İncecik bir ip çizgi şeklinde boydan boya uzanıyor. Çocuk, elinde ip cambazlarına has olan sopayla dengesini korumaya ve karşıya geçmeye çalışıyor. Üstelik ipin bir ucunu tutan başka bir el var. Çocuğun kaderi biraz da bu ele bağlı. Kendi çabasıyla bu çaba birleştiğinde karşıya geçmek mümkün olabilecek. Kaderinin başka ellere de bağlı olduğu söylenebilir. Neyi anlatıyorum? Hüseyin Karatay’ın geçtiğimiz aylarda ikinci basımı yapılan Hayal Tutkusu kitabının kapağını. Yorumlamaya çalıştığımız kapak ile Karatay’ın anlatımı oldukça örtüşüyor. Öncelikle hayal kurmanın, muhayyileyi diri tutmanın kolay bir iş olmadığını söylemek mümkün. Hayallere dalıp gitmeyi, sonrasında da yitmeyi kastetmiyorum. Gerçeğin, reel dünyanın farkında olarak muhayyileyi harekete geçirebilmek maksadım. Gündelik hayatların ve alışkanlıkların tekdüze hale getirmeye çalıştığı bir düzlemde hayaller kurabilmek bir beceriyi gerektirse gerek. Sanatın hemen her türlüsünde bir hayal tutkusunun varlığını görebiliriz. Bu nedenle kapak görselindeki ipi, hayalin ipine benzetebiliriz. Düşmeden, istikameti kaybetmeden devam edebilmek… Öte yandan hayallerimiz başkalarının gerçeğiyle çakışabilir. Hayallerimize tutunabilmek için bize yol açması gereken eller olabilir. Herhalde insanın en fazla hayal kurduğu zamanlar çocukluk yıllarıdır. Çocukluğun masalsı ikliminde Kaf Dağına tırmanır, ejderhalarla yoldaş olur, börtü böcekle konuşuruz. Hayale yol açması gereken eller kimi zaman yol açacağı yerde yolu tıkayıcı, engelleyici olabilirler. Elbette hayal tutkusu sağlamsa, taşı delen ağaç kökleri gibi yoluna bir şekilde devam edecektir.
Büyükler açısından hiç önem verilmeyen bir söz veya davranış, çocuğun hayal evreninde depremlere yol açabilir. Tersi de mümkün, çocuğun bahçesinde çiçekler açtırıp kelebekler de uçurabilir. Bu nedenle çocuğun dünyası yabana atılamayacak kadar önemli.
İnsan davranışlarının tamamı değilse de önemli bir bölümü çocukluk dönemi yaşantılarının tesirindedir. Hüseyin Karatay, Hayal Tutkusu aracılığıyla çocukluk ülkesinin unutulmaya yüz tutan yanına dikkatleri çekiyor. Buzdağının görünmeyen ama her zaman mevcut olan kısmıyla yüzleşmeye davet ediyor. Hayal Tutkusu bir yönüyle farkındalık kitabı. Iskalanmış hayatların, yüz verilmeyen semtlerin, kenara itilmiş insanların hikâyesiyle karşılaşıyoruz. En çok da ihmal edilen çocukluğun, yaşama tutunma kavgasını takip ediyoruz. Ahmet Sait Akçay’ın tespitiyle bir “bildungsroman” olarak da okuyabiliriz kitabı. Bildungsroman, biyografik özellikler taşıyan; bireyin oluşum dönemini ve sonunda ulaştığı ideal durumu ele alan roman türü demek.
Henüz ilk sayfada hayal tutkusunu ateşleyen gerekçe ile karşılaşıyoruz: “Yazmak; anlayamadığım derecede rahatlatıyor, içimdeki bilinmez sıkıntıların köklerini kesmişçesine hafifletiyor beni. Sevdiğim ve hoşlandığım şeylerin esintisini taşıyor ruhuma. Gönlüme ümit ve teselli kapılarını açan sanki tılsımlı bir anahtar oluveriyor, hüznümün alevine su döküyor.”
