrar reca ederim ki Kur’an’ı bu yazdıklarımdan ölçmeye kalkmasınlar.
Tefsire girişi sağlam kılsın diye hocamızın kaynak göstermeksizin hadis namıyla aktardığı, besbelli kendi meramını güçlendirmek maksadına matuf bir başka uzun alıntıyla ben de ona destek olmak isterim:
Hadis: İleride muzlim gece kıtaları gibi fitneler olacak (olabilir m.ö.m.) (Ondan kurtuluş) Allah’ın Kitabı’ndadır. Onda sizden evvelkilerin haberi, sizden sonrakilerin haberi ve şimdikilerin hükmü vardır. Onu zorla terk ettirenin belini kırar. Keyiflerin sapıtmamasına, reylerin dağılmamasına yegâne sebep odur. Ulema ondan doymaz, muttakiler ondan usanmaz. Onun ilmini bilen ileri gider, onunla amel eden ecir alır. Onunla hükmeden adalet eder. Ona sıkı sarılan doğru yola hidayet bulur.
Evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini arayan Kur’anı incelesin.
Allah indinde Kur’an’dan efdal hiçbir şefaatçi yoktur; ne Peygamber ne de melek.
Dini Hak’kın mahalli akıl sahipleridir. Dinin şartı akıl ve ihtiyardır, din vaz’ı İlahi, diyanet kesbi beşeridir; Hak bir olduğu gibi akıl için de yol birdir.
Tefsirin neredeyse bütün esprisi işte şu kısacık alıntı cümlelerinde yatmaktaydı. Ben, işte bu sebeptendir ki tefsiri bütün ömrüm boyunca mühim bir kaynak ittihaz ederek hep yanı başımda bulundurdum. Ömrüm sağlam bir imanı anlamak ve yaymak üzerine kuruluydu. Tefsir de her vesileyle İlahi Vahyin adeta temel esprisinin üzerine yüklendiği hususu tevhid ve şirk arasındaki ayırımda görüyor, gösteriyordu. Diyordu ki:
Âlemde gerek tabi ve gerek ahlaki ne kadar şer tasavvur edilirse, hepsinin kökü çokluk, çoğunluğa uymak ve şirktir. Bu da Hak’kın kemali vahdeti icabıdır.
Tefsirin sahifeleri arasına girildikçe, düşünen insanın kalbini okşayan, ferahlatan, sağlam bir tatmine ulaştıran değerlendirmeler ardı ardına karşınıza çıkacaktır. Din, ibadet, fıkıh, iman, yakin nedir görülecektir. Mesela konumuz hürriyet ise bakalım ne diyor Elmalılı hocamız:
Lisanı İslam’da hürriyet, hukukuna malikiyet diye tarif olunur, bunun zıddı hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir (kölelik). Aslı hukuk ise vaz’ı ilahidir. Kendi rızası olmadan hukuku elinden alınan esir, köledir. Hak’tan başkasına kulluk edende hürriyet aranmaz. Hürriyet vehbi olarak, hayat kesbi olarak da kişiyi iman sahibi kılan vaz’ı ilahidir.
Akletme ve iman alakasını tefsirimiz harika şekilde çözmüş ve sağlam bir dille aktarmıştır. Türkçeleştirerek özetlersek, bizim delilsiz bir gayba değil, delili olan makul (akledilebilir) bir gayba iman ettiğimiz ortaya çıkar.
Delil derken de kâinattaki her bir mahlûk ile beraber bizzat insanın kendi bünyesini sayarız evvela. Ardından düşüncemize rehber olacak İlahi Vahiy gelir. Üstat Her delil, medlulünün bir veçhini haiz olduğu için delildir diyerek meseleyi daha vazıh hali getirir. Delil bir gösterendir, neyi gösteriyor ve anlamlandırıyorsa, gösterdiğinin, anlamlandırdığının bir yönünü, bir yüzünü de kendisinde taşıdığı biliniyor. Öyleyse iman hususunda insanoğlunun delili evvela akletme melekesi, bizzat kendisi, akletmenin merkezi olan kalp ve elbette Allah’ın okunan ve okunmayan ayetleridir. Devamında İman yakindir diyerek yakini tanımlar: Olguya uygunluk, bütün kuşkulardan kurtulma, sağlam ve sabitlik ve de ihtimali ortadan kalkmış ilim olarak anlatır. Böylece iman aynı zamanda kelimenin tam anlamıyla ilim de olmaktadır.
İlmin, kişinin sahih manaya ulaşması şeklinde tarifine doğru yol alırken, burada, birinci menzilin şuur olduğunu söyler. Şuursuz sefihleri, Bakara suresini açarken, Allah’ın insan bile saymadığını yazar. 13. ayetin meali olan bu ifade, yeryüzüne hepimizin, Peygamberler dâhil, birer beşer olarak geldiğimizi, insaniyetin ise kazanılan bir değer olduğunu öğretir:
“Onlar ki gayba iman ederler” ayetinde olduğu gibi hislerle şahitlik edilenden evvel doğrudan doğruya akli ve kalbi olan gaybe ve hakikatin kaynağı bulunan vahdeti Hak’ka dayandırarak ruh-u insaniyi meselden hakikate, temsilden tahkike yükseltmiştir. Kur’an bu ilerlemeyi temin için hakikatleri akli ve kalbi birer kıymet olarak sabit biçimde beyan ve tebliğ etmiştir. Sonra o makul hakikati temsillerle de insan zihnine yakınlaştırıp telkin etmiştir.
