Ve gelecek geldi. Burası fütürizmin son noktası olabilir. Uzak ve imkânsız bir geleceğin yerini, zamansal algının yıkıma uğradığı kopuk ve bağsız “şimdiler yığını” almaktadır. İnsan kalmak, bu asrın en başat sorunu. İnsanlık, binlerce yıllık ilerleme çabasına rağmen; bugün, başladığı yerin de gerisindedir. Modern insan bir zamanlar konfor ve verimlilik vaatleriyle ürettiği araçların bugün içine düşmüş görünmektedir. O, geldiğimiz noktada bedeniyle bir yok-karakterdir. Beden denen meçhul kimlik aşırı-teşhir yoluyla görünmezleşmiştir. Tabiata gelince, o da bakir toprak romantizminin gölgesinde ticarileşmiştir. Modern-insanın antitezi yoktur. Ölümse, yani tüm fanilerin mutlak antitezi, yaşamın dışına itilmiş, bir korku imgesi olarak ötekileştirilmiştir.
Tüketimciliğin karşısına dikilen tüm manifestolar, karşıtını kendi üreten kapitalizmin aynılaştırıcı potasında seri-üretim eritilmektedir. Pastoral veya spiritüel yönelişler de her ne kadar makul gerekçeler taşısalar da, moda-döngüsünün ortasında can çekişmektedir. Neredeyse tüm kaçış güzergâhları ücrete tâbidir. Üstelik ödeme karşılığı elde edilen şey huzurun, tutkunun, inancın ya da doğanın kendisi değil; imitasyonudur. Bu yolda her şey “yarın”a dair ve “yarın” içindir. Geleceğin ölümünü ilan eden bu “yarın” imgesi hem sonu gelmez başlangıçların avuntusu hem de tüm sahte avuntuların çıkmaz sokağıdır. Vaatleriyle her şey olan “yarın”, öte yandan tüketilmişliğin evidir. Modern asırda yaşam, önce müphem “şimdi”lerde; şu sıralar ise tüm zamanı gasp eden “yarın”larda harcanmaktadır. Oysa “yarın” hem asla gelmeyecek olandır hem de bugün yaşanmakta olanın ikbalidir. Tıpkı aygıtlaşan beden gibi: İhmal edilemeyecek kadar yüce; savunulamayacak kadar kırılgan. Beden, bugün yaşamı yutan somutluğun, her şey olmaya müsait soyutlukla kesiştiği yer(de)dir.
Beden, hem hakkında nasıl olması gerektiğine dönük rijit hükümlerin verildiği değişmezliği temsil eder hem de pazarlanan tüm trendlere uyum sağlayabilecek sonsuz esnekliği. Modern insan bedeniyle bölünmüş; zamanıyla fragmanlarına ayrılmıştır. Onu yeniden “BİR” olmaya ulaştıracak yol’un yaşamındaki eksikliği, adını koyamadığı dağınıklığın ve pasif melankolinin özüdür. Uğruna aşkın anlamlar yüklediği beden, gelmeyen yarın’ların ellerinde günden güne silinmektedir. Gerdirme operasyonlarına rağmen kendisi de bu kaçınılmaz gidişe şahittir. Yine de yaşlanmak değildir yaşamını katlanılmaz kılan. Yaşanan tüm kötü günlerin nedeni, “daha güzel ve daha sağlıklı günler” için yaptığı mental ve finansal yatırımlardır. Tükettikçe tükenmesi bundandır.
Bilim Kurgu: İzlenen değil; içine düşülen Sinema
Modern insan artık bilim kurgu filmlerinin tam içindedir; izlediği kendisidir. Gelecek, filmler yoluyla, onun bedeninde ve zihninde çoktan kurulmuştur. Filmler realitenin değil; yaşanmakta olan filmlerin izindedir sanki. Gerçek, bilim laboratuvarlarından önce kurgu masalarında, film stüdyolarında çizilmekte gibidir. Gelecek, senaristlerin hayal dünyalarında geçmişin bir parçası oluvermiştir bile. Zamanı uzamlaştıran bu müdahale, hür iradeyi manipüle etmektedir. Olmasını istediğimiz gelecek, gerçekten bizim arzu ettiğimiz mi; yoksa bilim kurgu filmleriyle aşina edildiğimiz şey mi, bundan emin olamayız. Toplumsal gerçekçi anlatının en güncel versiyonu olarak bilim kurgu, baktığımız uzaydan başlayıp genlerimizi tehdit eden virüslere dek tüm varlığımızın detaylarını hikâyeleştirmektedir. Kamera, bu çağın evrensel teleskobu ve mikroskobudur.
Distopya bilim kurgu filmlerinden ziyade damarlarımızda geziniyor. Mesela bu anlatılarda bedenlerimizi ansızın robotlaşmış buluyoruz. Zekâmızın yapay olanına göre acziyetini kabulleniyoruz.
