Epeyce zamandır İslamcı aktivist ve entelektüeller İslam’ı bir ‘din’ olarak görmeyi bilinçli olarak terk etmiş görünüyorlar. Hatta böyle görenlerin İslam’ı tam anlamadıklarını veya kasıtlı olarak daraltmaya ve zayıflatmaya (örneğin Hıristiyanlık gibi bir din olarak göstermeye) çalıştıklarını düşünüyorlar. Çünkü onlara göre İslam’ı din olarak görmek onun bir “dünya nizamı” (da) olduğunu veya böyle bir nizam getirdiğini göz ardı veya inkâr etmek demektir. Zaman zaman ideoloji, siyaset, ekonomi, sanat, edebiyat vs. gibi kelimelerin başına bir sıfat olarak İslam’ı getirerek (İslami siyaset, İslami ekonomi vs.) yapılan; daha çok da İslam siyaseti, İslam ekonomisi gibi isim tamlaması şeklinde ortaya çıkan kullanımlar da bu yaklaşımın tezahürleridir. İyi niyetinden şüphe etmeye hakkımızın olmadığı bu yaklaşımın altında da İslam’ın örneğin Hıristiyanlıktaki gibi din ile dünyayı ayırmadığı, dünyanın/hayatın muhtelif veçhelerini düzenleyen kurallar da koyduğu inancı yatmakta ve bu yönüyle İslam öteki ideoloji ve sistemlerin (kapitalist, sosyalist, demokratik, liberal, vs.) karşısına konularak, onlarla mukayese edilerek ve adeta rekabete sokularak daha âdil, üstün, insani, vs. olduğu ispat edilmeye çalışılmaktadır.
Oryantalizm genel başlığı altında toplanan, Batılıların Doğu ve özellikle İslam ve İslam toplumları hakkındaki anlatılarına yöneltilen eleştirilerin başında, oryantalistlerin İslam toplumlarını kendi ölçülerine göre tanımladıkları, daha doğrusu, İslam, İslam toplumu veya İslam’ın herhangi bir spesifik veçhesi hakkındaki değerlendirmelerinin gerçeği değil, kendi menfi, aşağılayıcı, saptırıcı İslam algılarını yansıttığı ama bunu da tarihsel bir gerçeklik olarak sundukları şeklinde özetlenebilecek itirazlar gelmektedir. Bu eleştirilerin içerdiği önemli bir nokta da din ile dünyayı ayıran, dini, bir inanç ve ibadetler bütünü olarak tanımlayan seküler yaklaşımların İslam’ı da bu şekilde konumlandırdıkları, onu dünyaya ilişkin talep ve iddialarından soyutlayarak herhangi bir din konumuna indirgedikleri düşüncesidir.
Müslüman entelektüel ve aktivistlerin İslam’ın sadece bir din değil, aynı zamanda bir dünya nizamı olduğunu göstermeye çalışmaları da bu indirgemeci, daraltıcı yaklaşıma bir cevap olarak görülmektedir.
Oryantalist seküler yaklaşımlara yöneltilen bu eleştiri ve itirazların iki noktadan tartışmaya açık olduğunu düşünüyoruz. Birincisi, İslam’ın hem bir din hem de bir dünya nizamı olduğu şeklindeki ya da bu anlama gelen açıklamaların, aslında tam da söz konusu seküler/oryantalist bakış açısının genel olarak din özel olarak da İslam’a dair tanımlamalarını esas aldıklarını; kısacası, karşı çıkılan din-dünya ayrımının bu açıklamalara içkin olduğunu iddia ediyoruz. Bu tür bir yaklaşım, dinin bir inanç ve ibadetler bütünü olduğunu kabul etmekle birlikte, İslam’ın böyle olmadığını, onun hem bir din hem de dünya nizamı olduğunu iddia etmek anlamına gelmektedir. Ancak İslam’ı bu şekilde savunmanın altında sözünü ettiğimiz seküler din anlayışının yattığı açıkça görülmektedir.
İkinci olarak, İslam’ı bütün veçheleriyle saf, hakiki bir ‘din’ olarak görür ve bütün öğretisini bu tanım üstüne bina edersek, daha doğru bir tanımlama yapmış olacağımızı düşünüyoruz. Bir ‘din’ olarak İslam’ı iki temel unsurla tanımlayabiliriz: Birincisi, bir yaratıcının (Hâlik); mutlak bir eğitici, yönlendirici ve yol göstericinin (Rabb) ve yegâne norm koyucunun (İlah) varlığına inanmak; ikincisi ise, ‘öteki dünya’nın var olduğunu ve bu dünyada yapıp edilenlerin hesabının öteki dünyada görüleceğini kabul etmektir.
İslam dininin ana çerçevesi içinde yer alan diğer bütün inanç ve eylem formları bu iki temel inancın türevleri, sonuçları, mantıkî ve ahlâki icapları olarak görüldüklerinde daha açık bir anlam kazanmış olurlar.
Bu anlamların bütünleşmesiyle tamamlanmış olan dinin genel çerçevesi, insan, dünya, kozmik âlem birimlerinin oluşturduğu yaratılmışlar alanını bir bütün olarak kapsamakla birlikte, İslam’ın çağrısının ana muhatabı ‘insan’dır: Kozmik âlemin bir parçası olan dünya üzerinde (yeryüzünde) var olan ve yaşayan ‘insan’.
