Allah ile bağımız devam etmektedir. Allah, dün olduğu gibi bugün de, yarın da gündemimizde olacak. Çünkü hayat devam ediyor. Bu gerçek… Hayat sona erse de bu gerçek… Allah’ın idraki konusunda alacağımız yolun uzun olduğunu Antik Yunan’dan beri yazılı metinlere geçtiğini bildiğimiz “İnsan Tanrı” tahayyülünden halen kurtulamamış olmaktan anlıyoruz. Halen insana ait kimi cismani tanımların, organların, kavramların, ifadelerin vs Allah için de kullanılabileceğini zannediyoruz. Örneğin Kur’an’da geçen bazı ifadeleri “Allah, şurada, şu ayette böyle diyor!” diyerek; aklımızı zorlamaktansa, zihnen gelişmeyi tercih etmektense Tanrı’yı insanileştirmek yoluna gitmeyi daha zahmetsiz buluyoruz. Allah’ın cisim atfedilerek anlaşılma çabası “İnsan Tanrı” fikrindeki ısrardan ötesi değildir. Bir şekilde insanlaştırılan Tanrı’nın inkârı da kolay oluyor tabii. İnsan, inanmayı inkâra göre daha zahmetli bulmaktadır. İnkârın bir kaçış, inanmanın da sorumluluk ve duyarlılık olmasının bunda payı büyüktür. Allah’ın cisim boyutunda idraki ısrarı da tıpkı böylesi bir kaçış serüvenidir.
İnsan, zihnen geliştiği oranda Allah’a cisimler atfetmez. Kimi terim veya kavramları insan örneği üzerinden anlamak ve beyan etmek sorunu insan zihni geliştikçe aşılacaktır. Kadimin antik insanı veya Kur’an’ın indiği dönem insanının Allah’ı idrak edebilmesi için “İnsan Tanrı” tahayyülünden kurtulması süreçleri ciddi tartışmalarla geçmiştir.
Kur’an’da geçen kimi ifadeler Antik Yunan’ın “İnsan Tanrı” algısından kurtulamayan zihinlerce aynı paralelde anlaşılmaya devam etmiştir ve etmektedir.
İstiva, Yed, Ru’yetuIIah (Allah’ın Görülmesi), Hicâb, Likâ (kavuşmak), Samed, İstihzâ (alay etme), Nûr, Nefs, Fevk (üst), İstihyâ (hayâ etme), Rahmet ve Gazab, Kurb (yakınlık) ve Ma’iyyet (beraberlik), Cenb, Kabz, Yemin (sağ el), Ayn, Vech ve daha birçok ifadede insani tahayyülde gözlerimizin önüne insansı bir şey getirmek cihetine gitmek, Kur’an’ın indiği dönemdeki gelişmemiş “bebek aklı” çıktısından öteye gidememektir. Din kemale erdi lakin insan henüz kemale ermedi. İnsanın kemale ermesi belki aklının ve zihninin gelişmesi, kemale ermesi sürecinde tamamlanacaktır. Belki de insanın kemale erişmesi takdir edilmiş bir gerçeklik olduğundan artık nebilerin gelmesine gerek kalmayacaktır. Bu kemal sürecinde bir şey var ki bugünün insanı da yüz üstü kalakalmıştır. İnsan ciddi bir sorunun içindedir.
İnsanda yüzün ikamesi ve Allah ile yüzleşme kaçınılmazlığı vardır. En temelde insan bunalımdadır. Dâl üzeredir. Yolunu şaşırmış, çaresiz, ikilemde, kafası karışık… Yönünü belirleyecek en güçlü şeyden yani yüzden mahrumdur. Yüzünü inşa edemediğinden, açmazları var. Sorumluluk almalı mı yoksa yüz üstü sürünmeli mi? Sorumluluklar dünyası “yüz sorunu” çözülmeden yaşanılacak bir mekân değildir.
İnsan yüzleşme sürecini tamamlamadıkça yönünü doğrultamaz. İllaki sağa sola yalpalar. Davranışlarında illaki dengesizlikler başlar. Yürünmeye çalışılan yol yürünemez olur. Yüz üstü sürünme başlar. Yerlerde sürünmenin en tipik örneği yüzün yere yapışması hâlidir. İnsanı belirgin yapan, öne çıkaran yüzü yerlerde… Sürünme devam ettikçe de tanınmayan bir yüz, yani yüzsüzleşme…
Kur’an bir soru ile bu hususa değinir: “O halde yüzüstü sürünen mi hidayettedir, yoksa sırat-ı müstakim üzerinde dümdüz yürüyen mi ?” (Mülk/22)
Sürüne sürüne biten bir hayat… Derken ahiret… Sürünerek meydana gelen/getirilen insanın yine yüzü ön plandadır: “Ve o gün, öyle yüzler de vardır ki üzerini (ğubar) toz ve toprak kaplamış, karanlıkta kalmış.” (Abese/40-41)
“Yalpalamadan dosdoğru gidenin yüzünde ise parıltılı bir “aydınlık” var, güleç ve sevinçli.” (Abese/38-39)
Şimdiye kadarki kısımda insani boyutun örnek olarak temsili gayet rahat anlaşılıyor. İnsan, yüzünü “ikame etmek” ile mükelleftir. Burada bir kavram devreye girdi: Yüzü İkame Etmek.
