Geçtiğimiz yılın Ekim ayından yaklaşık bir sene geçti. O günden bu yana ve yıllardan beri Filistin’deki soykırım ara vermeksizin devam ediyor. Öte yandan direniş de sürüyor. Taşla, sopayla, tüfekle, kalemle…
Peren Birsaygılı Mut, direnişin edebiyat cephesine yönelik kıymetli çalışmaları olan bir isim. Belgeseller, çeviriler, makaleler…
“Zeytin Ağaçları Arasında” kitabı, yazarın ilk kitabı. Yazar, Filistin Direniş Edebiyatı’nın öne çıkan beş ismine odaklanıyor. Biz de kendisiyle hem bu isimlere hem de direniş edebiyatına dair bir söyleşi gerçekleştirdik. İstifadenize sunuyoruz.
Uzun yıllardır sadece Filistin’de değil dünyanın pek çok bölgesinde olan bitenlerin nabzını tutmaya çalışan bir kişisiniz. Sizi bu çalışmalara ve Filistinli edebiyatçılar üzerine böyle bir kitap yazmaya yönelten temel şey neydi?
Kendimizi bildik bileli yanı başımızda yaşanan acımasız bir işgale tanıklık ediyorduk. Filistin’le ilgili sayısız katliam görüntüsü geçmişti gözlerimizin önünden bu zamana değin. Ve yaşanan siyasi gelişmeler doğrultusunda İsrail karşıtı onlarca protestoya şahitlik etmiştik. Ancak sesimizi ne kadar yükseltirsek yükseltelim, İsrail yine yapacağından geri durmuyordu. Sokak gösterileri, elçilik önünde yapılan protestolar ya da ticari boykot çağrıları yetersiz kalıyordu. Tüm bunlar Filistin’e olan desteğimizi göstermenin birer yoluydu elbette ancak daha derine inmemiz ve daha kalıcı şeyler yapmamız gerektiği de çok açıktı. Bunun için Filistin edebiyatıyla ilgilenmeye başladım.
Zira bir toplumu ve bu toplumun mücadelesini anlamak için o toplumun edebiyatını bilmemiz gerekir. Örnekler çoğaltılabilir elbette ancak Latin Amerika’yı anlamak için Eduardo Galeano, Gabriel Garcia Marquez, Jose Saramago, Octavia Paz, Pablo Neruda gibi şair ve yazarları; Mısır’ı anlamak için Necip Mahfuz’u, Rusya’yı anlamak için Dostoyevski’yi, Tolstoy’u; Asya’yı anlamak için Cengiz Aytmatov, Avrupa ve Amerika’yı anlamak için George Orwell, John Steinbeck, Jack London; Afrika’yı anlamak için Chinua Achebe’yi ya da Ali A.Mazrui’yi okumaz mıyız? Yani edebiyat bir toplumun aynasıdır aslında. Filistin toplumunu yakından tanıyabilmek ve mücadelerine daha derinden şahitlik edebilmek için 2009 senesinde Filistin edebiyatı üzerine çalışmaya başladım. Ve ülkemizde daha fazla tanınmasına biraz olsun katkı sağlayabilmek ümidiyle çalışmaya ve yazmaya devam ettim.
“Zeytin Ağaçları Arasında” kitabınızdaki temel izlek, Filistin direniş edebiyatından beş farklı portre üzerinden akıyor. Hepsini buluşturan ortak kaderler var. Bunlardan birisi de edebiyat. Edebiyatın gücü çoğu zaman ya umursanmaz ya da pek az değer biçilir kendisine. Siz bu çalışmanızda bir anlamda edebiyatın gücünü de öne çıkarıyorsunuz, bunu somut örneklerle de izah ediyorsunuz. Bu konuda neler söylersiniz?
Edebiyat kadar gönüllere dokunan, kalpleri ısıtan başka bir şey yoktur. Üstelik etkisi çok uzun nesiller boyunca devam eder. Bombaların yarattığı tahribatı zamanla silebilirsiniz ancak kelimelerin gücünü asla. Bir şiirin bir mısrası ya da bir hikâyede geçen birkaç cümle en gelişmiş silahların yarattığı tahribattan daha büyük bir etki bırakır. Siyonist işgalciler bunu çok iyi bildikleri için fazlasıyla korkmuşlardır Filistinli edebiyatçılardan. Çünkü karşılarında her türlü tehdide rağmen davasını anlatmaktan vazgeçmeyen bir edebiyatçı ordusu vardır. En ağır bedeller karşısında bile korkusuzca mücadele etmeye devam eden ve hiçbir şekilde geri adım atmayan onlarca yazar ve şair yetiştirmiştir Filistin toprakları.
Bu nedenle Filistin edebiyatının tarihi, pek alçakça suikastla doludur. Canı pahasına yani öldürüleceğini bile bile Sözün haysiyetini savunanların destansı hayat hikâyeleri ile doludur. 1938 senesinde şehit edilen Nuh İbrahim, 1948 senesine şehit edilen Abdürrahim Mahmud, 1972 senesinde Beyrut’taki evinin önünde şehit edilen Gassan Kenefani, 1973 senesinde şehit edilen şair Kemal Nasır, 1987’de şehit edilen Naci el Ali ve Gazze’de 7 Ekim’den bu yana şehit edilen Rifat el Ariri, Hiba Ebu Nada, Salim el Naffar, Ömer Ebu Şaviş, Heba Zagout, Shehdeh Al-Behbahani ya da Nureddin Haccac, İsrail tarafından özellikle hedef alınarak öldürülen yazarlardan ve sanatçılardan bazılarıdır sadece.
Direniş Edebiyatı tam olarak nedir? Nasıl bir duygu, sorumluluk ve hissiyatın ürünü? İdeolojisi var mı?