Hakkımızda toplanan kişisel verilerin ifşa edilmesi olasılığına karşı utanç duyuyoruz. Otomasyona dâhil edilmiş araçlar yüzünden alın terinden mahrum kalıyoruz. Kitlesel acımasız silahların karşısında teslim oluyoruz. Sınır tanımaz virüsler yüzünden topluca ölüyoruz. Zombi olarak uyanıyor ve canlı olan her şeyi emerek yok eden asalak ölüler gibi yaşıyoruz. Aynı zamanda sayborglar gibi tamir edilip; incinmeden ve durmadan yola devam etmek istiyoruz. Derinden derine ölümsüzleşmek arzusuyla dolup taşıyoruz. Doyasıya yaşamak, ama yaşamanın bedeli ve nihayeti olan ölümü öldürmek istiyoruz. Genlerimizi, tıpkı tenimiz gibi kusursuzlaştırıp sonsuzluğa erme hayalleri kuruyoruz. Hem geçmişi unutmayı hem de her şeyi anımsamayı diliyoruz. Hem küresel yıkımı getirecek icatlar yapıyor hem de büyük doğa felaketlerinden kurtulan o seçkin azınlıklardan olmaya çalışıyoruz. Hem hareket etmemeyi hem de araçlar içinde uçmayı umuyoruz. Doğrusu bilim kurgu, tam da böyle, bizim modern insani çelişkilerimizin aynası, tanığı ve belki de taşıyıcısıdır.
Bilim kurgu, bu asrın portresidir. Kanımca tarihte ilk kez bu kadar yoğun olarak geleceği değil; bugünü inşa etmektedir. Öyle ki, herkesin bir diğerinden kaçtığı ve maskesizlerin cezalandırıldığı yaşadığımız gerçek pandemiyi bir film sahnesinden kim ayırabilir? Bilim kurgusallaşırken; kurgu da bilimselleşmektedir. Bilim kurgu bu ikisi arasında sıkışmış modern insanın trajedisini gerçeküstü fantazya kisvesi altında resmetmektedir. İronik olan filmlerde gösterilenler değil; modern insanın gidişatıdır. Bilim kurgu, geleceği öngören bir kâhin değildir. Le Breton, Bedene Veda adlı kitabında şöyle der: “Bizzat dünya bilimkurgu yazarlarıyla haksız rekabete girmiş durumdadır; onların varsayımlarını abartmakta, hatta bazen doğrudan doğruya onların hayallerinden çıkmış gibi görünen toplumsal ve teknolojik bir çevreyi gerçek kılmaktadır”. Yazar haklıdır. Bugün teknolojiyi keşfetmek ve anlamak için bile, filmlerin gümrüksüz dünyasına girilmektedir. Bu dünyada, az sayıdaki doğalına hükmeden sınırsız sentetik beden sürgit üretilmekte ve hızla tüketilmektedir.
Modern Beden Söylenceleri
Beden insanın üstünde değil; artık içindedir. Eskiden uzaktan seyredilen ekranlar da bugün bedenleri göstermemektedir yalnızca; bedenlerde hayat bulmakta, bedenleri hiçleştirmektedir. Tüm tenler, bir taraftan kusursuzluğu ararken; diğer taraftan kaçınılmaz fanilikle pörsümekte, merkezdeki yerini kaybetmektedir. Ten bugün tıbbın sahasında ve tıbbın ellerinde çözülmektedir. Bu, gözetim toplumunun bir adım ötesidir. Burada tenlere müdahale edilmekte, tenler belirsiz ve sonsuz idealler uğruna şekilden şekile sokulmaktadır. Şiddet, burada gösteri formunu almakta, insani tepkiler alkışlarla bastırılmaktadır. Şeffaflığın kutsallaştırıldığı bu düzende insanlar “mahremiyet”ten utanır olmuşlardır. Bu, gizliliğin ve sırrın kolektif yitimidir. Şeffaflık, modern insanı -şiddetle veya şehvetle- tüketilir kılmaktadır. Böylece kendi bedenine, başkalarının gözünden bakarak varlığına yabancılaşmaktadır.
Bir şeye ulaşmak için kullanılan yöntemin kendisi, kişiyi bizzat ulaşmak istediği şeyden uzaklaştırmaya yarıyor gibidir. Özgürlük esarete, bireycilik aynılaşmaya, iletişim kurmak çoraklaşmaya, dâhil olmak yalnızlaşmaya neden olmaktadır. Bedenler dijital mecralarda piksellerine ayrılmakta: tek başına anlamsız olup, diğerleriyle birleşince görüntü verebilen pikseller gibi. Sanal kalabalıklar içinde var olurken; özünü, yani geldiği yeri ve gerçekte ne olduğu bilgisini yitirmektedir. Modern insan, kendisinin panoptikonudur. İstikametsizdir, hedefsizdir, gündeliktir, direnişsizdir. Hem cüretkârdır hem de ölesiye korkak. Korktuğu şeyin parçası olmaktan almaktadır tüm cesaretini. Parçası olamadığı tek şey yine ölümüdür. Bu yüzden katıksız korku duyduğu tek şey ölümdür. Ölüm, tıbbın da, tıbbileştirilmiş yaşamın da açmazıdır.