“Yüzünü bir hanif olarak dinde ikame et, Allah’ın fıtratı ki insanları onun üzerinde yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında bir değişiklik yoktur, Bu kayyim bir dindir velakin insanların çoğu bunu bilmiyorlar.” (Rum Suresi/30)
Yüzün ikamesine, yüzün dosdoğru dine çevrilmesi, kayyim dine de sağlam din tanımlaması yapmak kanaatimizce muğlak kalmaktadır. Allah’ın kemale erdirip insandan kabul edeceği dinin sağlam bir din olduğu zaten dile getirilmektedir.
Bizim, işin bu bilinen tarafıyla sorunumuz yok. Peki, mesele nedir? Bu ve benzeri ayetleri kavramsal mânâda araştırma yapmak, daha önceki benzer çabaların bir nebze geliştirilmesi anlamındadır. Burada temel kavram “ikame etmek”, “kayyim din”dir. Bir de yapılacak şeyin nasıl olacağını haber veren “hanif olarak” mevzuu. Kıyamet, kıymet (değer), ayağa kalkmak (kıyam), ayakta durmak vb anlamlarıyla kimi soyut boyut somuta dönüştürülebilir. Örneğin dinin “Kıymetler/Değerler Dini” olması, yüzü ikame etmenin de “İnsanın değerler temelli kendi yüzünü görünür kılması/yüzün inşası” şeklindeki bir izah, Kur’an’da belirtilen değerler ve evrensel insani değerler bağlamında insanın bu değerleri ayağa kaldırması (ikame temsi) açısından dinin daha somut anlaşılmasında bir açılım olabilecektir. Bu durum “namazın ikame edilmesi”ne de yorumlanabilir. Zira “Dediler ki: “Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri terk etmemizi ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor? Çünkü Sen, gerçekte yumuşak huylu, rüşdüne ermiş, aklı başındasın (gel bizimle uğraşma!” (Hûd/87) Burada namazın sosyal bir boyutla bağlantılanması; namazın soyut, şekilsel bir ritüelden çıkartılıp sosyal bilinç düzeyinde hadiselerle ilintilenmesi açısından önemlidir. “Sana kitaptan vahyedileni oku, salatı (namazı) ikame et muhakkak ki salat (namaz), fahşa ve münkeri engeller…” (ʿAnkebût/45) ayeti de namazı salt ritüel olarak değil, daha etkin bir mekanizmada fail konumuna çıkarmaktadır.
Ana mevzuya dönersek, değerler dininde yüzün değerli kılınması gerekmektedir. Değerli yüz, post dijital asırda ve sonrasında da insanı öne çıkaran toplamdır. Değerler dini üzerinden yüzün inşa edilmesi kavramsal olarak toplama uygundur. Allah bizi “yeryüzünden inşa etmiş”tir. (Hûd /61) İnsan inşa edildiği yani yaratıldığı yere karşı sorumlu kılınmıştır. Şu halde insanın yüzünü ikame etmesi, yüzünü ayağa kaldırmasıdır. Değerler bazında kendisini gerçekleştirmesidir. Bugün insanın yüz sorunu vardır derken, insanın değerler dini zemininden kendisini şekillendiremediğine, kendisini gerçekleştiremediğine dikkat çekmeye çalışıyoruz. Değerle bazında sınıfta kalmış, yüzü olmayan insanın yüzleşme sorununa yüzünü ikame edemeyişinden bakıyoruz. Bu insanın Allah ile yüzleşmesinin de noksanlıklar yüklü olduğunu biliyoruz.
Allah ile yüzleşme nasıl bir gerçekliktir?
Burada da “Allah’ın Yüzü” devreye girmektedir. Allah’a cisim/mekân/boyut/uzuv izafe etmenin gelişmemiş aklın işi olduğunu belirtmiştik. Tamam, “ayetlerde “Allah’ın Yüzü“ geçiyor ama!
