Adını duyduğumuz bir kitap ya da film, odağı kendisine ya da bir benzerine yönlendiriyor. Çünkü çokça duyulur, okunur, görünür ise bir şey, popülaritesi de fazladır, vitrindeki yerini almıştır. Böyle olunca adını sık duymadığımız çalışmalar, eserler ve elbette sinema filmleri, bir köşede öylece kalakalıyor. Peki, bu durum o eserin, filmin kalitesini etkiler mi? Bir eserin değeri onu okuyanın sayısına, kitlesinin büyüklüğüne göre mi değerlendirilir? Bir eserin kalabalık kitleler tarafından düşünülmüyor, yazılmıyor ya da gündemde yer almıyor olması onun niteliğinden bir şey kaybettirir mi?
Gökyüzü Kadar Kırmızı adlı film gibi eğitimciler için önemli gördüğüm bir diğer filmi paylaşmak istiyorum sizlerle: The Emperor’s Club yani İmparatorlar Kulübü. Michael Hoffman imzalı 2002 yapımı filmin başrolünde Kevin Kline var. Öğretmenlerin kendi dünyalarından manzaralar bulabileceği filmin hikâyesi, öğretmen William Hundert ve onun eğitim anlayışı etrafında şekilleniyor. Sedgewick adında haylaz bir öğrencisi vardır öğretmen William’ın ve bu öğrenciye karşı sabrı kuşandıkça kuşanır. Öğrencisini değiştirmek ve erdemli bir insan olmasına yardım etmek için elinden geleni yapar. Hatta onu bir bilgi yarışmasına katılmaya teşvik eder. Ancak bu, öğretmen için hiç de kolay olmayacaktır çünkü Sedgewick, değişmeyi arzulamayan, değişmeye talipli olmayan bir öğrencidir. Genel anlamda ahlâki erdemlere ulaşmanın özü ortaya koyulan filmde, öğrencilerin erdemlere ulaşmalarındaki zorluklar kadar, öğretmenlerin onlara yardım etmelerinin zorluğundan söz edilerek, örnek bir öğretmenin hayatı anlatılır.
Bir adamın karakteri, onun kaderidir… Çoğumuz için, hikâyelerimiz ölmeden önce yazılabilir. Son, başlangıca dayanır.
34 yılını öğretmeye adamış bir öğretmen için yorulmanın, dur demenin ne demek olduğunu bu satırları okuyanlar daha iyi bilir. Benedict Erkek Okulu’nda öğretmenlik yapan öğretmenin ders verdiği kurum, 1500 yıllık Aziz Benedict Kuralı’nın uygulandığı bir yer… Ethan Canin’in “The Palace Thief” (Saray Hırsızı, 1994) adlı kısa öyküsüne dayanan film, Katolik bir geleneğin hâkim olduğu okuldan söz eder. Öğretmen Hundert’a tevdi edilen mesaj, Sedgewick’i eğitmesi ve karakterini şekillendirmesi için sabretmesidir ama zaman ilerledikçe, güçlü ve otoriter bir ailenin şımarık, zayıf karakterli oğlunu eğitmenin ne kadar zor olduğunu anlayacaktır.
Filmin başlarında, öğretmenin öğrencileri beklemesi ve mutluluk verici tablo, her öğretmenin mesleğinin ilk yıllarında yaşadığı bir manzaradır. Bu zamanı tarif etmek neredeyse imkânsızdır, çok müstesna bir andır eğitimci için. William öğretmenin hem sınıfta hem de sınıf dışında öğrencilerle çok içten konuşması, onları muhatap alması, herhangi bir kavram üzerinde onları düşünmeye sevk etmesi dikkate değerdir. Biri yanlış yaptığında ona hatasını kavramlarla hatırlatır, karşıdakini kırmadan gönlüne dokunmaya çağırır.
William, kendi tarihine ve kadim geçmişte öne çıkan isimlere de yer vererek bir bilinç aşılar. Böylece öğretmen, sınıftaki eğitimci rolüne ek olarak toplumsal hafızanın bekçiliğini de üstlenip Batılı değerler sistemine selam verir.