Çocuk her şeyin sırrını araştırır, durmadan bir şeyleri kurcalar, sürekli sorular sorar. Merak ve tecessüs duygularının en yoğun olduğu bu yıllarda, çocuğun dış dünyayı anlamlandırma kapasitesi de gelişmektedir. Çocuk gelişimi kuramcılarından Piaget, bunu şemalarla açıklar. Öğrenilenler çeşitli şemalara kaydedilirler. Zamanla bu şemalar, yeni öğrenilenlerle değişime uğrayabilirler. Ne ki bu kuramlardan haberdar olan büyükler bile çoğu seferinde bu bilgiye uymazlar. Çok fazla soru sormak genellikle ayıplanır. Çoğunlukla da çok soru soran çocuklar bir yolu bulunarak baştan savulur. Yazar, buna şöyle dikkat çeker:
“Niye anlamıyorlar beni?
Yıldızlı bir göğün ihtişamı karşısında büyülenir, soruların yoğunluğu gırtlağımı tıkar, yutkunurdum. Her şeyi bildiğini zannettiğim için onlardan sorup öğrenmek istiyordum. Ama kendi dünyalarına dalıp çocukların dünyasını unutuyorlar, hayatın tadını kaçırıyorlardı.
…
Babamın hiç tahammülü yoktu sorularıma. Bir köşede sessiz sessiz oynayan, soru sormayan çocukları akıllı sanıyordu.”
Her bebek bir muştudur. Yokluğun yok olduğunu ispatlayan, tekrar dirilmenin işareti olan bir muştu. Evi neşeye boğan bir armağan. Bereketiyle gelen en güzel rızıklardan bir rızık. Dünya hayatı fani de olsa bir bahçeyse, o bahçenin süsü ve sevinci. Ancak hayat ırmağı her zaman böyle akmaz. Doğru yerden bakamayan gözler, kıymeti takdir edemeyen teraziler şaşabilir. Sahibini de şaşırtabilirler. O zaman çocuğun dünyası cehenneme döner. Doğru takdir edemeyen eller elinde paçavraya döner. Çocuğun içinde bir yara ağacı kök salmaya başlar. Hayal Tutkusu’nun kahramanı da böyle bir cendereden geçiyor. Baba figürü yaralayanların başında geliyor. Ve bu yara yıllarca kanıyor. Kabuğunu içine döke döke, tırnaklarını geçire geçire kanatıyor yüreği. Kitaptan takip edelim:
“Keşke doğmasaydım diye düşünmeye başlamıştım. Kim istemişti dünyaya gelmemi? Babam mı, annem mi? Peki şimdi niçin istemiyorlardı beni? Dik başlı, inatçı çocuğa çıkmıştı adım. Her gün azarlanmıyor muyum? Babamın dili zehirli mi zehirli. Azarlamak için mi dünyaya gelmemi istedi babam? Kendisine çalışmam için mi, çocuk sevgisinden mi? Bu hiç olmaz, çünkü ağzından sevgi sözünün çıktığını hatırlamıyorum. Adam yerine koymuyorlardı beni. Yok sayıyorlardı.
Keşke büyük olsaydım da baba nasıl olur gösterseydim onlara. Benim gibi olmalı baba dediğin. Çocuğumla oyun bile oynayacağım, ona bisiklet bile alacağım.
Çocukları küçük görüp onları üzmek iş mi? Babam gibi baba olmak iş mi?”
Çocuğun gözünden babayı tanırız. Çocuğun gözünden eşyayı hatta evreni tanırız. Akil baliğ olmadığı için, rüşd yönünden büyükler gibi olmayan çocuklar; çoğu zaman büyükleri hayret bırakan sözler sarf ederler. Hatta öyle tespitler yaparlar ki büyüklerin ağzı açık kalır. Bunu belki de kirlenmemiş safiyetlere bağlayabiliriz. Hesapsız, kitapsız içinden geleni söyleyen çocuğun gördükleriyle; safiyetini kaybetmiş yahut hayatın olağan akışına kapılmış zihinlerin baktığı yerler elbette farklı olacaktır. Yazar, ustaca fotoğraflar çeker. Çocuğun parmağının dokunduğu deklanşörden büyükler şöyle fotoğraflanır: “Bana öyle geliyor ki, insanlar çektikleri ıstırabı kendileri körüklemede. Akıl almaz derecede işlerine yarayan şeylerin tutkulu hamalı oluyorlar. Kimilerinin hayat kavgaları, sanki mideleriyle bağırsaklarını yaşatma üzerine kurulmuş. Ya duyguları, ya ruhları? Mideleri doyururken, duyguları da besleme daha erdemli yapmaz mı hayatı?”
