Kendimizi ve dünyamızı kelimelerle inşâ ediyoruz. Dahası kelimeler de bizi inşâ ediyor. İnsan ile kelimeler arasındaki kadim akrabalığı, bu sayımızda biraz daha “yakından” konuşalım istedik. “Kelimeler”den, “kavramlar”a oradan da “zihin dünyamız”a uzanmayı, kendimize ve kelimelerimize biraz daha yaklaşabilmeyi arzu ettik. Bu doğrultuda hazırladığımız üç ortak soruyu dört farklı isme yönelttik. Abdullah Harmancı, Engin Elman, Hüseyin Akın ve Mustafa Ökkeş Evren, bu sorulara kendi zaviyelerinden cevaplar verdiler. Kendilerine, soruşturmamıza verdikleri değerli katkıları için teşekkür ederiz. Sorularımız şunlar:
1- Kelimeler, tercih edilebilen, seçilebilen bir şey midir? Bir metni oluşturma sürecinde kelimelerle olan münasebetiniz nasıldır?
2-Tanık olduğumuz dönemlerde kaleme alınan metinlere ve konuşma diline bakınca, yarına dair ‘kelimeler ve kavramlar’ açısından bir kaygı havası mı yoksa umut mu daha öne çıkıyor?
3- Hayatımızın parçalarını sayarken sosyal medya ve araçlarına da yer açıyoruz. Hatta bu alana ait kelimeler ve kavramların (story, retweet, timeline, flood vs.) edebi türlerde de artarak kullanıldığını gözlemliyoruz. Bu durumun zihin dünyamızı şekillendirmede nasıl bir rolü olduğunu düşüyorsunuz?
ABDULLAH HARMANCI:
1- Bu soru kurmaca metin bağlamında ise farklı bir cevap vermek gerekebilir. Kurmaca yazarı “kurmaya” başladığı andan itibaren özgürlüğünü, yazma özgürlüğünü, üretme özgürlüğünü yazdığı metinle paylaşmaya başlar. Karşılıklıdır. İp çekme yarışı gibidir. Siz de kaybedersiniz, metin de kaybeder. İki taraf da bir gücün sahibidir. Kelime seçiminin de tümüyle yazarın elinde olduğunu söylemek çok çabuk karar vermek olur. Gene kurmacanın bağlantıları sizi zorlar.
2- 1930 sonrası Türkiye’de güdülen bazı dil politikaları dilimizi zayıflattı. Buna modernitenin farklı alanlardaki hâkimiyeti de tesir etti. Hangi alanda iyiyseniz o alanda kelimeleriniz de iyidir. Türkçedeki balık isimlerinin çoğu neden Rumca? Denizle haşır neşir olmamızdan önce burada bulunan milletlerin bu alandaki birikimlerinden yararlandık. Sorun dilde değil bizde. Hayatın dolduramadığımız alanlarında dilimiz de tökezliyor. Teknoloji alanı da bunlardandır. Türkçe için değil Türkler için kaygılanmak lazım. Çünkü ikisi aynı şeydir. Türkçenin çok olgun edebi örnekleri veriliyor. Verilecek de… Bu anlamda umutsuz değilim.
3- Bilgisayarın edebiyat yapma biçimlerimizi etkilediğini biliyoruz. Kısa kısa öykü diye tabir ettiğimiz edebi tür, bilgisayarlı bir dünyanın sonucudur. Düşünme biçimlerimizi de hiç kuşkusuz bütün bu değişen dijital dünya etkiliyor. Esasında hepimiz yapay zekânın nereye kadar gidebileceğini merak ediyoruz. İşin özü bu. Orta düzeyde bir kurmaca metin yazabilen yapay zekâlar, acaba içlerinden bir Tanpınar çıkarabilecek mi? Yapay zekânın ipi nerede kopacak? Ya kopmazsa? Akla doğru gidildikçe yapay zekâya mağlup olacağımızı, kalbe doğru gidildikçe yapay zekâyı işlevsizleştireceğimizi sanıyorum. Yapay zekâ Fuko Sarkacı’nı yazabilir ama Küçük Prens’i yazamaz gibi geliyor bana.
ENGİN ELMAN:
1- Sadece kelimeler değil, hayatımızdaki bütün düşünce ve eylemlerimiz bir tercihle yüzleştirir bizleri. Cüz’i irade dediğimiz hakkımız var. Kelimeleri bulmak, onları derleyip toparlamak ve seçmek, bir meramı anlatma-iletme haline dönüştürmek ve bunu yazıya dökerek kalıcı bir hale getirmeyi, Yüce İrade’nin bizlere verdiği bir nimet olarak düşünüyorum. İnsan, yaratıldığından bu yana sesle muhatap oldu. Dünyaya bir çığlıkla gözlerimizi açarız. Bilim dünyasının ‘Big bang’ büyük patlama dediği, âlemlerin yaratılışındaki devasa patlama seslerini bir an düşünelim. Yeryüzüne bilinçli bir eylemle ayak bastığımız anda işittiğimiz sesler, zihnimizde bir anlama karşılık gelmeyi zorunlu kılar. Anlam verme eylemi hayatımızın mühim bir sürecidir. İnsanın işitme duygusu ve anlam verme yetisi hayatının en mühim eylemlerindendir. İşitme ve anlama yetimiz dengeli bir insan olmamızı öğütler. Nitekim bilimsel olarak da insanın ayakta durmasının kulaklarıyla oldukça yakın bir alakası vardır. İşitme ve anlama yetilerinden birisi orantısız bir şekilde ötekisini baskılamaya başladığında insanın dengesi bozulacaktır. Bugünkü kaotik dünyanın bizleri içine çektiği handikap da bu dengeyi kaçırma durumudur. Çok dağıtmadan kelimelere dönelim. Bir metin öncelikle bir ses olarak içimde-zihnimde-kalbimde belirir. Tıpkı filizlenmeye cehdetmiş bir tohum gibi. Metnin o ilk sesi benimle uzun süre yaşamaya devam eder. Kelimelerden yapılmış kıyafetleri vardır. Ona kelimeler-kıyafetler beğendirmeye çalışırım. Estetik (eleştirmen) denen bir merciî de zihnimde bu kelimeleri elemeye tâbi tutar. Uzun ve sabırlı bir süreçten sonra zihnimde kabaca bir bütünlüğe ulaşan metin, kâğıda dökülecek bir kıvılcımlanma anını bekler. Bir heykeltıraşın eserini önce kaba bir bütünlükle ortaya çıkarması, daha sonra ince işçiliğini yapması, sihirli dokunuşlarla eseri yonta yonta son haline getirmesi gibi kâğıda ilk haliyle dökülen bir metin de buna benzer bir süreçten geçecektir. Defalarca okunacak, fazlalıklarından arınacaktır. Sanatsal metinler üretim aşamasında yoğun bir duygusal-zihinsel etkinliği gerekli kıldığı için kelimeleri bilinçli olarak seçme şansımız zayıflıyor. Metin ortaya çıktıktan sonra kelimeler bilinçli bir elemeye tâbi tutularak seçilebilir. Bir de çocukluk çağımızdaki kelimeleri çok önemserim. Hayatın en masum, en temiz kelimelerinin çocukluk dünyamızda karşılık bulduğunu düşünürüm. Çocukluk masumiyetinin olduğu bir noktadan hayata bakmak, dünyayı kurtaracak bir eylem gibidir benim için. Bazen çocukluğumun toz tutmuş kelimeleri ışıltılı bir rüyanın içinden bana seslenir. Bunlardan birisi: Daye (anne) en sevdiğim sözcüktür.