Vech/yüz, lügatlerde, yüz, çehre, surat, tarz, üslup, yol, her şeyin karşısına gelen ve karşısında olan, üst, satıh, ön, alın, cephe, tarih, suret, sebep, vesile, bir şeyin nefsi ve zâtı, semt, cihet ve münâsebet gibi anlamlara gelir. (bkz. Râgıp El-İsfahânî, Müfredat, Vech maddesi)
“Doğu da Allah’ındır, batı da. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır.” (Bakara/115). “Sabah akşam Rablerine, O’nun vechini dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et!” (Kehf/28). “O’nun vechinden başka her şey yok olacaktır.” (Kasas/88). “Ancak azamet ve ikram sahibi olan Rabbinin vechi bâkî kalacak.” (Rahmân/27). “Biz sizi Allah’ın vechi için doyuruyoruz.” (İnsan /9). “Yüce Rabbinin vechini istemekten başka onun nezdinde hiçbir kimseye ait şükranla karşılanacak bir nimet yoktur.” (Leyl /19-20).
Ayetlerden yola çıkarak “vech”ten Allah’ın rızasının alınması anlaşılabilir. O’nun vechinden başka her şeyin yok olacağından, Allah’ın zatı ile ilintilenerek “Allah’ın Vechi, Allah’ın zatıdır” şeklinde de yorumlanabilir. Geçmişte de böyle yorumlanmıştır. Vechi’ni yani yüzünü Allah’tan ayrı tutmak düşünülemez. “Doğu da batı da Allah’ındır, nereye dönerseniz Allah’ın Yüzü (vechi) oradadır.” ayetini anlamaya çalışırken, insan nereye dönerse dönsün Allah elbette ki oradadır. Eğer “yüz” meselesini cismani bir kavram üzerinden anlamak için çabalamazsak belki daha kolay yol alabiliriz.
“Onun misli gibi hiçbir şey yoktur…” (Şûra/11) ayeti onu bir şeye benzetmenin veya bir şeyi ona benzetmenin önünü net bir şekilde kesmektedir. Hele yüzünü başka yüze, elini başka ellere, zatını başka zatlara vs… önünü temelli kesmektedir.
Bu durumda Allah’ı bir şeye benzetme fikrinden vazgeçmeliyiz.
O halde her yerde olan “Allah’ın Yüzü”ne cismî bir benzetme üzerinden değil de değerler, ameller, fiiller zemininden bakacağız.
Ayeti hatırlayalım: “Doğu da batı da Allah’ındır, nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır.” “Nereye dönerseniz” ibaresindeki dönmek… “Herkesin yüzünü döndüğü bir yön (cihet, hedef) vardır. Öyleyse (siz) hayırlarda yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.” (Bakara/148). Buradan anlaşılıyor ki mesele, Allah’a veya yüzüne dönmek hadisesi Allah’a -hâşâ- cismani bir yüz tahayyül edip (bir şeye benzeterek) o yüzü aramanın ötesinde bir şeydir. Hayırları öne alıp hayırlarda yarışarak Allah ile yüzleşmektir. “Gerçek şu ki ben bir hanif olarak vechimi gökleri ve yeri yaratana vech ettim ve ben müşriklerden değilim.” (En’am/79)
Yukarıdaki ayetteki İbrahim a.s.‘ın bir hanif olarak ifadesi; “Yüzünü bir hanif olarak dinde ikame et, Allah’ın fıtratı ki insanları onun üzerinde yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında bir değişiklik yoktur, Bu kayyim bir dindir velakin insanların çoğu bunu bilmiyorlar.” (Rûm Suresi/30) çok da kopuk değildir. Zira İbrahim de bir hanif olarak kendi yüzünü değerler temelinde ikame etmiş ve müşriklerden olmamıştır.
İnsanın yüz sorununun, kendisini değerler bazında bir hanif olarak ikame etmeyen, gerçekleştirmeyen, yüzünü yere sürünmekten kurtaracak inşa sürecini de yine değerler dini temelinde başlatamayan insanın sorunu olduğunu görmekteyiz.
Allah Teâlâ mutlak iyidir. Hayırlı bir hafızadır (Yûsuf/64). En hayırlı koruyucu olarak her şeyi muhafaza etmektedir. Görmenin daha ötesinde görmenin tamamı, işitmenin daha ötesinde işitmenin tamamı, bilmenin daha ötesinde bilginin tamamı, adaletin tamamı, değişmez sünnetlerin, değişmez kanunların tamamı, bir öncülü olmaksızın yaratıcı, takva ehli (Müddessir/56 ) yani kuralları olandır. Zira Allah’a sakınmak atfetmek cismanileştirmektir. Tek ilah olarak var ettiği toplam değerleri “Hayy” olarak koruyup (kayyum) muhafaza edendir. (Bakara/255)
“O halde, yüzüstü sürünen mi hidayettedir, yoksa sırat-ı müstakim üzerinde dümdüz yürüyen mi?” (Mülk/22)
Yol, yöntem ve esaslar, metotlar vs bağlamında değerleri olan, değerleri (kıymetleri) ayakta tutan ve ilkelerle süreçleri koruyarak (Sırat-ı Mustakim) yol alan elbette ki hidayettedir. İnsana iki yol gösterildiğinde “akabe”yi tercih etmemizi (Beled/11) isteyen Allah Teâlâ, bir de akabeyi tanımlamaktadır. “Akabenin ne olduğunu sana idrak ettiren nedir? Köleleştirici ilmekleri çözmek, açlık baş gösterince doyurmak, akrabaya, yetime, miskine-yoksula sahip çıkmak, sonra imanını sabır ve merhamet tavsiye ederek ortaya koymaktır.” (Beled/12-17)
Şimdi soruyu kendimize soralım; akabe, değerler temelli bir yol alma değil midir? Sırat-ı mustakim de değerleri sağlama alarak düzgünce Allah’a yönelmek değil de nedir?