Anlaşılamamak insan için bir hapishane midir? Kimi zaman böyle olduğunu söylemek mümkün. “Anlamak yok çocuğum anlar gibi olmak var \ Akıl için son tavır saçlarını yolmak var” diyen şair, anlama virajından yapılacak dönüşlerin çok kolay olmadığına işaret etmişti. Çocuk için anlamak, merakın gölgesini sürekli takip etmektir. Anlaşılmaksa, gölge sahiplerinin kalbine ektiği narin çiçeklerdir. Çocuğun anladıkları bazen, yürekleri burkar. Aklı yetmeye başlayınca, adaletin ve ehliyetlerin dağılımını sorgular. Kedi artık sadece kedi değildir. Ya ciğercinin kedisidir ya da sokak kedisidir. Kitaplar anlaşılmama zindanını yaran ışık huzmeleridir. Kahramanımız da kitaplara kaçar, onların bağrına sığınır. Böylece başka iklimlere, hayal oyunlarına doğru kanatlanır. Ancak, sözünü ettiğimiz farkındalık oluştuğunda buz gibi esen gerçekler bir yere kaçamazlar. Kitaplardan biri olan ders kitapları çocuğun dünyasından şöyle yansır: “Hayat Bilgisi kitaplarımızda, kışlık giyeceklerimiz ve yiyeceklerimiz sıralanırken; dondurucu soğukta yarım pabuçlarla dilenenlerden, çıplak boyunlarına kar yağanlardan hiç söz edilmezdi. Okul kitaplarında yazılanlar başkaydı, gerçek hayatta yaşananlar başkaydı.”
Anlatı boyunca, hayalin tutkuya dönüşmesiyle çocuğun hayatında neler değiştiğini de fark ederiz. Elbette hayalin koltuk değneği olanlar da vardır. Mahallenin sevimli hanımı Makbule Teyze, şahsiyet timsali Zeynel Efendi ve diğerleri…
Muhayyilesine tutunarak incelmiş ruhların görebildiği güzelliklere de şöyle yaklaşırız:
“Siz de sevmez misiniz, çiçeği, dalı, dalda kuşları sevmez misiniz? Zümrüt yapraklar arasında size gülümseyen bir çiçeğe merak saldınız mı hiç? Menekşelerin, güneş ışıklarının akışına göre boyuna harelenmesine hayran olmaz mısınız? Büyülü renklerle bezeli narin kelebeklerin, kanatlarının mükemmel yapısı, bahar canlılığı ruhunuzu sarmaz mı? Yeşil dantelli yaprakların içinden geçen, incecik can damarları sizi düşündürüp duygularınızı inceltmez mi?”
Hayal Tutkusu’nu okurken, satırlar arasında seyahat ederken, çoğu yerde “Keşke bu kitabı seminer döneminde öğretmenlere ve anne-baba adaylarına okutmanın bir yolu olsa!” diye düşündüm. Çocuğa dengeli ve ölçülü yaklaşmanın yolları üzerinde düşünmek, pratik reçetelerin ucundan tutmak; çağımızın ebeveynlerinin, eğitimcilerinin en öncelikli görevlerinden olsa gerek. Kurgu olarak adlandırdığımız metinler çoğu zaman bu role soyunurlar. Her metin yazarın rüyasının bir anlamda iz düşümüdür. Hüseyin Karatay, anlatı boyunca “alt metin” üzerinden bunu çok defa yapmakta ve insanı ait olduğu hikayesine davet etmekte. Yazarın kelimeleri, dünyayı güzelleştirmek isteyenlere bir işaret taşını gösteriyor. Hayatın cilvesi olarak adlandıran her ikilime, her karşıtlığa karşı hakkaniyetli bir dünyadan yana tavır alıyor. İşaret taşlarını takip etmekse, incelikleri arayan “inci avcı”larına düşüyor.
“Savaş her zaman davetsiz gelir. Hoşlanmadığı şeylerin listesini de beraberinde getirir.” Yavuz hırsızdır, ev sahibini bastırır savaş. “Bundan böyleeeeeeee…” diye çirkin naralar atar. Binlerce yılın yaşanmışlığını, birikimini hiçe sayar; sevgi köprülerini hiçbiri kalmayacak şekilde imha eder.