Genel itibariyle roman, şiir, hikâye gibi çok yönlü alanlarıyla Filistin edebiyatının, Filistin ulusal kimliğini muhafaza etmede temel bir katkı sağladığının altını çizebiliriz.
Filistin edebiyatı, düşmanlarının varlığını dahi inkâr ettikleri bir toplumu vurgular. En önemli hedefi, hafızayı sürekli canlı tutmaktır ki Siyonist siyasi ve kültürel uygulamaların en önemli hedefi unutturmayı başarabilmektir.
Filistin’de edebiyatın en büyük kavgalarından birisi bu cephededir. Edebiyatı, Filistin ulusal kimliğine ait zengin tarih ve kültür alanlarıyla ilişkilendirerek toplumun hafızasını sürekli taze tutmak isterler. Yani kimlik ve toprağa bağlılık. Bu da Filistin edebiyatının “savaşçı” bir edebiyat olmasına yol açmıştır.
Ve kuşkusuz Filistin’in edebiyat tecrübesini inceleyen herkes, başka edebiyatlara kıyasla iki faktörün Filistin edebiyatına daha fazla etki ettiğini fark edecektir. Birincisi zaman faktörüdür. Filistin metninin belleğinde taşıdığı zamandan bahsediyoruz. İkincisi ise mekân faktörüdür. Birçok Filistinli yazar için mekân yalnızca herhangi bir insanın yaşadığı yer değil Filistin insanının yüreğinde yaşayan “mekân”dır. Ki dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bu zaman ve mekân kavramında beraberlerinde götürürler.
Kitabı okurken Filistin Direnişinin tarihsel bağlamını daha iyi kavrıyoruz. Olayları sadece sanki Ekim 2023 tarihinde başlamış olarak gören insanların sayısı hiç de az değil. Hatta Hamas’ın tavrını neredeyse terazide bunca senedir süren siyonist işgal ve zorbalıkla aynı yere koyanlar var. Siz aslında hemen hepsi vatanını terk etmek zorunda bırakılan bu yazarların hayatlarını anlatırken işgalin ve soykırımın da tarihini anlatıyorsunuz. Öte yandan tarih alanında pek çok kişi tarafından otorite kabul edilen birtakım insanların zırvaları da yok değil. Bunların en önde geleni Filistinlilerin toprak satıp satmama meselesidir. Buna dair ne düşünüyorsunuz?
Filistinlilerin topraklarını sattığı iddiası bir Siyonist propagandası ve yalanıdır. Uyguladıkları zulme kılıf uydurmak için yaptıkları çok sayıda propagandadan birisidir sadece. Maalesef buna inanan pek çok insan görüyoruz. Nekbe’den önce Filistin’deki Yahudilerin elindeki toprak miktarı %5’i geçmiyordu. Öncesinde simsarlar vasıtasıyla satın alabildikleri -ki Filistinliler böyle bir durumun başlarına geleceğini bile isteye toprak satmamışlardı- yaklaşık %0,9 miktarında bir topraktı. Yani %1 bile değildi. Ancak Nekbe’den sonra Filistinlileri topraklarını zorla ele geçirerek, ellerindeki arazi miktarını bir anda %78’e çıkardılar. Daha sonra ’67 Arap-İsrail Savaşı ile Gazze ve Batı Şeria gibi önemli noktaları da işgal ederek, topraklarını arttırdılar. Yani bugün Filistin’de yaşanan soykırımın temelinde, Filistinlilerin Yahudilere toprak satması falan değil Siyonist işgalcilerin Filistin topraklarını zorla gasp etmesi vardır.
Kitabı yazma gerekçelerinizden birisini Filistin edebiyatının dünyanın pek çok yerindeki tanınma oranının Türkiye’den fazla olduğunu söylüyorsunuz. Peki bugün itibarıyla hangi kesimden olursa olsun edebiyatçılarımızın Filistin meselesine yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben şahsen çevremde Türkiye’de İsrail’i savunan hiçbir edebiyatçı görmedim. Aksi düşünülebilir mi? Bir edebiyatçı nasıl zulümden taraf olabilir. Eğer oluyorsa muhakkak bazı çevreler tarafından destekleniyordur yani ruhunu ve kalemini satmıştır.
Ancak Filistin halkının yanında olabilmek için kalıcı eserler ortaya koymamızın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Yani anlık duygusal tepkilerden uzak durarak çok çalışmamız gerektiği ortada. Yorulmaktan ya da uykusuz kalmaktan şikayet edemeyiz. Son zamanlarda daima şunu düşünüyorum: Bizler yorulsak ya da uykumuzu alamasak bile elektriğimiz var, suyumuz var, elimizin altında bilgisayarlarımız var, çayımız, kahvemiz, çorbamız var yanımızda. Her şeyden önemlisi gece yarısı masa başında çalıştığımız dakikalarda, evlatlarımız sıcak yataklarında güven içerisinde uyuyorlar çok şükür. Kendi halimizi Filistinli kardeşlerimizin şu anda içinde bulunduğu durumla mukayese edersek eğer… Bizim gerekirse birkaç saat uykusuz kalarak orada yaşananları yazmaya çalışmamız, inanın çok da büyük bir fedakârlık değil… Zaten yapmamız gereken bir şey.
Gassan Kanefani 36 senelik ömrüne dünyaları sığdırmış ve kitapları henüz yeni yeni dilimize aktarılan bir isim. Onun hayatına ait kısımları okurken kampta geçen bir elma bölümü vardı. O beni çok etkilemişti. Doğum gününü kutlamamaya karar verdiği katliam da öyle… Görüyoruz ki hayata toplama kampında gözlerini açan ve vatanlarını hiç göremeyen çocuklar ne kadar da çoklar. Ve şimdiki çocuklar da Filistin’de duvarlara Gassan Kenafani resimleri çiziyorlar. Gassan Kenafani’nin direniş edebiyatındaki yeri nasıldır?
