Şiir, bir savaş uçağını düşüremez ama pilotunun düşüncelerini değiştirebilir.
Mahmut Derviş
Tarihler 3 Mart 1994’ü gösterirken, o günkü gazetelerden birinde, dönemin cumhurbaşkanına ait bir faks yayınlanır. Üstelik o gazete “Resmi Gazete” değildir. Melih Aşık’ın Milliyet Gazetesi’ndeki köşesinde yayınlanan faksın altında Süleyman Demirel’in ismi yazmaktadır. Cumhurbaşkanını harekete geçiren konu, yine aynı köşede kısa süre önce yayımlanan bir şiirdir. İnfial yaratan bir şiir: “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” Şair, daha sonraları bu şiirini “başımın belası” diye anacaktır. Devletler, kimi zaman kalem ehlini taltif etmiştir. “Özel nişanlar” ve “Devlet Sanatçılığı” bu mânâda ilk akla gelenlerdir. Ancak bu kez durum farklıdır. Her ne kadar içinde beğeni yargıları olsa da son tahlilde bir şiirin yayımlanmasından duyulan rahatsızlık söz konusudur. Bunun tarihte ikinci bir örneği var mıdır bilemiyorum. O gün gazeteyi eline alanlar, Demirel’in faksını da okurlar: “Köşenizde yayımlanan ve köylülüğü konu alan Şükrü Erbaş’a ait şiiri okudum. Köylülüğü ağır şartlar çerçevesinde sunan söz konusu şiirin çok katmanlı bir yapıya sahip olduğu görülüyor. Şiirin, köylüleri eleştirir görünürken, aslında ironik bir üslupla bizzat şartlar içerisinde değerlendiremediği köylülüğü, ona tepeden bakarak, uygarlık yolunda yük gibi gören yanlış anlayışı eleştirdiği kanaatindeyim. Bununla birlikte, gerektirdiği gibi derin bir anlayışla okunmayıp sadece düz anlamı itibariyle dikkate alındığında köylümüzü zem eden bir metin olarak yorumlanabilecek ve birtakım yanlış anlayışlara yol açabilecek niteliktedir.”1
Şiirin en çok hangi mısrası Demirel’in derhal faksa sarılmasına yol açmıştır, bunu kestirmek güç. Belki tamamı, belki de bazı bölümleri. Ancak “Köylü milletin efendisidir.” şiarının söylem olarak takipçisi sayılan ve “Çoban Sülü” olarak da anılan mezkûr politikacı, belki de şu mısradan daha fazla rahatsız olmuştur:
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler.
Erbaş’ın şiiri, gerçekten de olağanüstü sertlikler taşır. Anlatılan “köylü/lük”te olumlu bir tek vasıf bile yoktur. Erken dönem Cumhuriyet Edebiyatı’nda betimlenen (yer yer iç-oryantalizm etkisi uyandıran) köylü/lük bile, bunun yanında çok daha masum, çok daha dengelidir. Oldukça uzun olan şiirin bir bölümüne satırlar arasında yer açalım:
Köylüleri niçin öldürmeliyiz? Çünkü onlar ağırkanlı adamlardır Değişen bir dünyaya karşı
Kerpiç duvarlar gibi katı Çakırdikenleri gibi susuz Kayıtsızca direnerek yaşarlar. Aptal, kaba ve kurnazdırlar. İnanarak ve kolayca yalan söylerler. Paraları olsa da Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır. Her şeyi hafife alır ve herkese söverler. Yağmuru, rüzgârı ve güneşi Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden Düşünemezler… Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek Topraklarını büyütmeye çalışırlar.
Görüldüğü üzere, şiirin öne sürdüğü tez -tamamen- kabul edilecek olsa, şaire; “Evet, haklısın, hatta öldürmekte geç bile kalmışız!” demek işten değildir. Tez demişken, burada İsmet Özel’den bahsetmemiz gerekecek. Çünkü Erbaş’ın sorduğu soru daha evvel Özel’in, “Akla Karşı Tezler” şiirinde sorulmuştur.