2-
Tanık olduğumuz hatta bizatihi yaşadığımız dönem-çağ, insanlığın yaratılışından beri maddi anlamda ulaşmak istediği müreffeh bir yaşam biçiminin zirvesini gördü. Maddi noktada zirveye tırmanan çağımız insanı manevi noktada adeta dibe vurdu.
Modernleşip dünyevileştikçe (sekülerleştikçe) her iki noktanın arası daha çok açılıyor. Önceki cevabımda değindiğim “denge” kavramı burada da önümüze çıkıyor. Maddi ve manevi alandaki dengenin orantısız bir şekilde bozulması, endişe ve kaygıyı daha çok bizlere dayatıyor. Yarına dair kayıp ve umut kavramları bende maddi ve manevi kavramlara karşılık geliyor. Çağımız insanı kayıplarını daha çok maddi olarak düşünüyor. Bunun karşısında “umut etmeyi” manevi bir sığınak haline getiremiyor. İkisi arasındaki dengeyi ıskalıyor. Oysa Yüce Kitabımız ve Aziz Peygamberimizin bizlere en çok telkin ettiği en mühim mesele “ümitvar” olmak. Ümitvar olmayı yarına taşıyabilirsek, insan olmayı, insan olarak kalmayı belki başarabileceğiz. O yüzden kaleme alınan metinler son kertede okuruna umut verebilecekse, insan olduğuna dair bazı şeyleri ona hatırlatabilecekse, dünyayı iyileştirmek ve güzelleştirmek için harekete geçirebilecekse o eser kalıcı olmaya adaydır. Diğer türlü insanı yaratılış mahiyetinden yakalayamayan eserler okur için bir zaman kaybından öteye gidemeyecektir. Günümüz eserleri için bir genelleme yapmayı doğru bulmuyorum. Ancak iyi bir okurun, umut veren nitelikli eserleri bulmak için çabalaması gerektiğini düşünüyorum. Aktif ve üst düzey bir okur, bir noktadan sonra eserden de önemlidir. Çünkü eserin nitelikli bir okura ulaşması ve okurda bir karşılık bulması, dünyayı değiştirip dönüştürecek eylemi de ihtiva eder. Bu yüzden okur olarak çağı yakalayan ve çağın ötesini de düşünmeye sevk eden eserleri tekrar tekrar okumayı daha çok önemserim.
3- İnsanın yaratılışından bu yana her çağın kendisini ifade etme aygıtları vardı. Ses, duman, yazı, kâğıt vs. birçok aygıtla insan meramını dile getiriyordu. Kendi çağımıza baktığımızda en büyük sıçramayı iletişim alanında yaptığımızı görmekteyiz. Meramımızı dile getirecek imkân ve aygıtların da zirvesini gördük, diyebiliriz. Bu doyumsuz, hastalıklı iletişim imkânları daha da tırmanacağını bizlere gösteriyor. Her gün yeni bir yazılım-iletişim uygulamasıyla karşılaşıyoruz. İnsanın önünde sınırsız iletişim seçeneklerinin olması büyük bir kaos değil de nedir acaba? Sayısız iletişim aygıtlarının çarkları arasında öğütülüyoruz. Zihinlerimiz darmadağınık. Bir meseleye odaklanma, bir meseleyi derinlikli düşünme yetilerimiz elimizden alınıyor. Kendi adımıza karar verme yetimiz aşınıyor. Robotik bir yaşam biçimi bizlere dayatılıyor. İnsani ve vicdani olan neyimiz varsa bu teknik-yazılım-sanal-sunî hegemonya karşısında çiğneniyor. İnsanı kaybediyoruz. En çok da kendimizi. Yine “denge” dediğimiz kavrama döneceğiz eninde sonunda. Tercihlerimiz dengeli olduğu sürece, umudumuzu da yarınlara taşıyabileceğiz.
HÜSEYİN AKIN
1- Kelimeler, zihninizde beliren düşünce ve kalbinizde oluşan duygunun varlık sahnesine çıkma ihtiyacından doğar. Duygu ve düşüncenin bir tür tecessüm ettirilmiş halidir. Hangi duygu ve düşünceyi hangi kelimenin karşılayıp o duygu ve düşünceye hangisinin daha iyi gideceğine biraz kelimeler biraz da ben karar veririm. Kuracağınız cümle ile onlara neler vadedeceğiniz çok önemli. Kelimeler, zihnin işleyişine paralel olarak, eş zamanlı olarak cümledeki yerlerini alırlar. Sadece bir anlamı karşılamaları değil; aynı zamanda içinde bulundukları cümleye bir tını ve hava katmaları da çok önemli. Benim kelimelerim evcildirler ve genellikle söz dinlerler. Onlara düşünmeyi, konuşmayı ve şarkı söylemeyi hep ben öğretmişimdir. Sözcükleri küçük yaşta eğitir, sonra onları bir şiire ya da denemeye yetiştirmeye çalışırım. Evden, ceplerimi sözcüklerle doldurmadan çıkmam. Gittiğim yerden de bir sürü sözcükle dönerim. Onlardan yeni düşünceler, duygular, imgeler kurar ve onları kendi kendilerine yeterli hale getirinceye kadar yakından ilgilenirim.
2- Kelimelerin içindeki dünya yeterince ortaya konulmuyor. Daha çok içini atıp kabuğuyla oyalanıyoruz ne yazık ki. Hatta kelimeleri, birbirimizin kafasına, gözüne doğru sivri ve sert cisimlere dönüştürüp fırlattığımız oluyor. Polemik, tartışma ya da eleştiri denilen şeyin “incelikli” tarafı kayıplara karışmış. Ben, kendi kelimelerimi o mahfillerden korumaya çalışıyorum. Umut desem kaygının hatırı kalacak, kaygı desem umudu üzeceğim. İyisi mi kelimelerin arkasından konuşmayalım. Ben bir ara onları görünce yüzlerine karşı açık açık söylerim.
3- İçinde bulunduğunuz zamanın ve çevrenin zindanlarına hapsolmuş iseniz böyle bir sonuca razı olmanız gerekir. Etkileme yeteneği elinden alınmış olanlar sürekli etkilenmek zorundadırlar. Sosyal medya, yerine bir şeyler konulamamış, boşlukta sallanan hayatların bir çeşit sığınağıdır.
Hayatınıza görüntü hâkimse elbette dünyanıza görüntü merkezli kelimeler hâkim olacaktır, gürültü hâkimse yine gürültünün kamus ve gramerine tâbi olacaksınız.