Gassan Kenefani, halkının yaşadığı trajediyi dünyaya göstermekte büyük bir edebi dehaya sahipti. Çocukluktan yazarlığa geçişini anlatırken şöyle söyler: “Çocukça mutluluğumuz üzerine karabasan gibi çöken gecelerin sızısında büyüdük.” diye söze başlamış şöyle devam etmişti: “ İnsanın yavaş yavaş büyüdüğüne mi inanırsın? Hayır, aslında o aniden doğar ve büyür. Tek bir an, tek bir sözcük, onun yüreğini yeni bir kalıba sokar. Tek bir sahne, onu çocukluktan kendi yolculuğunun sarp yollarına bırakıverir.”
Tam da söylediği gibi hayatı boyunca sarp yollarda yürüyen bir yazardı. Her ne pahasına olursa olsun doğru bildiklerini söylemekten vazgeçmedi ve kendine has karakteriyle eşsiz bir yerde durdu daima. Roman, şiir, hikâye gibi çok yönlü alanlarıyla bildiğimiz Filistin edebiyatının, Filistin ulusal kimliğini muhafaza etmede öncü bir rol oynamasını sağlayan ve Filistin direniş öykücülüğün kurucusu olan çok kilit bir isimdi.
Yazmanın bir yaşam tarzı olduğunu göstermişti bize aslında Gassan Kenefani. Yazdığı karakterler ile direnişin tüm insani tarafını gözler önüne sermişti. 36 senelik kısa ömrüne 18 kitap ve yüzlerce makale sığdırdı. Kitapları, 20 dile çevrildi ve Latin Amerika’dan, Çin’e, Avrupa’dan Rusya’ya ya da Afrika’ya, dünya halkları Filistin’de yaşanan büyük dramı onun ondan öğrendi.
Şu anda dünyadaki, diasporadaki Filistinli edebiyatçıları takip edebiliyor musunuz? Kitabınızda bahsettiğiniz gibi güçlü isimler çıkıyor mu? Varsa ilk etapta aklınıza gelen isimlerle ilgili tanıklıklarınız neler?
Elbette şuanda da tıpkı İbrahim Nasrallah, Gassan Zaqtan, Züheyr Ebu Şeyb, Ahmed Barqawi gibi çok güçlü isimler var. İbrahim Nasrallah hocamız geçtiğimiz sene 2 kere Türkiye’ye geldi. Aralık ayında tekrar gelecek inşallah. Züheyr Ebu Şeyb hocamız da Ekim ayında burada olacak nasipse.
Filistinli kadın şair Fedva Tukan’ın şahsında da hem şiirin hem de Filistinli kadınların direnişteki tavrını, ayakta duruşunu takip ediyoruz. Dışarıdan bakınca insan, bu kadar acıyla nasıl baş edilebilir diye soruyor kendisine. O öfkeyi, o ayakta duruşu da Tukan’ın, Allenby Köprüsü’nde beklerken şiirinde görüyoruz. Siz bizzat o bölgeye gittiniz, anlattığınız yazarların yakınlarıyla söyleşiler yaptınız. Gerek Tukan’ı gerekse de Filistinli kadınların sizdeki karşılığı nasıl?
Bir kadın düşünün, kadının şiir yazmasının pek alışılmış bir durum olmadığı ve hoş karşılanmadığı bir zamanda, kalemi kağıdı eline alıyor ve inatla yazıyor. Ben de varım diyor! Biz kadınlar da şiir yazabiliriz diyor! Ve Filistin’in ilk kadın direniş şairi ünvanını alıyor.
Fedva Tukan Siyonistlere, bizler yani Filistinli kadınlar buradayız ve dimdik duruyoruz sizin karşınızda diyor. Filistinli kadınların aslında nasıl birer savaşçı olduklarını gösteriyor. Savaşmak, sadece eline silah almak demek değil elbette. Yerlerinden yurtlarından sürülen, evleri yıkılan ve kendi vatanlarında bir anda mülteci durumuna düşen Filistinli kadınlar, tüm bu yaşananlar karşısındaki duruşları ile gösteriyorlar ne kadar güçlü olduklarını. Filistinli direnişçileri, İsrail askerlerinden saklıyorlar; evlatlarını, eşlerini ya da kardeşlerini direniş mücadelesinin içine uğurluyorlar, işgalci Siyonist askerleri gördükleri her yerde tüm öfkelerini yüzlerine haykırmaktan da çekinmiyorlar.
İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan, Fedva Tukan’ın şiirleri için “Onun şiirleri on suikasttan daha yıkıcıdır.” benzetmesi yapıyor ve bu da, Filistinli kadınların gücünü gösteren Fedva’dan ne kadar rahatsız olduklarını açıkça gösteriyor aslında.
Siyonist edebiyatla ilgilendiğinizi söylemiştiniz. Siyonist edebiyat derken tam olarak ne anlaşılmalı?
Siyonizm, 1897 senesinde, İsviçre’nin Basel şehrinde gerçekleşen meşhur 1. Siyonist Kongre’den önce edebiyat ve kültürde doğmuştu zaten. Gidecek yeri olmayan mazlum Yahudilerin hâmisi olan bir edebiyat, kültür ve sanat anlayışı… Avrupa’da yükselen anti-semitizme karşı yazılmış gibi duran bu metinlerin satırları arasındaki gizli mesaj buydu aslında. Bu Yahudiler nereye gidecek?