İnsan teki, İslam’ın yukarıda vurguladığımız iki temel inancının yegâne muhatabı olduğu gibi, eylem alanıyla ilgili bütün emir ve yasaklarının, uyarı ve öğütlerinin de ana muhatabıdır. İnsan, tek başına bir şahıs (birey) olarak yüklendiği “iman ve salih amel” sorumluluğunun yanında, bir aile ferdi (ebeveyn, evlad, eş), bir topluluk mensubu, iktisadi aktör, çalışan veya çalıştıran, yönetici veya yönetilen vs. olarak da muhtelif haklara ve vecibelere sahip veya muhatap bulunmaktadır. Görüleceği gibi, bu geniş yelpazenin her bir parçasında insan farklı konum ve statülere sahip bulunmakta ama her durumda temel muhatap olarak merkezde yer almaktadır. O halde, İslam’ın ‘dünya’ya ilişkin mesajları, öğütleri, uyarıları, sınır ve kuralları, ‘insan’ın başta yaratıcısı ile, sonra da kendi vicdanı, hemcinsleri ve çevre/tabiat ile olan ilişkileriyle bağlantılıdır ve bu genel ilişki düzeninin bütününü olduğu kadar tek tek her birini de muhatap almaktadır. Başka bir deyişle; İslam’ın bu somut, dünyevi alanları içindekilerden bağımsız olarak düzenlemekten çok, bu ilişki alanlarının içinde yer alan insanın her bir alandaki tavır ve davranışlarını, haklarını ve vecibelerini ilkesel bazda düzenlediğini söylemek daha makul bir açıklama olarak görünmektedir.
Bu açıdan baktığımızda, Kur’an vahyinin önemli bir bölümünü oluşturan yaratılış kıssaları ve ‘iman’ meselesiyle ilgili çağrı ve mesajların ‘insan cinsi’yle ilgili olduğunu; vahyin geri kalan kısmının muhatap aldığı ‘insan’ın ise, soyut bir birim olmaktan çok, tarih içinde var olan, belli geleneklere, alışkanlıklara ve bağlılıklara sahip bulunan, belli ilişki düzenleri içinde yer alan somut, yaşayan, tarihsel bir varlık olduğunu görürüz. Bu gerçeklik, vahyin evrensel özünü yakalamak ve onu bütün zamanlara taşıyabilmek için söz konusu tarihselliği kavramamızı zorunlu kılmaktadır. Kısacası, tarihe bakmak, vahye muhatap olan insanı bu tarihselliği içinde ele almak, vahyin ve insana yönelik vaadlerinin evrenselliğini kavramak için şarttır.
Kur’an vahyinin önemli bir kısmını teşkil eden geçmiş kavimlerin akıbetleriyle ilgili kıssaların da yukarıda belirttiğimiz gibi, söz konusu kavimlerin yönetim biçimleri, ekonomik ve toplumsal düzenleri, maddî teçhizatları vs. ile ilgili olmayıp mensuplarının inanç ve ahlâk zaafları veya sapkınlıklarıyla ve bunun muhtelif alanlardaki menfi tezahürleriyle ilgili olduğunu biliyoruz. Bunları anlatmaktan maksat ise, açıktır ki, tarih bilgisi aktarmak değil, muhatap aldığı insanları, geçmiş kavimlerin mensuplarının yaptıklarından veya yapmadıklarından ders almalarını sağlayarak, sahih bir inanca ve salih bir amele davet etmektir.
Bu davete icabet etmenin kazanımlarıyla ilgili mesajlar da yine insan tekini muhatap almaktadır.
“İman ve salih amel”, iyi ve güzel olanı yapıp kötü ve çirkin olandan uzak durma, adalet ve ‘ihsan’dan ayrılmama, güzel öğüt ve hikmetle muamele etme vs. gibi muhtelif buyruklar doğrudan insanı, bireyi hedef almaktadır.
Bunlara uymanın karşılığı da insanın bu dünyada ve öteki dünyada huzur ve mutluluğa kavuşması, iyilik ve güzelliklerle buluşmasıdır. Zerre iyilik ve kötülük yapan insanın bunun karşılığını mutlaka göreceği; kişinin karşılaşacağı her iyilik ve kötülüğün onun yapıp ettiklerinin bir sonucu olduğu; terazisi dolu olanların öteki dünyada vaadedilen güzelliklere erişeceği, boş olanların da haber verilen acı ve ıstıraba maruz kalacağı şeklindeki ilahi mesajları hatırlarsak, vahyin kimi muhatap aldığını daha iyi görmüş oluruz.
Bütün bu mesajlar, öğüt ve uyarılar, kıssalar ve temsiller, Müslüman olmanın, Müslüman kimliği taşımanın vaad edilen iyilik ve güzelliklere ulaşmayı garanti etmediğini de göstermektedir. Günümüzde Müslümanların içinde bulunduğu acıklı durum da zaten bu vaadlerin gerçekleşmediğini kanıtlamaktadır. Peki, vaadlerle gerçekleşme arasındaki bu mesafe bir bilgi eksikliğinin mi sonucudur, yoksa başka şeylerin mi? Yani yukarıda aktardığımız ilahi mesajlar yüzyıllar boyu çeşitli yollarla (vaazlar, kitaplar, ilmihaller, dersler, zikirler vs.) Müslümanlara aktarılıp durduğu halde sonucun değişmemesi, hatta daha da kötüye gitmesi ve bu kötülüklerin söz konusu mesajları en fazla dillendiren kesimlerde daha da fazla görülmesi, bilgi meselesinden başka bir meseleyle karşı karşıya olduğumuzu göstermez mi?