Derine inemeyen zihin kendine yapay bir derinlik oluşturmak zorundadır. Bugün bu, büyük ölçüde “sosyal medya” ve aktüel hayatla telafi edilmeye çalışılıyor. Köklü çözümler dönemi kapandı; palyatif çareler devri egemen olmaya başladı. Neredeyse hiçbir şeyin bütün zaman ve mekânları kapsayan kuşatıcılığı kalmadı. “Günübirlikçilik” dediğimiz şey hayatımızın orta yerine oturdu. Sözcükler de bundan ziyadesiyle nasibini alıyor ne yazık ki. Köklü bir şeyler yapmak yerini köklerinden bağımsız, hiçbir aidiyet bağı kurmayan bir günü kurtarma gayreti içerisinde debelenip duruyor insanlar. Zihin gramer ve imlamız bozuk. Eğri bir cetvelle doğru bir çizgi çizilmiyor. Zihin konforumuzu düşündüğümüz kadar zihinsel beslenmemizi düşünseydik herhalde daha sağlam cümleler kurup daha evrensel anlam dünyalarına uzanabilirdik. Sözcüklerin de zihnimizle paralel olarak yetersiz beslenme sorunu var. Cılız bir kelimeden gürbüz bir anlam neşet etmiyor.
MUSTAFA ÖKKEŞ EVREN:
1- Âdem’e eşyanın isimlerini öğreten, kaleme ve onun yazdıklarına yemin eden, güzel bir kelimeyi/sözü, kökleri yere, dalları göğe doğru uzayan güzel bir ağaca benzeten Allah’a hamd ederim ki kelimeleri seçebilme, onları tercih edebilme bahtiyarlığına sahibim. Seçtiğim kelimelerin de hikmete dönüşmesi için niyazdan da geri durmam.
Hikmet bahşet bana katından Rabbim
Sözüm başlamadan bitmesin diye
İsminle başlıyorum şiire
İnsan, ayırt edebilme kabiliyetine, ayırt ettiğini de tercih edebilme iradesine sahip bir varlıktır. Tercih etmek cesaret gerektirir. İyiyi kötüden, güzeli çirkinden, doğruyu yanlıştan ayırt edip tercih edebilmek cesurların işidir. Kelimelerin de iyisi kötüsü, doğrusu yanlışı, güzeli ve çirkini vardır ve insan çoğunlukla hangi kelimeleri kullanacağına kendisi karar verir. Yalnızca bir metnin değil, ruh dünyamızın, dünya görüşümüzün oluşumunda da kelimelere ihtiyaç duyar ve onlarla sıkı bir münasebet kurarız. Düşüncelerini uygun kelimelerle ifade etmeyen insanı, yanlış tartılarla tam iş görmeye çalışan satıcıya benzetir Goethe.
Elbette şairlerin, hele ki çocuklar için yazan şair ve yazarların kelimelerle arası iyi olmalı. Benim aram hep iyi oldu kelimelerle çünkü çocukluğumda güzel kelimeler öğretti bana annem. Tıpkı Sezai Karakoç’un “Çocukluğumuz” isimli şiirinde dediği gibi:
Annemin bana öğrettiği ilk kelime
Allah, şahdamarımdan yakın bana benim içimde
Annem bana gülü şöyle öğretti
Gül, Onun, o sonsuz iyilik güneşinin teriydi…
Annem de güzel kelimeleri ilmek ilmek işledi gönlüme. Onun öğrettiği kelimelerle yazdım yazılarımı, onun öğrettiği kelimelerle kurguladım metinlerimi. Bazen şiirlerime başlık, bazen de tema yapmışım kelimeleri…
İYİ KELİMELER VE ANNELER
Siz hiç silahların
Bir insanı dirilttiğini gördünüz mü?
Bütün silahlar öldürür yahut yaralar
Yaşama sevincini elinden alır insanların
Oysa kelimeler ve anneler
Merhem olur kanayan yaraya
Dinmeyen acıya,
Bitmeyen sancıya
Siler gözyaşlarını ağlayanların
Ve diriltir insanı yeniden
Ruh verir ona yaşaması için
Kelimeler… Kelimeler… Kelimeler…
İyi kelimeler ve anneler
Bir gün yenecek silahları!
AĞZIMIN İÇİ
Anneciğim senden öğrendim
Güzel sözler söylemeyi
Çirkin sözleri
Dile hapsetmeyi
Acaba diyorum
Bu yüzden mi gül kokuyor
Ağzımın içi (1)
2- Kaygı ve umut… Havf ve reca yani. Bazen iki arada bir derede kalır insan. Kaygımız umuda, umudumuz kaygıya dönüşebilir. “Hakkımızı gözet! Hakkımızı gözet!” diye dile yalvaran uzuvlar, ne çok şey umar, ne çok şey bekler bir et parçasından bilirim. Dil nedir? Dil olmasaydı ne işe yarardı kelimeler?
Ne çok insan, ne çok bilim, ne çok toplum ve ne çok dil var. Dilin kaynağı insan, insanın mayası çamur ve üflenen ruh. Bir dilden t-üreyen, büyüyen, çoğalan ve ölen… Dünyayı büyüten, düşleri düşünceye, düşünceyi eyleme dönüştüren; bebekleri emziren, çeneleri düşüren, sesleri, çığlıkları, avazları, naraları, homurtuyu, gürültüyü söze getiren, dize getiren dil… Konuşamayanlar dilsiz mi? Dilsizler konuşamaz mı? Daha bir yığın soru… Dilin mahiyeti nedir? Konuşmak mı? Söylemek mi? Susmak mı? Konuşuyoruz çünkü ağzımızda dilimiz, zihnimizde kelimelerimiz var. Dil; fizik, metafizik, toplumsal ve kültürel tüm olguları anlama, anlamlandırma ve bunları muhataplarına sunabilmesi açısından insana bahşedilen büyük bir meleke. Dil; en yalın haliyle insanların anlaşmalarının veya anlaşmazlıklarının aracı. Fakat bu araç oldukça hareketli tıpkı bir araba gibi, onunla geziyoruz cümle âlemi.
“İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır.” deyimi, dilin mahiyetini dilden bağımsız bir şekilde tanımlar. Bitkilerin herhangi bir konuda anlaşmazlığa düştükleri vaki olmadığından olsa gerek, nebatat bu kıyaslamanın dışında. İnsan, dili ve kalbi olan bir varlık. Dil ve kalp. Kalp ve dil. Kalbin dili, dilin ruhu. Biri ağzın içinde, diğeri göğüs kafesinde küçük bir et parçası. İkisinin de kemiği yok. İkisi de kurtuluş aracı. Kurtuluşun ipi dil… Tutmak gerek, yoksa boğazımıza dolanan yağlı bir ilmek… Hem kalbe hem de dile dil denmesi ilginç. İnsan topluluğunun oluşmasına, kültür ve inancın temellenmesine büyük katkı sağlayan bu iki et parçasına çok şey borçlu olduğumuz kesin.