Yani edebi Siyonizm, siyasi siyonizmden daha erken dönemlerde görülmeye başlamıştı. İngiliz yazar George Eliot’un meşhur romanı Daniel Deronda’daki Mordecai karakteri açıkca, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması gerektiği çağrısını yaptığında, tarihler 1876 yılını gösteriyordu. O karakter şöyle söylüyordu: “İsrail kazandığında dünya da kazanacaktır. Doğu’nun ön saflarında, her büyük milletin kültürünü, sempatisini bağrında taşıyacak bir toplum olacaktır. Güçlü bir toplum olacaktır.”
Siyasi Siyonizm ise daha sonra edebiyatı, planlarına dahil edecek ve tek bir amaca hizmet etmek üzere çalışan devasa bir makinenin parçası haline getirecekti. Bu esnada İbranice’nin din dilinden milli bir dile dönüşmesiyle birlikte Siyonizm fikrini desteklemek için kaleme alınan edebî eserlerin kahramanları da, dini birer kahramanından olmaktan çıkıp siyasi kahramanlara dönüşecekti.
Siyonist yazarlar, genellikle yaşadıkları ülkenin diliyle yazarlar ve özellikle Batı’nın etkin kişiliklerini etkilemeye çalışırlardı.
Göz boyamaya çalışan, süslü bir takım kelimeler yığınından oluşan bu eserlerin ortak özelliği, güçlü bir edebiyatçının değil adeta bir gazetecinin kaleminden çıkmış gibi duruyor olmasıydı. Arap halkını aşağılık bir şekilde tasvir eden bu metinler, sahip oldukları propaganda dili ile edebi zerafetten yoksun, kaba metinler olarak karakterize edilmeleri mümkündü.
Macar Yahudisi Arthur Koestler’in “Gece Hırsızları” isimli romanı, Filistin’in bir köyündeki Arap nüfusunun tamamını okuma yazmayı ya da yemek yemeyi dahi bilmeyen vahşiler olarak tanımlarken, Amerikalı yazar Robert Nathan “Rüzgardaki Kız” romanında bütün Filistinlileri korkak olarak tarif ediyordu. Bir diğer Amerikalı yazar Leon Uris ise Filistinlilerin anlayacağı tek şeyin kötek olduğunu yazıyordu.
Siyonist edebiyatının bu yükselişi, bu edebiyatının en önemli temsilcilerinden Siyonist yazar Samuel Yosef Agnon’un 1966 senesinde Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmasıyla zirveye çıkacaktı. Oysa 18 sene önce tarihin gördüğü en büyük trajedilerden birisi yaşanmış, yaşanan Nekbe ile on binlerce Filistinli bir gecede her şeyi kaybetmiş, binlercesi de Siyonist çetelerin alçakça katliamları sonucu hayatını kaybetmişti. Filistin’de yaşanan trajediyi tamamen görmezden gelen Nobel edebiyat komitesinin ödüle layık gördüğü Samuel Yosef Agnon, böylesi bir ödül için gereken edebi kaliteden çok yoksundu. Eserlerinde sürekli Doğu Avrupa’dan Filistin’e olan Yahudi göçünden bahseder ve İsrail’in genişlemesi için yeni topraklar ilhakının gerekliliğini anlatırdı. Ve ünlü romanı Denizlerin Kalbinde, Nekbe’yi yeterli görmüyor, İsrail’in kuzey sınırlarını Lübnan’ın Tire ve Sayda şehirlerini de içine alacak şekilde uzatıyordu.
Siyonist edebiyatla mücadele, Siyonizmle mücadelenin çok önemli cephelerinden birisi o nedenle.
Gerek üniversite, gerek sivil toplum kuruluşları, gerekse de toplumsal tepkilerin ekseriyeti Filistin’in yanında, İsrail’in Gazze’ye uyguladığı şiddet ve ‘soykırım’ sarmalının karşısında… Olayın bir de entelektüel, akademik dünyaya yansımaları söz konusu. Türkiye’deki okuyucunun tercüme eserlerinden tanıyabileceği Judith Butler, Slavoj Zizek gibi isimler bunlardan birkaçı. Fakat bunların içerisinde bu söyleşimize konu olacak asıl isim; “Dayanışma Prensipleri: Bir Beyanat” başlıklı, 3 arkadaşıyla birlikte bir açıklama yayımlayan Jürgen Habermas. Habermas’ı siz de çalışmaları üzerinden yakinen biliyor ve takip ediyorsunuz. Bu açıdan değerlendirmeleriniz Türkiyeli okuyucu açısından kıymetli.
İslam dininin siyaset ile ilişkisi ihtiyaçlar, şartlar, mecburiyetler karşısında ve bir doğallık içerisinde akıp gelmiştir. Dahası, yeni kitabımda açıklamaya çalıştığım gibi, sekiz ile on birinci asırlar arasındaki İslam dinini temsil eden, günümüz terminolojisi ile Sünni ve Şii dediğimiz ulema, devletle aralarına mesafe koymuşlardır.
“İnsan insanın kurdudur.” kabulünden yola çıkan Hobbes, bu insanların güvenli bir şekilde yaşayabilmeleri için Leviathan’a ihtiyaçları olduğunu belirtir. Bu ihtiyacın oluşumu olan modern devlet, insanı da oluşumunun içine dahil ederek onu vatandaş kılar.
. Organik bir açıklama gibi göz önünde ve bir yönetme meselesi olarak otoritenin kullanımı cihetinden baktığımızda bunun başlangıcını aileye kadar götürebiliriz. Aile, sosyal bir dünya olduğu gibi aynı zamanda bir yönetim merkezi ve dinî/duygusal bir örgütlenme modelidir. Zira beşerî beraberlik daima bir yönetim meselesi dolayısıyla bir otoriteyle karşı karşıyadır.
