Bazı filmler vardır kitap gibi, bazı kitaplar vardır film gibidir. Ne okunması bitsin, ne finali son bulsun dediğiniz sanatsal çalışmalar açıkça gösterir ki, değerli olan buharlaşıp uçmaz. Her gönülde, her sinede kendine bir yer bulur kıymetli işler. Mick Jackson tarafından 1999’da sinemaya uyarlanan film, hayatın anlamını anlamaya, hayatın öğrenmeye ve öğretmeye dayalı olduğuna parmak basan bir yapım. Morrie ile Her Salı adlı film (Tuesdays With Morrie) öğretip öğrendiğimiz, verip aldığımız sürece hayatın güzelliklerle dolu olduğunu zihinlere kazır. Bunun için yapılması gereken aslında çok basit: Etrafa bakmak, gözlemlemek, temaşa etmek.
Morrie yıllarca öğretmenlik yapar ve günün birinde ilerlemiş yaşının etkisiyle de ayaklarını, o koca bedeni taşıyamaz olur. Geçirdiği kaza sonrası onu hiç beklemediği biri ziyarete gelecektir. Bu ziyaretçi yıllar önce mezun olan Mitch’dir ve emekli sosyoloji profesörü Morrie Schwartz’ın vefalı öğrencilerdendir. Spor yorumcusu ve gazeteci olarak kariyerine devam eden Mitch, televizyon ekranında hocasının bakıma muhtaç bir hale geldiğini görecektir. Onun için hayat, bundan sonrası için çok farklı olmaya başlayacaktır. Mitch’in kendi hocası için yapacakları her ne kadar basit bir eylem gibi gözükse de aslında bu karakter üzerinden eğitimcilere ve onları geçmişte eğitmiş yüreklere önemli mesajlar verilmektedir.
ALS[1] hastalığına yetmişli yaşlarda yakalanan Profesör Morrie, son yolculuğuna çıktığını söyler muhabire ve bu yolculuğu hepimizin tadacağını ekler. Ölümüyle de bir şeylerin öğrenilebileceğine inanan Morrie, bir öğretmenin son nefesine kadar çevresindekilere öğretebileceği şeyler olduğunu hisseder. Sadece hissetmez, bilir, yaşar ve haykırır. Mitch’e göre böyle bir öğretmen “öğrencilerinin dinamik gücü, düşünmeyi yeniden keşfetmeye yönelten fikir işçisidir”. Ancak Mitch karakterinin içini kemiren sorular vardır. Onca zamandır neden öğretmenini aramamış, halini, hatırını, sağlığını sormamıştır? Bu sorular her ne kadar Mitch tarafından yöneltilen sorular olsa da, izleyici için de anlamlı sorular olabilir. Çünkü herkesin hayatında önemli yerleri olan eğitimciler olduğu muhakkaktır ancak onlarla olan münasebetimizin boyutunu hatırda tutmak elzemdir.
Mitch bir karar verip hayatının son demlerini yaşayan Morrie’nin kapısına gitme erdemini gösterir. Bu bir öğrenci için tarif edilemeyecek bir mutluluktur ve bu anın tarifini birkaç kelimeyle yapmak mümkün müdür? Yıllar önce sizi eğiten, size yol gösteren muallimi bir defacık da olsa görmeniz nasıl bir duygudur hakikaten? O sarılma anını iki karakterde görür ve muhabbetin yıllar sonra da sıcacık kaldığına tanık oluruz. Bir öğretmen için öğrencisinin “canım arkadaşım” olarak kabul edilmesi ne güzel bir duygu olsa gerek! Öğrencilik yıllarına dair diyaloglar arasında “neden sessizliğin insanları bu kadar ürküttüğü, ölmenin nasıl bir şey olduğu” sorularına cevap arar Morrie. Mitch ise bu soruları hayatında ilk kez duyuyormuşçasına düşünmeye başlar ve Morrie’nin, “Ölüm insanların üzüleceği bir mefhum ama mutsuz yaşamak çok daha üzücü” sözleri karşısında adeta donakalır. Böylece sorunun muhatabı Mitch değildir, günün birinde öğrencilerine seslenecek ve düşünmeye sevk edecek muallimlerdir adeta. Yazarın dediği gibi “Düşünmek Farzdır”, peki ya düşündürmek, düşündürtmek, zihin açmak ve zihni açıcı sorular sormak?