“Çünkü geçmiştekilerin hikâyesi bizim hikâyemizdir.” der ve eğitimcinin, kendi toplumuna ve talebesine nasıl yön vereceğine dair emareler sunar. Sınıftaki ilk konuşmasına hazırlıklı gelen karakter, “Batı Uygarlığına Hoş geldiniz!” diyerek az önce dolaylı olarak aktardığı düşünceyi, doğrudan kadim geçmişe (Yunanlar ve Romalılar) bağlamaktan geri durmaz. Öğretmenin misyonunu, geçmiş ile şimdi arasında nasıl bir köprü kurulacağını özetler. Filmin ilk on dakikası iki sayfaya sığmayacak kadar söylemle örülü olup her biri gökdelenin katları gibi mekik mekik dokunarak kurgulanmıştır.
Öğrencinin kalbine nasıl girileceğini bildiği gibi kuralcı biri olan William, tarihteki şahsiyetlerin önemli sözlerini çocukların hafızasına kazır. Sadece kazımakla da kalmaz aslında, onların bu sözleri idrak etmelerini ister. Jül Sezar Yarışması ile ilgilense de onun için sınıfa yeni dâhil olan Sedgewick sorunlu bir öğrencidir. Her öğretmenin hayat yolculuğunda önüne çıktığı bir imtihanı andırır bu karakter. Bazen değiştirebildiğimiz bazen de değişmek istemeyendir o öğrenci ama neticede emek ve sabır en büyük yol azığıdır öğretmenin. Zengin aile çocuğu olmak ve bunu arkasına alıp sınıfta aykırı bir tip olmak Sedgewick’in doğasını yansıtır. Düzene karşı anarşi, saygıya karşı ukalalık, hilme karşı ihtirası tercih eder. Çocuğun duvarında Jean-Luc Godard’ın Le Mepris (Nefret, 1963) filminin afişi olması da onun karakterine dair tesadüfi olmayan bir göstergeyi bize anlatırcasına düzenlenmiştir.
Güven, saygınlık, dürüstlük, haylaz bir öğrenci olarak Sedgewick karakterinin yanından geçmez; böylece temiz bir nehrin kirletilmesi için bulanık bir suyun oraya akmasının yeterli olduğunu düşünmeye başlarız.
Kirli sularda yüzen öğrenci, kendi dünyasına yenilerini davet etmekte ve onlar da bu davete sık sık icabet etmeye başlamaktadır. Eğitmen ise öfkesini yutacak, tüm olumsuzluklara sabredip öğrencilerinin hamlıktan kurtulması için reçeteler arayacaktır. Bazen de zihinleri sarsacak, öğrencinin hatasını anlamasını sağlamak için “Cahillik eğitilebilir, sarhoşluk ayıltılabilir ama aptallık sonsuza dek sürer” diyecektir. Ahmaklığın ebediyete kadar sürüp sürmeyeceğine karar vermek sadece öğretmenin elinde değildir elbet. Cehalet rüzgârından, ayyaşlık sendromundan pekâlâ uzaklaşmak mümkün. Peki, ya budalalık böyle midir? Tam da burada Mehmet Kaplan’ın; “En doğru, en yüksek fikir, bir cahil veya ahmağın elinde gülünç, değersiz bir hâle gelebilir.” sözü üzerine düşünmek gerekmez mi?
İmparatorlar Kulübü’nde, köklü ve meşhur bir kolejde yaşananları anlamak için bir kitap mahiyetindeki diyaloglar arasında gezinmek gerekebilir. Çünkü herhangi bir edebiyatçı gibi yönetmen Hoffman da mesajını aktarırken, edebî anlatımlara, hikmetli sözlere, insanlığa ve karakterli olmaya dair aktarımlar yapar. Film, aynı zamanda felsefi söylemlerin derinliğine atıf yaparak “İnsanın karakteri onun yazgısıdır.’’ der. Bu sözün çarpıcılığını öğretmen-öğrenci ilişkisinde tüm çıplaklığıyla görür ve genç öğrencilerin kişilik kazanmalarında ergenlik döneminin ne derece önemli olduğuna şahitlik ederiz. Her şeyden önce kişiliğin, kazanmanın ilk adımı olduğunu anlayıp kasıtlı cehaletin asla affedilebilir bir durum olmadığını idrak etmeye başlarız. Çünkü bir öğretmenin, cahillikle mücadele ederken, onun çeşitli türlerinin olabileceği vurgusu anlatılır ve cehaletin, bir insanın yüreğinde hapis hayatı yaşadığına, o kişinin karakterinin sıfatı niteliğine dönüştüğüne dikkatimiz çekilmek istenir.