İsmet Özel’in serptiği tohumdan bir avuç alarak -belki Özel’in dahi kestiremeyeceği şekilde- dallandırıp budaklandıran Erbaş, şiirini “Köylüleri Nasıl Kurtaralım” sorusuyla bitirir. Ancak şiirin peşini bırakmasından kurtulamaz. Bunu da şöyle dillendirir: ”Bu şiir, başımın belası bir şiir. Tarihsel ya da sosyolojik açıdan dünya kadar söz söylenebilir. Şiirde söylediklerimin dışında -şiirin açıklaması olarak değil elbette- çok kısa şunları söyleyebilirim: Ben kaba bir dünyada yaşamak istemiyorum. Benim geleceğimi ufukları eşiklerinden öteye varamayanlar belirlesin istemiyorum. Bencilliğinden başka erdemi olmayan insanların dünyamıza iyilik ve güzellik katacağına inanmıyorum. Felsefeyi, sanatı, bilimi bilmeyen, küçümseyen; dinini mülke; mülkünü dine dönüştüren insanları sevmiyorum. Ne yazık ki ülke, tenha kasabalardan ışıklı kentlere kadar, bu düzeysizliğin egemenlik alanı haline geldi. Gerisinde bu bakışın yattığı bir tepki şiirdir, “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” Kendim için, onlar için, insan onuruna yakışır bir yaşama biçimini tersinden söyleyen bir dili, kurgusu vardır. Sevmediğimiz değil, sevdiğimiz insanlar bize dert olur değil mi? Yargılanan aslında feodalizm, gelenekler.”2
Şairin kendi açıklamasını da ölçüt alırsak, şiirin anlam katmanlarına daha iyi nüfuz edebiliriz. Şiirde katı biçimde yerilen, bir toprak parçasında yaşayan insanlar değil; onların “zihin yapısıdır.” Dahası bu zihin yapısını oluşturan ve sürekli çoğaltarak tekrarlayan kurulu düzendir. Kendisi bunu gelenekler ve feodalizm olarak açıklar. Köylülük olarak anlatılan durum, pekâlâ metropollerin göbeğinde de hüküm sürebilmektedir. Dolayısıyla demografik bakımdan “köy” denilen olguyu aşan bir durum vardır karşımızda. Hatta şairin atıfta bulunduğu köylülüğün, “şehirlileri niçin öldürmeliyiz” sorusuna da göz kırptığı görülebilir. Eğer köylülüğün zihniyetle kaim olduğu kabul edilirse, şehirlerde de çokça “köylü”ye rastlamak da; Mustafa Kutlu’nun, “El-insaf. Yahu memlekette mahalle kaldı mı ki, baskısı olsun?”, feveranına; “Köy kaldı mı ki, şikâyet edecek köylü bulunsun?” diye eşlik etmek de mümkündür. Köyler şehre doğru yıllar içinde hızla göç ederken, “köylülük” zihniyeti de kendini tekrar tekrar inşa ederek güncellemiş, yeni yaşam alanları bulmuştur kendisine. Hayatı kompartımanlara bölmeye yatkınlaşan zihnimiz; iyi ve kötünün arasını da gittikçe açmakta; ara formlar yok olmaya yüz tutmaktadır. Dünyanın küresel bir köye dönüştüğünü söyleyenleri bir kenara bırakırsak; zihinlerimizde hâlâ bir şehirli ve köylü imgesinin olduğundan bahsedebiliriz. Buna göre köy; geri kalmışlığın, itilmişliğin, imkânsızlığın ve kaba saba insanların bulunduğu yerken, şehir ise; ilerlemenin, her imkâna sahip olmanın ve çağdaş, uygar insanların yeridir. “Biraz medeni olun!” diyenlerin zihnine, çoğunlukla negatif içerikle yüklü “bedeviyet” düşüncesi hâkimdir. “Başlamak, ortaya çıkmak, önce gelmek” mânâları yanında “çölde yaşamak, sahrada oturmak” anlamında da kullanılan Arapça bedâvet (bidâvet) kelimesi, “yerleşik hayat, medeniyet” anlamına gelen hadâretin karşıtıdır.”3