Mitch’in unuttuğu ama Morrie’nin hatırlattığı bir diğer konu insanlara yardım etmektir. “Etrafındakilere yardım ediyor musun” sorusunu soran öğretmen Morrie, esasında bir değere dikkatlerimizi çekmektedir sanırım. Yıllar önce birileri tarafından yapılan maddi ya da manevi yardımları tefekkür etmeye yönlendiren sorular, insanı şimdiki zamanda ne yaptığı ve ne ettiğini sorgulamaya davet ediyor. Davete icabet etmesi gereken Mitch ise bundan bihaber… Yardımı sadece sıradan bir eylem sanır çünkü. İkinci soru ise daha zordur: Kendinle barışık mısın? Belki de filmin ilk çeyreğinde öne çıkan tema, karakterlerin yaşadıklarını seyircilerin de yaşaması, kendilerini tanıması ve yapageldiklerini muhakeme etmeleri, hayatı anlamlı kılacak erdemlerin ne olduğunu hatırlamalarıdır. Son dersini yaşam ve ölüm üzerine veren Morrie, sorularıyla öğrencisini bir hayli terletir. Çünkü ona yöneltilen sorular herkesin hoşuna gidecek türden sorular değildir. Ya meydan okuyucu sorulardır bunlar ya da üzerine çokça kafa yorulan, kişiyi derin düşünmeye teşvik eden suallerdir. Sadece sorular yoktur filmde, altı defalarca çizilecek diyaloglar da vardır. “Eğer ölmeyi bilirsen yaşamayı da bilirsin” sözü ile eğitimcilerin derinden sarsıldığı düşünülebilir. Nihayetinde pek çok insan gibi Mitch de, cevabı uzun soruları geçiştirir, kısa kısa cevaplar üretse de öğretmenin muradının bu kısa cevaplardan daha fazlası olduğunu idrak etmeye başlar. Mitch düşündükçe insana kapılar aralayan soruların yaşamsal bağını keşfetmek için yola revan olması gerektiğini anlayacaktır.
İkinci buluşma bir anlamda ahde vefa, söze sadakate dair emareler taşır. Yetmişini aşmış yalnız bir adama hayat boyunca yarenlik etmek ve yavaş yavaş ölümünü görmek akıl dışıdır. Gerçekleri basın konferanslarında arayan genç adam, Amerika’nın kendi kendine yetenlerin vatanı olduğunu söyler. Böyle bir vatanda ölüme sessizce yürüyen Morrie’nin fikirleri Mitch’in zihin dünyasını daha fazla işgal eder. Buna işgal demek abartılı olur elbette, Mitch artık kendi ideallerinin tasallutundan kurtulmak için yeni formüller üretmelidir. Çünkü içinde yaşadığımız kalabalıklar, kitlelerin güdümünde kalıp yalnızlaşmak ve gürültünün içine giderek hapsolmak insanın dış dünyayla olan bağını da zayıflatmaya başlar. Bu bilinçle Mitch’in çıkarımları bize “filmlerin, toplumsal gerçeklerin ve düşüncelerin gerçek anlam ve duygularla aktarılmasında önemli rol oynadığını” bir kez daha ortaya koyar.[2]
“Yaşlanmışlık” denilince birçoğumuzun aklına elleri ve yüzü buruş buruş olmuş kişiler gelir. İnsan yaşlandıkça yavaş yavaş güç kaybettiğini, sağlığının iyiye gitmediğini anlar, bunu anlamak gayet doğaldır. Ancak Morrie yaşlanmanın “çürümek değil büyümek olduğunu, bu kültürün gençliğe taptığını” söyleyerek insanın “güzel ve hayırlı yaşanmışlıklarının” ehemmiyetini bize hatırlattığı gibi, modern dünyada bedenin bir vitrine (kurumuş