Buna rağmen tıp, bedene her an ve koşulda temas etme arzusuyla yüklüdür. İnsan, genlerinden ibaret varsayıldığından beri tıp -tıpkı dinler gibi- onun hayatını tanzim etme hakkını kendinde bulmuştur. Tıbba iman, bu asrın temel buyruğudur. Sorgulayanlar ya da uyumsuzluk gösterenler, dijital bilim evresinin kâfirleri, ayrıksıları, sapkınlarıdır. Ölümden nefret, tıbba imanın esasıdır. Çünkü bedenin yokluğundan sonra gidilecek herhangi bir cennet vaadi yoktur. Onun tüm vaatleri buraya ve şimdi’ye aittir. Bu nimetlere kavuşmak için arınmış bir ruha değil; spor salonlarından veya detoks kürlerinden geçirilmiş sağlıklı ve alımlı bir bedene ihtiyaç vardır. Bilimin avuçlarında sıkışan beden ilahi emirlere değil; teknik prosedürlere tâbidir. Tıbbın röntgenlerle ve testlerle şeffaflaştırdığı beden, kamusallaşmak adına sosyal medyanın yine şeffaflığı vaaz eden dünyasına havale edilmektedir. Bu, “göründüğü kadar olma” durumundan “olduğu kadar görünme” evresine geçiştir. Röntgen/cilik, uzun zamandır tıbbi bir terminoloji ve uygulama olmaktan çıkmış; dijital modern çağın temsillerinden biri olmuştur. Varlık, biyo-teknolojinin ve tele-teknolojinin boyunduruğu altındadır.
Kaybolmak yerine Müslümanca var olmak:Evet ama Nasıl?
Yeni başlangıç ve doğuşların vaadi olan ilerlemeci kültürün ellerinde harmanlanan yeni çağcıl insan-tipi, bu vaadin tam aksine, her haliyle ölümlüdür. Artık kullanılan aygıtlar ya da sahaya sürülen mevzuatlar, vaatlerin aksine, insanı içinde bulunduğu fanilik dehşetinden koruyamamaktadır. Varlığını nostaljinin düşsel coğrafyasına bırakmış kişi ise ölülerle yaşayan ama kendisi ölemeyen; ölemediği gibi anları yaşayamayan -sürgit kaçıştaki- kişidir. Kemâlat, geçmiş şimdi ve gelecek tüm zamanların bilincinde ve üstünde, güncele boğulmamış bir insan modeli önermektedir.
Sistemin görünmez boyunduruğu, gücünü de meşruiyetini de insan zafiyetlerini okşayarak yaralayan bu vaatlerden almaktadır. Bu vaatler aynı zamanda, insanı eylemsizliğe değil; aşırı-eyleme, cehalete değil; aşırı-bilgiye, susmaya değil; aşırı-söyleme, gizlenmeye değil; aşırı-teşhire, gizlemeye değil; aşırı-ifşaya, kısıtlamaya değil; aşırı-serbestliğe, durmaya değil; aşırı-harekete sevk etmektedir. Bu nedenle özgürlük, insanın ancak yapmaya zorlandığı şeylerden el çekmesiyle mümkündür. Bu çağda özgürlük, yapma değil; yapmama özgürlüğüdür. Konuşan değil; susabilen insan hürdür. Çağın gürültüleri karşısında sesi kısılmış olanı duymak da susmayla mümkündür. Tefekkür bir susma eylemidir. Modern bireyin kuşatma altında olduğu en önemli şeylerden biri teyide ve tenkite muhtaç sayısız söylenti, dedikodu, slogan ve hasetle doldurulmuş söz kalabalığıdır. Sonu gelmez vaatleri takip etmekten vazgeçip; kendi içinde durabilendir özgür. Göz değil, göz kapağıdır övülecek olan da. Ancak gözün kapatılmasıyla görülebilecek şeylerdir güzel olan. Ve hakikat, sosyal medya paylaşımlarına sığdırdıkları değil; insanın sükûtla büyüttükleri, hikmetle yöneldikleri ve salih amelle besledikleridir.
İnsan heyecan verici şeylerin değil sıkıcı şeylerin izini sürmelidir. Gösteri/ş toplumunda hor görülen şey yüceltilmelidir: niyet gibi, ibadet gibi, tevazu gibi, merhamet gibi, dinginlik gibi, ıssızlık gibi, derinden sevmek gibi. Her köşesi ışıklarla aydınlatılan evler, sokaklar veya ekranlar yerine loş ve karanlık köşelerdir insana kaybettiklerini bulduracak olan. Gözlerini kapa, dudaklarını kapa, ışıkları kapa, aygıtları kapa! Gerçeğe uyanmak için, uyku hapı gibi verilen modern formüllerden azat olmak gerekmektedir. Hızlandırılmış dijital evren, duyuları gereksizleştirerek köreltmektedir. Kent insanı varlıkla imtihan edilmekte: Tarihte hiç olmadığı kadar söz duymakta, söz söylemekte, yemek yemekte, doktora gitmekte, bedenine yönelmekte, uzak ihtimalleri elinin altında hayal etmektedir. Atalarının ömürleri boyunca gördükleri tüm olası görüntüleri, o yaşadığı kentin ve baktığı ekranın ortasında birkaç saat içinde görmektedir.