Doğuda ve batıda, hatta tüm yönlerde değerler dini üzerinden değerler üreterek yüzünü gerçekleştirmek ve kendi yüzünü Allah ile yüzleşmeye hazır hale getirmektir. Allah, insanları topladığında da yüzünde aydınlık belirmektir.
Neticede yüzünü ikame ederek yüz sorununu halletmek; Rabbani ve evrensel değerler konusunda dibe vuran mevcut durumunu insanlığa şahit olacak şekilde (vasat) ayağa kaldırmak, kıyametteki ayağa kalkmada yüzüne toz (ğubar) bulaşmasın diye değerlerde (hayırlarda) yarışarak Allah’ın Yüzü (Zatı) ile yüzleşmesinde yüzüstü sürünenlerden olmayıp hidayet bulanlardan olmaktır.
Te’vil kelimesi; tefsir etmek, yorumlamak, uzak ve gizli mânâlarını açığa çıkarmak, rüyayı tabir etmek;, sözü iyice inceleyip varacağı mânâya vardırmak, bir şeyi, amaçlanan son noktaya ulaştırmak gibi anlamları içermektedir. Rağıb el-İsfahânî te’vilin, “asla dönüş” anlamına gelen “evl” kökünden türediğini belirtmekte ve te’vili, “bir şeyi ilmen veya fiilen kendisinden kastedilen mânâya çevirmek” olarak tanımlamaktadır. İsfahânî evl’den türeyen evvel’e de açıklık getirmektedir: Temel evveldir, sonra bina gelir. Allah evveldir, hiçbir varlık Allah’a sebkat etmez. “Ben Müslimlerin/mü’minlerin ilkiyim.” sözü şu anlama gelir: İslam ve iman konusunda ben, kendisine uyulacak kişiyim. “Onu küfredenlerin ilki siz olmayın.” sözü de, kâfirlikte kendisine uyulan kişi siz olmayın, anlamında bir uyarıdır.
Ortaya çıkan öngörülemeyen(!) gerçekler karşısında edindikleri merkeziliği her duruma göre sürdürme arzusu taşıyanların, öngörülere ve senaryolara bağlı olarak uygulamaya koydukları dünya sistemini meşrûlaştırma çabası yeni bir durum değil. Gerçeklik tanımlarını, kaos üzerinden yeniden inşâ eden ideolojiler, iç içe geçmişliklerini farklı isimlerle aynı dünya görüşünün yörüngesinde sürüklerken, aksini iddia etseler de bu çabanın farklı bir boyutu var. Peki, farklı olan ne?
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur. …
İnsan, tabiatı gereği toplumsal bir varlıktır. Yani insan, hayatını devam ettirebilmek için hem maddi açıdan hem de manevi açıdan başka insanlara ihtiyaç duyar ki bu da onun insan olmasından neşet eder. Aslında insan, sosyal olduğu kadar bireysel ihtiyaçlara da sahiptir. Kitab-ı Kerim’in bize öğrettiği de hesabın bireysel görüleceği ancak hayatın ve dinin müşterek yaşanabileceğidir. İnsan, …
Mutlakçı dil ile ilgili tanımlamaların, modernlik içinden yapıldığının altını çizmek gerekir. Gelenek ve modernlik arasında yapılagelen ayrımların Türk düşünce tarihi açısından özel yerinin olduğu açıktır. Tanzimat ile birlikte yüzünü Batı’ya çeviren Osmanlı, Batı ile karşılaşmasında bir ‘medeniyet krizi’ yaşar. Söz konusu kriz çok yönlüdür. Örneğin Batılılaştığını sanan aydının bilinçli ya da bilinçsiz geleneğin diliyle konuşması, bu krizin yıllarca sürecek işaretlerini barındırır. Esasen bunda farkında olunsun ya da olunmasın, geleneğin, hayatın en küçük parçasına dek sirayetinin etkisi vardır. Çünkü zihniyetler, değişimlere karşı dirençli yapılardır ve zihniyet değişimleri de bu nedenle tarihte yavaşlığın tarihi olarak adlandırılırlar.