canlılığa) indirgenmesi ve bu algının kutsallığına methiyeler dizilmesinin ne kadar sakıncalı olduğunu da hatırlatır. O halde filmin söyleminde “sürekli genç kalma ve bedenin eskitilmemesi” olgusunun bir yanılgı olduğunu da anlar, tüketim kültürü ve hazzının hicvedildiğini görürüz. Morrie için gençlik ve yaşlılığı anlamak için “anlamını bulan ya da bulamayan yaşamlara bakmak” gerekir. Bebekken dokunulmak istemek can atılası bir eylemdir. Sevmek, sarılmak, öpüp koklamak… İşte insan yaşlandığında bu duyguları yeniden yaşayan Morrie gibi etrafımızdakiler de “annenin sarılmasını özlerler, kucağa alınmak isterler”. Yaşı ilerlemiş olanların ihtiyaç duyduğu ama söyleyemediği bir sırdır özlenmek, rahat ettirilmek.
Morrie her Salı günü dersini dışarıda yapmış bir öğretmendir. Onun için Salı, Mitch ile berber olma gününe dönüşür. Her Salı geçmişle bugün arasında geçip gider. Mitch her buluşmada hayatın anlamı üzerine daha fazla düşünür.
Zaman, sevmek, beklentiler, korkular ve daha pek çok sözcük onun zihnini kemirmeye başlar. Tüm bildiklerini yeniden anlamalı ve anlamlandırmalıdır. Morrie’ye daha fazla ilgi göstermesi gereken Mitch, “yaşamak istediğim hayatı yaşıyor muyum, olmam gereken bir kul muyum” sorusunu duyar. Ancak sadece duymaz, bu suali kendine de sık sık sormaya başlar. “Her an ölebileceğimizi bilseydik farklı yaşamlarımız olurdu” der öğretmen Morrie. Ölümü unutturan üç unsur vardır: İş, para, hırs. Bu unsurlar bize ölümü unutturduğu gibi nasıl bir yaşamı arzu ettiğimizi de örter, bizi yok eder. Öğretmenin öğrencisine olan nasihatinin son ana kadar devam etmesi, sürekli hayatın anlamı ve değeri üzerine düşündürtmesi izleyici için, elbette eğitimciler için dikkate değerdir, unutulmamalıdır. Filmin sonlarına doğru Morrie, Mitch’e ve evlenmeyi düşündüğü kadına bir hikaye anlatır.
Küçük bir dalga varmış. Öyle pervasızca dolaşır, gününü gün edermiş. Güneşin altında dolaşır dururmuş. Sonra, sonra diğer dalgaları görmüş. Evet, diğer dalgaların kıyıya vurduğunu görmüş ve çok korkmuş. Sonra bir dalga görmüş. Dalga ona “Neden bu kadar üzgünsün?” diye sormuş. Küçük dalga “Çünkü kıyıya vurup öleceğiz, anlamıyor musun?” demiş. Diğer dalga “Asıl sen anlamıyorsun. Sen dalga değilsin ki, sen okyanusun bir parçasısın. Okyanusun bir parçası”…
Eğitimci için küçük bir öneri
Filmde Mitch’in Morrie’den alacağı dersler her bir eğitimci için önemlidir. Birçok diyalog eğitimci tarafından ayrıca not alınabilir ve film sınıf ortamında izlenirken öğrencilere, “en önemli cümleleri bir kağıda not almaları” istenir. Film bittikten sonra not alan her öğrenciyle yazdığı cümleler üzerinde konuşulur. Herkesin zihninde filmin karşılık bulduğu bir sözcük tahtaya yazılır, sınıftakiler bu sözcükleri notları arasına alarak yıllar sonra eğitimcilerle karşılaştıklarını düşündüklerinde o zaman neler hissedebileceklerini hayal edebilir. Bu hayali arkadaşlarıyla paylaşabilir.