Görüldüğü gibi üstat, akıl dediği her yerde kalbi de işin içerisine koyarak yine bir Kur’an hakikatini öğretmeye çalışmaktadır. O da Hac suresi 46. ayeti kerimesine dayanır.
Benim tefsirden öğrendiklerim arasında bana ilginç gelen bir başka yaklaşım, onu okumadan önce pek düşünmediğim, düşünsem de çözüme ulaştıramadığım bir meseleydi. Malum çok şiir okuyordum. Nazım Hikmet’in, muhafazakâr çevrelerce en fazla tepki çeken şiirinde bir bölüm şöyleydi: Yârin yanağından gayrı her şey ortaktır. Komünizmin temel iddiası olan özel mülkiyet karşıtlığının minik bir terennümüydü bu dize. Benzer bir mana mubah kavramının açılımıyla tefsirde karşıma çıkmıştı:
Nüfus ve ırz-u namustan maada eşyada aslolan ibahedir. Nefs ve ırzda ise aslolan hürmettir. İnsanlar, insan için yaratılmadığından birbirine mubah değildir.
Çıkardığım neticeye göre, evvelden beri bildiğimiz hakikat varsa o da yine tabiatın ve insan tekinin bizzat kendisine zimmetlendiğidir. Zimmet bir yükümlülük, sorumluluktur. Öyleyse tabiatın da insan tekinin de kendisini rastgele tüketmesi, kullanması, sorumsuzca savurması mubah değildir, caiz değildir, doğru değildir. Mubah olmadığı için de mesela intihar haram kılınmıştır. Çünkü bu zimmete muhalefettir.
Tefsirde bazı temel ilkeler bulunmaktaydı. Onları kendi lisanıma aktararak özetlemeye çalışacağım. Fıkhi/ameli hususlarda kişi bir galip zanna erişmişse artık onun için bu davranış zorunluluk ifade eder, bundan kaçınmamalıdır. Çünkü eylemsizlik yoktur. Şefaat edecekler ümidiyle insanların nebilere, velilere, kabirlere, türbelere yönelmelerini, Allah’a isyan sayılabileceği için doğru bulmaz. Peygamberlerin ancak elçilik sıfatıyla getirdiklerini mutlak görerek, onların da kendi içtihatları bulunabileceği, içtihatlarında yanılabileceklerini söyler. Ancak onların, işlemeleri muhtemel hatalarının yine Allah tarafından düzeltileceği bilgisini verir. Bu arada enbiya ve evliyanın ruhlarına tazimin açıkça şirk olacağını yazmıştır. Türbelerde kurban kesmenin yanlışlığına işaret etmiştir. Ve yine vahdet-i vücut gibi felsefeleri de Elmalılı Hamdi Yazır şirk kategorisinde zikreder. Gelenekçi çevreleri, atalarının dini üzerinde yürüyüp, Kur’an’ı ihmal edenleri yine Kur’an ayetleriyle kınar. Duahanlığın çirkin yüzünü ortaya koyarak, Kur’an okuyarak, okuyup üfleyerek, bağırıp çağırarak, yüksek sesle güya dua edenleri, bir sağıra hitap ediyormuş gibi göstererek, şiddetle tenkide tabi tutar. Taklidi caiz görmez ama Delilsiz taklit şer’an caiz değildir demekten de geri durmaz. Delil ele geçmişse uygulamanın artık taklit olmayacağını belki de unutmuştur.
Kanaatimce İslam’ın kendine has anlayışını en iyi anlatan kavramlardan birisi millet kelimesinin etrafındadır. Hamdi Yazır hocamızdan evvel bizler mektepte bu kelimenin, din, dil, cins, ırk, yurt, tarih vb. beraberliği manası taşıdığını öğrenmiştik. Sonraki zamanlarda da milliyetçilik ile şovenizmi ve faşizmi özdeşleştirmiş, milliyetçileri ırkçılar, kavmiyetçiler olarak tanımıştık. Kur’an kelimesi olan millete reva görülen bu çarpıtmayı, tefsirimiz tashih etmekteydi. Evvela Küfür milleti birdir diyerek noktayı koyuyor, mefhumun muhalifinden İslam milleti birdir manası hemen anlaşılıyordu. Nitekim son Allah Resulüne Kur’an De ki ben hanif olan İbrahim milletindenim ihbarında bulunur. Buradaki millet kavramından, sosyolojik manada bir toplumun bağlı bulunduğu dini, şeriatı, yolu, dünya görüşünü çıkartıyoruz. Millet ile din ve şeriat kelimesi eşanlamlı kelimeler olarak karşımıza çıkmaktadır. O vakit bütün Müslümanlar İslam milletinin bir ehli ve İslam milliyetçisidirler.
Tefsirin TBMM tarafından, laik, Kemalist bir rejimin onayıyla sipariş edilerek yaptırıldığı biliniyor. Normal şartlar altında Elmalılı Hamdi Yazır hocamızın bunu gözeterek bir dil kullanması, halifeliği ortadan kaldırmış, bir süre sonra anayasasından din maddesini de çıkartmış bir zihniyet karşısında tedbirli olunmalıydı. Din, millet, şeriat, hilafet gibi hususlarda orta bir yol tutulmalıydı, diye düşünülebilir. Hayır, üstat asla böyle bir tutumun sahibi değildir. Söylenmesi, yazılması gereken Hak olarak ne varsa hiç birisini bırakmamış, olanı olduğu gibi aktarmıştır. Hem de çoğu yerde ısrarla beşeri kanun ve hukuklara rağmen Müslümanların Hak’ka bağlı bir hukuk nizamına mensup bulunduklarını sakınmadan yazabilmiştir.