Bu çağda görmek incinmektir. Bir zamanlar varlığa delil olan görmek, bu çağda aldanmaya delildir. Görmediğine inan! İslam, mahremiyeti aziz kılmış, varlığın güzelliğini azlık perdesinin gerisine saklamıştır. Bir şey çoklaştıkça yoklaşmaktadır bu yüzden.
Görüldükçe silinmektedir. Gördükçe körleşmektedir modern insan. Konuştukça ifadesizleşmektedir. Dünya ve içindekiler yüceltildikçe pespayeleşmektedir. Şeffaflık başkalarının bakışlarında kaybolmak demektir. Mahrum olmak sahip olmaktır. Sahip olmaksa çetin bir şekilde mesul olmaktır. Öte yandan insan, faniliğiyle insandır. Ölüm, bu yüzden onun düşmanı değil; yol arkadaşıdır. Ölüm/lülük düşüncesi, ahlaklı olmaya davet edilen insanın yol azığıdır. İlerlemenin değil; edebin derdinde olmalıdır. Bu sebeple olası düşüşler bile yol işaretidir. Yalnızca makinelerin değil; hayatın da algoritmaları vardır çünkü fark edebilenler için. Ne var ki modern insanın kendisi hakikate muhtaç olduğu kadar, ona bir perdedir de.
Varlığın perde oluşu, hakikate değil; varlığın kendisine gölge olmaktadır. Bu yüzden hakikatle ilgili mücadelede anlaşılması veya müdahale edilmesi gereken şey hakikat (ve onun yansımaları bile) değil; bizzat insanın kendisidir. Kemâlat, insanın doğumuyla başlayan ve ölene değin nihai bitiş noktası olmayan bir yolculuktur. Kusursuzluğa ermenin değil; onun devamlı izini sürmenin çabasıdır. Bu çaba, bedeninden hafızasına; gücünden inancına her şeyiyle eksilen bir varlık olarak (modern) insan için artık bir seçenek değildir. Modern bireyin, her gün yeni bir başlangıçla tutkulu eylemlerin heyecanını kollaması ya da huzurlu bir mazinin özlemi içinde varlığını uyutması, belki de “asıl olanı” bul(a)mamasıyla ilgilidir. Bu yeniden-buluş niyetle yön bulacak, bilmeyle içerik kazanacak, yapmayla samimiyete erecek, olmayla dönüş(tür)ecek ve yok olmayla kemale ulaşacaktır.
Doç. Dr. Sertaç Timur Demir, Gümüşhane Üniversitesi.
Belirli bir zihniyet ya da dünya görüşünden sökün eden toplumsal hareketlere yaklaşırken tek bir çizgi üzerinde seyreden çıkış ve iniş noktaları aramak yanıltıcı olabilir. Doğrusal bir yükselme ya da tek yönlü sabit bir alçalma eğrisi var kabul ederek yapılan okumalar, karmaşık düşünsel ve toplumsal süreçleri anlamak için yeterli olmayabilir.
Devlet talebiyle kast edilen ise genellikle, kendi amaçları doğrultusunda bu yapıyı kullanmak isteyen ideolojik grupların toplumsal hareket aşamasında açığa vurdukları siyasal istençtir. Bu yapı, mahiyeti gereği “erk” sahibidir ve gruplar “büyük hedeflerine” ulaşabilmek için buna muhtaçtırlar.
Olay, henüz elektrikli aydınlatmanın yaygınlaşmadığı bir dönemde geçer. Evler gaz lambasıyla aydınlanır. Bella, saf bir kadındır. Kocası Jack’i çok sever. Kocasının da kendisini sevdiğinden emindir. Ne var ki Jack, bu güveni Bella’nın aleyhine kullanır.
Âdem’in iki oğlu arasında gerçekleşen durum detaya inildiğinde iki açıdan çok önemlidir. Birincisi,insanlık tarihinde ilk kez yasak olan; yani insan fıtratına aykırı olan, insanın yaratılış amacına aykırı olan bir eylem gerçekleşmiş oldu.Bu, kötülüğün, yanlışlığın tohumunun yeryüzüne atılışıydı; dosdoğru olan gidişattan ayrılıştı. İkincisi ve daha da önemlisi ise yanlış ve dolayısıyla yasak olan bu eylem bir şeylerle gerekçelendirilip meşrulaştırılmaya çalışıldı.Sonraki tüm kötülüklerin, zulümlerin, haksızlıkların, ahlaksızlıkların, yanlışlıkların ilk tohumunu insanlık toprağına atan Kabil,kendince yaptığı yanlışı meşrulaştırmıştı.
‘Hakkı bâtıl ile örtmek’, özü itibariyle inkârcıların hak ile bâtılı birbirine karıştırıp hakkı gizleme cürmüne dayanmaktadır. Müfsitler imana dâvet edilirken, Müslümanlarla birlikte namaz kılıp zekâtı vermeleri yani Allah’ın hükmüne boyun eğmeleri istenmektedir. İlgili âyette, pek çok dinî hükümler arasından özellikle namaz ve zekâtın zikredilmesi/emredilmesi, son derece önemlidir.