“Şair ilhamının kaynağı nedir?” sorusu kökleri eskiçağlara kadar uzanan hukuki bir meseleydi. Sorun, cahiliye dönemi Araplarının bir tür edebi eğlencesi olan kaside şairlerine yönelik bakışlarından daha köklüydü. Zira Müslümanlar şiir konusunda iki taraftan Yunan-Roma ve Sasani ahlâkıyla yüzleştiler. Yunan-Roma düşüncesinde şiir etika, Sasani düşüncesinde ise edeb denilen köklü siyasi-hukuki yapıları yeniden diriltebilirdi.
Bir rüyanın fevkinde
Fevkalade bir gezegende
Yürüyordum durmadan
Ebediyet filizlerini görmek için
Sonsuzluk bahçesinde
Biraz seyrettikten sonra
Nehir kıyısında rastladım
Bir âheng-i hümâya
Susuzluktan bîtâb düşmüştü
Yorgun kanatlarıyla selamladı beni
Dedim: Ey biçare dilhûn!
Neden bekler durursun?
Yudumla âb-ı hayatı
Güneş rengi dudaklarıyla
Uzanıp semaya
Sildi gözlerindeki demi…
Ümit ederim iyisindir, zira ümit soluk alıp-vermenin niteliğini etkiler… Nicedir yazıyorum, içimden geldiği, dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla… Geçen mektupta “istersen yaz e-mail adresime” dedim. Yazmadın, demek ki istemedin, yoksa yazacaklarını bitirmiş, sebeplerini yitirmiş olamazsın. Yok yok, sitem değil bu, niye sitem edeyim ki yazmak benim kararım ve tercihim, senin için de durum aynı diğer bir ifadeyle. Ama yazsaydın, yazmak kadar okumak da iyi gelirdi bana. Hâlinden haber almak, kafanı yoranları, gönlünü besleyenleri, ümidini destekleyenleri görmek isterdim/isterim. Kapsama alanımda olanlar ilgilendirir beni, yazarken dinliyor ve dinleniyorum ben, öyle düşünüyorum işte, yazmak bana iyi geldiği gibi sana da iyi gelir düşüncesindeyim.
İki Dil Bir Bavul (2008), iki yönetmenin elinden çıkmış, hem belgesel yönü hem de dramatik unsurları harmanlayan kurmaca özelliğiyle öne çıkan bir yapımdır. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde (Demirci Köyü) yapılan film, Anadolu’nun doğusunda bir köye atanmış genç bir öğretmenin yaşadığı deneyimleri konu edinir.
Adını duyduğumuz bir kitap ya da film, odağı kendisine ya da bir benzerine yönlendiriyor. Çünkü çokça duyulur, okunur, görünür ise bir şey, popülaritesi de fazladır, vitrindeki yerini almıştır. Böyle olunca adını sık duymadığımız çalışmalar, eserler ve elbette sinema filmleri, bir köşede öylece kalakalıyor. Peki, bu durum o eserin, filmin kalitesini etkiler mi? Bir eserin değeri onu okuyanın sayısına, kitlesinin büyüklüğüne göre mi değerlendirilir? Bir eserin kalabalık kitleler tarafından düşünülmüyor, yazılmıyor ya da gündemde yer almıyor olması onun niteliğinden bir şey kaybettirir mi?