Peren Birsaygılı Mut İle Filistin ve Direniş Edebiyatı Üstüne
Geçtiğimiz yılın Ekim ayından yaklaşık bir sene geçti. O günden bu yana ve yıllardan beri Filistin’deki soykırım ara vermeksizin devam ediyor. Öte yandan direniş de sürüyor. Taşla, sopayla, tüfekle, kalemle…
Peren Birsaygılı Mut, direnişin edebiyat cephesine yönelik kıymetli çalışmaları olan bir isim. Belgeseller, çeviriler, makaleler…
“Zeytin Ağaçları Arasında” kitabı, yazarın ilk kitabı. Yazar, Filistin Direniş Edebiyatı’nın öne çıkan beş ismine odaklanıyor. Biz de kendisiyle hem bu isimlere hem de direniş edebiyatına dair bir söyleşi gerçekleştirdik. İstifadenize sunuyoruz.
Uzun yıllardır sadece Filistin’de değil dünyanın pek çok bölgesinde olan bitenlerin nabzını tutmaya çalışan bir kişisiniz. Sizi bu çalışmalara ve Filistinli edebiyatçılar üzerine böyle bir kitap yazmaya yönelten temel şey neydi?
Kendimizi bildik bileli yanı başımızda yaşanan acımasız bir işgale tanıklık ediyorduk. Filistin’le ilgili sayısız katliam görüntüsü geçmişti gözlerimizin önünden bu zamana değin. Ve yaşanan siyasi gelişmeler doğrultusunda İsrail karşıtı onlarca protestoya şahitlik etmiştik. Ancak sesimizi ne kadar yükseltirsek yükseltelim, İsrail yine yapacağından geri durmuyordu. Sokak gösterileri, elçilik önünde yapılan protestolar ya da ticari boykot çağrıları yetersiz kalıyordu. Tüm bunlar Filistin’e olan desteğimizi göstermenin birer yoluydu elbette ancak daha derine inmemiz ve daha kalıcı şeyler yapmamız gerektiği de çok açıktı. Bunun için Filistin edebiyatıyla ilgilenmeye başladım.
Zira bir toplumu ve bu toplumun mücadelesini anlamak için o toplumun edebiyatını bilmemiz gerekir. Örnekler çoğaltılabilir elbette ancak Latin Amerika’yı anlamak için Eduardo Galeano, Gabriel Garcia Marquez, Jose Saramago, Octavia Paz, Pablo Neruda gibi şair ve yazarları; Mısır’ı anlamak için Necip Mahfuz’u, Rusya’yı anlamak için Dostoyevski’yi, Tolstoy’u; Asya’yı anlamak için Cengiz Aytmatov, Avrupa ve Amerika’yı anlamak için George Orwell, John Steinbeck, Jack London; Afrika’yı anlamak için Chinua Achebe’yi ya da Ali A.Mazrui’yi okumaz mıyız? Yani edebiyat bir toplumun aynasıdır aslında. Filistin toplumunu yakından tanıyabilmek ve mücadelerine daha derinden şahitlik edebilmek için 2009 senesinde Filistin edebiyatı üzerine çalışmaya başladım. Ve ülkemizde daha fazla tanınmasına biraz olsun katkı sağlayabilmek ümidiyle çalışmaya ve yazmaya devam ettim.
“Zeytin Ağaçları Arasında” kitabınızdaki temel izlek, Filistin direniş edebiyatından beş farklı portre üzerinden akıyor. Hepsini buluşturan ortak kaderler var. Bunlardan birisi de edebiyat. Edebiyatın gücü çoğu zaman ya umursanmaz ya da pek az değer biçilir kendisine. Siz bu çalışmanızda bir anlamda edebiyatın gücünü de öne çıkarıyorsunuz, bunu somut örneklerle de izah ediyorsunuz. Bu konuda neler söylersiniz?
Edebiyat kadar gönüllere dokunan, kalpleri ısıtan başka bir şey yoktur. Üstelik etkisi çok uzun nesiller boyunca devam eder. Bombaların yarattığı tahribatı zamanla silebilirsiniz ancak kelimelerin gücünü asla. Bir şiirin bir mısrası ya da bir hikâyede geçen birkaç cümle en gelişmiş silahların yarattığı tahribattan daha büyük bir etki bırakır. Siyonist işgalciler bunu çok iyi bildikleri için fazlasıyla korkmuşlardır Filistinli edebiyatçılardan. Çünkü karşılarında her türlü tehdide rağmen davasını anlatmaktan vazgeçmeyen bir edebiyatçı ordusu vardır. En ağır bedeller karşısında bile korkusuzca mücadele etmeye devam eden ve hiçbir şekilde geri adım atmayan onlarca yazar ve şair yetiştirmiştir Filistin toprakları.
Bu nedenle Filistin edebiyatının tarihi, pek alçakça suikastla doludur. Canı pahasına yani öldürüleceğini bile bile Sözün haysiyetini savunanların destansı hayat hikâyeleri ile doludur. 1938 senesinde şehit edilen Nuh İbrahim, 1948 senesine şehit edilen Abdürrahim Mahmud, 1972 senesinde Beyrut’taki evinin önünde şehit edilen Gassan Kenefani, 1973 senesinde şehit edilen şair Kemal Nasır, 1987’de şehit edilen Naci el Ali ve Gazze’de 7 Ekim’den bu yana şehit edilen Rifat el Ariri, Hiba Ebu Nada, Salim el Naffar, Ömer Ebu Şaviş, Heba Zagout, Shehdeh Al-Behbahani ya da Nureddin Haccac, İsrail tarafından özellikle hedef alınarak öldürülen yazarlardan ve sanatçılardan bazılarıdır sadece.