“Söz ağızdan çıkar” deyimi sözün ve dilin ehemmiyetini ortaya koyduğu gibi “ağzı olan konuşuyor”, “milletin ağzı torba değil ki büzesin”, “dilin kemiği yok” türünden deyimler de ağızdaki dilin hükmünün göğüste taşınan dile yani kalbe bağlı olduğunu anlatır. “Allah sizi, (kasıtsız yemin amacıyla olmaksızın ağzınızdan kaçıveren) yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz fakat sizi, kalplerinizin kazandıklarından, bilerek isteyerek söylediğiniz sözlerden sorumlu tutar…” (2) ayetinden anladığımız odur ki: yemin dahi olsa kalple bağlantısı olmayan bir sözün ve kelamın ciddiyeti yoktur. Ağzımızdaki dil göğsümüzdeki dilden bağımsız konuşursa o söz, boş sözdür. Bu sözün hükmü yoktur. Ne diyor Mevlana: “Gönlü ve sözü bir olmayan kişinin yüz dili bile olsa, o gene dilsizdir.”
Sorduğunuz sorunun mahiyeti bana göre yalnızca konuştuğumuz veya yazdığımız kelime ve kavramların değişmesi, içinin boşalıp anlam kaybına uğraması meselesinden öte, bir dilin bozulup kadim medeniyetin imhası meselesi olduğunu düşünüyorum. Ki dil meselesi bir milletin varlık ve beka dâvası kadar mühimdir. Dilciler, akademisyenler, edebiyatçılar, yazarlar geçmişte olduğu gibi bugün de dil ile ilgili kaygı ve umutlarını ifade eden yüzlerce görüş bildirmişler. Dil insan gibidir; doğar, yaşar ve ölür. Hz. Âdem’den bu yana varlığından haberdar olduğumuz/olmadığımız kaç dil, dil mezarlığında ve kaç dil, ölümün soğuk nefesini hissedip can çekişerek yaşamaktadır aramızda? UNESCO tarafından yayımlanan “Tehlike Altındaki Diller Atlası”nda mevcut 6700 dilin 2400’ünün yok olma tehlikesi altında olduğu belirtilmiş. Türkiye’de de 18 farklı dil kaybolma tehlikesi yaşıyormuş. Dillerin ölümü kelimelerin ölümüyle gerçekleşir. “Her canlı ölümü tadacaktır.”
Dil ölümü gerçekleşmeyecek olan tek bir dil vardır, o da Kur’an dilidir. Kur’an dili kıyamete kadar yaşayacak ve konuşulacaktır. Bu gerçeklik onun korunmuş olmasının yanında insana hayat bahşeden bir dil oluşundandır. İsmet Özel’in anadilde eğitim istemesi bu nedenledir. Kıyamete kadar yaşayacak olan bir dilde eğitim. Bence müthiş!
3- Yukarıdaki soruyla yakından alakalı bir başka soru(n) da bu aslında. Televizyon ekranlarında, gazete ve dergilerde, popüler şarkı sözlerinde, işyeri tabelalarında, sokakta, okulda hâsılı kelam hayatımızın her alanında yeni kelime ve kavramlarla tanışıyor ve onları bir şekilde dilimize pelesenk ediyoruz. Covid salgınıyla beraber kullanmaya başladığımız kelimeler bir sözlük oluşacak kadar çoğaldı. Yine teknolojiyle beraber kullandığımız kelimeler edebi metinlere kadar girdi. Bu, kaçınılmaz ve yadsınamaz bir durum oldu. Üretenler, ortaya koyanlar, tanımlayanlar aynı zamanda isim koyma hakkını da elde etmiş oluyorlar… “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim’ diye bir atasözünü “Bana kelimelerini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” şeklinde değiştirebiliriz artık. Bedenin bir dili olduğunu ve insanın, duygu ve düşüncelerini davranışlarıyla da ifade ettiğini biliyoruz. Ancak insan, kelimeleri bile isteye tercih ettiği için kendini bilinçli şekilde ele verir. İnsanın zihin dünyası kullandığı kelimelerle şekillenir ve dünya görüşünü kelimelerle inşa eder. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki kelimelerden algı, algılardan davranış biçimi, davranış biçimlerinden ise insanın dünya görüşü oluşuyor. “Kirlenmek güzeldir”, “Ateş seni çağırıyor”, “Daha fazlasını iste”, “En güzel giysiniz cildinizdir” gibi daha birçok reklam sözü hiç de sıradan sözler gibi gelmiyorlar bana. Tehlikeli, aldatan ve büyüleyen bir yanı var bu sözlerin. Görüntü, ses ve müzik eşliğinde ama incitmeden, rahatsız etmeden zihnimizi yönlendirerek kabul etmemizi istedikleri her ne varsa kabul ettiriyorlar bize. Bir süre sonra dil ile ikrar ve kalp ile tasdik ediyoruz kabul etmememiz gereken ne varsa.
Cemil Meriç’in idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleri olarak tanımladığı bütün izm’ler (modernizm, kapitalizm, emperyalizm, feminizm, liberalizm, dijitalizm…) üretilmiş birer kelimeden ibaret iken, şimdi her biri bir dünya görüşü olarak neredeyse bütün insanlığı tahakkümü altına almış durumdalar. Oysa Müslümanların elinde Allah’ın isimlerinden, sıfatlarından mülhem kelime ve kavramlar var; dünyayı güzelleştirecek. Hak, adalet, merhamet, iyilik, selam, şükür, latif, sabır, cömert gibi bir yığın kelime. Fakat bırakın bu kelimelerden bir dünya görüşü oluşturmayı, mânâsını anlamaktan aciz durumdayız. Sonuç olarak dil yarası, kaşıdıkça kanayan derin bir yaradır. Kaşımak durumundayız, pis kan temizleninceye kadar.
Dipnot:
(1) “Annem Benim Her Şeyim”, Mustafa Ökkeş Evren (Şiir/Nar Yayınları)
Çağdaş dönemin en önemli meydan okuması ise kanaatimce, Müslüman kimliğinin muhafazası ile evrensel değerlere entegrasyon arasındaki dengenin nasıl sağlanacağı meselesidir. Bu, yalnızca teorik bir tartışma değil, aynı zamanda Müslüman toplumların geleceğini şekillendirecek temel bir tercih sorunudur.
Göç, insanlık için kaçınılmaz bir olgu. Kıtlık, savaş, yeni yerler keşfetme ihtiyacı gibi birçok etmen insanoğlunun göç yolculuğunun temel motivasyon kaynağını oluşturuyor. Göç, beraberinde birçok olumlu kazanıma vesile olmakla birlikte birçok problemin ortaya çıkmasına da sebep olabiliyor. Göçmenler; uyum problemlerinden, asimilasyon ve yok etmeye kadar birçok olumsuz tavırla karşı karşıya da kalabiliyorlar. Özellikle de modernleşme ve savaşlarla birlikte artan göç olayının sağlıklı bir değerlendirmesini yapabildiğimiz de söylenemez. Suriye, Irak ve Afganistan gibi savaş yaşamış ülkelerin kaynaklık ettiği uluslararası göçün önemli duraklarından biri olan ülkemizde de benzeri sıkıntıların baş gösterdiği bir gerçek.