Morrie ile Her Salı’dan Hayata ve Eğitime Dair Notlar
Bazı filmler vardır kitap gibi, bazı kitaplar vardır film gibidir. Ne okunması bitsin, ne finali son bulsun dediğiniz sanatsal çalışmalar açıkça gösterir ki, değerli olan buharlaşıp uçmaz. Her gönülde, her sinede kendine bir yer bulur kıymetli işler. Mick Jackson tarafından 1999’da sinemaya uyarlanan film, hayatın anlamını anlamaya, hayatın öğrenmeye ve öğretmeye dayalı olduğuna parmak basan bir yapım. Morrie ile Her Salı adlı film (Tuesdays With Morrie) öğretip öğrendiğimiz, verip aldığımız sürece hayatın güzelliklerle dolu olduğunu zihinlere kazır. Bunun için yapılması gereken aslında çok basit: Etrafa bakmak, gözlemlemek, temaşa etmek.
Morrie yıllarca öğretmenlik yapar ve günün birinde ilerlemiş yaşının etkisiyle de ayaklarını, o koca bedeni taşıyamaz olur. Geçirdiği kaza sonrası onu hiç beklemediği biri ziyarete gelecektir. Bu ziyaretçi yıllar önce mezun olan Mitch’dir ve emekli sosyoloji profesörü Morrie Schwartz’ın vefalı öğrencilerdendir. Spor yorumcusu ve gazeteci olarak kariyerine devam eden Mitch, televizyon ekranında hocasının bakıma muhtaç bir hale geldiğini görecektir. Onun için hayat, bundan sonrası için çok farklı olmaya başlayacaktır. Mitch’in kendi hocası için yapacakları her ne kadar basit bir eylem gibi gözükse de aslında bu karakter üzerinden eğitimcilere ve onları geçmişte eğitmiş yüreklere önemli mesajlar verilmektedir.
ALS[1] hastalığına yetmişli yaşlarda yakalanan Profesör Morrie, son yolculuğuna çıktığını söyler muhabire ve bu yolculuğu hepimizin tadacağını ekler. Ölümüyle de bir şeylerin öğrenilebileceğine inanan Morrie, bir öğretmenin son nefesine kadar çevresindekilere öğretebileceği şeyler olduğunu hisseder. Sadece hissetmez, bilir, yaşar ve haykırır. Mitch’e göre böyle bir öğretmen “öğrencilerinin dinamik gücü, düşünmeyi yeniden keşfetmeye yönelten fikir işçisidir”. Ancak Mitch karakterinin içini kemiren sorular vardır. Onca zamandır neden öğretmenini aramamış, halini, hatırını, sağlığını sormamıştır? Bu sorular her ne kadar Mitch tarafından yöneltilen sorular olsa da, izleyici için de anlamlı sorular olabilir. Çünkü herkesin hayatında önemli yerleri olan eğitimciler olduğu muhakkaktır ancak onlarla olan münasebetimizin boyutunu hatırda tutmak elzemdir.
Mitch bir karar verip hayatının son demlerini yaşayan Morrie’nin kapısına gitme erdemini gösterir. Bu bir öğrenci için tarif edilemeyecek bir mutluluktur ve bu anın tarifini birkaç kelimeyle yapmak mümkün müdür? Yıllar önce sizi eğiten, size yol gösteren muallimi bir defacık da olsa görmeniz nasıl bir duygudur hakikaten? O sarılma anını iki karakterde görür ve muhabbetin yıllar sonra da sıcacık kaldığına tanık oluruz. Bir öğretmen için öğrencisinin “canım arkadaşım” olarak kabul edilmesi ne güzel bir duygu olsa gerek! Öğrencilik yıllarına dair diyaloglar arasında “neden sessizliğin insanları bu kadar ürküttüğü, ölmenin nasıl bir şey olduğu” sorularına cevap arar Morrie. Mitch ise bu soruları hayatında ilk kez duyuyormuşçasına düşünmeye başlar ve Morrie’nin, “Ölüm insanların üzüleceği bir mefhum ama mutsuz yaşamak çok daha üzücü” sözleri karşısında adeta donakalır. Böylece sorunun muhatabı Mitch değildir, günün birinde öğrencilerine seslenecek ve düşünmeye sevk edecek muallimlerdir adeta. Yazarın dediği gibi “Düşünmek Farzdır”, peki ya düşündürmek, düşündürtmek, zihin açmak ve zihni açıcı sorular sormak?