İnsanda Yüzün İkamesi ve Allah ile Yüzleşme
Allah ile bağımız devam etmektedir. Allah, dün olduğu gibi bugün de, yarın da gündemimizde olacak. Çünkü hayat devam ediyor. Bu gerçek… Hayat sona erse de bu gerçek… Allah’ın idraki konusunda alacağımız yolun uzun olduğunu Antik Yunan’dan beri yazılı metinlere geçtiğini bildiğimiz “İnsan Tanrı” tahayyülünden halen kurtulamamış olmaktan anlıyoruz. Halen insana ait kimi cismani tanımların, organların, kavramların, ifadelerin vs Allah için de kullanılabileceğini zannediyoruz. Örneğin Kur’an’da geçen bazı ifadeleri “Allah, şurada, şu ayette böyle diyor!” diyerek; aklımızı zorlamaktansa, zihnen gelişmeyi tercih etmektense Tanrı’yı insanileştirmek yoluna gitmeyi daha zahmetsiz buluyoruz. Allah’ın cisim atfedilerek anlaşılma çabası “İnsan Tanrı” fikrindeki ısrardan ötesi değildir. Bir şekilde insanlaştırılan Tanrı’nın inkârı da kolay oluyor tabii. İnsan, inanmayı inkâra göre daha zahmetli bulmaktadır. İnkârın bir kaçış, inanmanın da sorumluluk ve duyarlılık olmasının bunda payı büyüktür. Allah’ın cisim boyutunda idraki ısrarı da tıpkı böylesi bir kaçış serüvenidir.
İnsan, zihnen geliştiği oranda Allah’a cisimler atfetmez. Kimi terim veya kavramları insan örneği üzerinden anlamak ve beyan etmek sorunu insan zihni geliştikçe aşılacaktır. Kadimin antik insanı veya Kur’an’ın indiği dönem insanının Allah’ı idrak edebilmesi için “İnsan Tanrı” tahayyülünden kurtulması süreçleri ciddi tartışmalarla geçmiştir.
İstiva, Yed, Ru’yetuIIah (Allah’ın Görülmesi), Hicâb, Likâ (kavuşmak), Samed, İstihzâ (alay etme), Nûr, Nefs, Fevk (üst), İstihyâ (hayâ etme), Rahmet ve Gazab, Kurb (yakınlık) ve Ma’iyyet (beraberlik), Cenb, Kabz, Yemin (sağ el), Ayn, Vech ve daha birçok ifadede insani tahayyülde gözlerimizin önüne insansı bir şey getirmek cihetine gitmek, Kur’an’ın indiği dönemdeki gelişmemiş “bebek aklı” çıktısından öteye gidememektir. Din kemale erdi lakin insan henüz kemale ermedi. İnsanın kemale ermesi belki aklının ve zihninin gelişmesi, kemale ermesi sürecinde tamamlanacaktır. Belki de insanın kemale erişmesi takdir edilmiş bir gerçeklik olduğundan artık nebilerin gelmesine gerek kalmayacaktır. Bu kemal sürecinde bir şey var ki bugünün insanı da yüz üstü kalakalmıştır. İnsan ciddi bir sorunun içindedir.
İnsanda yüzün ikamesi ve Allah ile yüzleşme kaçınılmazlığı vardır. En temelde insan bunalımdadır. Dâl üzeredir. Yolunu şaşırmış, çaresiz, ikilemde, kafası karışık… Yönünü belirleyecek en güçlü şeyden yani yüzden mahrumdur. Yüzünü inşa edemediğinden, açmazları var. Sorumluluk almalı mı yoksa yüz üstü sürünmeli mi? Sorumluluklar dünyası “yüz sorunu” çözülmeden yaşanılacak bir mekân değildir.
İnsan yüzleşme sürecini tamamlamadıkça yönünü doğrultamaz. İllaki sağa sola yalpalar. Davranışlarında illaki dengesizlikler başlar. Yürünmeye çalışılan yol yürünemez olur. Yüz üstü sürünme başlar. Yerlerde sürünmenin en tipik örneği yüzün yere yapışması hâlidir. İnsanı belirgin yapan, öne çıkaran yüzü yerlerde… Sürünme devam ettikçe de tanınmayan bir yüz, yani yüzsüzleşme…
Kur’an bir soru ile bu hususa değinir: “O halde yüzüstü sürünen mi hidayettedir, yoksa sırat-ı müstakim üzerinde dümdüz yürüyen mi ?” (Mülk/22)
Sürüne sürüne biten bir hayat… Derken ahiret… Sürünerek meydana gelen/getirilen insanın yine yüzü ön plandadır: “Ve o gün, öyle yüzler de vardır ki üzerini (ğubar) toz ve toprak kaplamış, karanlıkta kalmış.” (Abese/40-41)
“Yalpalamadan dosdoğru gidenin yüzünde ise parıltılı bir “aydınlık” var, güleç ve sevinçli.” (Abese/38-39)
Şimdiye kadarki kısımda insani boyutun örnek olarak temsili gayet rahat anlaşılıyor. İnsan, yüzünü “ikame etmek” ile mükelleftir. Burada bir kavram devreye girdi: Yüzü İkame Etmek.