Soruşturma Abdullah Harmancı, Engin Elman, Hüseyin Akın, Mustafa Ökkeş Evren
Kendimizi ve dünyamızı kelimelerle inşâ ediyoruz. Dahası kelimeler de bizi inşâ ediyor. İnsan ile kelimeler arasındaki kadim akrabalığı, bu sayımızda biraz daha “yakından” konuşalım istedik. “Kelimeler”den, “kavramlar”a oradan da “zihin dünyamız”a uzanmayı, kendimize ve kelimelerimize biraz daha yaklaşabilmeyi arzu ettik. Bu doğrultuda hazırladığımız üç ortak soruyu dört farklı isme yönelttik. Abdullah Harmancı, Engin Elman, Hüseyin Akın ve Mustafa Ökkeş Evren, bu sorulara kendi zaviyelerinden cevaplar verdiler. Kendilerine, soruşturmamıza verdikleri değerli katkıları için teşekkür ederiz. Sorularımız şunlar:
1- Kelimeler, tercih edilebilen, seçilebilen bir şey midir? Bir metni oluşturma sürecinde kelimelerle olan münasebetiniz nasıldır?
2-Tanık olduğumuz dönemlerde kaleme alınan metinlere ve konuşma diline bakınca, yarına dair ‘kelimeler ve kavramlar’ açısından bir kaygı havası mı yoksa umut mu daha öne çıkıyor?
3- Hayatımızın parçalarını sayarken sosyal medya ve araçlarına da yer açıyoruz. Hatta bu alana ait kelimeler ve kavramların (story, retweet, timeline, flood vs.) edebi türlerde de artarak kullanıldığını gözlemliyoruz. Bu durumun zihin dünyamızı şekillendirmede nasıl bir rolü olduğunu düşüyorsunuz?
ABDULLAH HARMANCI:
1- Bu soru kurmaca metin bağlamında ise farklı bir cevap vermek gerekebilir. Kurmaca yazarı “kurmaya” başladığı andan itibaren özgürlüğünü, yazma özgürlüğünü, üretme özgürlüğünü yazdığı metinle paylaşmaya başlar. Karşılıklıdır. İp çekme yarışı gibidir. Siz de kaybedersiniz, metin de kaybeder. İki taraf da bir gücün sahibidir. Kelime seçiminin de tümüyle yazarın elinde olduğunu söylemek çok çabuk karar vermek olur. Gene kurmacanın bağlantıları sizi zorlar.
2- 1930 sonrası Türkiye’de güdülen bazı dil politikaları dilimizi zayıflattı. Buna modernitenin farklı alanlardaki hâkimiyeti de tesir etti. Hangi alanda iyiyseniz o alanda kelimeleriniz de iyidir. Türkçedeki balık isimlerinin çoğu neden Rumca? Denizle haşır neşir olmamızdan önce burada bulunan milletlerin bu alandaki birikimlerinden yararlandık. Sorun dilde değil bizde. Hayatın dolduramadığımız alanlarında dilimiz de tökezliyor. Teknoloji alanı da bunlardandır. Türkçe için değil Türkler için kaygılanmak lazım. Çünkü ikisi aynı şeydir. Türkçenin çok olgun edebi örnekleri veriliyor. Verilecek de… Bu anlamda umutsuz değilim.
3- Bilgisayarın edebiyat yapma biçimlerimizi etkilediğini biliyoruz. Kısa kısa öykü diye tabir ettiğimiz edebi tür, bilgisayarlı bir dünyanın sonucudur. Düşünme biçimlerimizi de hiç kuşkusuz bütün bu değişen dijital dünya etkiliyor. Esasında hepimiz yapay zekânın nereye kadar gidebileceğini merak ediyoruz. İşin özü bu. Orta düzeyde bir kurmaca metin yazabilen yapay zekâlar, acaba içlerinden bir Tanpınar çıkarabilecek mi? Yapay zekânın ipi nerede kopacak? Ya kopmazsa? Akla doğru gidildikçe yapay zekâya mağlup olacağımızı, kalbe doğru gidildikçe yapay zekâyı işlevsizleştireceğimizi sanıyorum. Yapay zekâ Fuko Sarkacı’nı yazabilir ama Küçük Prens’i yazamaz gibi geliyor bana.
ENGİN ELMAN:
1- Sadece kelimeler değil, hayatımızdaki bütün düşünce ve eylemlerimiz bir tercihle yüzleştirir bizleri. Cüz’i irade dediğimiz hakkımız var. Kelimeleri bulmak, onları derleyip toparlamak ve seçmek, bir meramı anlatma-iletme haline dönüştürmek ve bunu yazıya dökerek kalıcı bir hale getirmeyi, Yüce İrade’nin bizlere verdiği bir nimet olarak düşünüyorum. İnsan, yaratıldığından bu yana sesle muhatap oldu. Dünyaya bir çığlıkla gözlerimizi açarız. Bilim dünyasının ‘Big bang’ büyük patlama dediği, âlemlerin yaratılışındaki devasa patlama seslerini bir an düşünelim. Yeryüzüne bilinçli bir eylemle ayak bastığımız anda işittiğimiz sesler, zihnimizde bir anlama karşılık gelmeyi zorunlu kılar. Anlam verme eylemi hayatımızın mühim bir sürecidir. İnsanın işitme duygusu ve anlam verme yetisi hayatının en mühim eylemlerindendir. İşitme ve anlama yetimiz dengeli bir insan olmamızı öğütler. Nitekim bilimsel olarak da insanın ayakta durmasının kulaklarıyla oldukça yakın bir alakası vardır. İşitme ve anlama yetilerinden birisi orantısız bir şekilde ötekisini baskılamaya başladığında insanın dengesi bozulacaktır. Bugünkü kaotik dünyanın bizleri içine çektiği handikap da bu dengeyi kaçırma durumudur. Çok dağıtmadan kelimelere dönelim. Bir metin öncelikle bir ses olarak içimde-zihnimde-kalbimde belirir. Tıpkı filizlenmeye cehdetmiş bir tohum gibi. Metnin o ilk sesi benimle uzun süre yaşamaya devam eder. Kelimelerden yapılmış kıyafetleri vardır. Ona kelimeler-kıyafetler beğendirmeye çalışırım. Estetik (eleştirmen) denen bir merciî de zihnimde bu kelimeleri elemeye tâbi tutar. Uzun ve sabırlı bir süreçten sonra zihnimde kabaca bir bütünlüğe ulaşan metin, kâğıda dökülecek bir kıvılcımlanma anını bekler. Bir heykeltıraşın eserini önce kaba bir bütünlükle ortaya çıkarması, daha sonra ince işçiliğini yapması, sihirli dokunuşlarla eseri yonta yonta son haline getirmesi gibi kâğıda ilk haliyle dökülen bir metin de buna benzer bir süreçten geçecektir. Defalarca okunacak, fazlalıklarından arınacaktır. Sanatsal metinler üretim aşamasında yoğun bir duygusal-zihinsel etkinliği gerekli kıldığı için kelimeleri bilinçli olarak seçme şansımız zayıflıyor. Metin ortaya çıktıktan sonra kelimeler bilinçli bir elemeye tâbi tutularak seçilebilir. Bir de çocukluk çağımızdaki kelimeleri çok önemserim. Hayatın en masum, en temiz kelimelerinin çocukluk dünyamızda karşılık bulduğunu düşünürüm. Çocukluk masumiyetinin olduğu bir noktadan hayata bakmak, dünyayı kurtaracak bir eylem gibidir benim için. Bazen çocukluğumun toz tutmuş kelimeleri ışıltılı bir rüyanın içinden bana seslenir. Bunlardan birisi: Daye (anne) en sevdiğim sözcüktür.