Millet meclisinde, toplumun dini ne olmalı sualinin bile sorulabildiği bir devirde, böylesi bir cesaret az değildir. Medrese, tekke ve zaviyelerin kapatılması, hilafetin ilgası, ezanın Türkçe okutulup, Kur’an ve Arapça öğreniminin yasaklanması düşünülürse, hocanın tavrı daha bir değer kazanacaktır. Ayrıca din tıpkı Batı’da olduğu gibi artık sadece bir maneviyat meselesi olarak algılanacak, onun siyaset, hukuk ve içtimai telakkileri unutturulacak, yok sayılacaktır. Meclisteki nutuklarda bunlar söylenirken Elmalılı Hamdi Yazır şu ifadeleri tefsirine almıştır:
Feyzi İslam, silahsız olarak yalnız maneviyatı mücerredeye münhasır olsaydı, Fahri Risaletin silah istimal etmesine ve Kur’anın kıtal emirleri vermesine lüzum kalmazdı.
Güya akılcı, bilimci, çağdaş geçinenlere İslam’ın temel bir ilkesini bir şamar gibi yapıştırmıştır: Akıl, enbiyadan evvel bir resulü ilahidir. Kimin akılcı olduğunu görsünler isteyerek adeta onların gözüne sokmağa çalışmıştır. İşbu cesaretini anmadan geçmek haksızlık olurdu.
Müslüman kültüre yabancı inanışlardan girmiş hakikatten daha yaygın kimi kabulleri yermekten çekinmemiş, halkın yanlış inanışlarına da dokundurmalar yaparak mesela Hızır hakkındaki bütün hadislerin uydurma olduğunu yazmıştır.
Ve yine kader ve tevekkülü yanlış anlayarak, yapılması gereken işlerde beklentileri Allah’a havale eden zihniyetle adeta mücadele etmiştir tefsirinde. En büyük zulmün Allah’a ortak koşmak olduğunu zaten Kur’an söylemektedir. Ancak mesela Allah’a iftira etmenin, Allah elçisinin söylemediğini, söyledi diye göstererek söz uydurmanın da şirkin bir cinsi olduğunu vurgulamıştır. İşte tam bu arada o tuzak kuranlara cevap mahiyetinde şöyle yazmıştır: Mucize talebi şiarı küfürdür, kudreti Hak’kı imtihan sevdasıdır.
Tarih boyunca Müslüman kelamcılar arasında tartışılan ahiret hayatı, cennet ve cehennem, ölüm, ruh ve beden gibi hususlarda da özellikle benim kalbimi rahatlatan görüşlerin sahibidir üstat. Evvela Araf suresindeki, insanın yaratılmadan önceki ahvaline işaret koyan ayetlere, o güne kadar kalubela istiaresine dönüştüren yorumlardan epeyce farklı bakmaktadır. Eski yorumlarda, insan bedeninin öldüğü, ruhun ölmediği gibi bir anlayış yaygındır. Üstat Ruh baki değil ölümlüdür der. Anlaşılan odur ki insan bütünlüğünü tıpkı Batılılar gibi düalist bir mantıkla, ruh ve beden diye ikiye ayırma taraftarı değildir. Bu bakımdan insan öldü mü bütünüyle, her yanı ve yönüyle ölmüş demektir. Kıyamet sonrasında dirilirken de aynıyla her yönüyle dirilecektir. Hocanın fikri, tefsiri bu istikamettedir beni de ikna etmiştir.
Kadın erkek ayırımı noktasındaki görüşleri de gelenekten uzaktır. Geleneksel kültür Kitab-ı Mukaddes’ten etkilenerek, kadının, erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığından tutun da cennette yenilen meyvenin elma olduğu iddiasına kadar, İslam’ın ruhundan uzak düşmüştür. Hele ki Osmanlı coğrafyasında haremlik selamlık müessesesi, esir, köle, cariye, gözde gibi kadın merkezli hususlardaki uygulama çarpıklığı, kadını insan ötesi salt bir cinsiyet objesine indirgemiştir. Müellif noktayı şöyle koymuştur, hem Batı hem Doğu anlayışına karşı bir farklı bakıştır onunkisi: Dişi, erkeğin aynı veya misli değil, mukabili, muadili, eşidir.
İslam’ı terör ve şiddeti körükleyen, cihadı uluorta öteki toplumlara hayat hakkı tanımamak için sürdürülen bir ibadet zanneden veya İslam’ın içerisinden durumu böyle gösterenlere karşı şöyle yazmıştır: Savaşın gayesi mazlumları zalimlerden kurtarmaktır. Dikkat edilirse burada ne Müslüman ne kâfir sayılmış sadece zalim ve mazlum sıfatı öne çıkartılmıştır. Bu bakımdan İslam cihadı salt öteki zalim toplumlar gibi bir yayılmacılık değil, aksine zulme karşı bir duruş ve adaletin ihyasıdır.
Rüya ilim ifade etmez sözünü tekrar ederek tasavvufi muhitlerin tezlerini çürütürken Kur’an şifadır diyerek bunu baş, diş, karın ağrısına karşı Mushaf’ın maddesini kullanarak yürüten şarlatanları da ifşa eder. Kur’an’ın şifası, onun uygulanmasıyla cehaletin, şirkin, zulmün, batıl itikatların ortadan kalkmasıyla görülecektir idrakine bağlar. Bir takım gösterişçi dindarlara da söyleyeceği sözü vardır tefsirimizin, bilinen ama artık toplumumuzda unutulmuş, unutturulmuş bir hakikati naklederek yapar bunu: farz ibadetleri açık, nafileleri gizli yapmanın Peygamber sünneti olduğunu hatırlatır.