Edebiyatın onarıcı ve özelde şiirin diriltici nefesinin yaşadığımız ağır insanlık tablosu önünde nasıl bir karşılığa ve etkiye sahip olacağının düşünülmesi gerekiyor evvela. Şiire bu anlamda kişiye bilinç aşılama ve karşı koyma azmi yükleyen güçlü bir telkin olarak bakılabilir. Seslerle ve kelimelerle kuşanarak yaşamın kötücül güçlerine ve eğilimine yönelik iyileştirici, yaşatıcı bir pozisyon alma şeklinde de okunabilir bu.
Bir insan kaç yaşına kadar okuyabilir, niçin okur, okumanın, öğrenmenin yaşı veya sınırı var mıdır? Okumak nasıl bir özgünlük ya da özgürlük sunar? Yolumuzu aydınlatmak için eğitimli olmak şart mıdır, eğitim olmadan da özgür olamaz mıyız? Eğitim görmüş herkesin bilgisi, bilinci, tefekkürü neyi anlatır? Zihnimizdeki pek çok suale cevaplar bulmak için çaba sarf ediyoruz. Bir cevap bulduğumuzu hissettiğimizde başka sorular soruyor ve bunlara makul cevaplar aramaya çalışıyoruz. Suallerin biteceği yok, cevaplar da aranmaya devam edecek gibi ömür boyu.
İnsanın üzerine sinen en güzel koku çocukluk kokusudur. Üzerinize sinen o kokuyu bir ömür yanınızda taşırsınız ya da taşımak istersiniz. Çünkü bu koku ötelerin cennetin kokusudur. Uçsuz bucaksız hayal dünyasında, ayakları yere basmadan diyarlar aşan çocukluktur. Dinlediği her masal sonrası kendi masalını yazmak, yaşamak isteyen çocukluk…
Eğitime ve eğitimciye kendi sinemamızdan bakmamız için münasip bir misal olan Öğretmen filmi, Anadolu’nun bir köşesinde öğretmenlik yapan ancak daha sonra İstanbul’a tayini çıkan Hüsnü karakterinden (Kemal Sunal), onun ailesinden ve yaşadıklarından bahseder.
Hayale Tutunmak ya da Hayalle Tutunmak
İncecik bir ip çizgi şeklinde boydan boya uzanıyor. Çocuk, elinde ip cambazlarına has olan sopayla dengesini korumaya ve karşıya geçmeye çalışıyor. Üstelik ipin bir ucunu tutan başka bir el var. Çocuğun kaderi biraz da bu ele bağlı. Kendi çabasıyla bu çaba birleştiğinde karşıya geçmek mümkün olabilecek. Kaderinin başka ellere de bağlı olduğu söylenebilir. Neyi anlatıyorum? Hüseyin Karatay’ın geçtiğimiz aylarda ikinci basımı yapılan Hayal Tutkusu kitabının kapağını. Yorumlamaya çalıştığımız kapak ile Karatay’ın anlatımı oldukça örtüşüyor. Öncelikle hayal kurmanın, muhayyileyi diri tutmanın kolay bir iş olmadığını söylemek mümkün. Hayallere dalıp gitmeyi, sonrasında da yitmeyi kastetmiyorum. Gerçeğin, reel dünyanın farkında olarak muhayyileyi harekete geçirebilmek maksadım. Gündelik hayatların ve alışkanlıkların tekdüze hale getirmeye çalıştığı bir düzlemde hayaller kurabilmek bir beceriyi gerektirse gerek. Sanatın hemen her türlüsünde bir hayal tutkusunun varlığını görebiliriz. Bu nedenle kapak görselindeki ipi, hayalin ipine benzetebiliriz. Düşmeden, istikameti kaybetmeden devam edebilmek… Öte yandan hayallerimiz başkalarının gerçeğiyle çakışabilir. Hayallerimize tutunabilmek için bize yol açması gereken eller olabilir. Herhalde insanın en fazla hayal kurduğu zamanlar çocukluk yıllarıdır. Çocukluğun masalsı ikliminde Kaf Dağına tırmanır, ejderhalarla yoldaş olur, börtü böcekle konuşuruz. Hayale yol açması gereken eller kimi zaman yol açacağı yerde yolu tıkayıcı, engelleyici olabilirler. Elbette hayal tutkusu sağlamsa, taşı delen ağaç kökleri gibi yoluna bir şekilde devam edecektir.