Direniş Edebiyatı tam olarak nedir? Nasıl bir duygu, sorumluluk ve hissiyatın ürünü? İdeolojisi var mı?
Genel itibariyle roman, şiir, hikâye gibi çok yönlü alanlarıyla Filistin edebiyatının, Filistin ulusal kimliğini muhafaza etmede temel bir katkı sağladığının altını çizebiliriz.
Filistin’de edebiyatın en büyük kavgalarından birisi bu cephededir. Edebiyatı, Filistin ulusal kimliğine ait zengin tarih ve kültür alanlarıyla ilişkilendirerek toplumun hafızasını sürekli taze tutmak isterler. Yani kimlik ve toprağa bağlılık. Bu da Filistin edebiyatının “savaşçı” bir edebiyat olmasına yol açmıştır.
Ve kuşkusuz Filistin’in edebiyat tecrübesini inceleyen herkes, başka edebiyatlara kıyasla iki faktörün Filistin edebiyatına daha fazla etki ettiğini fark edecektir. Birincisi zaman faktörüdür. Filistin metninin belleğinde taşıdığı zamandan bahsediyoruz. İkincisi ise mekân faktörüdür. Birçok Filistinli yazar için mekân yalnızca herhangi bir insanın yaşadığı yer değil Filistin insanının yüreğinde yaşayan “mekân”dır. Ki dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bu zaman ve mekân kavramında beraberlerinde götürürler.
Kitabı okurken Filistin Direnişinin tarihsel bağlamını daha iyi kavrıyoruz. Olayları sadece sanki Ekim 2023 tarihinde başlamış olarak gören insanların sayısı hiç de az değil. Hatta Hamas’ın tavrını neredeyse terazide bunca senedir süren siyonist işgal ve zorbalıkla aynı yere koyanlar var. Siz aslında hemen hepsi vatanını terk etmek zorunda bırakılan bu yazarların hayatlarını anlatırken işgalin ve soykırımın da tarihini anlatıyorsunuz. Öte yandan tarih alanında pek çok kişi tarafından otorite kabul edilen birtakım insanların zırvaları da yok değil. Bunların en önde geleni Filistinlilerin toprak satıp satmama meselesidir. Buna dair ne düşünüyorsunuz?
Filistinlilerin topraklarını sattığı iddiası bir Siyonist propagandası ve yalanıdır. Uyguladıkları zulme kılıf uydurmak için yaptıkları çok sayıda propagandadan birisidir sadece. Maalesef buna inanan pek çok insan görüyoruz. Nekbe’den önce Filistin’deki Yahudilerin elindeki toprak miktarı %5’i geçmiyordu. Öncesinde simsarlar vasıtasıyla satın alabildikleri -ki Filistinliler böyle bir durumun başlarına geleceğini bile isteye toprak satmamışlardı- yaklaşık %0,9 miktarında bir topraktı. Yani %1 bile değildi. Ancak Nekbe’den sonra Filistinlileri topraklarını zorla ele geçirerek, ellerindeki arazi miktarını bir anda %78’e çıkardılar. Daha sonra ’67 Arap-İsrail Savaşı ile Gazze ve Batı Şeria gibi önemli noktaları da işgal ederek, topraklarını arttırdılar. Yani bugün Filistin’de yaşanan soykırımın temelinde, Filistinlilerin Yahudilere toprak satması falan değil Siyonist işgalcilerin Filistin topraklarını zorla gasp etmesi vardır.
Kitabı yazma gerekçelerinizden birisini Filistin edebiyatının dünyanın pek çok yerindeki tanınma oranının Türkiye’den fazla olduğunu söylüyorsunuz. Peki bugün itibarıyla hangi kesimden olursa olsun edebiyatçılarımızın Filistin meselesine yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben şahsen çevremde Türkiye’de İsrail’i savunan hiçbir edebiyatçı görmedim. Aksi düşünülebilir mi? Bir edebiyatçı nasıl zulümden taraf olabilir. Eğer oluyorsa muhakkak bazı çevreler tarafından destekleniyordur yani ruhunu ve kalemini satmıştır.
Ancak Filistin halkının yanında olabilmek için kalıcı eserler ortaya koymamızın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Yani anlık duygusal tepkilerden uzak durarak çok çalışmamız gerektiği ortada. Yorulmaktan ya da uykusuz kalmaktan şikayet edemeyiz. Son zamanlarda daima şunu düşünüyorum: Bizler yorulsak ya da uykumuzu alamasak bile elektriğimiz var, suyumuz var, elimizin altında bilgisayarlarımız var, çayımız, kahvemiz, çorbamız var yanımızda. Her şeyden önemlisi gece yarısı masa başında çalıştığımız dakikalarda, evlatlarımız sıcak yataklarında güven içerisinde uyuyorlar çok şükür. Kendi halimizi Filistinli kardeşlerimizin şu anda içinde bulunduğu durumla mukayese edersek eğer… Bizim gerekirse birkaç saat uykusuz kalarak orada yaşananları yazmaya çalışmamız, inanın çok da büyük bir fedakârlık değil… Zaten yapmamız gereken bir şey.
Gassan Kanefani 36 senelik ömrüne dünyaları sığdırmış ve kitapları henüz yeni yeni dilimize aktarılan bir isim. Onun hayatına ait kısımları okurken kampta geçen bir elma bölümü vardı. O beni çok etkilemişti. Doğum gününü kutlamamaya karar verdiği katliam da öyle… Görüyoruz ki hayata toplama kampında gözlerini açan ve vatanlarını hiç göremeyen çocuklar ne kadar da çoklar. Ve şimdiki çocuklar da Filistin’de duvarlara Gassan Kenafani resimleri çiziyorlar. Gassan Kenafani’nin direniş edebiyatındaki yeri nasıldır?