Filmin sonlarına doğru ortaya çıkan manzara oldukça düşündürücüdür. Sinema filmlerinde alışık olduğumuz mutlu bir sona değil, düşündüren açık uçlu sona çağıran film, William Hundert ile öğrencisi Bell arasında uzun süren bir dönüşüm ve değişim hikâyesinde izleyiciyi kendi iç dünyasında bir yolculuğa çıkarma gayretindedir. Bu yolculukta Hundert, gerçek hayatta Halil, Hasan, Handan veya Hülya ismiyle müsemmadır.
Öğretmen Hundert, faziletten ve ahlâktan yoksun kalındığında hayatın anlamsızlaşacağını, verilen mücadelenin değersiz olacağını savunur iken; öğrencisi, sözü edilen kavramların, etik ilkelerin, âdil olmanın anlamsız olduğunu, kendi dünyasında bunlara gerek duymadığını söyler. Cehalet bataklığına saplanmış ise vicdanlar, onu tamir etmek, ıslah etmek, yola getirmek kolay olur mu?
Son olarak, doğrudan olmasa da Hıristiyan ahlâkı ile pek çok sahne olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Batı’ya akan sinemanın köşe taşlarında heykeller, haç, piskopos, mitler, kişiler ve olaylar üzerinden Batılı karakterlerin dünyasına, geçmişine, tarihine ve kültürüne davetiye vardır. Özellikle filmin hikâyesinin dayandığı öykü ve okulun Katolik inançla bağlarını düşündüğümüzde daha fazla detayla karşı karşıya kaldığımızı söyleyebiliriz. Film, olumsuz karakter özellikleri olanların değiştirilmesinin güçlüğüne yer vererek, idealist öğretmen yaklaşımı üzerinde daha sağlıklı fikirler yürütmeye kapı aralar, ipuçları verir. Kötü olanlar değişebilir, iyi olanlar ise zamanla bozulma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ancak unutulmamalıdır ki güce, soya, otoriteye yaslanmak ve cehalet yoluna sapmak insanı karaktersiz kılmaya yeter.
Eğitimci İçin Notlar
Filmde çok fazla tarihi isim, yer ve olaya dair bilgi olduğu için öğrencilerin her birine bir kavram verilir ve bir sonraki derste bununla ilgili bilgi vermesi istenebilir. Kavramı açıklayan öğrenciye, bunun filmde ne amaçla yer aldığı sorulabilir. William’ın Tarih öğretmeni olduğu hatırlatılabilir ve filmi izledikten sonra kavramlar üzerinden film üzerine konuşulacak ise filmin perdeye yansıtılması ve o sahnenin olduğu yerde durdurularak öğrencinin sınıfa seslenmesi istenebilir. Özellikle sınıfta olumsuz tutum ve davranışlarıyla öne çıkan öğrencilerle bu filmin ana karakterleri arasındaki durumun geniş bir değerlendirmesi, okul bahçesinde ya da daha uygun bir ortamda öğrencilerle konuşulabilir. Öğrenciden, bu filmle ilgili duygularını aktarması, kaleme sarılması istenebilir.
Bazı filmler vardır kitap gibi, bazı kitaplar vardır film gibidir. Ne okunması bitsin, ne finali son bulsun dediğiniz sanatsal çalışmalar açıkça gösterir ki, değerli olan buharlaşıp uçmaz. Her gönülde, her sinede kendine bir yer bulur kıymetli işler. Mick Jackson tarafından 1999’da sinemaya uyarlanan film, hayatın anlamını anlamaya, hayatın öğrenmeye ve öğretmeye dayalı olduğuna parmak basan bir yapım. Morrie ile Her Salı adlı film (Tuesdays With Morrie) öğretip öğrendiğimiz, verip aldığımız sürece hayatın güzelliklerle dolu olduğunu zihinlere kazır. Bunun için yapılması gereken aslında çok basit: Etrafa bakmak, gözlemlemek, temaşa etmek.