Vaatlerin Ötesinde: Teşhir Nesnesi Olarak Bilim Kurgusal Bedenler
Sözün Başı: Fütürizmin Sonu
Ve gelecek geldi. Burası fütürizmin son noktası olabilir. Uzak ve imkânsız bir geleceğin yerini, zamansal algının yıkıma uğradığı kopuk ve bağsız “şimdiler yığını” almaktadır. İnsan kalmak, bu asrın en başat sorunu. İnsanlık, binlerce yıllık ilerleme çabasına rağmen; bugün, başladığı yerin de gerisindedir. Modern insan bir zamanlar konfor ve verimlilik vaatleriyle ürettiği araçların bugün içine düşmüş görünmektedir. O, geldiğimiz noktada bedeniyle bir yok-karakterdir. Beden denen meçhul kimlik aşırı-teşhir yoluyla görünmezleşmiştir. Tabiata gelince, o da bakir toprak romantizminin gölgesinde ticarileşmiştir. Modern-insanın antitezi yoktur. Ölümse, yani tüm fanilerin mutlak antitezi, yaşamın dışına itilmiş, bir korku imgesi olarak ötekileştirilmiştir.
Tüketimciliğin karşısına dikilen tüm manifestolar, karşıtını kendi üreten kapitalizmin aynılaştırıcı potasında seri-üretim eritilmektedir. Pastoral veya spiritüel yönelişler de her ne kadar makul gerekçeler taşısalar da, moda-döngüsünün ortasında can çekişmektedir. Neredeyse tüm kaçış güzergâhları ücrete tâbidir. Üstelik ödeme karşılığı elde edilen şey huzurun, tutkunun, inancın ya da doğanın kendisi değil; imitasyonudur. Bu yolda her şey “yarın”a dair ve “yarın” içindir. Geleceğin ölümünü ilan eden bu “yarın” imgesi hem sonu gelmez başlangıçların avuntusu hem de tüm sahte avuntuların çıkmaz sokağıdır. Vaatleriyle her şey olan “yarın”, öte yandan tüketilmişliğin evidir. Modern asırda yaşam, önce müphem “şimdi”lerde; şu sıralar ise tüm zamanı gasp eden “yarın”larda harcanmaktadır. Oysa “yarın” hem asla gelmeyecek olandır hem de bugün yaşanmakta olanın ikbalidir. Tıpkı aygıtlaşan beden gibi: İhmal edilemeyecek kadar yüce; savunulamayacak kadar kırılgan. Beden, bugün yaşamı yutan somutluğun, her şey olmaya müsait soyutlukla kesiştiği yer(de)dir.
Beden, hem hakkında nasıl olması gerektiğine dönük rijit hükümlerin verildiği değişmezliği temsil eder hem de pazarlanan tüm trendlere uyum sağlayabilecek sonsuz esnekliği. Modern insan bedeniyle bölünmüş; zamanıyla fragmanlarına ayrılmıştır. Onu yeniden “BİR” olmaya ulaştıracak yol’un yaşamındaki eksikliği, adını koyamadığı dağınıklığın ve pasif melankolinin özüdür. Uğruna aşkın anlamlar yüklediği beden, gelmeyen yarın’ların ellerinde günden güne silinmektedir. Gerdirme operasyonlarına rağmen kendisi de bu kaçınılmaz gidişe şahittir. Yine de yaşlanmak değildir yaşamını katlanılmaz kılan. Yaşanan tüm kötü günlerin nedeni, “daha güzel ve daha sağlıklı günler” için yaptığı mental ve finansal yatırımlardır. Tükettikçe tükenmesi bundandır.
Bilim Kurgu: İzlenen değil; içine düşülen Sinema
Modern insan artık bilim kurgu filmlerinin tam içindedir; izlediği kendisidir. Gelecek, filmler yoluyla, onun bedeninde ve zihninde çoktan kurulmuştur. Filmler realitenin değil; yaşanmakta olan filmlerin izindedir sanki. Gerçek, bilim laboratuvarlarından önce kurgu masalarında, film stüdyolarında çizilmekte gibidir. Gelecek, senaristlerin hayal dünyalarında geçmişin bir parçası oluvermiştir bile. Zamanı uzamlaştıran bu müdahale, hür iradeyi manipüle etmektedir. Olmasını istediğimiz gelecek, gerçekten bizim arzu ettiğimiz mi; yoksa bilim kurgu filmleriyle aşina edildiğimiz şey mi, bundan emin olamayız. Toplumsal gerçekçi anlatının en güncel versiyonu olarak bilim kurgu, baktığımız uzaydan başlayıp genlerimizi tehdit eden virüslere dek tüm varlığımızın detaylarını hikâyeleştirmektedir. Kamera, bu çağın evrensel teleskobu ve mikroskobudur.