Gassan Kenefani, halkının yaşadığı trajediyi dünyaya göstermekte büyük bir edebi dehaya sahipti. Çocukluktan yazarlığa geçişini anlatırken şöyle söyler: “Çocukça mutluluğumuz üzerine karabasan gibi çöken gecelerin sızısında büyüdük.” diye söze başlamış şöyle devam etmişti: “ İnsanın yavaş yavaş büyüdüğüne mi inanırsın? Hayır, aslında o aniden doğar ve büyür. Tek bir an, tek bir sözcük, onun yüreğini yeni bir kalıba sokar. Tek bir sahne, onu çocukluktan kendi yolculuğunun sarp yollarına bırakıverir.”
Tam da söylediği gibi hayatı boyunca sarp yollarda yürüyen bir yazardı. Her ne pahasına olursa olsun doğru bildiklerini söylemekten vazgeçmedi ve kendine has karakteriyle eşsiz bir yerde durdu daima. Roman, şiir, hikâye gibi çok yönlü alanlarıyla bildiğimiz Filistin edebiyatının, Filistin ulusal kimliğini muhafaza etmede öncü bir rol oynamasını sağlayan ve Filistin direniş öykücülüğün kurucusu olan çok kilit bir isimdi.
Yazmanın bir yaşam tarzı olduğunu göstermişti bize aslında Gassan Kenefani. Yazdığı karakterler ile direnişin tüm insani tarafını gözler önüne sermişti. 36 senelik kısa ömrüne 18 kitap ve yüzlerce makale sığdırdı. Kitapları, 20 dile çevrildi ve Latin Amerika’dan, Çin’e, Avrupa’dan Rusya’ya ya da Afrika’ya, dünya halkları Filistin’de yaşanan büyük dramı onun ondan öğrendi.
Şu anda dünyadaki, diasporadaki Filistinli edebiyatçıları takip edebiliyor musunuz? Kitabınızda bahsettiğiniz gibi güçlü isimler çıkıyor mu? Varsa ilk etapta aklınıza gelen isimlerle ilgili tanıklıklarınız neler?
Elbette şuanda da tıpkı İbrahim Nasrallah, Gassan Zaqtan, Züheyr Ebu Şeyb, Ahmed Barqawi gibi çok güçlü isimler var. İbrahim Nasrallah hocamız geçtiğimiz sene 2 kere Türkiye’ye geldi. Aralık ayında tekrar gelecek inşallah. Züheyr Ebu Şeyb hocamız da Ekim ayında burada olacak nasipse.
Filistinli kadın şair Fedva Tukan’ın şahsında da hem şiirin hem de Filistinli kadınların direnişteki tavrını, ayakta duruşunu takip ediyoruz. Dışarıdan bakınca insan, bu kadar acıyla nasıl baş edilebilir diye soruyor kendisine. O öfkeyi, o ayakta duruşu da Tukan’ın, Allenby Köprüsü’nde beklerken şiirinde görüyoruz. Siz bizzat o bölgeye gittiniz, anlattığınız yazarların yakınlarıyla söyleşiler yaptınız. Gerek Tukan’ı gerekse de Filistinli kadınların sizdeki karşılığı nasıl?
Bir kadın düşünün, kadının şiir yazmasının pek alışılmış bir durum olmadığı ve hoş karşılanmadığı bir zamanda, kalemi kağıdı eline alıyor ve inatla yazıyor. Ben de varım diyor! Biz kadınlar da şiir yazabiliriz diyor! Ve Filistin’in ilk kadın direniş şairi ünvanını alıyor.
Fedva Tukan Siyonistlere, bizler yani Filistinli kadınlar buradayız ve dimdik duruyoruz sizin karşınızda diyor. Filistinli kadınların aslında nasıl birer savaşçı olduklarını gösteriyor. Savaşmak, sadece eline silah almak demek değil elbette. Yerlerinden yurtlarından sürülen, evleri yıkılan ve kendi vatanlarında bir anda mülteci durumuna düşen Filistinli kadınlar, tüm bu yaşananlar karşısındaki duruşları ile gösteriyorlar ne kadar güçlü olduklarını. Filistinli direnişçileri, İsrail askerlerinden saklıyorlar; evlatlarını, eşlerini ya da kardeşlerini direniş mücadelesinin içine uğurluyorlar, işgalci Siyonist askerleri gördükleri her yerde tüm öfkelerini yüzlerine haykırmaktan da çekinmiyorlar.
İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan, Fedva Tukan’ın şiirleri için “Onun şiirleri on suikasttan daha yıkıcıdır.” benzetmesi yapıyor ve bu da, Filistinli kadınların gücünü gösteren Fedva’dan ne kadar rahatsız olduklarını açıkça gösteriyor aslında.
Siyonist edebiyatla ilgilendiğinizi söylemiştiniz. Siyonist edebiyat derken tam olarak ne anlaşılmalı?
Siyonizm, 1897 senesinde, İsviçre’nin Basel şehrinde gerçekleşen meşhur 1. Siyonist Kongre’den önce edebiyat ve kültürde doğmuştu zaten. Gidecek yeri olmayan mazlum Yahudilerin hâmisi olan bir edebiyat, kültür ve sanat anlayışı… Avrupa’da yükselen anti-semitizme karşı yazılmış gibi duran bu metinlerin satırları arasındaki gizli mesaj buydu aslında. Bu Yahudiler nereye gidecek?