Kötülüğe alışmak… Sessiz çığlıkların içinde bir metafor oluşturup kendini bunlarla oyalamak. Her gün izlenilen olumsuzluklara, yaşanılan dramlara bir yenisi eklenirken, sadece ‘oyalanma’ davranışlarının içinde kendini gereksiz bir nesne gibi kenarda köşede bırakmak…
Başka birinin sana çiçek getirmesini beklemeden
Kendi bahçeni yeşert…
Ve kendi ruhunu kendin süsle.
Ne kadar dayanıklı olduğunu göreceksin…
Ne kadar güçlü olduğunu
Ve ne kadar değerli olduğunu öğreneceksin…
Her yeni elveda ile öğreneceksin…”
Kalabalık, gün be gün kaş üstünde göz arar oldu. Ben gün be gün kabuğuma çekilmekten kabuğum kavladı, çıplak kaldım. Yaşlı anam ve ben, bu uçsuz bucaksız düzlüğün ortasında, üstünde biriken karlardan beli bükülmüş bu ihtiyar damda, yalnızlığın kandiline katran olduk. Pili zayıflayan radyonun fersiz sesi, sönmeye yüz tutmuş sobanın cılız çıtırtısı, anamın yorgan altında ovduğu dizlerindeki müzmin sızı; yalnızlığı ve çaresizliği yüzümüze soğuk bir şamar gibi çarpıyordu.
“Şair ilhamının kaynağı nedir?” sorusu kökleri eskiçağlara kadar uzanan hukuki bir meseleydi. Sorun, cahiliye dönemi Araplarının bir tür edebi eğlencesi olan kaside şairlerine yönelik bakışlarından daha köklüydü. Zira Müslümanlar şiir konusunda iki taraftan Yunan-Roma ve Sasani ahlâkıyla yüzleştiler. Yunan-Roma düşüncesinde şiir etika, Sasani düşüncesinde ise edeb denilen köklü siyasi-hukuki yapıları yeniden diriltebilirdi.
Değişmek mi Zor Değiştirmek mi? İmparatorlar Kulübü’nde Karakterli Olmayı Aramak
Adını duyduğumuz bir kitap ya da film, odağı kendisine ya da bir benzerine yönlendiriyor. Çünkü çokça duyulur, okunur, görünür ise bir şey, popülaritesi de fazladır, vitrindeki yerini almıştır. Böyle olunca adını sık duymadığımız çalışmalar, eserler ve elbette sinema filmleri, bir köşede öylece kalakalıyor. Peki, bu durum o eserin, filmin kalitesini etkiler mi? Bir eserin değeri onu okuyanın sayısına, kitlesinin büyüklüğüne göre mi değerlendirilir? Bir eserin kalabalık kitleler tarafından düşünülmüyor, yazılmıyor ya da gündemde yer almıyor olması onun niteliğinden bir şey kaybettirir mi?
Gökyüzü Kadar Kırmızı adlı film gibi eğitimciler için önemli gördüğüm bir diğer filmi paylaşmak istiyorum sizlerle: The Emperor’s Club yani İmparatorlar Kulübü. Michael Hoffman imzalı 2002 yapımı filmin başrolünde Kevin Kline var. Öğretmenlerin kendi dünyalarından manzaralar bulabileceği filmin hikâyesi, öğretmen William Hundert ve onun eğitim anlayışı etrafında şekilleniyor. Sedgewick adında haylaz bir öğrencisi vardır öğretmen William’ın ve bu öğrenciye karşı sabrı kuşandıkça kuşanır. Öğrencisini değiştirmek ve erdemli bir insan olmasına yardım etmek için elinden geleni yapar. Hatta onu bir bilgi yarışmasına katılmaya teşvik eder. Ancak bu, öğretmen için hiç de kolay olmayacaktır çünkü Sedgewick, değişmeyi arzulamayan, değişmeye talipli olmayan bir öğrencidir. Genel anlamda ahlâki erdemlere ulaşmanın özü ortaya koyulan filmde, öğrencilerin erdemlere ulaşmalarındaki zorluklar kadar, öğretmenlerin onlara yardım etmelerinin zorluğundan söz edilerek, örnek bir öğretmenin hayatı anlatılır.