İbn-i Haldun, bedeviyetin karşısına medeniyeti (umranı) değil; “hadaret”i koyar. “Haldûn, insanları diğer canlılardan ayıran özellikleri sıralarken, bunlar arasında “umran”ı da (medeniyet) zikreder; umranın yalnızca hadarîlerde değil bedevîlerde de olduğunu belirtir. Bedevîliğin ve hadarîliğin, geçimlerini sağlamak için bir araya gelen insanların takip ettiği farklı yol ve şekiller sebebiyle meydana geldiğini söyler. Daha açık bir ifadeyle gıda, barınak ve elbise gibi en zaruri ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir araya gelen toplumlar bedevîdir. Buna karşılık o günkü şartlarda lüks sayılan tüketim maddelerini kullanmaya başlayan toplumlar ise hadarî yani medenîdir. Bedevîlikten hadarîliğe geçişi sağlayan vasıtalar şehirlerdeki iktisadî imkânlardır.”4
İbn-i Haldun’un çevresini çizdiği “umran” kavramı bu yönüyle çok önemlidir. Eğer umranı, insanlığın hayrı ve selameti için çabalamak diye anlarsak, iyinin ve iyiliğin ölçütü köylülük-şehirlilik olmayacaktır. Nitekim Tevbe suresinde bedevilerden bahseden kısımlar5 da göz önünde tutulursa, durum daha iyi anlaşılacaktır. Böylece insan, yeryüzünün neresinde olursa olsun, “sorumluluk bilinci” ile hareket edecektir.
Muhammed İkbal de, pergelinin bir ayağını Kur’an’a yaslamaya çalışan ve “köylülük” bahsine dair daha erken zamanlarda konuşan bir şairdir. Ömrünü, halkını bilinçlendirmeye, Müslümanların düştüğü yerden tekrar ayağa kalmasına adamıştır.
Felsefe ile içli dışlı olması, eğitimini Batı’da alırken bir yandan da bu dünyayı yakından tanıması, kendisine bariz bir avantaj sağlamıştır. Kürşat Atalar: “Ona göre, Tanrı ne vahdet-i vücutçuların savunduğu gibi âlemde içkindir ne de Aristo’nun söylediği gibi göğe çekilmiştir. O, ‘dinamik’ bir varlık olarak “her an bir iştedir”6 diyerek, İkbal’deki Allah tasavvurunun resmini çizer. İkbal’in insanı ise, ne “Allah’a karşı” ne de “Allah’a rağmen”dir. Onun insanı “Allah ile birlikte” hareket eden, yeryüzü halifeliğini idrak ederek dünyayı imar etmeye gayret eden insandır. İnsan ancak böyle olduğunda, var oluş amacına uygun hareket edebilir. İkbal’deki anahtar kavramlardan birisi de “benlik”tir. Sezai Karakoç, fikriyatını “diriliş”, Nurettin Topçu ise “hareket” üzerine bina ederken, İkbal’in kendini ve fikrini inşa ettiği kelime “benlik”tir. “İkbal’in yapmaya çalıştığı ise insan egosuyla Allah rızası arasındaki ahengi yakalamak, determinist ve Tanrı tanımaz uçlara düşmeyen bir ‘nefs’ yakalamaktır.”7
Muhammed İkbal’in vefatından kısa bir süre önce yazdığı ‘Cebrail Kanadı’nda8, ‘Pencap Köylüsüne’ isimli bir şiir yer almaktadır. İkbal, şiire:
Söyle yaşamının amacı nedir senin?
Binlerce yıldır toprağı işlemektesin.