2-
Modernleşip dünyevileştikçe (sekülerleştikçe) her iki noktanın arası daha çok açılıyor. Önceki cevabımda değindiğim “denge” kavramı burada da önümüze çıkıyor. Maddi ve manevi alandaki dengenin orantısız bir şekilde bozulması, endişe ve kaygıyı daha çok bizlere dayatıyor. Yarına dair kayıp ve umut kavramları bende maddi ve manevi kavramlara karşılık geliyor. Çağımız insanı kayıplarını daha çok maddi olarak düşünüyor. Bunun karşısında “umut etmeyi” manevi bir sığınak haline getiremiyor. İkisi arasındaki dengeyi ıskalıyor. Oysa Yüce Kitabımız ve Aziz Peygamberimizin bizlere en çok telkin ettiği en mühim mesele “ümitvar” olmak. Ümitvar olmayı yarına taşıyabilirsek, insan olmayı, insan olarak kalmayı belki başarabileceğiz. O yüzden kaleme alınan metinler son kertede okuruna umut verebilecekse, insan olduğuna dair bazı şeyleri ona hatırlatabilecekse, dünyayı iyileştirmek ve güzelleştirmek için harekete geçirebilecekse o eser kalıcı olmaya adaydır. Diğer türlü insanı yaratılış mahiyetinden yakalayamayan eserler okur için bir zaman kaybından öteye gidemeyecektir. Günümüz eserleri için bir genelleme yapmayı doğru bulmuyorum. Ancak iyi bir okurun, umut veren nitelikli eserleri bulmak için çabalaması gerektiğini düşünüyorum. Aktif ve üst düzey bir okur, bir noktadan sonra eserden de önemlidir. Çünkü eserin nitelikli bir okura ulaşması ve okurda bir karşılık bulması, dünyayı değiştirip dönüştürecek eylemi de ihtiva eder. Bu yüzden okur olarak çağı yakalayan ve çağın ötesini de düşünmeye sevk eden eserleri tekrar tekrar okumayı daha çok önemserim.
3- İnsanın yaratılışından bu yana her çağın kendisini ifade etme aygıtları vardı. Ses, duman, yazı, kâğıt vs. birçok aygıtla insan meramını dile getiriyordu. Kendi çağımıza baktığımızda en büyük sıçramayı iletişim alanında yaptığımızı görmekteyiz. Meramımızı dile getirecek imkân ve aygıtların da zirvesini gördük, diyebiliriz. Bu doyumsuz, hastalıklı iletişim imkânları daha da tırmanacağını bizlere gösteriyor. Her gün yeni bir yazılım-iletişim uygulamasıyla karşılaşıyoruz. İnsanın önünde sınırsız iletişim seçeneklerinin olması büyük bir kaos değil de nedir acaba? Sayısız iletişim aygıtlarının çarkları arasında öğütülüyoruz. Zihinlerimiz darmadağınık. Bir meseleye odaklanma, bir meseleyi derinlikli düşünme yetilerimiz elimizden alınıyor. Kendi adımıza karar verme yetimiz aşınıyor. Robotik bir yaşam biçimi bizlere dayatılıyor. İnsani ve vicdani olan neyimiz varsa bu teknik-yazılım-sanal-sunî hegemonya karşısında çiğneniyor. İnsanı kaybediyoruz. En çok da kendimizi. Yine “denge” dediğimiz kavrama döneceğiz eninde sonunda. Tercihlerimiz dengeli olduğu sürece, umudumuzu da yarınlara taşıyabileceğiz.
HÜSEYİN AKIN
1- Kelimeler, zihninizde beliren düşünce ve kalbinizde oluşan duygunun varlık sahnesine çıkma ihtiyacından doğar. Duygu ve düşüncenin bir tür tecessüm ettirilmiş halidir. Hangi duygu ve düşünceyi hangi kelimenin karşılayıp o duygu ve düşünceye hangisinin daha iyi gideceğine biraz kelimeler biraz da ben karar veririm. Kuracağınız cümle ile onlara neler vadedeceğiniz çok önemli. Kelimeler, zihnin işleyişine paralel olarak, eş zamanlı olarak cümledeki yerlerini alırlar. Sadece bir anlamı karşılamaları değil; aynı zamanda içinde bulundukları cümleye bir tını ve hava katmaları da çok önemli. Benim kelimelerim evcildirler ve genellikle söz dinlerler. Onlara düşünmeyi, konuşmayı ve şarkı söylemeyi hep ben öğretmişimdir. Sözcükleri küçük yaşta eğitir, sonra onları bir şiire ya da denemeye yetiştirmeye çalışırım. Evden, ceplerimi sözcüklerle doldurmadan çıkmam. Gittiğim yerden de bir sürü sözcükle dönerim. Onlardan yeni düşünceler, duygular, imgeler kurar ve onları kendi kendilerine yeterli hale getirinceye kadar yakından ilgilenirim.
2- Kelimelerin içindeki dünya yeterince ortaya konulmuyor. Daha çok içini atıp kabuğuyla oyalanıyoruz ne yazık ki. Hatta kelimeleri, birbirimizin kafasına, gözüne doğru sivri ve sert cisimlere dönüştürüp fırlattığımız oluyor. Polemik, tartışma ya da eleştiri denilen şeyin “incelikli” tarafı kayıplara karışmış. Ben, kendi kelimelerimi o mahfillerden korumaya çalışıyorum. Umut desem kaygının hatırı kalacak, kaygı desem umudu üzeceğim. İyisi mi kelimelerin arkasından konuşmayalım. Ben bir ara onları görünce yüzlerine karşı açık açık söylerim.
3- İçinde bulunduğunuz zamanın ve çevrenin zindanlarına hapsolmuş iseniz böyle bir sonuca razı olmanız gerekir. Etkileme yeteneği elinden alınmış olanlar sürekli etkilenmek zorundadırlar. Sosyal medya, yerine bir şeyler konulamamış, boşlukta sallanan hayatların bir çeşit sığınağıdır.