Bir adamın karakteri, onun kaderidir… Çoğumuz için, hikâyelerimiz ölmeden önce yazılabilir. Son, başlangıca dayanır.
34 yılını öğretmeye adamış bir öğretmen için yorulmanın, dur demenin ne demek olduğunu bu satırları okuyanlar daha iyi bilir. Benedict Erkek Okulu’nda öğretmenlik yapan öğretmenin ders verdiği kurum, 1500 yıllık Aziz Benedict Kuralı’nın uygulandığı bir yer… Ethan Canin’in “The Palace Thief” (Saray Hırsızı, 1994) adlı kısa öyküsüne dayanan film, Katolik bir geleneğin hâkim olduğu okuldan söz eder. Öğretmen Hundert’a tevdi edilen mesaj, Sedgewick’i eğitmesi ve karakterini şekillendirmesi için sabretmesidir ama zaman ilerledikçe, güçlü ve otoriter bir ailenin şımarık, zayıf karakterli oğlunu eğitmenin ne kadar zor olduğunu anlayacaktır.
Filmin başlarında, öğretmenin öğrencileri beklemesi ve mutluluk verici tablo, her öğretmenin mesleğinin ilk yıllarında yaşadığı bir manzaradır. Bu zamanı tarif etmek neredeyse imkânsızdır, çok müstesna bir andır eğitimci için. William öğretmenin hem sınıfta hem de sınıf dışında öğrencilerle çok içten konuşması, onları muhatap alması, herhangi bir kavram üzerinde onları düşünmeye sevk etmesi dikkate değerdir. Biri yanlış yaptığında ona hatasını kavramlarla hatırlatır, karşıdakini kırmadan gönlüne dokunmaya çağırır.
“Çünkü geçmiştekilerin hikâyesi bizim hikâyemizdir.” der ve eğitimcinin, kendi toplumuna ve talebesine nasıl yön vereceğine dair emareler sunar. Sınıftaki ilk konuşmasına hazırlıklı gelen karakter, “Batı Uygarlığına Hoş geldiniz!” diyerek az önce dolaylı olarak aktardığı düşünceyi, doğrudan kadim geçmişe (Yunanlar ve Romalılar) bağlamaktan geri durmaz. Öğretmenin misyonunu, geçmiş ile şimdi arasında nasıl bir köprü kurulacağını özetler. Filmin ilk on dakikası iki sayfaya sığmayacak kadar söylemle örülü olup her biri gökdelenin katları gibi mekik mekik dokunarak kurgulanmıştır.
Öğrencinin kalbine nasıl girileceğini bildiği gibi kuralcı biri olan William, tarihteki şahsiyetlerin önemli sözlerini çocukların hafızasına kazır. Sadece kazımakla da kalmaz aslında, onların bu sözleri idrak etmelerini ister. Jül Sezar Yarışması ile ilgilense de onun için sınıfa yeni dâhil olan Sedgewick sorunlu bir öğrencidir. Her öğretmenin hayat yolculuğunda önüne çıktığı bir imtihanı andırır bu karakter. Bazen değiştirebildiğimiz bazen de değişmek istemeyendir o öğrenci ama neticede emek ve sabır en büyük yol azığıdır öğretmenin. Zengin aile çocuğu olmak ve bunu arkasına alıp sınıfta aykırı bir tip olmak Sedgewick’in doğasını yansıtır. Düzene karşı anarşi, saygıya karşı ukalalık, hilme karşı ihtirası tercih eder. Çocuğun duvarında Jean-Luc Godard’ın Le Mepris (Nefret, 1963) filminin afişi olması da onun karakterine dair tesadüfi olmayan bir göstergeyi bize anlatırcasına düzenlenmiştir.