Bu durumun bir iman zayıflığı veya inanmış görünme (nifak) meselesi olarak görülmesi, başka bir deyişle, imanın takviye edilmesiyle (Türkiye’deki bir grubun bir zamanlar sıkça kullandığı “tahkik-i iman” retoriğini hatırlayalım) söz konusu mesafenin kapatılabileceğinin iddia edilmesi veya düşünülmesinin de meseleyi açıklayabildiğini ve durumu düzeltebileceğini söylemek mümkün değildir. İman-amel ilişkisi konusunda geçmişte yaşanan tartışmaların da günümüzdekine benzer şartların ürünü olduğunu biliyoruz. Bilgi ve inanç ile eylem arasındaki mesafenin açılmasının ilk işaretlerinin ortaya çıktığı bir ortamda, belki de bu mesafeyi kapatmanın bir çaresi olarak başlatılan bu kelami tartışmaların mü’minlerin pratik hayatına yön vermekten, söz konusu mesafenin kapatılmasına katkı yapmaktan çok, spekülatif bir mahiyet arz etmesi, aynı tartışmalara yeniden dönmeyi ve çözümü orada aramayı faydasız bir iş haline getirmektedir. Esasen tamamen içsel bir durum olan imanın gerçekliği ve sağlamlığı üzerinden meseleye yaklaşmak, büyük acılara sebep olma potansiyeli taşıyan keyfi tutumlara, keskin ayrışmalara, zulümlere, “tekfir” kampanyalarına kapı açacaktır. Müslümanların tarihi, hepimizin bildiği gibi, bu durumun vahim örnekleriyle doludur.
Bu meseleyi anlamaya katkı yapacağını düşündüğümüz iki husus üzerinde imal-i fikr etmek, belki de daha detaylı çalışmalara ve gayretlere kapı açabilir. Birincisi, yukarıda değindiğimiz, sorumluluğu doğrudan Müslüman birey üzerinden (ve dolayısıyla herkesin birey olarak kendisi üzerinden) alıp, devlet, cemaat/tarikat, toplum, hükümet, okul vs. gibi kurumsal yapı ve araçlara devretmek; çözümü bu kurumsal yapı ve araçlarda aramaktır. Başka bir deyişle, herkesin kendisini değil de bu yapı ve araçları düzeltmeye, onları “İslamileştirme”ye çalışması veya onların varlığından medet ummasıdır. Günümüz İslamcılığının mesaisinin büyük kısmını Müslüman bireyin yukarıda belirttiğimiz ilişkiler bütünü (aile, toplum, çevre vs) içinde yüklendiği sorumluluklarının bilincine varması ve gereklerini yerine getirmesi için sarfetmek yerine, kurumsal yapıların tanım gereği nominal olan İslamiliğini gerçekleştirme iddiasına yöneltmesi, hem egemenlik ve iktidar odaklı bir zihin durumunun idealleştirilmesine hizmet etmekte, hem de ahlâki sorumlulukları öncelikler sırasının arkasına atarak, elde edilmesi hedeflenen kurumsal gücün ahlâki meşruiyet zeminini de kendi eliyle zaafa uğratmaktadır. Sonuçta kurumları insanlar yöneteceğine, “güç tekeli”ne sahip bulunan kurumların uymaları gereken ahlâki ve hukuki sınırlar, onları yöneten insanlar tarafından çizileceğine göre, bu kurumlar ‘İslami’ sıfatını taşısalar da sahip oldukları kurumsal otoritenin İslam adına güç kullanan insanlar tarafından kullanılması, ortaya ahlâki ve hukuki açıdan denetimsiz, kontrolsüz bir gücün çıkması kaçınılmaz olacaktır. Nitekim günümüz dünyasında “İslam devleti” yaftası taşıyan devletlerin veya dindarlıklarını öne çıkaran siyasetçiler tarafından kurulup yönetilen hükümetlerin yönetilenlerle olan ilişkilerindeki sorunlar…
İkinci husus, ‘bilgi’ meselesiyle ilgilidir. Yukarıda Müslümanların birey olarak taşıdıkları sorumluluklar hakkında bilgisiz olduklarının yahut bilgilenme araçlarının eksik ve yetersiz olduğunun söylenemeyeceğini vurgulamıştık. Bu sebeple, yüzyıllarca yapıldığı gibi, “Allah bunu emrediyor, şunu yasaklıyor.” benzeri vaaz ve nasihatlerin artırılması, ilmihallerin/risalelerin daha çok yazılıp okunması, (dinî) bilgi vermeye dönük eğitim ve öğretim kurum ve araçlarının kurulup çoğaltılması gibi yolların, çocukların ve gençlerin eğitimi için faydalı veya zaruri oldukları açıksa da tek başlarına içinde bulunduğumuz duruma cevap teşkil edeceklerini düşünmek iyimserlik olacaktır. Esasen son yarım yüzyılda Türkiye’de ve nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan diğer ülkelerde bu yollara sıkça başvurulduğunu ama dinî bilginin artmasının, bırakın geniş halk kesimlerini, bundan yararlandığı varsayılan insanların dahi hayatına yansımasının pek umut verici sonuçlar vermediğini görmekteyiz. Bunu söylerken bilginin kalitesini de (sahihliğini ve doğruluğunu) tartışmak gerektiği düşünülebilir. Böyle bir sorunun bulunduğu açık olmakla birlikte, sahih bilgiye sahip olduğunu düşünen (düşünebileceğimiz) entelektüel yahut okur-yazar Müslümanların da bilgi-davranış uyumsuzluğu sorunuyla muallel görünmeleri bu argümanın da fazla tatmin edici olmadığını göstermektedir.
O halde bilginin sahihliği, erişilebilirliği, her çağın ve her şartın insanına hitap kapasitesiyle ilgili bir sorun bulunmadığına göre, bilgi meselesi dediğimiz şeyin başka veçhelerine bakmamız gerekir. Burada kastettiğimiz bilgi, elbette ‘inanç’ ile birlikte var olan bilgidir; yani mesela bir oryantalistin bilgisinden farklı olan, inanç ile iç içe girmiş olan bilgi.