İnsan davranışlarının tamamı değilse de önemli bir bölümü çocukluk dönemi yaşantılarının tesirindedir. Hüseyin Karatay, Hayal Tutkusu aracılığıyla çocukluk ülkesinin unutulmaya yüz tutan yanına dikkatleri çekiyor. Buzdağının görünmeyen ama her zaman mevcut olan kısmıyla yüzleşmeye davet ediyor. Hayal Tutkusu bir yönüyle farkındalık kitabı. Iskalanmış hayatların, yüz verilmeyen semtlerin, kenara itilmiş insanların hikâyesiyle karşılaşıyoruz. En çok da ihmal edilen çocukluğun, yaşama tutunma kavgasını takip ediyoruz. Ahmet Sait Akçay’ın tespitiyle bir “bildungsroman” olarak da okuyabiliriz kitabı. Bildungsroman, biyografik özellikler taşıyan; bireyin oluşum dönemini ve sonunda ulaştığı ideal durumu ele alan roman türü demek.
Henüz ilk sayfada hayal tutkusunu ateşleyen gerekçe ile karşılaşıyoruz: “Yazmak; anlayamadığım derecede rahatlatıyor, içimdeki bilinmez sıkıntıların köklerini kesmişçesine hafifletiyor beni. Sevdiğim ve hoşlandığım şeylerin esintisini taşıyor ruhuma. Gönlüme ümit ve teselli kapılarını açan sanki tılsımlı bir anahtar oluveriyor, hüznümün alevine su döküyor.”
Çocuk her şeyin sırrını araştırır, durmadan bir şeyleri kurcalar, sürekli sorular sorar. Merak ve tecessüs duygularının en yoğun olduğu bu yıllarda, çocuğun dış dünyayı anlamlandırma kapasitesi de gelişmektedir. Çocuk gelişimi kuramcılarından Piaget, bunu şemalarla açıklar. Öğrenilenler çeşitli şemalara kaydedilirler. Zamanla bu şemalar, yeni öğrenilenlerle değişime uğrayabilirler. Ne ki bu kuramlardan haberdar olan büyükler bile çoğu seferinde bu bilgiye uymazlar. Çok fazla soru sormak genellikle ayıplanır. Çoğunlukla da çok soru soran çocuklar bir yolu bulunarak baştan savulur. Yazar, buna şöyle dikkat çeker:
“Niye anlamıyorlar beni?
Yıldızlı bir göğün ihtişamı karşısında büyülenir, soruların yoğunluğu gırtlağımı tıkar, yutkunurdum. Her şeyi bildiğini zannettiğim için onlardan sorup öğrenmek istiyordum. Ama kendi dünyalarına dalıp çocukların dünyasını unutuyorlar, hayatın tadını kaçırıyorlardı.
…
Babamın hiç tahammülü yoktu sorularıma. Bir köşede sessiz sessiz oynayan, soru sormayan çocukları akıllı sanıyordu.”
Her bebek bir muştudur. Yokluğun yok olduğunu ispatlayan, tekrar dirilmenin işareti olan bir muştu. Evi neşeye boğan bir armağan. Bereketiyle gelen en güzel rızıklardan bir rızık. Dünya hayatı fani de olsa bir bahçeyse, o bahçenin süsü ve sevinci. Ancak hayat ırmağı her zaman böyle akmaz. Doğru yerden bakamayan gözler, kıymeti takdir edemeyen teraziler şaşabilir. Sahibini de şaşırtabilirler. O zaman çocuğun dünyası cehenneme döner. Doğru takdir edemeyen eller elinde paçavraya döner. Çocuğun içinde bir yara ağacı kök salmaya başlar. Hayal Tutkusu’nun kahramanı da böyle bir cendereden geçiyor. Baba figürü yaralayanların başında geliyor. Ve bu yara yıllarca kanıyor. Kabuğunu içine döke döke, tırnaklarını geçire geçire kanatıyor yüreği. Kitaptan takip edelim:
“Keşke doğmasaydım diye düşünmeye başlamıştım. Kim istemişti dünyaya gelmemi? Babam mı, annem mi? Peki şimdi niçin istemiyorlardı beni? Dik başlı, inatçı çocuğa çıkmıştı adım. Her gün azarlanmıyor muyum? Babamın dili zehirli mi zehirli. Azarlamak için mi dünyaya gelmemi istedi babam? Kendisine çalışmam için mi, çocuk sevgisinden mi? Bu hiç olmaz, çünkü ağzından sevgi sözünün çıktığını hatırlamıyorum. Adam yerine koymuyorlardı beni. Yok sayıyorlardı.