Kirli sularda yüzen öğrenci, kendi dünyasına yenilerini davet etmekte ve onlar da bu davete sık sık icabet etmeye başlamaktadır. Eğitmen ise öfkesini yutacak, tüm olumsuzluklara sabredip öğrencilerinin hamlıktan kurtulması için reçeteler arayacaktır. Bazen de zihinleri sarsacak, öğrencinin hatasını anlamasını sağlamak için “Cahillik eğitilebilir, sarhoşluk ayıltılabilir ama aptallık sonsuza dek sürer” diyecektir. Ahmaklığın ebediyete kadar sürüp sürmeyeceğine karar vermek sadece öğretmenin elinde değildir elbet. Cehalet rüzgârından, ayyaşlık sendromundan pekâlâ uzaklaşmak mümkün. Peki, ya budalalık böyle midir? Tam da burada Mehmet Kaplan’ın; “En doğru, en yüksek fikir, bir cahil veya ahmağın elinde gülünç, değersiz bir hâle gelebilir.” sözü üzerine düşünmek gerekmez mi?
İmparatorlar Kulübü’nde, köklü ve meşhur bir kolejde yaşananları anlamak için bir kitap mahiyetindeki diyaloglar arasında gezinmek gerekebilir. Çünkü herhangi bir edebiyatçı gibi yönetmen Hoffman da mesajını aktarırken, edebî anlatımlara, hikmetli sözlere, insanlığa ve karakterli olmaya dair aktarımlar yapar. Film, aynı zamanda felsefi söylemlerin derinliğine atıf yaparak “İnsanın karakteri onun yazgısıdır.’’ der. Bu sözün çarpıcılığını öğretmen-öğrenci ilişkisinde tüm çıplaklığıyla görür ve genç öğrencilerin kişilik kazanmalarında ergenlik döneminin ne derece önemli olduğuna şahitlik ederiz. Her şeyden önce kişiliğin, kazanmanın ilk adımı olduğunu anlayıp kasıtlı cehaletin asla affedilebilir bir durum olmadığını idrak etmeye başlarız. Çünkü bir öğretmenin, cahillikle mücadele ederken, onun çeşitli türlerinin olabileceği vurgusu anlatılır ve cehaletin, bir insanın yüreğinde hapis hayatı yaşadığına, o kişinin karakterinin sıfatı niteliğine dönüştüğüne dikkatimiz çekilmek istenir.
Filmin sonlarına doğru ortaya çıkan manzara oldukça düşündürücüdür. Sinema filmlerinde alışık olduğumuz mutlu bir sona değil, düşündüren açık uçlu sona çağıran film, William Hundert ile öğrencisi Bell arasında uzun süren bir dönüşüm ve değişim hikâyesinde izleyiciyi kendi iç dünyasında bir yolculuğa çıkarma gayretindedir. Bu yolculukta Hundert, gerçek hayatta Halil, Hasan, Handan veya Hülya ismiyle müsemmadır.
Öğretmen Hundert, faziletten ve ahlâktan yoksun kalındığında hayatın anlamsızlaşacağını, verilen mücadelenin değersiz olacağını savunur iken; öğrencisi, sözü edilen kavramların, etik ilkelerin, âdil olmanın anlamsız olduğunu, kendi dünyasında bunlara gerek duymadığını söyler. Cehalet bataklığına saplanmış ise vicdanlar, onu tamir etmek, ıslah etmek, yola getirmek kolay olur mu?
Son olarak, doğrudan olmasa da Hıristiyan ahlâkı ile pek çok sahne olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Batı’ya akan sinemanın köşe taşlarında heykeller, haç, piskopos, mitler, kişiler ve olaylar üzerinden Batılı karakterlerin dünyasına, geçmişine, tarihine ve kültürüne davetiye vardır. Özellikle filmin hikâyesinin dayandığı öykü ve okulun Katolik inançla bağlarını düşündüğümüzde daha fazla detayla karşı karşıya kaldığımızı söyleyebiliriz. Film, olumsuz karakter özellikleri olanların değiştirilmesinin güçlüğüne yer vererek, idealist öğretmen yaklaşımı üzerinde daha sağlıklı fikirler yürütmeye kapı aralar, ipuçları verir. Kötü olanlar değişebilir, iyi olanlar ise zamanla bozulma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ancak unutulmamalıdır ki güce, soya, otoriteye yaslanmak ve cehalet yoluna sapmak insanı karaktersiz kılmaya yeter.