Bilgi sahibi olmak (bilgilenmek) bilişsel yani mental ve entelektüel bir işlemden ibaret değildir. Bilginin anlamını bulması yani akıl ve zihin alanından maddi ve somut alana (tutum ve davranışlara) intikal etmesi, bilişsel bilginin pratik (olgusal) bilgiye dönüşmesiyle mümkündür. Bu da bilginin/inancın davranışlara yön verebilmesi, bilgi ile hayat arasında uyum sağlanması anlamına gelmektedir. Bunun sağlanabilmesi, ‘bilme’nin bir tekil zihinsel işlemler dizisi, yani her olay, tutum ve davranış için ‘bilgi’ye başvurma ameliyesi olmaktan (fetva mekanizmasını çalıştırmaktan) çıkıp neredeyse tabii, spontane reflekslere dönüşmesiyle mümkündür. Bilgi, ancak bu durumda doğrudan hayatı bir bütün olarak -ve akıl baliğ olunduğu günden itibaren- şekillendiren kodlar dizisine, yani bütüncül bir hayat tarzını inşa eden bir kimlik/kişilik harcına dönüşmüş olacaktır. Böylece kişi, hayatın herhangi bir alanında bir karar veya tutum almak istediğinde, genel ilkelerin veya karşılaştığı meseleyle ilgili spesifik kuralın etrafını dolanma ve kendisine bir çıkış yolu (!) arama (ki bunun için fıkıh çok geniş imkânlar sunmaktadır) ihtiyacı duymayacak, böyle bir yola başvurmayı aklına getirmeyerek o genel ve spesifik kuralın öngördüğü hayatın genel çerçevesine riayet etmeyi (Müslümanca bir hayat yaşamayı) kendisine temel ilke edinecektir.
Bunun nasıl sağlanacağı veya neden sağlanamadığı ise ayrı bir meseledir. Konuya giriş mahiyetindeki bu yazının amacı, meselenin önemini ve önceliğini ortaya koymak, kendi Müslümanlığı dâhil Müslümanların durumunu dert edinenleri bu konuya eğilmeye davet etmektir.
Birey olarak kendileriyle yüzleşmeyen, bu ihtiyacı duymayan Müslümanların, İslam’ın insanlığa vaadlerini gerçekleştirme yolunda mesafe katedeceğini düşünmek mümkün değildir.
“İslâm insanlığa ne vadediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakikat sarkacında incelenmiş, ardından İslâm’ın temel kaynakları ekseninde değerlendirilmiştir. Çalışmada, kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, konunun beyanı öncesi doğru bir durum tespiti yapılması zarureti vurgulanmıştır.
Sürekli değişen toplum hayatında yeni sorunların ortaya çıkması doğaldır. Yeni sorunlar ise yeni kuralların kapılarını aralar. Bir hukuk sisteminin söz konusu değişimler karşısında donuk kalması toplumsal çöküşün önünü açar. Bu nedenle toplumdaki değişimlerle birlikte hukuksal normların da değişmesi, yenilenmesi, ortaya çıkan sorunlara çözüm üretmesi gerekir. Bu da söz konusu hukuk sisteminin canlı, dinamik bir yapıda olmasını zorunlu kılar.
İnsanların özgürlük beklentileri hiçbir dönemde bu kadar çok olmamıştır. Tarihe bakıldığında insanoğlunun kimi dönemlerde özgürce yaşadığı kimi dönemlerde özgürlüğünü bir güç sahibine devrettiği, görece daha sınırlandırılmış bir şekilde hayatına devam ettiği görülecektir. Tarih boyunca kitle yönetimi devletlerin önceliği olmuştur hep. Gerek hapishanelerin doğuşu ve gerekse akıl hastanelerinin kuruluşu hatta düzenli eğitim kurumlarının ortaya çıkışı bir yandan başıbozukluğu ve kaosu önlemişken diğer yandan da toplumu sınırlamış, bireylerin tek tipleşmesinin ve onları istenilen şekle dönüştürmenin yolunu açmıştır.
Tarih boyunca toplumların hikâyesi “Nasıl?” ve “Niçin?” soruları ekseninde ilerlemiştir. Değişik dönemlerde farklı isim ve iddialarla ortaya çıkan ideolojiler, hakîkatin inkârı için tahrif kuluçkası olmuştur. Mutlak hakîkat ile bağların kopması keyfîliği beslemiş ve bundan en fazla teolojik söylemler zarar görmüştür. İslâm açısından ise yara alan Müslüman kimlik olmuştur. Keyfîliğin kendisi anlamsızlık iken, aynı zamanda anlamsızlıktan beslenmekle de mâlûldür. Bu yönüyle keyfîlik, hevâ-hevesi ilâh edinmenin sebebidir. Yani keyfîlik, her durumda hakîkatten uzaklaştıran bir illettir. Tarih okumalarının bu eksende ilerlemesinin nasıl bir sonuç doğuracağı ise izahtan varestedir.
İslam dinine göre adalet, Allah’ın sıfatlarından biridir. Adalet, doğru olmak, doğru davranmak, adaletle hükmetmek, eşitlemek gibi mânâlara gelen bir mastardır. Bu kavram doğruluk, hakkaniyet, denge ve düzen anlamlarıyla isim olarak kullanıldığı gibi çok adil anlamında sıfat olarak da kullanılır. Adalet sıfatı, mübalağa ifade eden bir sıfat olup çok adil, asla zulmetmeyen, hakkaniyetle hükmeden, haktan başkasını söylemeyen ve yapmayan, her zaman her şeye karşı adaletli davranan anlamında kullanılmıştır. Zira Yüce Allah, adaletli bir hâkim olup her şeyi hakkıyla gören, işiten, her şeyin içini-dışını, önünü-sonunu bilen ve her şeye hakkıyla gücü yetendir.