Mitch’in unuttuğu ama Morrie’nin hatırlattığı bir diğer konu insanlara yardım etmektir. “Etrafındakilere yardım ediyor musun” sorusunu soran öğretmen Morrie, esasında bir değere dikkatlerimizi çekmektedir sanırım. Yıllar önce birileri tarafından yapılan maddi ya da manevi yardımları tefekkür etmeye yönlendiren sorular, insanı şimdiki zamanda ne yaptığı ve ne ettiğini sorgulamaya davet ediyor. Davete icabet etmesi gereken Mitch ise bundan bihaber… Yardımı sadece sıradan bir eylem sanır çünkü. İkinci soru ise daha zordur: Kendinle barışık mısın? Belki de filmin ilk çeyreğinde öne çıkan tema, karakterlerin yaşadıklarını seyircilerin de yaşaması, kendilerini tanıması ve yapageldiklerini muhakeme etmeleri, hayatı anlamlı kılacak erdemlerin ne olduğunu hatırlamalarıdır. Son dersini yaşam ve ölüm üzerine veren Morrie, sorularıyla öğrencisini bir hayli terletir. Çünkü ona yöneltilen sorular herkesin hoşuna gidecek türden sorular değildir. Ya meydan okuyucu sorulardır bunlar ya da üzerine çokça kafa yorulan, kişiyi derin düşünmeye teşvik eden suallerdir. Sadece sorular yoktur filmde, altı defalarca çizilecek diyaloglar da vardır. “Eğer ölmeyi bilirsen yaşamayı da bilirsin” sözü ile eğitimcilerin derinden sarsıldığı düşünülebilir. Nihayetinde pek çok insan gibi Mitch de, cevabı uzun soruları geçiştirir, kısa kısa cevaplar üretse de öğretmenin muradının bu kısa cevaplardan daha fazlası olduğunu idrak etmeye başlar. Mitch düşündükçe insana kapılar aralayan soruların yaşamsal bağını keşfetmek için yola revan olması gerektiğini anlayacaktır.
İkinci buluşma bir anlamda ahde vefa, söze sadakate dair emareler taşır. Yetmişini aşmış yalnız bir adama hayat boyunca yarenlik etmek ve yavaş yavaş ölümünü görmek akıl dışıdır. Gerçekleri basın konferanslarında arayan genç adam, Amerika’nın kendi kendine yetenlerin vatanı olduğunu söyler. Böyle bir vatanda ölüme sessizce yürüyen Morrie’nin fikirleri Mitch’in zihin dünyasını daha fazla işgal eder. Buna işgal demek abartılı olur elbette, Mitch artık kendi ideallerinin tasallutundan kurtulmak için yeni formüller üretmelidir. Çünkü içinde yaşadığımız kalabalıklar, kitlelerin güdümünde kalıp yalnızlaşmak ve gürültünün içine giderek hapsolmak insanın dış dünyayla olan bağını da zayıflatmaya başlar. Bu bilinçle Mitch’in çıkarımları bize “filmlerin, toplumsal gerçeklerin ve düşüncelerin gerçek anlam ve duygularla aktarılmasında önemli rol oynadığını” bir kez daha ortaya koyar.[2]
“Yaşlanmışlık” denilince birçoğumuzun aklına elleri ve yüzü buruş buruş olmuş kişiler gelir. İnsan yaşlandıkça yavaş yavaş güç kaybettiğini, sağlığının iyiye gitmediğini anlar, bunu anlamak gayet doğaldır. Ancak Morrie yaşlanmanın “çürümek değil büyümek olduğunu, bu kültürün gençliğe taptığını” söyleyerek insanın “güzel ve hayırlı yaşanmışlıklarının” ehemmiyetini bize hatırlattığı gibi, modern dünyada bedenin bir vitrine (kurumuş canlılığa) indirgenmesi ve bu algının kutsallığına methiyeler dizilmesinin ne kadar sakıncalı olduğunu da hatırlatır. O halde filmin söyleminde “sürekli genç kalma ve bedenin eskitilmemesi” olgusunun bir yanılgı olduğunu da anlar, tüketim kültürü ve hazzının hicvedildiğini görürüz. Morrie için gençlik ve yaşlılığı anlamak için “anlamını bulan ya da bulamayan yaşamlara bakmak” gerekir. Bebekken dokunulmak istemek can atılası bir eylemdir. Sevmek, sarılmak, öpüp koklamak… İşte insan yaşlandığında bu duyguları yeniden yaşayan Morrie gibi etrafımızdakiler de “annenin sarılmasını özlerler, kucağa alınmak isterler”. Yaşı ilerlemiş olanların ihtiyaç duyduğu ama söyleyemediği bir sırdır özlenmek, rahat ettirilmek.