Derine inemeyen zihin kendine yapay bir derinlik oluşturmak zorundadır. Bugün bu, büyük ölçüde “sosyal medya” ve aktüel hayatla telafi edilmeye çalışılıyor. Köklü çözümler dönemi kapandı; palyatif çareler devri egemen olmaya başladı. Neredeyse hiçbir şeyin bütün zaman ve mekânları kapsayan kuşatıcılığı kalmadı. “Günübirlikçilik” dediğimiz şey hayatımızın orta yerine oturdu. Sözcükler de bundan ziyadesiyle nasibini alıyor ne yazık ki. Köklü bir şeyler yapmak yerini köklerinden bağımsız, hiçbir aidiyet bağı kurmayan bir günü kurtarma gayreti içerisinde debelenip duruyor insanlar. Zihin gramer ve imlamız bozuk. Eğri bir cetvelle doğru bir çizgi çizilmiyor. Zihin konforumuzu düşündüğümüz kadar zihinsel beslenmemizi düşünseydik herhalde daha sağlam cümleler kurup daha evrensel anlam dünyalarına uzanabilirdik. Sözcüklerin de zihnimizle paralel olarak yetersiz beslenme sorunu var. Cılız bir kelimeden gürbüz bir anlam neşet etmiyor.
MUSTAFA ÖKKEŞ EVREN:
1- Âdem’e eşyanın isimlerini öğreten, kaleme ve onun yazdıklarına yemin eden, güzel bir kelimeyi/sözü, kökleri yere, dalları göğe doğru uzayan güzel bir ağaca benzeten Allah’a hamd ederim ki kelimeleri seçebilme, onları tercih edebilme bahtiyarlığına sahibim. Seçtiğim kelimelerin de hikmete dönüşmesi için niyazdan da geri durmam.
Hikmet bahşet bana katından Rabbim
Sözüm başlamadan bitmesin diye
İsminle başlıyorum şiire
İnsan, ayırt edebilme kabiliyetine, ayırt ettiğini de tercih edebilme iradesine sahip bir varlıktır. Tercih etmek cesaret gerektirir. İyiyi kötüden, güzeli çirkinden, doğruyu yanlıştan ayırt edip tercih edebilmek cesurların işidir. Kelimelerin de iyisi kötüsü, doğrusu yanlışı, güzeli ve çirkini vardır ve insan çoğunlukla hangi kelimeleri kullanacağına kendisi karar verir. Yalnızca bir metnin değil, ruh dünyamızın, dünya görüşümüzün oluşumunda da kelimelere ihtiyaç duyar ve onlarla sıkı bir münasebet kurarız. Düşüncelerini uygun kelimelerle ifade etmeyen insanı, yanlış tartılarla tam iş görmeye çalışan satıcıya benzetir Goethe.
Elbette şairlerin, hele ki çocuklar için yazan şair ve yazarların kelimelerle arası iyi olmalı. Benim aram hep iyi oldu kelimelerle çünkü çocukluğumda güzel kelimeler öğretti bana annem. Tıpkı Sezai Karakoç’un “Çocukluğumuz” isimli şiirinde dediği gibi:
Annemin bana öğrettiği ilk kelime
Allah, şahdamarımdan yakın bana benim içimde
Annem bana gülü şöyle öğretti
Gül, Onun, o sonsuz iyilik güneşinin teriydi…
Annem de güzel kelimeleri ilmek ilmek işledi gönlüme. Onun öğrettiği kelimelerle yazdım yazılarımı, onun öğrettiği kelimelerle kurguladım metinlerimi. Bazen şiirlerime başlık, bazen de tema yapmışım kelimeleri…
İYİ KELİMELER VE ANNELER
Siz hiç silahların
Bir insanı dirilttiğini gördünüz mü?
Bütün silahlar öldürür yahut yaralar
Yaşama sevincini elinden alır insanların
Oysa kelimeler ve anneler
Merhem olur kanayan yaraya
Dinmeyen acıya,
Bitmeyen sancıya
Siler gözyaşlarını ağlayanların
Ve diriltir insanı yeniden
Ruh verir ona yaşaması için
Kelimeler… Kelimeler… Kelimeler…
İyi kelimeler ve anneler
Bir gün yenecek silahları!
AĞZIMIN İÇİ
Anneciğim senden öğrendim
Güzel sözler söylemeyi
Çirkin sözleri
Dile hapsetmeyi
Acaba diyorum
Bu yüzden mi gül kokuyor
Ağzımın içi (1)
2- Kaygı ve umut… Havf ve reca yani. Bazen iki arada bir derede kalır insan. Kaygımız umuda, umudumuz kaygıya dönüşebilir. “Hakkımızı gözet! Hakkımızı gözet!” diye dile yalvaran uzuvlar, ne çok şey umar, ne çok şey bekler bir et parçasından bilirim. Dil nedir? Dil olmasaydı ne işe yarardı kelimeler?
Ne çok insan, ne çok bilim, ne çok toplum ve ne çok dil var. Dilin kaynağı insan, insanın mayası çamur ve üflenen ruh. Bir dilden t-üreyen, büyüyen, çoğalan ve ölen… Dünyayı büyüten, düşleri düşünceye, düşünceyi eyleme dönüştüren; bebekleri emziren, çeneleri düşüren, sesleri, çığlıkları, avazları, naraları, homurtuyu, gürültüyü söze getiren, dize getiren dil… Konuşamayanlar dilsiz mi? Dilsizler konuşamaz mı? Daha bir yığın soru… Dilin mahiyeti nedir? Konuşmak mı? Söylemek mi? Susmak mı? Konuşuyoruz çünkü ağzımızda dilimiz, zihnimizde kelimelerimiz var. Dil; fizik, metafizik, toplumsal ve kültürel tüm olguları anlama, anlamlandırma ve bunları muhataplarına sunabilmesi açısından insana bahşedilen büyük bir meleke. Dil; en yalın haliyle insanların anlaşmalarının veya anlaşmazlıklarının aracı. Fakat bu araç oldukça hareketli tıpkı bir araba gibi, onunla geziyoruz cümle âlemi.
“İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır.” deyimi, dilin mahiyetini dilden bağımsız bir şekilde tanımlar. Bitkilerin herhangi bir konuda anlaşmazlığa düştükleri vaki olmadığından olsa gerek, nebatat bu kıyaslamanın dışında. İnsan, dili ve kalbi olan bir varlık. Dil ve kalp. Kalp ve dil. Kalbin dili, dilin ruhu. Biri ağzın içinde, diğeri göğüs kafesinde küçük bir et parçası. İkisinin de kemiği yok. İkisi de kurtuluş aracı. Kurtuluşun ipi dil… Tutmak gerek, yoksa boğazımıza dolanan yağlı bir ilmek… Hem kalbe hem de dile dil denmesi ilginç. İnsan topluluğunun oluşmasına, kültür ve inancın temellenmesine büyük katkı sağlayan bu iki et parçasına çok şey borçlu olduğumuz kesin.