İslam’ın Vaadleri İle Müslümanların Hayatı Arasındaki Mesafeye Dair Bir Açıklama Denemesi
Epeyce zamandır İslamcı aktivist ve entelektüeller İslam’ı bir ‘din’ olarak görmeyi bilinçli olarak terk etmiş görünüyorlar. Hatta böyle görenlerin İslam’ı tam anlamadıklarını veya kasıtlı olarak daraltmaya ve zayıflatmaya (örneğin Hıristiyanlık gibi bir din olarak göstermeye) çalıştıklarını düşünüyorlar. Çünkü onlara göre İslam’ı din olarak görmek onun bir “dünya nizamı” (da) olduğunu veya böyle bir nizam getirdiğini göz ardı veya inkâr etmek demektir. Zaman zaman ideoloji, siyaset, ekonomi, sanat, edebiyat vs. gibi kelimelerin başına bir sıfat olarak İslam’ı getirerek (İslami siyaset, İslami ekonomi vs.) yapılan; daha çok da İslam siyaseti, İslam ekonomisi gibi isim tamlaması şeklinde ortaya çıkan kullanımlar da bu yaklaşımın tezahürleridir. İyi niyetinden şüphe etmeye hakkımızın olmadığı bu yaklaşımın altında da İslam’ın örneğin Hıristiyanlıktaki gibi din ile dünyayı ayırmadığı, dünyanın/hayatın muhtelif veçhelerini düzenleyen kurallar da koyduğu inancı yatmakta ve bu yönüyle İslam öteki ideoloji ve sistemlerin (kapitalist, sosyalist, demokratik, liberal, vs.) karşısına konularak, onlarla mukayese edilerek ve adeta rekabete sokularak daha âdil, üstün, insani, vs. olduğu ispat edilmeye çalışılmaktadır.
Oryantalizm genel başlığı altında toplanan, Batılıların Doğu ve özellikle İslam ve İslam toplumları hakkındaki anlatılarına yöneltilen eleştirilerin başında, oryantalistlerin İslam toplumlarını kendi ölçülerine göre tanımladıkları, daha doğrusu, İslam, İslam toplumu veya İslam’ın herhangi bir spesifik veçhesi hakkındaki değerlendirmelerinin gerçeği değil, kendi menfi, aşağılayıcı, saptırıcı İslam algılarını yansıttığı ama bunu da tarihsel bir gerçeklik olarak sundukları şeklinde özetlenebilecek itirazlar gelmektedir. Bu eleştirilerin içerdiği önemli bir nokta da din ile dünyayı ayıran, dini, bir inanç ve ibadetler bütünü olarak tanımlayan seküler yaklaşımların İslam’ı da bu şekilde konumlandırdıkları, onu dünyaya ilişkin talep ve iddialarından soyutlayarak herhangi bir din konumuna indirgedikleri düşüncesidir.
Oryantalist seküler yaklaşımlara yöneltilen bu eleştiri ve itirazların iki noktadan tartışmaya açık olduğunu düşünüyoruz. Birincisi, İslam’ın hem bir din hem de bir dünya nizamı olduğu şeklindeki ya da bu anlama gelen açıklamaların, aslında tam da söz konusu seküler/oryantalist bakış açısının genel olarak din özel olarak da İslam’a dair tanımlamalarını esas aldıklarını; kısacası, karşı çıkılan din-dünya ayrımının bu açıklamalara içkin olduğunu iddia ediyoruz. Bu tür bir yaklaşım, dinin bir inanç ve ibadetler bütünü olduğunu kabul etmekle birlikte, İslam’ın böyle olmadığını, onun hem bir din hem de dünya nizamı olduğunu iddia etmek anlamına gelmektedir. Ancak İslam’ı bu şekilde savunmanın altında sözünü ettiğimiz seküler din anlayışının yattığı açıkça görülmektedir.
İkinci olarak, İslam’ı bütün veçheleriyle saf, hakiki bir ‘din’ olarak görür ve bütün öğretisini bu tanım üstüne bina edersek, daha doğru bir tanımlama yapmış olacağımızı düşünüyoruz. Bir ‘din’ olarak İslam’ı iki temel unsurla tanımlayabiliriz: Birincisi, bir yaratıcının (Hâlik); mutlak bir eğitici, yönlendirici ve yol göstericinin (Rabb) ve yegâne norm koyucunun (İlah) varlığına inanmak; ikincisi ise, ‘öteki dünya’nın var olduğunu ve bu dünyada yapıp edilenlerin hesabının öteki dünyada görüleceğini kabul etmektir.
Bu anlamların bütünleşmesiyle tamamlanmış olan dinin genel çerçevesi, insan, dünya, kozmik âlem birimlerinin oluşturduğu yaratılmışlar alanını bir bütün olarak kapsamakla birlikte, İslam’ın çağrısının ana muhatabı ‘insan’dır: Kozmik âlemin bir parçası olan dünya üzerinde (yeryüzünde) var olan ve yaşayan ‘insan’.