Yabancı ile olan ilişkilerin pamuk ipliğine bağlı doğası onun aidiyetsizliğinden gelir. Aidiyetsizlik vurgusu yabancının kökeninedir. Yabancının kökleri, yerlinin mekânsal sınırları dışında olduğundan doğası gereği belirsiz ve öngörülemezdir. Bu nedenle yabancı, bireysel olarak değil belli bir tipte yabancı olarak algılanır.
İslam dünyasında zihni daralmaya yol açan belli başlı faktörleri şöyle sıralayabiliriz:
1. Dinin Araçsallaştırılması
2. Ulusalcılık
3. Araçsal Metinlerin Kutsallaştırılması
4. Laiklik ve Deizm
5. Mezhepçilik
İçtihad konusunun günümüzde yeterince tartışılmaya açılmaması, gündeme getirilmemesi, getirilse bile oldukça yüzeysel söylemlerle geçiştirilmesi konunun önemini korumakta, araştırılma ihtiyacını muhafaza etmektedir. Buna ilaveten içtihad kapısı konusunda net ilkelerin belirlenememiş olması kafa karışıklığına neden olmakta, literatürün yetersiz olması da meselenin farklı anlaşılmasına neden olmaktadır.
Gözetim, 18. yüzyılda, fizikî sınırların, duvarların, kamu mekânlarının ve şehrin bir kısmını içeren ve düzenin sağlanması için iktidara “güç” kazandıran panoptikonlar aracılığıyla sağlanmaktayken; 21. yüzyılda, Bauman’ın dediği gibi, sınırları olmayan, akışkan ve bireysel düzlemde mikropanoptikonlar yani akıllı cihazlarla dijital olarak sağlanmaktadır. Artık insanın sadece rasyonelliği değil irrasyonelliği de çeşitli denetim mekanizmalarının, gözetim teknolojilerinin boyunduruğu altındadır.
Yerleşimci sömürgeci bir aktördür İsrail. Yerleşimci sömürgecilik ise bir siyasal projedir ve bir bölgenin yerli halkını yerinden ederek onun yerine başkalarını yerleştirmeyi amaçlayan, sömürgeciliğe dayalı bir baskı sistemidir.
Hamdi Yazır Tefsirinden Kavramsal İzdüşümler
Hamdi Yazır tefsirini yetmişli yılların başında okumaya başlayınca, tam dokuz ay hiç ara vermeksizin, mektebi filan da unutarak, adeta zorunlu ders gibi aralıksız sürdürmüştüm. Aynı tarihlerde tefsirden birinci elden öğrendiklerimi de arkadaşlarım arasında, değişik vesilelerle buluşmalarımızda aktarmaya başlamıştım. Anlattıklarım mevcut geleneksel din anlayışına büyük ekseriyetle muhalif düşmekteydi. Benim arkam sağlamdı. Söylediklerime karşı duranlara tefsirin adını andığımda şöyle bir duraklıyor, düşünmeye başlıyor, muhtemelen benim anlamadığıma yoruyorlardı. Fakat asla kaynağına bakma ihtiyacı duymuyorlardı. Genetik ezberleri, alışkanlıkları ve korkuları buna mani oluyordu. Dinden çıkma, iman ve nikâhlarının düşme endişesiyle ürperenler bile vardı. Çünkü onların üzerinde de, neredeyse bütün muhafazakâr kesim için bu tefsirin otoritesi tartışılmazdı. Herhangi birisinin tefsiri okuduğunu sanmıyorum. Ayrıca tefsiri tek başına önüne alarak okuma cesaretleri olduğundan da kuşkuluydum. Korkuluyordu çünkü Kur’an okumaktan.
Muhafazakâr çevrelerde sıklıkla bulunuyordum üniversite hayatımda. Oralarda İslami meseleler gündeme geldiğinde, bunun bir ihtisas sahası olduğu düşünüldüğünden, umumiyetle Yüksek İslam Enstitüsü talebelerinin konuşması bekleniyordu. Benim gibi imam hatip mezunu bile olmayan, ihtisasın dışındaki kimselerin İslami meseleleri konuşması hoş karşılanmaz hatta bunlar aforoz edilirdi. Defalarca yaşadığım benzer hadiselerden birisinde, yine ezber dışı şeyler konuşmuş olmalıyım ki, kalabalık bir gurubun arasından bana itirazlar yükseldi. Ben onları rahatlıkla cevaplandırırken, benimle baş edemeyeceklerini anlayan itirazcılar bu sefer sordular: Kardeş sen nerede okuyorsun? Sordukları benim resmi mektebimdi, üstelik bunu soranlar durumumu biliyor, beni bununla mat etmeye çalışıyorlardı. Bir İslami mektepte okumadığıma göre İslami meseleleri konuşma salahiyetim olmamalıydı onlara göre. Fakat ben sualin altında kalmadım, cevabım şuydu: Ben Elmalılı Hamdi Yazır Fakültesi üçüncü sınıfında okuyorum demiştim. O sıra demek ki üçüncü cildi okuyormuşum. İtirazcılara verdiğim bu cevap bir süre İstanbul’un beni tanıyan muhitlerinde bazen menfi bazen müspet epeyce zaman konuşulmuştu.
Ciltleri şimdilerde yeniden karıştırdığımda koca âlime itirazlarımın da bulunduğunu okuyarak kendi kendime tebessüm ediyorum. Yanıldığım, iyi anlamadığım noktalar da yok değil. Fakat yine Rabbime hamd ederek söylüyorum ki itirazlarımın büyük kısmı, hâlâ, bugün bile taşıdığım kanaatlerle aynıdır. Oralarda yirmili yaşlarımdaki kendimi tebrik bile edebilir, bana bu idraki/anlayışı ikram eden Rabbime şükrümü, becerebilirsem, sonsuz tutmak isterim.