Keşke büyük olsaydım da baba nasıl olur gösterseydim onlara. Benim gibi olmalı baba dediğin. Çocuğumla oyun bile oynayacağım, ona bisiklet bile alacağım.
Çocukları küçük görüp onları üzmek iş mi? Babam gibi baba olmak iş mi?”
Çocuğun gözünden babayı tanırız. Çocuğun gözünden eşyayı hatta evreni tanırız. Akil baliğ olmadığı için, rüşd yönünden büyükler gibi olmayan çocuklar; çoğu zaman büyükleri hayret bırakan sözler sarf ederler. Hatta öyle tespitler yaparlar ki büyüklerin ağzı açık kalır. Bunu belki de kirlenmemiş safiyetlere bağlayabiliriz. Hesapsız, kitapsız içinden geleni söyleyen çocuğun gördükleriyle; safiyetini kaybetmiş yahut hayatın olağan akışına kapılmış zihinlerin baktığı yerler elbette farklı olacaktır. Yazar, ustaca fotoğraflar çeker. Çocuğun parmağının dokunduğu deklanşörden büyükler şöyle fotoğraflanır: “Bana öyle geliyor ki, insanlar çektikleri ıstırabı kendileri körüklemede. Akıl almaz derecede işlerine yarayan şeylerin tutkulu hamalı oluyorlar. Kimilerinin hayat kavgaları, sanki mideleriyle bağırsaklarını yaşatma üzerine kurulmuş. Ya duyguları, ya ruhları? Mideleri doyururken, duyguları da besleme daha erdemli yapmaz mı hayatı?”
Anlaşılamamak insan için bir hapishane midir? Kimi zaman böyle olduğunu söylemek mümkün. “Anlamak yok çocuğum anlar gibi olmak var \ Akıl için son tavır saçlarını yolmak var” diyen şair, anlama virajından yapılacak dönüşlerin çok kolay olmadığına işaret etmişti. Çocuk için anlamak, merakın gölgesini sürekli takip etmektir. Anlaşılmaksa, gölge sahiplerinin kalbine ektiği narin çiçeklerdir. Çocuğun anladıkları bazen, yürekleri burkar. Aklı yetmeye başlayınca, adaletin ve ehliyetlerin dağılımını sorgular. Kedi artık sadece kedi değildir. Ya ciğercinin kedisidir ya da sokak kedisidir. Kitaplar anlaşılmama zindanını yaran ışık huzmeleridir. Kahramanımız da kitaplara kaçar, onların bağrına sığınır. Böylece başka iklimlere, hayal oyunlarına doğru kanatlanır. Ancak, sözünü ettiğimiz farkındalık oluştuğunda buz gibi esen gerçekler bir yere kaçamazlar. Kitaplardan biri olan ders kitapları çocuğun dünyasından şöyle yansır: “Hayat Bilgisi kitaplarımızda, kışlık giyeceklerimiz ve yiyeceklerimiz sıralanırken; dondurucu soğukta yarım pabuçlarla dilenenlerden, çıplak boyunlarına kar yağanlardan hiç söz edilmezdi. Okul kitaplarında yazılanlar başkaydı, gerçek hayatta yaşananlar başkaydı.”
Muhayyilesine tutunarak incelmiş ruhların görebildiği güzelliklere de şöyle yaklaşırız:
“Siz de sevmez misiniz, çiçeği, dalı, dalda kuşları sevmez misiniz? Zümrüt yapraklar arasında size gülümseyen bir çiçeğe merak saldınız mı hiç? Menekşelerin, güneş ışıklarının akışına göre boyuna harelenmesine hayran olmaz mısınız? Büyülü renklerle bezeli narin kelebeklerin, kanatlarının mükemmel yapısı, bahar canlılığı ruhunuzu sarmaz mı? Yeşil dantelli yaprakların içinden geçen, incecik can damarları sizi düşündürüp duygularınızı inceltmez mi?”