İnsan teki, İslam’ın yukarıda vurguladığımız iki temel inancının yegâne muhatabı olduğu gibi, eylem alanıyla ilgili bütün emir ve yasaklarının, uyarı ve öğütlerinin de ana muhatabıdır. İnsan, tek başına bir şahıs (birey) olarak yüklendiği “iman ve salih amel” sorumluluğunun yanında, bir aile ferdi (ebeveyn, evlad, eş), bir topluluk mensubu, iktisadi aktör, çalışan veya çalıştıran, yönetici veya yönetilen vs. olarak da muhtelif haklara ve vecibelere sahip veya muhatap bulunmaktadır. Görüleceği gibi, bu geniş yelpazenin her bir parçasında insan farklı konum ve statülere sahip bulunmakta ama her durumda temel muhatap olarak merkezde yer almaktadır. O halde, İslam’ın ‘dünya’ya ilişkin mesajları, öğütleri, uyarıları, sınır ve kuralları, ‘insan’ın başta yaratıcısı ile, sonra da kendi vicdanı, hemcinsleri ve çevre/tabiat ile olan ilişkileriyle bağlantılıdır ve bu genel ilişki düzeninin bütününü olduğu kadar tek tek her birini de muhatap almaktadır. Başka bir deyişle; İslam’ın bu somut, dünyevi alanları içindekilerden bağımsız olarak düzenlemekten çok, bu ilişki alanlarının içinde yer alan insanın her bir alandaki tavır ve davranışlarını, haklarını ve vecibelerini ilkesel bazda düzenlediğini söylemek daha makul bir açıklama olarak görünmektedir.
Bu açıdan baktığımızda, Kur’an vahyinin önemli bir bölümünü oluşturan yaratılış kıssaları ve ‘iman’ meselesiyle ilgili çağrı ve mesajların ‘insan cinsi’yle ilgili olduğunu; vahyin geri kalan kısmının muhatap aldığı ‘insan’ın ise, soyut bir birim olmaktan çok, tarih içinde var olan, belli geleneklere, alışkanlıklara ve bağlılıklara sahip bulunan, belli ilişki düzenleri içinde yer alan somut, yaşayan, tarihsel bir varlık olduğunu görürüz. Bu gerçeklik, vahyin evrensel özünü yakalamak ve onu bütün zamanlara taşıyabilmek için söz konusu tarihselliği kavramamızı zorunlu kılmaktadır. Kısacası, tarihe bakmak, vahye muhatap olan insanı bu tarihselliği içinde ele almak, vahyin ve insana yönelik vaadlerinin evrenselliğini kavramak için şarttır.
Kur’an vahyinin önemli bir kısmını teşkil eden geçmiş kavimlerin akıbetleriyle ilgili kıssaların da yukarıda belirttiğimiz gibi, söz konusu kavimlerin yönetim biçimleri, ekonomik ve toplumsal düzenleri, maddî teçhizatları vs. ile ilgili olmayıp mensuplarının inanç ve ahlâk zaafları veya sapkınlıklarıyla ve bunun muhtelif alanlardaki menfi tezahürleriyle ilgili olduğunu biliyoruz. Bunları anlatmaktan maksat ise, açıktır ki, tarih bilgisi aktarmak değil, muhatap aldığı insanları, geçmiş kavimlerin mensuplarının yaptıklarından veya yapmadıklarından ders almalarını sağlayarak, sahih bir inanca ve salih bir amele davet etmektir.
Bu davete icabet etmenin kazanımlarıyla ilgili mesajlar da yine insan tekini muhatap almaktadır.
Bunlara uymanın karşılığı da insanın bu dünyada ve öteki dünyada huzur ve mutluluğa kavuşması, iyilik ve güzelliklerle buluşmasıdır. Zerre iyilik ve kötülük yapan insanın bunun karşılığını mutlaka göreceği; kişinin karşılaşacağı her iyilik ve kötülüğün onun yapıp ettiklerinin bir sonucu olduğu; terazisi dolu olanların öteki dünyada vaadedilen güzelliklere erişeceği, boş olanların da haber verilen acı ve ıstıraba maruz kalacağı şeklindeki ilahi mesajları hatırlarsak, vahyin kimi muhatap aldığını daha iyi görmüş oluruz.
Bütün bu mesajlar, öğüt ve uyarılar, kıssalar ve temsiller, Müslüman olmanın, Müslüman kimliği taşımanın vaad edilen iyilik ve güzelliklere ulaşmayı garanti etmediğini de göstermektedir. Günümüzde Müslümanların içinde bulunduğu acıklı durum da zaten bu vaadlerin gerçekleşmediğini kanıtlamaktadır. Peki, vaadlerle gerçekleşme arasındaki bu mesafe bir bilgi eksikliğinin mi sonucudur, yoksa başka şeylerin mi? Yani yukarıda aktardığımız ilahi mesajlar yüzyıllar boyu çeşitli yollarla (vaazlar, kitaplar, ilmihaller, dersler, zikirler vs.) Müslümanlara aktarılıp durduğu halde sonucun değişmemesi, hatta daha da kötüye gitmesi ve bu kötülüklerin söz konusu mesajları en fazla dillendiren kesimlerde daha da fazla görülmesi, bilgi meselesinden başka bir meseleyle karşı karşıya olduğumuzu göstermez mi?