Eğitimci İçin Notlar
Filmde çok fazla tarihi isim, yer ve olaya dair bilgi olduğu için öğrencilerin her birine bir kavram verilir ve bir sonraki derste bununla ilgili bilgi vermesi istenebilir. Kavramı açıklayan öğrenciye, bunun filmde ne amaçla yer aldığı sorulabilir. William’ın Tarih öğretmeni olduğu hatırlatılabilir ve filmi izledikten sonra kavramlar üzerinden film üzerine konuşulacak ise filmin perdeye yansıtılması ve o sahnenin olduğu yerde durdurularak öğrencinin sınıfa seslenmesi istenebilir. Özellikle sınıfta olumsuz tutum ve davranışlarıyla öne çıkan öğrencilerle bu filmin ana karakterleri arasındaki durumun geniş bir değerlendirmesi, okul bahçesinde ya da daha uygun bir ortamda öğrencilerle konuşulabilir. Öğrenciden, bu filmle ilgili duygularını aktarması, kaleme sarılması istenebilir.
Önerilen Filmler
Sevgili Öğretmenim (1967)
Kalk ve Diren (1988)
Ölü Ozanlar Derneği (1989)
Sevgili Öğretmenim (1995)
Birinci Sınıf (2010)
İlgili Yazılar
Morrie ile Her Salı’dan Hayata ve Eğitime Dair Notlar
Bazı filmler vardır kitap gibi, bazı kitaplar vardır film gibidir. Ne okunması bitsin, ne finali son bulsun dediğiniz sanatsal çalışmalar açıkça gösterir ki, değerli olan buharlaşıp uçmaz. Her gönülde, her sinede kendine bir yer bulur kıymetli işler. Mick Jackson tarafından 1999’da sinemaya uyarlanan film, hayatın anlamını anlamaya, hayatın öğrenmeye ve öğretmeye dayalı olduğuna parmak basan bir yapım. Morrie ile Her Salı adlı film (Tuesdays With Morrie) öğretip öğrendiğimiz, verip aldığımız sürece hayatın güzelliklerle dolu olduğunu zihinlere kazır. Bunun için yapılması gereken aslında çok basit: Etrafa bakmak, gözlemlemek, temaşa etmek.
Samimiyetin Hüneri
Kötülüğe alışmak… Sessiz çığlıkların içinde bir metafor oluşturup kendini bunlarla oyalamak. Her gün izlenilen olumsuzluklara, yaşanılan dramlara bir yenisi eklenirken, sadece ‘oyalanma’ davranışlarının içinde kendini gereksiz bir nesne gibi kenarda köşede bırakmak…
Kendi Bahçeni Sen Yeşertmelisin…
Başka birinin sana çiçek getirmesini beklemeden
Kendi bahçeni yeşert…
Ve kendi ruhunu kendin süsle.
Ne kadar dayanıklı olduğunu göreceksin…
Ne kadar güçlü olduğunu
Ve ne kadar değerli olduğunu öğreneceksin…
Her yeni elveda ile öğreneceksin…”
Kar/Anlık Ağlıyor
Kalabalık, gün be gün kaş üstünde göz arar oldu. Ben gün be gün kabuğuma çekilmekten kabuğum kavladı, çıplak kaldım. Yaşlı anam ve ben, bu uçsuz bucaksız düzlüğün ortasında, üstünde biriken karlardan beli bükülmüş bu ihtiyar damda, yalnızlığın kandiline katran olduk. Pili zayıflayan radyonun fersiz sesi, sönmeye yüz tutmuş sobanın cılız çıtırtısı, anamın yorgan altında ovduğu dizlerindeki müzmin sızı; yalnızlığı ve çaresizliği yüzümüze soğuk bir şamar gibi çarpıyordu.
Şiir Hukuku
“Şair ilhamının kaynağı nedir?” sorusu kökleri eskiçağlara kadar uzanan hukuki bir meseleydi. Sorun, cahiliye dönemi Araplarının bir tür edebi eğlencesi olan kaside şairlerine yönelik bakışlarından daha köklüydü. Zira Müslümanlar şiir konusunda iki taraftan Yunan-Roma ve Sasani ahlâkıyla yüzleştiler. Yunan-Roma düşüncesinde şiir etika, Sasani düşüncesinde ise edeb denilen köklü siyasi-hukuki yapıları yeniden diriltebilirdi.