“Yüzünü bir hanif olarak dinde ikame et, Allah’ın fıtratı ki insanları onun üzerinde yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında bir değişiklik yoktur, Bu kayyim bir dindir velakin insanların çoğu bunu bilmiyorlar.” (Rum Suresi/30)
Bizim, işin bu bilinen tarafıyla sorunumuz yok. Peki, mesele nedir? Bu ve benzeri ayetleri kavramsal mânâda araştırma yapmak, daha önceki benzer çabaların bir nebze geliştirilmesi anlamındadır. Burada temel kavram “ikame etmek”, “kayyim din”dir. Bir de yapılacak şeyin nasıl olacağını haber veren “hanif olarak” mevzuu. Kıyamet, kıymet (değer), ayağa kalkmak (kıyam), ayakta durmak vb anlamlarıyla kimi soyut boyut somuta dönüştürülebilir. Örneğin dinin “Kıymetler/Değerler Dini” olması, yüzü ikame etmenin de “İnsanın değerler temelli kendi yüzünü görünür kılması/yüzün inşası” şeklindeki bir izah, Kur’an’da belirtilen değerler ve evrensel insani değerler bağlamında insanın bu değerleri ayağa kaldırması (ikame temsi) açısından dinin daha somut anlaşılmasında bir açılım olabilecektir. Bu durum “namazın ikame edilmesi”ne de yorumlanabilir. Zira “Dediler ki: “Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri terk etmemizi ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor? Çünkü Sen, gerçekte yumuşak huylu, rüşdüne ermiş, aklı başındasın (gel bizimle uğraşma!” (Hûd/87) Burada namazın sosyal bir boyutla bağlantılanması; namazın soyut, şekilsel bir ritüelden çıkartılıp sosyal bilinç düzeyinde hadiselerle ilintilenmesi açısından önemlidir. “Sana kitaptan vahyedileni oku, salatı (namazı) ikame et muhakkak ki salat (namaz), fahşa ve münkeri engeller…” (ʿAnkebût/45) ayeti de namazı salt ritüel olarak değil, daha etkin bir mekanizmada fail konumuna çıkarmaktadır.
Ana mevzuya dönersek, değerler dininde yüzün değerli kılınması gerekmektedir. Değerli yüz, post dijital asırda ve sonrasında da insanı öne çıkaran toplamdır. Değerler dini üzerinden yüzün inşa edilmesi kavramsal olarak toplama uygundur. Allah bizi “yeryüzünden inşa etmiş”tir. (Hûd /61) İnsan inşa edildiği yani yaratıldığı yere karşı sorumlu kılınmıştır. Şu halde insanın yüzünü ikame etmesi, yüzünü ayağa kaldırmasıdır. Değerler bazında kendisini gerçekleştirmesidir. Bugün insanın yüz sorunu vardır derken, insanın değerler dini zemininden kendisini şekillendiremediğine, kendisini gerçekleştiremediğine dikkat çekmeye çalışıyoruz. Değerle bazında sınıfta kalmış, yüzü olmayan insanın yüzleşme sorununa yüzünü ikame edemeyişinden bakıyoruz. Bu insanın Allah ile yüzleşmesinin de noksanlıklar yüklü olduğunu biliyoruz.
Allah ile yüzleşme nasıl bir gerçekliktir?
Burada da “Allah’ın Yüzü” devreye girmektedir. Allah’a cisim/mekân/boyut/uzuv izafe etmenin gelişmemiş aklın işi olduğunu belirtmiştik. Tamam, “ayetlerde “Allah’ın Yüzü“ geçiyor ama!
Vech/yüz, lügatlerde, yüz, çehre, surat, tarz, üslup, yol, her şeyin karşısına gelen ve karşısında olan, üst, satıh, ön, alın, cephe, tarih, suret, sebep, vesile, bir şeyin nefsi ve zâtı, semt, cihet ve münâsebet gibi anlamlara gelir. (bkz. Râgıp El-İsfahânî, Müfredat, Vech maddesi)
“Doğu da Allah’ındır, batı da. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır.” (Bakara/115). “Sabah akşam Rablerine, O’nun vechini dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et!” (Kehf/28). “O’nun vechinden başka her şey yok olacaktır.” (Kasas/88). “Ancak azamet ve ikram sahibi olan Rabbinin vechi bâkî kalacak.” (Rahmân/27). “Biz sizi Allah’ın vechi için doyuruyoruz.” (İnsan /9). “Yüce Rabbinin vechini istemekten başka onun nezdinde hiçbir kimseye ait şükranla karşılanacak bir nimet yoktur.” (Leyl /19-20).