Bu durumun bir iman zayıflığı veya inanmış görünme (nifak) meselesi olarak görülmesi, başka bir deyişle, imanın takviye edilmesiyle (Türkiye’deki bir grubun bir zamanlar sıkça kullandığı “tahkik-i iman” retoriğini hatırlayalım) söz konusu mesafenin kapatılabileceğinin iddia edilmesi veya düşünülmesinin de meseleyi açıklayabildiğini ve durumu düzeltebileceğini söylemek mümkün değildir. İman-amel ilişkisi konusunda geçmişte yaşanan tartışmaların da günümüzdekine benzer şartların ürünü olduğunu biliyoruz. Bilgi ve inanç ile eylem arasındaki mesafenin açılmasının ilk işaretlerinin ortaya çıktığı bir ortamda, belki de bu mesafeyi kapatmanın bir çaresi olarak başlatılan bu kelami tartışmaların mü’minlerin pratik hayatına yön vermekten, söz konusu mesafenin kapatılmasına katkı yapmaktan çok, spekülatif bir mahiyet arz etmesi, aynı tartışmalara yeniden dönmeyi ve çözümü orada aramayı faydasız bir iş haline getirmektedir. Esasen tamamen içsel bir durum olan imanın gerçekliği ve sağlamlığı üzerinden meseleye yaklaşmak, büyük acılara sebep olma potansiyeli taşıyan keyfi tutumlara, keskin ayrışmalara, zulümlere, “tekfir” kampanyalarına kapı açacaktır. Müslümanların tarihi, hepimizin bildiği gibi, bu durumun vahim örnekleriyle doludur.
Bu meseleyi anlamaya katkı yapacağını düşündüğümüz iki husus üzerinde imal-i fikr etmek, belki de daha detaylı çalışmalara ve gayretlere kapı açabilir. Birincisi, yukarıda değindiğimiz, sorumluluğu doğrudan Müslüman birey üzerinden (ve dolayısıyla herkesin birey olarak kendisi üzerinden) alıp, devlet, cemaat/tarikat, toplum, hükümet, okul vs. gibi kurumsal yapı ve araçlara devretmek; çözümü bu kurumsal yapı ve araçlarda aramaktır. Başka bir deyişle, herkesin kendisini değil de bu yapı ve araçları düzeltmeye, onları “İslamileştirme”ye çalışması veya onların varlığından medet ummasıdır. Günümüz İslamcılığının mesaisinin büyük kısmını Müslüman bireyin yukarıda belirttiğimiz ilişkiler bütünü (aile, toplum, çevre vs) içinde yüklendiği sorumluluklarının bilincine varması ve gereklerini yerine getirmesi için sarfetmek yerine, kurumsal yapıların tanım gereği nominal olan İslamiliğini gerçekleştirme iddiasına yöneltmesi, hem egemenlik ve iktidar odaklı bir zihin durumunun idealleştirilmesine hizmet etmekte, hem de ahlâki sorumlulukları öncelikler sırasının arkasına atarak, elde edilmesi hedeflenen kurumsal gücün ahlâki meşruiyet zeminini de kendi eliyle zaafa uğratmaktadır. Sonuçta kurumları insanlar yöneteceğine, “güç tekeli”ne sahip bulunan kurumların uymaları gereken ahlâki ve hukuki sınırlar, onları yöneten insanlar tarafından çizileceğine göre, bu kurumlar ‘İslami’ sıfatını taşısalar da sahip oldukları kurumsal otoritenin İslam adına güç kullanan insanlar tarafından kullanılması, ortaya ahlâki ve hukuki açıdan denetimsiz, kontrolsüz bir gücün çıkması kaçınılmaz olacaktır. Nitekim günümüz dünyasında “İslam devleti” yaftası taşıyan devletlerin veya dindarlıklarını öne çıkaran siyasetçiler tarafından kurulup yönetilen hükümetlerin yönetilenlerle olan ilişkilerindeki sorunlar…
İkinci husus, ‘bilgi’ meselesiyle ilgilidir. Yukarıda Müslümanların birey olarak taşıdıkları sorumluluklar hakkında bilgisiz olduklarının yahut bilgilenme araçlarının eksik ve yetersiz olduğunun söylenemeyeceğini vurgulamıştık. Bu sebeple, yüzyıllarca yapıldığı gibi, “Allah bunu emrediyor, şunu yasaklıyor.” benzeri vaaz ve nasihatlerin artırılması, ilmihallerin/risalelerin daha çok yazılıp okunması, (dinî) bilgi vermeye dönük eğitim ve öğretim kurum ve araçlarının kurulup çoğaltılması gibi yolların, çocukların ve gençlerin eğitimi için faydalı veya zaruri oldukları açıksa da tek başlarına içinde bulunduğumuz duruma cevap teşkil edeceklerini düşünmek iyimserlik olacaktır. Esasen son yarım yüzyılda Türkiye’de ve nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan diğer ülkelerde bu yollara sıkça başvurulduğunu ama dinî bilginin artmasının, bırakın geniş halk kesimlerini, bundan yararlandığı varsayılan insanların dahi hayatına yansımasının pek umut verici sonuçlar vermediğini görmekteyiz. Bunu söylerken bilginin kalitesini de (sahihliğini ve doğruluğunu) tartışmak gerektiği düşünülebilir. Böyle bir sorunun bulunduğu açık olmakla birlikte, sahih bilgiye sahip olduğunu düşünen (düşünebileceğimiz) entelektüel yahut okur-yazar Müslümanların da bilgi-davranış uyumsuzluğu sorunuyla muallel görünmeleri bu argümanın da fazla tatmin edici olmadığını göstermektedir.
O halde bilginin sahihliği, erişilebilirliği, her çağın ve her şartın insanına hitap kapasitesiyle ilgili bir sorun bulunmadığına göre, bilgi meselesi dediğimiz şeyin başka veçhelerine bakmamız gerekir. Burada kastettiğimiz bilgi, elbette ‘inanç’ ile birlikte var olan bilgidir; yani mesela bir oryantalistin bilgisinden farklı olan, inanç ile iç içe girmiş olan bilgi.