Hakkımızda toplanan kişisel verilerin ifşa edilmesi olasılığına karşı utanç duyuyoruz. Otomasyona dâhil edilmiş araçlar yüzünden alın terinden mahrum kalıyoruz. Kitlesel acımasız silahların karşısında teslim oluyoruz. Sınır tanımaz virüsler yüzünden topluca ölüyoruz. Zombi olarak uyanıyor ve canlı olan her şeyi emerek yok eden asalak ölüler gibi yaşıyoruz. Aynı zamanda sayborglar gibi tamir edilip; incinmeden ve durmadan yola devam etmek istiyoruz. Derinden derine ölümsüzleşmek arzusuyla dolup taşıyoruz. Doyasıya yaşamak, ama yaşamanın bedeli ve nihayeti olan ölümü öldürmek istiyoruz. Genlerimizi, tıpkı tenimiz gibi kusursuzlaştırıp sonsuzluğa erme hayalleri kuruyoruz. Hem geçmişi unutmayı hem de her şeyi anımsamayı diliyoruz. Hem küresel yıkımı getirecek icatlar yapıyor hem de büyük doğa felaketlerinden kurtulan o seçkin azınlıklardan olmaya çalışıyoruz. Hem hareket etmemeyi hem de araçlar içinde uçmayı umuyoruz. Doğrusu bilim kurgu, tam da böyle, bizim modern insani çelişkilerimizin aynası, tanığı ve belki de taşıyıcısıdır.
Bilim kurgu, bu asrın portresidir. Kanımca tarihte ilk kez bu kadar yoğun olarak geleceği değil; bugünü inşa etmektedir. Öyle ki, herkesin bir diğerinden kaçtığı ve maskesizlerin cezalandırıldığı yaşadığımız gerçek pandemiyi bir film sahnesinden kim ayırabilir? Bilim kurgusallaşırken; kurgu da bilimselleşmektedir. Bilim kurgu bu ikisi arasında sıkışmış modern insanın trajedisini gerçeküstü fantazya kisvesi altında resmetmektedir. İronik olan filmlerde gösterilenler değil; modern insanın gidişatıdır. Bilim kurgu, geleceği öngören bir kâhin değildir. Le Breton, Bedene Veda adlı kitabında şöyle der: “Bizzat dünya bilimkurgu yazarlarıyla haksız rekabete girmiş durumdadır; onların varsayımlarını abartmakta, hatta bazen doğrudan doğruya onların hayallerinden çıkmış gibi görünen toplumsal ve teknolojik bir çevreyi gerçek kılmaktadır”. Yazar haklıdır. Bugün teknolojiyi keşfetmek ve anlamak için bile, filmlerin gümrüksüz dünyasına girilmektedir. Bu dünyada, az sayıdaki doğalına hükmeden sınırsız sentetik beden sürgit üretilmekte ve hızla tüketilmektedir.
Modern Beden Söylenceleri
Beden insanın üstünde değil; artık içindedir. Eskiden uzaktan seyredilen ekranlar da bugün bedenleri göstermemektedir yalnızca; bedenlerde hayat bulmakta, bedenleri hiçleştirmektedir. Tüm tenler, bir taraftan kusursuzluğu ararken; diğer taraftan kaçınılmaz fanilikle pörsümekte, merkezdeki yerini kaybetmektedir. Ten bugün tıbbın sahasında ve tıbbın ellerinde çözülmektedir. Bu, gözetim toplumunun bir adım ötesidir. Burada tenlere müdahale edilmekte, tenler belirsiz ve sonsuz idealler uğruna şekilden şekile sokulmaktadır. Şiddet, burada gösteri formunu almakta, insani tepkiler alkışlarla bastırılmaktadır. Şeffaflığın kutsallaştırıldığı bu düzende insanlar “mahremiyet”ten utanır olmuşlardır. Bu, gizliliğin ve sırrın kolektif yitimidir. Şeffaflık, modern insanı -şiddetle veya şehvetle- tüketilir kılmaktadır. Böylece kendi bedenine, başkalarının gözünden bakarak varlığına yabancılaşmaktadır.
Bir şeye ulaşmak için kullanılan yöntemin kendisi, kişiyi bizzat ulaşmak istediği şeyden uzaklaştırmaya yarıyor gibidir. Özgürlük esarete, bireycilik aynılaşmaya, iletişim kurmak çoraklaşmaya, dâhil olmak yalnızlaşmaya neden olmaktadır. Bedenler dijital mecralarda piksellerine ayrılmakta: tek başına anlamsız olup, diğerleriyle birleşince görüntü verebilen pikseller gibi. Sanal kalabalıklar içinde var olurken; özünü, yani geldiği yeri ve gerçekte ne olduğu bilgisini yitirmektedir. Modern insan, kendisinin panoptikonudur. İstikametsizdir, hedefsizdir, gündeliktir, direnişsizdir. Hem cüretkârdır hem de ölesiye korkak. Korktuğu şeyin parçası olmaktan almaktadır tüm cesaretini. Parçası olamadığı tek şey yine ölümüdür. Bu yüzden katıksız korku duyduğu tek şey ölümdür. Ölüm, tıbbın da, tıbbileştirilmiş yaşamın da açmazıdır.