Ayetlerden yola çıkarak “vech”ten Allah’ın rızasının alınması anlaşılabilir. O’nun vechinden başka her şeyin yok olacağından, Allah’ın zatı ile ilintilenerek “Allah’ın Vechi, Allah’ın zatıdır” şeklinde de yorumlanabilir. Geçmişte de böyle yorumlanmıştır. Vechi’ni yani yüzünü Allah’tan ayrı tutmak düşünülemez. “Doğu da batı da Allah’ındır, nereye dönerseniz Allah’ın Yüzü (vechi) oradadır.” ayetini anlamaya çalışırken, insan nereye dönerse dönsün Allah elbette ki oradadır. Eğer “yüz” meselesini cismani bir kavram üzerinden anlamak için çabalamazsak belki daha kolay yol alabiliriz.
“Onun misli gibi hiçbir şey yoktur…” (Şûra/11) ayeti onu bir şeye benzetmenin veya bir şeyi ona benzetmenin önünü net bir şekilde kesmektedir. Hele yüzünü başka yüze, elini başka ellere, zatını başka zatlara vs… önünü temelli kesmektedir.
Bu durumda Allah’ı bir şeye benzetme fikrinden vazgeçmeliyiz.
O halde her yerde olan “Allah’ın Yüzü”ne cismî bir benzetme üzerinden değil de değerler, ameller, fiiller zemininden bakacağız.
Ayeti hatırlayalım: “Doğu da batı da Allah’ındır, nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır.” “Nereye dönerseniz” ibaresindeki dönmek… “Herkesin yüzünü döndüğü bir yön (cihet, hedef) vardır. Öyleyse (siz) hayırlarda yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.” (Bakara/148). Buradan anlaşılıyor ki mesele, Allah’a veya yüzüne dönmek hadisesi Allah’a -hâşâ- cismani bir yüz tahayyül edip (bir şeye benzeterek) o yüzü aramanın ötesinde bir şeydir. Hayırları öne alıp hayırlarda yarışarak Allah ile yüzleşmektir. “Gerçek şu ki ben bir hanif olarak vechimi gökleri ve yeri yaratana vech ettim ve ben müşriklerden değilim.” (En’am/79)
Yukarıdaki ayetteki İbrahim a.s.‘ın bir hanif olarak ifadesi; “Yüzünü bir hanif olarak dinde ikame et, Allah’ın fıtratı ki insanları onun üzerinde yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında bir değişiklik yoktur, Bu kayyim bir dindir velakin insanların çoğu bunu bilmiyorlar.” (Rûm Suresi/30) çok da kopuk değildir. Zira İbrahim de bir hanif olarak kendi yüzünü değerler temelinde ikame etmiş ve müşriklerden olmamıştır.
İnsanın yüz sorununun, kendisini değerler bazında bir hanif olarak ikame etmeyen, gerçekleştirmeyen, yüzünü yere sürünmekten kurtaracak inşa sürecini de yine değerler dini temelinde başlatamayan insanın sorunu olduğunu görmekteyiz.
Allah Teâlâ mutlak iyidir. Hayırlı bir hafızadır (Yûsuf/64). En hayırlı koruyucu olarak her şeyi muhafaza etmektedir. Görmenin daha ötesinde görmenin tamamı, işitmenin daha ötesinde işitmenin tamamı, bilmenin daha ötesinde bilginin tamamı, adaletin tamamı, değişmez sünnetlerin, değişmez kanunların tamamı, bir öncülü olmaksızın yaratıcı, takva ehli (Müddessir/56 ) yani kuralları olandır. Zira Allah’a sakınmak atfetmek cismanileştirmektir. Tek ilah olarak var ettiği toplam değerleri “Hayy” olarak koruyup (kayyum) muhafaza edendir. (Bakara/255)
“O halde, yüzüstü sürünen mi hidayettedir, yoksa sırat-ı müstakim üzerinde dümdüz yürüyen mi?” (Mülk/22)
Yol, yöntem ve esaslar, metotlar vs bağlamında değerleri olan, değerleri (kıymetleri) ayakta tutan ve ilkelerle süreçleri koruyarak (Sırat-ı Mustakim) yol alan elbette ki hidayettedir. İnsana iki yol gösterildiğinde “akabe”yi tercih etmemizi (Beled/11) isteyen Allah Teâlâ, bir de akabeyi tanımlamaktadır. “Akabenin ne olduğunu sana idrak ettiren nedir? Köleleştirici ilmekleri çözmek, açlık baş gösterince doyurmak, akrabaya, yetime, miskine-yoksula sahip çıkmak, sonra imanını sabır ve merhamet tavsiye ederek ortaya koymaktır.” (Beled/12-17)
Şimdi soruyu kendimize soralım; akabe, değerler temelli bir yol alma değil midir? Sırat-ı mustakim de değerleri sağlama alarak düzgünce Allah’a yönelmek değil de nedir?