İtirazların bir kısmını benim eserlerimi okuyanlar anlayacaklardır; merhum üstat Elmalılı Hamdi Efendi, olabildiğince esnek ve mutedil bir Osmanlı Türkçesi kullanmış, tarih boyunca Müslümanların ihtilafa düştükleri hususlarda katı davranmamış, her görüşü iyi kötü hatırlatmaya çalışmıştır. Hazreti Peygamber’in ay’ı parmaklarıyla ikiye bölmesini anlatan hadis iddialı metinleri itirazsız benimsemiş görünmesi, Miraç hadisesinde de klasik görüşü sanki tartışmasız aktarması, o gün de bugün de itiraz ettiğim noktalardandır. Ancak en fazla anlamadığım, bundan sonra okuyacak kimseler için de ikaz mahiyeti taşısın diye göstermek istediğim husus, Türkler hakkında uydurulmuş kimi hadislere yer vermesiydi. Acaba bunu konjonktürel düşünmek mümkün müydü; olabilir. Nitekim hocamız benzer tutumunu, şöhreti, hakikatini çoktan aşmış bulunan, Konstantiniyye Hadisi üzerinden de göstermişti. Ben o sahifelere itiraz şerhleri koymuşum.
Elmalılı Hamdi Yazır üstadın bu eseri, dili itibariyle epeyce ağır Osmanlı Türkçesine sahiptir. Yeni neslin onu lügatsiz okuması zordur. Bütünü okumak ise belki ilimde derinleşmek isteyenlerin işi olacaktır. Bu sebeple dileğim odur ki genç insanlar, en azından bu eserin birinci cildini, bir lügat rehberliğiyle okusunlar. Birinci cildin şöyle bir avantajı vardır; üstat orada İslam ve Kur’an kavramlarına sıra geldikçe, onların evvela en sahih manalarını aktarıyor. Sonraki ciltlerde artık buna lüzum kalmıyor. Akıl, din, iman, İslam, takva, hikmet, tevhit, şirk, ilim, zan, fıkıh, millet, şeriat, veli, nefs, küfür, vahy, tövbe, dua, şefaat bu kelimelerin en önemlileridir. Üstadın başvurduğu kaynağın ilki ise bütün İslam âleminde otorite kabul edilmiş bulunan, Zemahşeri’nin Keşşaf adlı tefsiri ile Ragıp İsfahani’nin El-Müfredat adlı Kur’an lügatidir. Başka kaynakları, siyer ve hadis metinlerini de kullanmıştır ancak bu iki eser, hocamızın müracaatları arasında en sıklıkla göze çarpmaktadır.
Birinci cildin girişindeki notlardan kimi aktarımlarla esere giriş yapalım. Elimizdeki eseri Kur’an’ın kendisi sanmayalım diye ilk ikaz şöyle başlar: Düşünmeli ki Kur’anı tefsir etmek üzere Peygamber’in irat buyurduğu hadise bile Kur’an denemez, denirse küfrolur. Tüyler ürperten bu ifade hocamızın titizliğini, ilmi otoritesi ve cesaretini gösteren harika bir tespittir. Devamında der ki: Okuyanlardan tekrar tekrar reca ederim ki Kur’an’ı bu yazdıklarımdan ölçmeye kalkmasınlar.
Tefsire girişi sağlam kılsın diye hocamızın kaynak göstermeksizin hadis namıyla aktardığı, besbelli kendi meramını güçlendirmek maksadına matuf bir başka uzun alıntıyla ben de ona destek olmak isterim:
Hadis: İleride muzlim gece kıtaları gibi fitneler olacak (olabilir m.ö.m.) (Ondan kurtuluş) Allah’ın Kitabı’ndadır. Onda sizden evvelkilerin haberi, sizden sonrakilerin haberi ve şimdikilerin hükmü vardır. Onu zorla terk ettirenin belini kırar. Keyiflerin sapıtmamasına, reylerin dağılmamasına yegâne sebep odur. Ulema ondan doymaz, muttakiler ondan usanmaz. Onun ilmini bilen ileri gider, onunla amel eden ecir alır. Onunla hükmeden adalet eder. Ona sıkı sarılan doğru yola hidayet bulur.
Evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini arayan Kur’anı incelesin.
Allah indinde Kur’an’dan efdal hiçbir şefaatçi yoktur; ne Peygamber ne de melek.
Dini Hak’kın mahalli akıl sahipleridir. Dinin şartı akıl ve ihtiyardır, din vaz’ı İlahi, diyanet kesbi beşeridir; Hak bir olduğu gibi akıl için de yol birdir.
Tefsirin neredeyse bütün esprisi işte şu kısacık alıntı cümlelerinde yatmaktaydı. Ben, işte bu sebeptendir ki tefsiri bütün ömrüm boyunca mühim bir kaynak ittihaz ederek hep yanı başımda bulundurdum. Ömrüm sağlam bir imanı anlamak ve yaymak üzerine kuruluydu. Tefsir de her vesileyle İlahi Vahyin adeta temel esprisinin üzerine yüklendiği hususu tevhid ve şirk arasındaki ayırımda görüyor, gösteriyordu. Diyordu ki:
Âlemde gerek tabi ve gerek ahlaki ne kadar şer tasavvur edilirse, hepsinin kökü çokluk, çoğunluğa uymak ve şirktir. Bu da Hak’kın kemali vahdeti icabıdır.