Buna rağmen tıp, bedene her an ve koşulda temas etme arzusuyla yüklüdür. İnsan, genlerinden ibaret varsayıldığından beri tıp -tıpkı dinler gibi- onun hayatını tanzim etme hakkını kendinde bulmuştur. Tıbba iman, bu asrın temel buyruğudur. Sorgulayanlar ya da uyumsuzluk gösterenler, dijital bilim evresinin kâfirleri, ayrıksıları, sapkınlarıdır. Ölümden nefret, tıbba imanın esasıdır. Çünkü bedenin yokluğundan sonra gidilecek herhangi bir cennet vaadi yoktur. Onun tüm vaatleri buraya ve şimdi’ye aittir. Bu nimetlere kavuşmak için arınmış bir ruha değil; spor salonlarından veya detoks kürlerinden geçirilmiş sağlıklı ve alımlı bir bedene ihtiyaç vardır. Bilimin avuçlarında sıkışan beden ilahi emirlere değil; teknik prosedürlere tâbidir. Tıbbın röntgenlerle ve testlerle şeffaflaştırdığı beden, kamusallaşmak adına sosyal medyanın yine şeffaflığı vaaz eden dünyasına havale edilmektedir. Bu, “göründüğü kadar olma” durumundan “olduğu kadar görünme” evresine geçiştir. Röntgen/cilik, uzun zamandır tıbbi bir terminoloji ve uygulama olmaktan çıkmış; dijital modern çağın temsillerinden biri olmuştur. Varlık, biyo-teknolojinin ve tele-teknolojinin boyunduruğu altındadır.
Kaybolmak yerine Müslümanca var olmak: Evet ama Nasıl?
Yeni başlangıç ve doğuşların vaadi olan ilerlemeci kültürün ellerinde harmanlanan yeni çağcıl insan-tipi, bu vaadin tam aksine, her haliyle ölümlüdür. Artık kullanılan aygıtlar ya da sahaya sürülen mevzuatlar, vaatlerin aksine, insanı içinde bulunduğu fanilik dehşetinden koruyamamaktadır. Varlığını nostaljinin düşsel coğrafyasına bırakmış kişi ise ölülerle yaşayan ama kendisi ölemeyen; ölemediği gibi anları yaşayamayan -sürgit kaçıştaki- kişidir. Kemâlat, geçmiş şimdi ve gelecek tüm zamanların bilincinde ve üstünde, güncele boğulmamış bir insan modeli önermektedir.
Sistemin görünmez boyunduruğu, gücünü de meşruiyetini de insan zafiyetlerini okşayarak yaralayan bu vaatlerden almaktadır. Bu vaatler aynı zamanda, insanı eylemsizliğe değil; aşırı-eyleme, cehalete değil; aşırı-bilgiye, susmaya değil; aşırı-söyleme, gizlenmeye değil; aşırı-teşhire, gizlemeye değil; aşırı-ifşaya, kısıtlamaya değil; aşırı-serbestliğe, durmaya değil; aşırı-harekete sevk etmektedir. Bu nedenle özgürlük, insanın ancak yapmaya zorlandığı şeylerden el çekmesiyle mümkündür. Bu çağda özgürlük, yapma değil; yapmama özgürlüğüdür. Konuşan değil; susabilen insan hürdür. Çağın gürültüleri karşısında sesi kısılmış olanı duymak da susmayla mümkündür. Tefekkür bir susma eylemidir. Modern bireyin kuşatma altında olduğu en önemli şeylerden biri teyide ve tenkite muhtaç sayısız söylenti, dedikodu, slogan ve hasetle doldurulmuş söz kalabalığıdır. Sonu gelmez vaatleri takip etmekten vazgeçip; kendi içinde durabilendir özgür. Göz değil, göz kapağıdır övülecek olan da. Ancak gözün kapatılmasıyla görülebilecek şeylerdir güzel olan. Ve hakikat, sosyal medya paylaşımlarına sığdırdıkları değil; insanın sükûtla büyüttükleri, hikmetle yöneldikleri ve salih amelle besledikleridir.
İnsan heyecan verici şeylerin değil sıkıcı şeylerin izini sürmelidir. Gösteri/ş toplumunda hor görülen şey yüceltilmelidir: niyet gibi, ibadet gibi, tevazu gibi, merhamet gibi, dinginlik gibi, ıssızlık gibi, derinden sevmek gibi. Her köşesi ışıklarla aydınlatılan evler, sokaklar veya ekranlar yerine loş ve karanlık köşelerdir insana kaybettiklerini bulduracak olan. Gözlerini kapa, dudaklarını kapa, ışıkları kapa, aygıtları kapa! Gerçeğe uyanmak için, uyku hapı gibi verilen modern formüllerden azat olmak gerekmektedir. Hızlandırılmış dijital evren, duyuları gereksizleştirerek köreltmektedir. Kent insanı varlıkla imtihan edilmekte: Tarihte hiç olmadığı kadar söz duymakta, söz söylemekte, yemek yemekte, doktora gitmekte, bedenine yönelmekte, uzak ihtimalleri elinin altında hayal etmektedir. Atalarının ömürleri boyunca gördükleri tüm olası görüntüleri, o yaşadığı kentin ve baktığı ekranın ortasında birkaç saat içinde görmektedir.