Neticede yüzünü ikame ederek yüz sorununu halletmek; Rabbani ve evrensel değerler konusunda dibe vuran mevcut durumunu insanlığa şahit olacak şekilde (vasat) ayağa kaldırmak, kıyametteki ayağa kalkmada yüzüne toz (ğubar) bulaşmasın diye değerlerde (hayırlarda) yarışarak Allah’ın Yüzü (Zatı) ile yüzleşmesinde yüzüstü sürünenlerden olmayıp hidayet bulanlardan olmaktır.
İlgili Yazılar
Kâfirûn Suresi Örneğinde İslam’ın Nebevî Te’vili ve Sonrası
Te’vil kelimesi; tefsir etmek, yorumlamak, uzak ve gizli mânâlarını açığa çıkarmak, rüyayı tabir etmek;, sözü iyice inceleyip varacağı mânâya vardırmak, bir şeyi, amaçlanan son noktaya ulaştırmak gibi anlamları içermektedir. Rağıb el-İsfahânî te’vilin, “asla dönüş” anlamına gelen “evl” kökünden türediğini belirtmekte ve te’vili, “bir şeyi ilmen veya fiilen kendisinden kastedilen mânâya çevirmek” olarak tanımlamaktadır. İsfahânî evl’den türeyen evvel’e de açıklık getirmektedir: Temel evveldir, sonra bina gelir. Allah evveldir, hiçbir varlık Allah’a sebkat etmez. “Ben Müslimlerin/mü’minlerin ilkiyim.” sözü şu anlama gelir: İslam ve iman konusunda ben, kendisine uyulacak kişiyim. “Onu küfredenlerin ilki siz olmayın.” sözü de, kâfirlikte kendisine uyulan kişi siz olmayın, anlamında bir uyarıdır.
Yeni Olan Ne?
Ortaya çıkan öngörülemeyen(!) gerçekler karşısında edindikleri merkeziliği her duruma göre sürdürme arzusu taşıyanların, öngörülere ve senaryolara bağlı olarak uygulamaya koydukları dünya sistemini meşrûlaştırma çabası yeni bir durum değil. Gerçeklik tanımlarını, kaos üzerinden yeniden inşâ eden ideolojiler, iç içe geçmişliklerini farklı isimlerle aynı dünya görüşünün yörüngesinde sürüklerken, aksini iddia etseler de bu çabanın farklı bir boyutu var. Peki, farklı olan ne?
Yeniden Başlamak Üzerine:Varoluşsal, Psikolojik ve Toplumsal Bir İnceleme
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur. …
Köy-Şehir Gerilimine Dair Birkaç Mülahaza
İnsan, tabiatı gereği toplumsal bir varlıktır. Yani insan, hayatını devam ettirebilmek için hem maddi açıdan hem de manevi açıdan başka insanlara ihtiyaç duyar ki bu da onun insan olmasından neşet eder. Aslında insan, sosyal olduğu kadar bireysel ihtiyaçlara da sahiptir. Kitab-ı Kerim’in bize öğrettiği de hesabın bireysel görüleceği ancak hayatın ve dinin müşterek yaşanabileceğidir. İnsan, …
“Mutlakçı Dil ” Etrafında Birkaç Söz
Mutlakçı dil ile ilgili tanımlamaların, modernlik içinden yapıldığının altını çizmek gerekir. Gelenek ve modernlik arasında yapılagelen ayrımların Türk düşünce tarihi açısından özel yerinin olduğu açıktır. Tanzimat ile birlikte yüzünü Batı’ya çeviren Osmanlı, Batı ile karşılaşmasında bir ‘medeniyet krizi’ yaşar. Söz konusu kriz çok yönlüdür. Örneğin Batılılaştığını sanan aydının bilinçli ya da bilinçsiz geleneğin diliyle konuşması, bu krizin yıllarca sürecek işaretlerini barındırır. Esasen bunda farkında olunsun ya da olunmasın, geleneğin, hayatın en küçük parçasına dek sirayetinin etkisi vardır. Çünkü zihniyetler, değişimlere karşı dirençli yapılardır ve zihniyet değişimleri de bu nedenle tarihte yavaşlığın tarihi olarak adlandırılırlar.