Tefsirin sahifeleri arasına girildikçe, düşünen insanın kalbini okşayan, ferahlatan, sağlam bir tatmine ulaştıran değerlendirmeler ardı ardına karşınıza çıkacaktır. Din, ibadet, fıkıh, iman, yakin nedir görülecektir. Mesela konumuz hürriyet ise bakalım ne diyor Elmalılı hocamız:
Lisanı İslam’da hürriyet, hukukuna malikiyet diye tarif olunur, bunun zıddı hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir (kölelik). Aslı hukuk ise vaz’ı ilahidir. Kendi rızası olmadan hukuku elinden alınan esir, köledir. Hak’tan başkasına kulluk edende hürriyet aranmaz. Hürriyet vehbi olarak, hayat kesbi olarak da kişiyi iman sahibi kılan vaz’ı ilahidir.
Delil derken de kâinattaki her bir mahlûk ile beraber bizzat insanın kendi bünyesini sayarız evvela. Ardından düşüncemize rehber olacak İlahi Vahiy gelir. Üstat Her delil, medlulünün bir veçhini haiz olduğu için delildir diyerek meseleyi daha vazıh hali getirir. Delil bir gösterendir, neyi gösteriyor ve anlamlandırıyorsa, gösterdiğinin, anlamlandırdığının bir yönünü, bir yüzünü de kendisinde taşıdığı biliniyor. Öyleyse iman hususunda insanoğlunun delili evvela akletme melekesi, bizzat kendisi, akletmenin merkezi olan kalp ve elbette Allah’ın okunan ve okunmayan ayetleridir. Devamında İman yakindir diyerek yakini tanımlar: Olguya uygunluk, bütün kuşkulardan kurtulma, sağlam ve sabitlik ve de ihtimali ortadan kalkmış ilim olarak anlatır. Böylece iman aynı zamanda kelimenin tam anlamıyla ilim de olmaktadır.
İlmin, kişinin sahih manaya ulaşması şeklinde tarifine doğru yol alırken, burada, birinci menzilin şuur olduğunu söyler. Şuursuz sefihleri, Bakara suresini açarken, Allah’ın insan bile saymadığını yazar. 13. ayetin meali olan bu ifade, yeryüzüne hepimizin, Peygamberler dâhil, birer beşer olarak geldiğimizi, insaniyetin ise kazanılan bir değer olduğunu öğretir:
“Onlar ki gayba iman ederler” ayetinde olduğu gibi hislerle şahitlik edilenden evvel doğrudan doğruya akli ve kalbi olan gaybe ve hakikatin kaynağı bulunan vahdeti Hak’ka dayandırarak ruh-u insaniyi meselden hakikate, temsilden tahkike yükseltmiştir. Kur’an bu ilerlemeyi temin için hakikatleri akli ve kalbi birer kıymet olarak sabit biçimde beyan ve tebliğ etmiştir. Sonra o makul hakikati temsillerle de insan zihnine yakınlaştırıp telkin etmiştir.
Görüldüğü gibi üstat, akıl dediği her yerde kalbi de işin içerisine koyarak yine bir Kur’an hakikatini öğretmeye çalışmaktadır. O da Hac suresi 46. ayeti kerimesine dayanır.
Benim tefsirden öğrendiklerim arasında bana ilginç gelen bir başka yaklaşım, onu okumadan önce pek düşünmediğim, düşünsem de çözüme ulaştıramadığım bir meseleydi. Malum çok şiir okuyordum. Nazım Hikmet’in, muhafazakâr çevrelerce en fazla tepki çeken şiirinde bir bölüm şöyleydi: Yârin yanağından gayrı her şey ortaktır. Komünizmin temel iddiası olan özel mülkiyet karşıtlığının minik bir terennümüydü bu dize. Benzer bir mana mubah kavramının açılımıyla tefsirde karşıma çıkmıştı:
Nüfus ve ırz-u namustan maada eşyada aslolan ibahedir. Nefs ve ırzda ise aslolan hürmettir. İnsanlar, insan için yaratılmadığından birbirine mubah değildir.
Çıkardığım neticeye göre, evvelden beri bildiğimiz hakikat varsa o da yine tabiatın ve insan tekinin bizzat kendisine zimmetlendiğidir. Zimmet bir yükümlülük, sorumluluktur. Öyleyse tabiatın da insan tekinin de kendisini rastgele tüketmesi, kullanması, sorumsuzca savurması mubah değildir, caiz değildir, doğru değildir. Mubah olmadığı için de mesela intihar haram kılınmıştır. Çünkü bu zimmete muhalefettir.
Tefsirde bazı temel ilkeler bulunmaktaydı. Onları kendi lisanıma aktararak özetlemeye çalışacağım. Fıkhi/ameli hususlarda kişi bir galip zanna erişmişse artık onun için bu davranış zorunluluk ifade eder, bundan kaçınmamalıdır. Çünkü eylemsizlik yoktur. Şefaat edecekler ümidiyle insanların nebilere, velilere, kabirlere, türbelere yönelmelerini, Allah’a isyan sayılabileceği için doğru bulmaz. Peygamberlerin ancak elçilik sıfatıyla getirdiklerini mutlak görerek, onların da kendi içtihatları bulunabileceği, içtihatlarında yanılabileceklerini söyler. Ancak onların, işlemeleri muhtemel hatalarının yine Allah tarafından düzeltileceği bilgisini verir. Bu arada enbiya ve evliyanın ruhlarına tazimin açıkça şirk olacağını yazmıştır. Türbelerde kurban kesmenin yanlışlığına işaret etmiştir. Ve yine vahdet-i vücut gibi felsefeleri de Elmalılı Hamdi Yazır şirk kategorisinde zikreder. Gelenekçi çevreleri, atalarının dini üzerinde yürüyüp, Kur’an’ı ihmal edenleri yine Kur’an ayetleriyle kınar. Duahanlığın çirkin yüzünü ortaya koyarak, Kur’an okuyarak, okuyup üfleyerek, bağırıp çağırarak, yüksek sesle güya dua edenleri, bir sağıra hitap ediyormuş gibi göstererek, şiddetle tenkide tabi tutar. Taklidi caiz görmez ama Delilsiz taklit şer’an caiz değildir demekten de geri durmaz. Delil ele geçmişse uygulamanın artık taklit olmayacağını belki de unutmuştur.