“Söz ağızdan çıkar” deyimi sözün ve dilin ehemmiyetini ortaya koyduğu gibi “ağzı olan konuşuyor”, “milletin ağzı torba değil ki büzesin”, “dilin kemiği yok” türünden deyimler de ağızdaki dilin hükmünün göğüste taşınan dile yani kalbe bağlı olduğunu anlatır. “Allah sizi, (kasıtsız yemin amacıyla olmaksızın ağzınızdan kaçıveren) yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz fakat sizi, kalplerinizin kazandıklarından, bilerek isteyerek söylediğiniz sözlerden sorumlu tutar…” (2) ayetinden anladığımız odur ki: yemin dahi olsa kalple bağlantısı olmayan bir sözün ve kelamın ciddiyeti yoktur. Ağzımızdaki dil göğsümüzdeki dilden bağımsız konuşursa o söz, boş sözdür. Bu sözün hükmü yoktur. Ne diyor Mevlana: “Gönlü ve sözü bir olmayan kişinin yüz dili bile olsa, o gene dilsizdir.”
Sorduğunuz sorunun mahiyeti bana göre yalnızca konuştuğumuz veya yazdığımız kelime ve kavramların değişmesi, içinin boşalıp anlam kaybına uğraması meselesinden öte, bir dilin bozulup kadim medeniyetin imhası meselesi olduğunu düşünüyorum. Ki dil meselesi bir milletin varlık ve beka dâvası kadar mühimdir. Dilciler, akademisyenler, edebiyatçılar, yazarlar geçmişte olduğu gibi bugün de dil ile ilgili kaygı ve umutlarını ifade eden yüzlerce görüş bildirmişler. Dil insan gibidir; doğar, yaşar ve ölür. Hz. Âdem’den bu yana varlığından haberdar olduğumuz/olmadığımız kaç dil, dil mezarlığında ve kaç dil, ölümün soğuk nefesini hissedip can çekişerek yaşamaktadır aramızda? UNESCO tarafından yayımlanan “Tehlike Altındaki Diller Atlası”nda mevcut 6700 dilin 2400’ünün yok olma tehlikesi altında olduğu belirtilmiş. Türkiye’de de 18 farklı dil kaybolma tehlikesi yaşıyormuş. Dillerin ölümü kelimelerin ölümüyle gerçekleşir. “Her canlı ölümü tadacaktır.”
Dil ölümü gerçekleşmeyecek olan tek bir dil vardır, o da Kur’an dilidir. Kur’an dili kıyamete kadar yaşayacak ve konuşulacaktır. Bu gerçeklik onun korunmuş olmasının yanında insana hayat bahşeden bir dil oluşundandır. İsmet Özel’in anadilde eğitim istemesi bu nedenledir. Kıyamete kadar yaşayacak olan bir dilde eğitim. Bence müthiş!
3- Yukarıdaki soruyla yakından alakalı bir başka soru(n) da bu aslında. Televizyon ekranlarında, gazete ve dergilerde, popüler şarkı sözlerinde, işyeri tabelalarında, sokakta, okulda hâsılı kelam hayatımızın her alanında yeni kelime ve kavramlarla tanışıyor ve onları bir şekilde dilimize pelesenk ediyoruz. Covid salgınıyla beraber kullanmaya başladığımız kelimeler bir sözlük oluşacak kadar çoğaldı. Yine teknolojiyle beraber kullandığımız kelimeler edebi metinlere kadar girdi. Bu, kaçınılmaz ve yadsınamaz bir durum oldu. Üretenler, ortaya koyanlar, tanımlayanlar aynı zamanda isim koyma hakkını da elde etmiş oluyorlar… “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim’ diye bir atasözünü “Bana kelimelerini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” şeklinde değiştirebiliriz artık. Bedenin bir dili olduğunu ve insanın, duygu ve düşüncelerini davranışlarıyla da ifade ettiğini biliyoruz. Ancak insan, kelimeleri bile isteye tercih ettiği için kendini bilinçli şekilde ele verir. İnsanın zihin dünyası kullandığı kelimelerle şekillenir ve dünya görüşünü kelimelerle inşa eder. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki kelimelerden algı, algılardan davranış biçimi, davranış biçimlerinden ise insanın dünya görüşü oluşuyor. “Kirlenmek güzeldir”, “Ateş seni çağırıyor”, “Daha fazlasını iste”, “En güzel giysiniz cildinizdir” gibi daha birçok reklam sözü hiç de sıradan sözler gibi gelmiyorlar bana. Tehlikeli, aldatan ve büyüleyen bir yanı var bu sözlerin. Görüntü, ses ve müzik eşliğinde ama incitmeden, rahatsız etmeden zihnimizi yönlendirerek kabul etmemizi istedikleri her ne varsa kabul ettiriyorlar bize. Bir süre sonra dil ile ikrar ve kalp ile tasdik ediyoruz kabul etmememiz gereken ne varsa.
Cemil Meriç’in idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleri olarak tanımladığı bütün izm’ler (modernizm, kapitalizm, emperyalizm, feminizm, liberalizm, dijitalizm…) üretilmiş birer kelimeden ibaret iken, şimdi her biri bir dünya görüşü olarak neredeyse bütün insanlığı tahakkümü altına almış durumdalar. Oysa Müslümanların elinde Allah’ın isimlerinden, sıfatlarından mülhem kelime ve kavramlar var; dünyayı güzelleştirecek. Hak, adalet, merhamet, iyilik, selam, şükür, latif, sabır, cömert gibi bir yığın kelime. Fakat bırakın bu kelimelerden bir dünya görüşü oluşturmayı, mânâsını anlamaktan aciz durumdayız. Sonuç olarak dil yarası, kaşıdıkça kanayan derin bir yaradır. Kaşımak durumundayız, pis kan temizleninceye kadar.
Dipnot:
(1) “Annem Benim Her Şeyim”, Mustafa Ökkeş Evren (Şiir/Nar Yayınları)
(2) Bakara suresi 225. ayet
İlgili Yazılar
Fıkıhta İçtihadın Yeri ve Önemi Üzerine Özgür Kavak ve Sadık Kılıç ile Soruşturma
Çağdaş dönemin en önemli meydan okuması ise kanaatimce, Müslüman kimliğinin muhafazası ile evrensel değerlere entegrasyon arasındaki dengenin nasıl sağlanacağı meselesidir. Bu, yalnızca teorik bir tartışma değil, aynı zamanda Müslüman toplumların geleceğini şekillendirecek temel bir tercih sorunudur.
Soruşturma: Ahmet Sait Akçay – Ümit Aktaş – Rağıp Ergün
Göç, insanlık için kaçınılmaz bir olgu. Kıtlık, savaş, yeni yerler keşfetme ihtiyacı gibi birçok etmen insanoğlunun göç yolculuğunun temel motivasyon kaynağını oluşturuyor. Göç, beraberinde birçok olumlu kazanıma vesile olmakla birlikte birçok problemin ortaya çıkmasına da sebep olabiliyor. Göçmenler; uyum problemlerinden, asimilasyon ve yok etmeye kadar birçok olumsuz tavırla karşı karşıya da kalabiliyorlar. Özellikle de modernleşme ve savaşlarla birlikte artan göç olayının sağlıklı bir değerlendirmesini yapabildiğimiz de söylenemez. Suriye, Irak ve Afganistan gibi savaş yaşamış ülkelerin kaynaklık ettiği uluslararası göçün önemli duraklarından biri olan ülkemizde de benzeri sıkıntıların baş gösterdiği bir gerçek.