Zaman, sevmek, beklentiler, korkular ve daha pek çok sözcük onun zihnini kemirmeye başlar. Tüm bildiklerini yeniden anlamalı ve anlamlandırmalıdır. Morrie’ye daha fazla ilgi göstermesi gereken Mitch, “yaşamak istediğim hayatı yaşıyor muyum, olmam gereken bir kul muyum” sorusunu duyar. Ancak sadece duymaz, bu suali kendine de sık sık sormaya başlar. “Her an ölebileceğimizi bilseydik farklı yaşamlarımız olurdu” der öğretmen Morrie. Ölümü unutturan üç unsur vardır: İş, para, hırs. Bu unsurlar bize ölümü unutturduğu gibi nasıl bir yaşamı arzu ettiğimizi de örter, bizi yok eder. Öğretmenin öğrencisine olan nasihatinin son ana kadar devam etmesi, sürekli hayatın anlamı ve değeri üzerine düşündürtmesi izleyici için, elbette eğitimciler için dikkate değerdir, unutulmamalıdır. Filmin sonlarına doğru Morrie, Mitch’e ve evlenmeyi düşündüğü kadına bir hikaye anlatır.
Küçük bir dalga varmış. Öyle pervasızca dolaşır, gününü gün edermiş. Güneşin altında dolaşır dururmuş. Sonra, sonra diğer dalgaları görmüş. Evet, diğer dalgaların kıyıya vurduğunu görmüş ve çok korkmuş. Sonra bir dalga görmüş. Dalga ona “Neden bu kadar üzgünsün?” diye sormuş. Küçük dalga “Çünkü kıyıya vurup öleceğiz, anlamıyor musun?” demiş. Diğer dalga “Asıl sen anlamıyorsun. Sen dalga değilsin ki, sen okyanusun bir parçasısın. Okyanusun bir parçası”…
Filmde Mitch’in Morrie’den alacağı dersler her bir eğitimci için önemlidir. Birçok diyalog eğitimci tarafından ayrıca not alınabilir ve film sınıf ortamında izlenirken öğrencilere, “en önemli cümleleri bir kağıda not almaları” istenir. Film bittikten sonra not alan her öğrenciyle yazdığı cümleler üzerinde konuşulur. Herkesin zihninde filmin karşılık bulduğu bir sözcük tahtaya yazılır, sınıftakiler bu sözcükleri notları arasına alarak yıllar sonra eğitimcilerle karşılaştıklarını düşündüklerinde o zaman neler hissedebileceklerini hayal edebilir. Bu hayali arkadaşlarıyla paylaşabilir.