Kanaatimce İslam’ın kendine has anlayışını en iyi anlatan kavramlardan birisi millet kelimesinin etrafındadır. Hamdi Yazır hocamızdan evvel bizler mektepte bu kelimenin, din, dil, cins, ırk, yurt, tarih vb. beraberliği manası taşıdığını öğrenmiştik. Sonraki zamanlarda da milliyetçilik ile şovenizmi ve faşizmi özdeşleştirmiş, milliyetçileri ırkçılar, kavmiyetçiler olarak tanımıştık. Kur’an kelimesi olan millete reva görülen bu çarpıtmayı, tefsirimiz tashih etmekteydi. Evvela Küfür milleti birdir diyerek noktayı koyuyor, mefhumun muhalifinden İslam milleti birdir manası hemen anlaşılıyordu. Nitekim son Allah Resulüne Kur’an De ki ben hanif olan İbrahim milletindenim ihbarında bulunur. Buradaki millet kavramından, sosyolojik manada bir toplumun bağlı bulunduğu dini, şeriatı, yolu, dünya görüşünü çıkartıyoruz. Millet ile din ve şeriat kelimesi eşanlamlı kelimeler olarak karşımıza çıkmaktadır. O vakit bütün Müslümanlar İslam milletinin bir ehli ve İslam milliyetçisidirler.
Tefsirin TBMM tarafından, laik, Kemalist bir rejimin onayıyla sipariş edilerek yaptırıldığı biliniyor. Normal şartlar altında Elmalılı Hamdi Yazır hocamızın bunu gözeterek bir dil kullanması, halifeliği ortadan kaldırmış, bir süre sonra anayasasından din maddesini de çıkartmış bir zihniyet karşısında tedbirli olunmalıydı. Din, millet, şeriat, hilafet gibi hususlarda orta bir yol tutulmalıydı, diye düşünülebilir. Hayır, üstat asla böyle bir tutumun sahibi değildir. Söylenmesi, yazılması gereken Hak olarak ne varsa hiç birisini bırakmamış, olanı olduğu gibi aktarmıştır. Hem de çoğu yerde ısrarla beşeri kanun ve hukuklara rağmen Müslümanların Hak’ka bağlı bir hukuk nizamına mensup bulunduklarını sakınmadan yazabilmiştir.
Millet meclisinde, toplumun dini ne olmalı sualinin bile sorulabildiği bir devirde, böylesi bir cesaret az değildir. Medrese, tekke ve zaviyelerin kapatılması, hilafetin ilgası, ezanın Türkçe okutulup, Kur’an ve Arapça öğreniminin yasaklanması düşünülürse, hocanın tavrı daha bir değer kazanacaktır. Ayrıca din tıpkı Batı’da olduğu gibi artık sadece bir maneviyat meselesi olarak algılanacak, onun siyaset, hukuk ve içtimai telakkileri unutturulacak, yok sayılacaktır. Meclisteki nutuklarda bunlar söylenirken Elmalılı Hamdi Yazır şu ifadeleri tefsirine almıştır:
Feyzi İslam, silahsız olarak yalnız maneviyatı mücerredeye münhasır olsaydı, Fahri Risaletin silah istimal etmesine ve Kur’anın kıtal emirleri vermesine lüzum kalmazdı.
Güya akılcı, bilimci, çağdaş geçinenlere İslam’ın temel bir ilkesini bir şamar gibi yapıştırmıştır: Akıl, enbiyadan evvel bir resulü ilahidir. Kimin akılcı olduğunu görsünler isteyerek adeta onların gözüne sokmağa çalışmıştır. İşbu cesaretini anmadan geçmek haksızlık olurdu.
Ve yine kader ve tevekkülü yanlış anlayarak, yapılması gereken işlerde beklentileri Allah’a havale eden zihniyetle adeta mücadele etmiştir tefsirinde. En büyük zulmün Allah’a ortak koşmak olduğunu zaten Kur’an söylemektedir. Ancak mesela Allah’a iftira etmenin, Allah elçisinin söylemediğini, söyledi diye göstererek söz uydurmanın da şirkin bir cinsi olduğunu vurgulamıştır. İşte tam bu arada o tuzak kuranlara cevap mahiyetinde şöyle yazmıştır: Mucize talebi şiarı küfürdür, kudreti Hak’kı imtihan sevdasıdır.