İşte o toprağa gömüldü senin ateşin
Sabah ezanı okundu, artık uyan
diye başlar. Doğrudan yerel halkı ve köylüleri muhatap alan İkbal, hepsini muhasebeye davet eder. Henüz tarım toplumundan sanayi toplumuna geçilmeyen bir dönemde İkbal’in köylüyü muhatap alarak “toprağı işlemek” üzerinden sorduğu sorular gayet anlamlıdır. Bugün ise, alternatif arayan ve sayıları günden güne artan bir kesim, tekrar toprağa dönmeyi, onu işlemeyi savunmaktadır. Çünkü şehirleşme, daha doğrusu çarpık kentleşme öyle bir boyuta ulaşmıştır ki insan, nefes alanları arar hâle gelmiştir. Ancak köye, toprağa dönerken, “hangi zihinle” döneceğimizi sormak elzemdir. İkbal devam eder:
Gerçi toprak bedenlinin rızkı topraktadır
Ama o karanlıkta hayat suyu yoktur.
Dünyada sahtedir o kişinin cevheri
Eğer ölçüp tartamıyorsa benliğini!
İkbal, insanla toprak arasındaki “kan uyumunu” inkâr etmez, aksine hakkını teslim eder. Fakat benliğinin farkında olmayan, kendi kıymetini takdir edemeyenler için toprak, hayata yataklık eden, baharın muştusu bir varlık değildir. Bu nazarla bakınca, Allah’ın kendisine yüklediği misyondan bihaber yaşayanlara toprak da beton da birdir. İkbal, son bölümde şöyle söyler:
Bölge ve kabile putlarını kırıp at!
Eski gelenekler zincirlerini koparıp at!
Dünyada tevhidi örten perdelerin kalkması
İşte budur gerçek din, işte budur zafer kapısı
Beden toprağına ek gönül tohumunu
Zira bu tohum verecektir şeref mahsulünü.
İkbal’in derdi ‘köylülüğün’ daha doğrusu “insanın” nasıl ihya edileceği meselesidir. “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” diye sormaz. Çünkü “beden toprağına gönül tohumu” ekilmedikçe hayatla ölüm arasında zaten bir fark olmayacaktır.
Meseleyi anladığımız kadarıyla özetlersek, “köylülük” ile kastedilen; yaşamı algılama şeklidir. Ne şehir ne köy ne de burada ikamet eden insanlar birer günah keçisidir. İnsanı bir bütün olarak ele alıp modern hayatı inşa eden aklın elindeki kartları iyi görmek gerekir. Fıtratla arasına mesafe koyarak, cenneti yalnızca bu dünyada aramayı kendisine hedef olarak belirleyen bir aklın dünyanın başına aştığı işler gün gibi ortada. Kapitalizmin Nirvana’sında mutluluk hülyaları kurmak ne denli mümkünse, insanın, kendisine biçilen “ilahi misyon” gömleğini çıkararak bir iç huzurunu yakalaması da ancak o kadar mümkündür. Şairlerin bahçesinde gezindik durduk. Devşirebildiğimiz kadarını topladık. Dikenli mısralardan paçamızı sıvazlayarak geçmeye çalıştık. Psikanalizin kurucusu Freud: “Nereye gittiysem, bir şairin benden önce oraya gitmiş olduğunu gördüm” demişti. Yazıyı demlenmek üzere bekletirken vardığım bu yerde, ben de bir şairin kalem izlerine rastladım:
Takip edilecek akıl yürütme, duygular üzerinden olabildiği gibi müziğin özü, mânâsı üzerinden olabilir. Hatta katılımcılardan gelen neden-sonuç zincirlerine göre duygular üzerinden yapılan akıl yürütmeye müziğin özü, mânâsı eklemlenebilir.