Görüldükçe silinmektedir. Gördükçe körleşmektedir modern insan. Konuştukça ifadesizleşmektedir. Dünya ve içindekiler yüceltildikçe pespayeleşmektedir. Şeffaflık başkalarının bakışlarında kaybolmak demektir. Mahrum olmak sahip olmaktır. Sahip olmaksa çetin bir şekilde mesul olmaktır. Öte yandan insan, faniliğiyle insandır. Ölüm, bu yüzden onun düşmanı değil; yol arkadaşıdır. Ölüm/lülük düşüncesi, ahlaklı olmaya davet edilen insanın yol azığıdır. İlerlemenin değil; edebin derdinde olmalıdır. Bu sebeple olası düşüşler bile yol işaretidir. Yalnızca makinelerin değil; hayatın da algoritmaları vardır çünkü fark edebilenler için. Ne var ki modern insanın kendisi hakikate muhtaç olduğu kadar, ona bir perdedir de.
Varlığın perde oluşu, hakikate değil; varlığın kendisine gölge olmaktadır. Bu yüzden hakikatle ilgili mücadelede anlaşılması veya müdahale edilmesi gereken şey hakikat (ve onun yansımaları bile) değil; bizzat insanın kendisidir. Kemâlat, insanın doğumuyla başlayan ve ölene değin nihai bitiş noktası olmayan bir yolculuktur. Kusursuzluğa ermenin değil; onun devamlı izini sürmenin çabasıdır. Bu çaba, bedeninden hafızasına; gücünden inancına her şeyiyle eksilen bir varlık olarak (modern) insan için artık bir seçenek değildir. Modern bireyin, her gün yeni bir başlangıçla tutkulu eylemlerin heyecanını kollaması ya da huzurlu bir mazinin özlemi içinde varlığını uyutması, belki de “asıl olanı” bul(a)mamasıyla ilgilidir. Bu yeniden-buluş niyetle yön bulacak, bilmeyle içerik kazanacak, yapmayla samimiyete erecek, olmayla dönüş(tür)ecek ve yok olmayla kemale ulaşacaktır.
Doç. Dr. Sertaç Timur Demir, Gümüşhane Üniversitesi.
İlgili Yazılar
Zihniyet Manzaramız: Bir Bilanço Taslağı
Belirli bir zihniyet ya da dünya görüşünden sökün eden toplumsal hareketlere yaklaşırken tek bir çizgi üzerinde seyreden çıkış ve iniş noktaları aramak yanıltıcı olabilir. Doğrusal bir yükselme ya da tek yönlü sabit bir alçalma eğrisi var kabul ederek yapılan okumalar, karmaşık düşünsel ve toplumsal süreçleri anlamak için yeterli olmayabilir.
Devlet Talebinden Vazgeçilebilir mi?
Devlet talebiyle kast edilen ise genellikle, kendi amaçları doğrultusunda bu yapıyı kullanmak isteyen ideolojik grupların toplumsal hareket aşamasında açığa vurdukları siyasal istençtir. Bu yapı, mahiyeti gereği “erk” sahibidir ve gruplar “büyük hedeflerine” ulaşabilmek için buna muhtaçtırlar.
Gaslighting: Gaz Lambasının Unutulmaz Marifetleri
Olay, henüz elektrikli aydınlatmanın yaygınlaşmadığı bir dönemde geçer. Evler gaz lambasıyla aydınlanır. Bella, saf bir kadındır. Kocası Jack’i çok sever. Kocasının da kendisini sevdiğinden emindir. Ne var ki Jack, bu güveni Bella’nın aleyhine kullanır.
İnsan ve İslam
Âdem’in iki oğlu arasında gerçekleşen durum detaya inildiğinde iki açıdan çok önemlidir. Birincisi,insanlık tarihinde ilk kez yasak olan; yani insan fıtratına aykırı olan, insanın yaratılış amacına aykırı olan bir eylem gerçekleşmiş oldu.Bu, kötülüğün, yanlışlığın tohumunun yeryüzüne atılışıydı; dosdoğru olan gidişattan ayrılıştı. İkincisi ve daha da önemlisi ise yanlış ve dolayısıyla yasak olan bu eylem bir şeylerle gerekçelendirilip meşrulaştırılmaya çalışıldı.Sonraki tüm kötülüklerin, zulümlerin, haksızlıkların, ahlaksızlıkların, yanlışlıkların ilk tohumunu insanlık toprağına atan Kabil,kendince yaptığı yanlışı meşrulaştırmıştı.
Hakkı Bâtıl ile Örtmek
‘Hakkı bâtıl ile örtmek’, özü itibariyle inkârcıların hak ile bâtılı birbirine karıştırıp hakkı gizleme cürmüne dayanmaktadır. Müfsitler imana dâvet edilirken, Müslümanlarla birlikte namaz kılıp zekâtı vermeleri yani Allah’ın hükmüne boyun eğmeleri istenmektedir. İlgili âyette, pek çok dinî hükümler arasından özellikle namaz ve zekâtın zikredilmesi/emredilmesi, son derece önemlidir.