Tarih boyunca Müslüman kelamcılar arasında tartışılan ahiret hayatı, cennet ve cehennem, ölüm, ruh ve beden gibi hususlarda da özellikle benim kalbimi rahatlatan görüşlerin sahibidir üstat. Evvela Araf suresindeki, insanın yaratılmadan önceki ahvaline işaret koyan ayetlere, o güne kadar kalubela istiaresine dönüştüren yorumlardan epeyce farklı bakmaktadır. Eski yorumlarda, insan bedeninin öldüğü, ruhun ölmediği gibi bir anlayış yaygındır. Üstat Ruh baki değil ölümlüdür der. Anlaşılan odur ki insan bütünlüğünü tıpkı Batılılar gibi düalist bir mantıkla, ruh ve beden diye ikiye ayırma taraftarı değildir. Bu bakımdan insan öldü mü bütünüyle, her yanı ve yönüyle ölmüş demektir. Kıyamet sonrasında dirilirken de aynıyla her yönüyle dirilecektir. Hocanın fikri, tefsiri bu istikamettedir beni de ikna etmiştir.
Kadın erkek ayırımı noktasındaki görüşleri de gelenekten uzaktır. Geleneksel kültür Kitab-ı Mukaddes’ten etkilenerek, kadının, erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığından tutun da cennette yenilen meyvenin elma olduğu iddiasına kadar, İslam’ın ruhundan uzak düşmüştür. Hele ki Osmanlı coğrafyasında haremlik selamlık müessesesi, esir, köle, cariye, gözde gibi kadın merkezli hususlardaki uygulama çarpıklığı, kadını insan ötesi salt bir cinsiyet objesine indirgemiştir. Müellif noktayı şöyle koymuştur, hem Batı hem Doğu anlayışına karşı bir farklı bakıştır onunkisi: Dişi, erkeğin aynı veya misli değil, mukabili, muadili, eşidir.
İslam’ı terör ve şiddeti körükleyen, cihadı uluorta öteki toplumlara hayat hakkı tanımamak için sürdürülen bir ibadet zanneden veya İslam’ın içerisinden durumu böyle gösterenlere karşı şöyle yazmıştır: Savaşın gayesi mazlumları zalimlerden kurtarmaktır. Dikkat edilirse burada ne Müslüman ne kâfir sayılmış sadece zalim ve mazlum sıfatı öne çıkartılmıştır. Bu bakımdan İslam cihadı salt öteki zalim toplumlar gibi bir yayılmacılık değil, aksine zulme karşı bir duruş ve adaletin ihyasıdır.
Rüya ilim ifade etmez sözünü tekrar ederek tasavvufi muhitlerin tezlerini çürütürken Kur’an şifadır diyerek bunu baş, diş, karın ağrısına karşı Mushaf’ın maddesini kullanarak yürüten şarlatanları da ifşa eder. Kur’an’ın şifası, onun uygulanmasıyla cehaletin, şirkin, zulmün, batıl itikatların ortadan kalkmasıyla görülecektir idrakine bağlar. Bir takım gösterişçi dindarlara da söyleyeceği sözü vardır tefsirimizin, bilinen ama artık toplumumuzda unutulmuş, unutturulmuş bir hakikati naklederek yapar bunu: farz ibadetleri açık, nafileleri gizli yapmanın Peygamber sünneti olduğunu hatırlatır.
İlgili Yazılar
Yabancılarla Dolu Bir Dünyada Zenofobi ve Birlikte Yaşamının İmkânı Üzerine
Yabancı ile olan ilişkilerin pamuk ipliğine bağlı doğası onun aidiyetsizliğinden gelir. Aidiyetsizlik vurgusu yabancının kökeninedir. Yabancının kökleri, yerlinin mekânsal sınırları dışında olduğundan doğası gereği belirsiz ve öngörülemezdir. Bu nedenle yabancı, bireysel olarak değil belli bir tipte yabancı olarak algılanır.
Müslüman Zihnin Daralmasındaki Toplumsal ve Siyasal Sebepler
İslam dünyasında zihni daralmaya yol açan belli başlı faktörleri şöyle sıralayabiliriz:
1. Dinin Araçsallaştırılması
2. Ulusalcılık
3. Araçsal Metinlerin Kutsallaştırılması
4. Laiklik ve Deizm
5. Mezhepçilik
İçtihad Kapısı Kapalı mıydı Gerçekten, Ya da Hangi İçtihad?
İçtihad konusunun günümüzde yeterince tartışılmaya açılmaması, gündeme getirilmemesi, getirilse bile oldukça yüzeysel söylemlerle geçiştirilmesi konunun önemini korumakta, araştırılma ihtiyacını muhafaza etmektedir. Buna ilaveten içtihad kapısı konusunda net ilkelerin belirlenememiş olması kafa karışıklığına neden olmakta, literatürün yetersiz olması da meselenin farklı anlaşılmasına neden olmaktadır.
Panoptikon ve Varolmanın Dayanılmaz Ağırlığı
Gözetim, 18. yüzyılda, fizikî sınırların, duvarların, kamu mekânlarının ve şehrin bir kısmını içeren ve düzenin sağlanması için iktidara “güç” kazandıran panoptikonlar aracılığıyla sağlanmaktayken; 21. yüzyılda, Bauman’ın dediği gibi, sınırları olmayan, akışkan ve bireysel düzlemde mikropanoptikonlar yani akıllı cihazlarla dijital olarak sağlanmaktadır. Artık insanın sadece rasyonelliği değil irrasyonelliği de çeşitli denetim mekanizmalarının, gözetim teknolojilerinin boyunduruğu altındadır.
Yerleşimci Sömürgeci İsrail’in Kültürel Kodları
Yerleşimci sömürgeci bir aktördür İsrail. Yerleşimci sömürgecilik ise bir siyasal projedir ve bir bölgenin yerli halkını yerinden ederek onun yerine başkalarını yerleştirmeyi amaçlayan, sömürgeciliğe dayalı bir baskı sistemidir.