Önerilen Filmler
Stand and Deliver (Kalk ve Diren, 1988)
Good Will Hunting (Can Dostum, 1997)
Birinci Sınıf (2010)
Can Dostum (2011)
Dipnotlar:
[1] ALS, beyin ve omurilikteki sinir hücrelerini etkileyerek kas kontrolünün kaybolmasına sebebiyet veren, ilerleyici bir sinir sistemi hastalığı şeklinde izah edilebilir. Bakınız: www.mayoclinic.org/diseases-conditions/amyotrophic-lateral-sclerosis/symptoms-causes/syc-20354022
[2] Mustafa İçen ve Gül Tuncel, “Social Studies Education with Cinema Films: A Case Study”, IOJES 2019, 11 (1), s. 253
İlgili Yazılar
Şiir Hukuku
“Şair ilhamının kaynağı nedir?” sorusu kökleri eskiçağlara kadar uzanan hukuki bir meseleydi. Sorun, cahiliye dönemi Araplarının bir tür edebi eğlencesi olan kaside şairlerine yönelik bakışlarından daha köklüydü. Zira Müslümanlar şiir konusunda iki taraftan Yunan-Roma ve Sasani ahlâkıyla yüzleştiler. Yunan-Roma düşüncesinde şiir etika, Sasani düşüncesinde ise edeb denilen köklü siyasi-hukuki yapıları yeniden diriltebilirdi.
Seyir
Bir rüyanın fevkinde
Fevkalade bir gezegende
Yürüyordum durmadan
Ebediyet filizlerini görmek için
Sonsuzluk bahçesinde
Biraz seyrettikten sonra
Nehir kıyısında rastladım
Bir âheng-i hümâya
Susuzluktan bîtâb düşmüştü
Yorgun kanatlarıyla selamladı beni
Dedim: Ey biçare dilhûn!
Neden bekler durursun?
Yudumla âb-ı hayatı
Güneş rengi dudaklarıyla
Uzanıp semaya
Sildi gözlerindeki demi…
Mektup V
Ümit ederim iyisindir, zira ümit soluk alıp-vermenin niteliğini etkiler… Nicedir yazıyorum, içimden geldiği, dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla… Geçen mektupta “istersen yaz e-mail adresime” dedim. Yazmadın, demek ki istemedin, yoksa yazacaklarını bitirmiş, sebeplerini yitirmiş olamazsın. Yok yok, sitem değil bu, niye sitem edeyim ki yazmak benim kararım ve tercihim, senin için de durum aynı diğer bir ifadeyle. Ama yazsaydın, yazmak kadar okumak da iyi gelirdi bana. Hâlinden haber almak, kafanı yoranları, gönlünü besleyenleri, ümidini destekleyenleri görmek isterdim/isterim. Kapsama alanımda olanlar ilgilendirir beni, yazarken dinliyor ve dinleniyorum ben, öyle düşünüyorum işte, yazmak bana iyi geldiği gibi sana da iyi gelir düşüncesindeyim.
Doğu’da Eğitime ve Eğitimciye Bakmak: İki Dil Bir Bavul’dan Okul Tıraşı’na Bir Okuma
İki Dil Bir Bavul (2008), iki yönetmenin elinden çıkmış, hem belgesel yönü hem de dramatik unsurları harmanlayan kurmaca özelliğiyle öne çıkan bir yapımdır. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde (Demirci Köyü) yapılan film, Anadolu’nun doğusunda bir köye atanmış genç bir öğretmenin yaşadığı deneyimleri konu edinir.
Değişmek mi Zor Değiştirmek mi? İmparatorlar Kulübü’nde Karakterli Olmayı Aramak
Adını duyduğumuz bir kitap ya da film, odağı kendisine ya da bir benzerine yönlendiriyor. Çünkü çokça duyulur, okunur, görünür ise bir şey, popülaritesi de fazladır, vitrindeki yerini almıştır. Böyle olunca adını sık duymadığımız çalışmalar, eserler ve elbette sinema filmleri, bir köşede öylece kalakalıyor. Peki, bu durum o eserin, filmin kalitesini etkiler mi? Bir eserin değeri onu okuyanın sayısına, kitlesinin büyüklüğüne göre mi değerlendirilir? Bir eserin kalabalık kitleler tarafından düşünülmüyor, yazılmıyor ya da gündemde yer almıyor olması onun niteliğinden bir şey kaybettirir mi?