Bilgi sahibi olmak (bilgilenmek) bilişsel yani mental ve entelektüel bir işlemden ibaret değildir. Bilginin anlamını bulması yani akıl ve zihin alanından maddi ve somut alana (tutum ve davranışlara) intikal etmesi, bilişsel bilginin pratik (olgusal) bilgiye dönüşmesiyle mümkündür. Bu da bilginin/inancın davranışlara yön verebilmesi, bilgi ile hayat arasında uyum sağlanması anlamına gelmektedir. Bunun sağlanabilmesi, ‘bilme’nin bir tekil zihinsel işlemler dizisi, yani her olay, tutum ve davranış için ‘bilgi’ye başvurma ameliyesi olmaktan (fetva mekanizmasını çalıştırmaktan) çıkıp neredeyse tabii, spontane reflekslere dönüşmesiyle mümkündür. Bilgi, ancak bu durumda doğrudan hayatı bir bütün olarak -ve akıl baliğ olunduğu günden itibaren- şekillendiren kodlar dizisine, yani bütüncül bir hayat tarzını inşa eden bir kimlik/kişilik harcına dönüşmüş olacaktır. Böylece kişi, hayatın herhangi bir alanında bir karar veya tutum almak istediğinde, genel ilkelerin veya karşılaştığı meseleyle ilgili spesifik kuralın etrafını dolanma ve kendisine bir çıkış yolu (!) arama (ki bunun için fıkıh çok geniş imkânlar sunmaktadır) ihtiyacı duymayacak, böyle bir yola başvurmayı aklına getirmeyerek o genel ve spesifik kuralın öngördüğü hayatın genel çerçevesine riayet etmeyi (Müslümanca bir hayat yaşamayı) kendisine temel ilke edinecektir.
Bunun nasıl sağlanacağı veya neden sağlanamadığı ise ayrı bir meseledir. Konuya giriş mahiyetindeki bu yazının amacı, meselenin önemini ve önceliğini ortaya koymak, kendi Müslümanlığı dâhil Müslümanların durumunu dert edinenleri bu konuya eğilmeye davet etmektir.
İlgili Yazılar
İslâm’ın İnsanlığa Vadettikleri -I-
“İslâm insanlığa ne vadediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakikat sarkacında incelenmiş, ardından İslâm’ın temel kaynakları ekseninde değerlendirilmiştir. Çalışmada, kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, konunun beyanı öncesi doğru bir durum tespiti yapılması zarureti vurgulanmıştır.
Kutsallaştırılıp Duygusallığa Terk Edilen Kavram: İçtihat
Sürekli değişen toplum hayatında yeni sorunların ortaya çıkması doğaldır. Yeni sorunlar ise yeni kuralların kapılarını aralar. Bir hukuk sisteminin söz konusu değişimler karşısında donuk kalması toplumsal çöküşün önünü açar. Bu nedenle toplumdaki değişimlerle birlikte hukuksal normların da değişmesi, yenilenmesi, ortaya çıkan sorunlara çözüm üretmesi gerekir. Bu da söz konusu hukuk sisteminin canlı, dinamik bir yapıda olmasını zorunlu kılar.
Küresel Panoptikon Egemen Güçlerin Yenidünya Düzenidir
İnsanların özgürlük beklentileri hiçbir dönemde bu kadar çok olmamıştır. Tarihe bakıldığında insanoğlunun kimi dönemlerde özgürce yaşadığı kimi dönemlerde özgürlüğünü bir güç sahibine devrettiği, görece daha sınırlandırılmış bir şekilde hayatına devam ettiği görülecektir. Tarih boyunca kitle yönetimi devletlerin önceliği olmuştur hep. Gerek hapishanelerin doğuşu ve gerekse akıl hastanelerinin kuruluşu hatta düzenli eğitim kurumlarının ortaya çıkışı bir yandan başıbozukluğu ve kaosu önlemişken diğer yandan da toplumu sınırlamış, bireylerin tek tipleşmesinin ve onları istenilen şekle dönüştürmenin yolunu açmıştır.
İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri III / Medeniyetler Karşılaşması ve Müslümanlar
Tarih boyunca toplumların hikâyesi “Nasıl?” ve “Niçin?” soruları ekseninde ilerlemiştir. Değişik dönemlerde farklı isim ve iddialarla ortaya çıkan ideolojiler, hakîkatin inkârı için tahrif kuluçkası olmuştur. Mutlak hakîkat ile bağların kopması keyfîliği beslemiş ve bundan en fazla teolojik söylemler zarar görmüştür. İslâm açısından ise yara alan Müslüman kimlik olmuştur. Keyfîliğin kendisi anlamsızlık iken, aynı zamanda anlamsızlıktan beslenmekle de mâlûldür. Bu yönüyle keyfîlik, hevâ-hevesi ilâh edinmenin sebebidir. Yani keyfîlik, her durumda hakîkatten uzaklaştıran bir illettir. Tarih okumalarının bu eksende ilerlemesinin nasıl bir sonuç doğuracağı ise izahtan varestedir.
İslam Dinin’de Tevhid-Adalet İlişkisi
İslam dinine göre adalet, Allah’ın sıfatlarından biridir. Adalet, doğru olmak, doğru davranmak, adaletle hükmetmek, eşitlemek gibi mânâlara gelen bir mastardır. Bu kavram doğruluk, hakkaniyet, denge ve düzen anlamlarıyla isim olarak kullanıldığı gibi çok adil anlamında sıfat olarak da kullanılır. Adalet sıfatı, mübalağa ifade eden bir sıfat olup çok adil, asla zulmetmeyen, hakkaniyetle hükmeden, haktan başkasını söylemeyen ve yapmayan, her zaman her şeye karşı adaletli davranan anlamında kullanılmıştır. Zira Yüce Allah, adaletli bir hâkim olup her şeyi hakkıyla gören, işiten, her şeyin içini-dışını, önünü-sonunu bilen ve her şeye hakkıyla gücü yetendir.