Hayal Tutkusu’nu okurken, satırlar arasında seyahat ederken, çoğu yerde “Keşke bu kitabı seminer döneminde öğretmenlere ve anne-baba adaylarına okutmanın bir yolu olsa!” diye düşündüm. Çocuğa dengeli ve ölçülü yaklaşmanın yolları üzerinde düşünmek, pratik reçetelerin ucundan tutmak; çağımızın ebeveynlerinin, eğitimcilerinin en öncelikli görevlerinden olsa gerek. Kurgu olarak adlandırdığımız metinler çoğu zaman bu role soyunurlar. Her metin yazarın rüyasının bir anlamda iz düşümüdür. Hüseyin Karatay, anlatı boyunca “alt metin” üzerinden bunu çok defa yapmakta ve insanı ait olduğu hikayesine davet etmekte. Yazarın kelimeleri, dünyayı güzelleştirmek isteyenlere bir işaret taşını gösteriyor. Hayatın cilvesi olarak adlandıran her ikilime, her karşıtlığa karşı hakkaniyetli bir dünyadan yana tavır alıyor. İşaret taşlarını takip etmekse, incelikleri arayan “inci avcı”larına düşüyor.
İlgili Yazılar
Benim Sadık Yarim Işıl Işıl Barış
“Savaş her zaman davetsiz gelir. Hoşlanmadığı şeylerin listesini de beraberinde getirir.” Yavuz hırsızdır, ev sahibini bastırır savaş. “Bundan böyleeeeeeee…” diye çirkin naralar atar. Binlerce yılın yaşanmışlığını, birikimini hiçe sayar; sevgi köprülerini hiçbiri kalmayacak şekilde imha eder.
Ahmet Örs’ten “Halkada Duranlara”: Poetik Bir Yoklama
Edebiyatın onarıcı ve özelde şiirin diriltici nefesinin yaşadığımız ağır insanlık tablosu önünde nasıl bir karşılığa ve etkiye sahip olacağının düşünülmesi gerekiyor evvela. Şiire bu anlamda kişiye bilinç aşılama ve karşı koyma azmi yükleyen güçlü bir telkin olarak bakılabilir. Seslerle ve kelimelerle kuşanarak yaşamın kötücül güçlerine ve eğilimine yönelik iyileştirici, yaşatıcı bir pozisyon alma şeklinde de okunabilir bu.
Birinci Sınıf’ta Eğitim ve Özgürlük Arayışı
Bir insan kaç yaşına kadar okuyabilir, niçin okur, okumanın, öğrenmenin yaşı veya sınırı var mıdır? Okumak nasıl bir özgünlük ya da özgürlük sunar? Yolumuzu aydınlatmak için eğitimli olmak şart mıdır, eğitim olmadan da özgür olamaz mıyız? Eğitim görmüş herkesin bilgisi, bilinci, tefekkürü neyi anlatır? Zihnimizdeki pek çok suale cevaplar bulmak için çaba sarf ediyoruz. Bir cevap bulduğumuzu hissettiğimizde başka sorular soruyor ve bunlara makul cevaplar aramaya çalışıyoruz. Suallerin biteceği yok, cevaplar da aranmaya devam edecek gibi ömür boyu.
Çocukluğun Kokusu…
İnsanın üzerine sinen en güzel koku çocukluk kokusudur. Üzerinize sinen o kokuyu bir ömür yanınızda taşırsınız ya da taşımak istersiniz. Çünkü bu koku ötelerin cennetin kokusudur. Uçsuz bucaksız hayal dünyasında, ayakları yere basmadan diyarlar aşan çocukluktur. Dinlediği her masal sonrası kendi masalını yazmak, yaşamak isteyen çocukluk…
1980’li Yıllarda Türkiye’de Öğretmen (1988) Olmak
Eğitime ve eğitimciye kendi sinemamızdan bakmamız için münasip bir misal olan Öğretmen filmi, Anadolu’nun bir köşesinde öğretmenlik yapan ancak daha sonra İstanbul’a tayini çıkan Hüsnü karakterinden (Kemal Sunal), onun ailesinden ve yaşadıklarından bahseder.