Yani edebi Siyonizm, siyasi siyonizmden daha erken dönemlerde görülmeye başlamıştı. İngiliz yazar George Eliot’un meşhur romanı Daniel Deronda’daki Mordecai karakteri açıkca, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması gerektiği çağrısını yaptığında, tarihler 1876 yılını gösteriyordu. O karakter şöyle söylüyordu: “İsrail kazandığında dünya da kazanacaktır. Doğu’nun ön saflarında, her büyük milletin kültürünü, sempatisini bağrında taşıyacak bir toplum olacaktır. Güçlü bir toplum olacaktır.”
Siyasi Siyonizm ise daha sonra edebiyatı, planlarına dahil edecek ve tek bir amaca hizmet etmek üzere çalışan devasa bir makinenin parçası haline getirecekti. Bu esnada İbranice’nin din dilinden milli bir dile dönüşmesiyle birlikte Siyonizm fikrini desteklemek için kaleme alınan edebî eserlerin kahramanları da, dini birer kahramanından olmaktan çıkıp siyasi kahramanlara dönüşecekti.
Göz boyamaya çalışan, süslü bir takım kelimeler yığınından oluşan bu eserlerin ortak özelliği, güçlü bir edebiyatçının değil adeta bir gazetecinin kaleminden çıkmış gibi duruyor olmasıydı. Arap halkını aşağılık bir şekilde tasvir eden bu metinler, sahip oldukları propaganda dili ile edebi zerafetten yoksun, kaba metinler olarak karakterize edilmeleri mümkündü.
Macar Yahudisi Arthur Koestler’in “Gece Hırsızları” isimli romanı, Filistin’in bir köyündeki Arap nüfusunun tamamını okuma yazmayı ya da yemek yemeyi dahi bilmeyen vahşiler olarak tanımlarken, Amerikalı yazar Robert Nathan “Rüzgardaki Kız” romanında bütün Filistinlileri korkak olarak tarif ediyordu. Bir diğer Amerikalı yazar Leon Uris ise Filistinlilerin anlayacağı tek şeyin kötek olduğunu yazıyordu.
Siyonist edebiyatının bu yükselişi, bu edebiyatının en önemli temsilcilerinden Siyonist yazar Samuel Yosef Agnon’un 1966 senesinde Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmasıyla zirveye çıkacaktı. Oysa 18 sene önce tarihin gördüğü en büyük trajedilerden birisi yaşanmış, yaşanan Nekbe ile on binlerce Filistinli bir gecede her şeyi kaybetmiş, binlercesi de Siyonist çetelerin alçakça katliamları sonucu hayatını kaybetmişti. Filistin’de yaşanan trajediyi tamamen görmezden gelen Nobel edebiyat komitesinin ödüle layık gördüğü Samuel Yosef Agnon, böylesi bir ödül için gereken edebi kaliteden çok yoksundu. Eserlerinde sürekli Doğu Avrupa’dan Filistin’e olan Yahudi göçünden bahseder ve İsrail’in genişlemesi için yeni topraklar ilhakının gerekliliğini anlatırdı. Ve ünlü romanı Denizlerin Kalbinde, Nekbe’yi yeterli görmüyor, İsrail’in kuzey sınırlarını Lübnan’ın Tire ve Sayda şehirlerini de içine alacak şekilde uzatıyordu.
Siyonist edebiyatla mücadele, Siyonizmle mücadelenin çok önemli cephelerinden birisi o nedenle.
Bu kıymetli söyleşi için çok teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.
İlgili Yazılar
Ahmet Okumuş İle Filozofun Gazze İle İmtihanına Dair
Gerek üniversite, gerek sivil toplum kuruluşları, gerekse de toplumsal tepkilerin ekseriyeti Filistin’in yanında, İsrail’in Gazze’ye uyguladığı şiddet ve ‘soykırım’ sarmalının karşısında… Olayın bir de entelektüel, akademik dünyaya yansımaları söz konusu. Türkiye’deki okuyucunun tercüme eserlerinden tanıyabileceği Judith Butler, Slavoj Zizek gibi isimler bunlardan birkaçı. Fakat bunların içerisinde bu söyleşimize konu olacak asıl isim; “Dayanışma Prensipleri: Bir Beyanat” başlıklı, 3 arkadaşıyla birlikte bir açıklama yayımlayan Jürgen Habermas. Habermas’ı siz de çalışmaları üzerinden yakinen biliyor ve takip ediyorsunuz. Bu açıdan değerlendirmeleriniz Türkiyeli okuyucu açısından kıymetli.
Prof. Dr. Ahmet Kuru ile İslam ve Siyaset Üzerine
İslam dininin siyaset ile ilişkisi ihtiyaçlar, şartlar, mecburiyetler karşısında ve bir doğallık içerisinde akıp gelmiştir. Dahası, yeni kitabımda açıklamaya çalıştığım gibi, sekiz ile on birinci asırlar arasındaki İslam dinini temsil eden, günümüz terminolojisi ile Sünni ve Şii dediğimiz ulema, devletle aralarına mesafe koymuşlardır.
Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay ile Devletin Ne’liği Üzerine
“İnsan insanın kurdudur.” kabulünden yola çıkan Hobbes, bu insanların güvenli bir şekilde yaşayabilmeleri için Leviathan’a ihtiyaçları olduğunu belirtir. Bu ihtiyacın oluşumu olan modern devlet, insanı da oluşumunun içine dahil ederek onu vatandaş kılar.
Abdurrahman Arslan İle Modern Devlet ve Açmazları Üzerine
. Organik bir açıklama gibi göz önünde ve bir yönetme meselesi olarak otoritenin kullanımı cihetinden baktığımızda bunun başlangıcını aileye kadar götürebiliriz. Aile, sosyal bir dünya olduğu gibi aynı zamanda bir yönetim merkezi ve dinî/duygusal bir örgütlenme modelidir. Zira beşerî beraberlik daima bir yönetim meselesi dolayısıyla bir otoriteyle karşı karşıyadır.