Varlık gayemizin dışında yaşamak; iğne ile kesmeye, makas ile dikmeye çalışmak gibi. Bu nedenle, sorunun nedeni, sancının merkezi dile getirilirken konu burada kilitleniyor. Derdin devası, sorunun cevabı, problemlerin çözümü belli. Hükmün sahibi ne diyorsa o…
Gözyaslarımı biriktiriyorum… Bir tufana dönüşsün ve müslüman aklıyla istihza eden soy-suzlar boğulsun istiyorum…Soylu direnisin ardında ki nefesleri hissediyorum…
Biliyorum bu his bu düşünce , düstüğümüz yerden bizi kaldıracak ve onurlu bir hayatın parçası kılacak…
Hergün, ölen bebeklerin yasını tutamayan anne ve babaların öfkelerine ortak oluyorum. Onlardan bir hisse alıp öfkeyi zamana yayıyorum
İyisin umarım diyerek başlayayım söze… Aslında “söze başlamak” alışkanlıkla söylenen bir ifade, bildiğin gibi söz varlığımızın sürekliliğinin bir parçasıdır. Ya sesimizde ya beynimizde ya kalemimizde ya da klavyemizde varlık gösterir. Hele kulağımızda, daha önce söylenen ve yüreğimizi inciten bir cümle nasıl da döner durur; hani bizi sevindiren, kendimize güvenmemize zemin hazırlayan o sözler, nasıl da yüreğimizi serinletir ve harekete geçmemize yardım eder. Ah bir de önden gidenlerin, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçenlerin sözleri, tekrar tekrar gelir beynimize ve döner dolaşır dilimizde…
Köylülerin Öç Alma Vakti mi?
Şiir, bir savaş uçağını düşüremez ama pilotunun düşüncelerini değiştirebilir.
Mahmut Derviş
Tarihler 3 Mart 1994’ü gösterirken, o günkü gazetelerden birinde, dönemin cumhurbaşkanına ait bir faks yayınlanır. Üstelik o gazete “Resmi Gazete” değildir. Melih Aşık’ın Milliyet Gazetesi’ndeki köşesinde yayınlanan faksın altında Süleyman Demirel’in ismi yazmaktadır. Cumhurbaşkanını harekete geçiren konu, yine aynı köşede kısa süre önce yayımlanan bir şiirdir. İnfial yaratan bir şiir: “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” Şair, daha sonraları bu şiirini “başımın belası” diye anacaktır. Devletler, kimi zaman kalem ehlini taltif etmiştir. “Özel nişanlar” ve “Devlet Sanatçılığı” bu mânâda ilk akla gelenlerdir. Ancak bu kez durum farklıdır. Her ne kadar içinde beğeni yargıları olsa da son tahlilde bir şiirin yayımlanmasından duyulan rahatsızlık söz konusudur. Bunun tarihte ikinci bir örneği var mıdır bilemiyorum. O gün gazeteyi eline alanlar, Demirel’in faksını da okurlar: “Köşenizde yayımlanan ve köylülüğü konu alan Şükrü Erbaş’a ait şiiri okudum. Köylülüğü ağır şartlar çerçevesinde sunan söz konusu şiirin çok katmanlı bir yapıya sahip olduğu görülüyor. Şiirin, köylüleri eleştirir görünürken, aslında ironik bir üslupla bizzat şartlar içerisinde değerlendiremediği köylülüğü, ona tepeden bakarak, uygarlık yolunda yük gibi gören yanlış anlayışı eleştirdiği kanaatindeyim. Bununla birlikte, gerektirdiği gibi derin bir anlayışla okunmayıp sadece düz anlamı itibariyle dikkate alındığında köylümüzü zem eden bir metin olarak yorumlanabilecek ve birtakım yanlış anlayışlara yol açabilecek niteliktedir.”1
Şiirin en çok hangi mısrası Demirel’in derhal faksa sarılmasına yol açmıştır, bunu kestirmek güç. Belki tamamı, belki de bazı bölümleri. Ancak “Köylü milletin efendisidir.” şiarının söylem olarak takipçisi sayılan ve “Çoban Sülü” olarak da anılan mezkûr politikacı, belki de şu mısradan daha fazla rahatsız olmuştur:
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler.
Erbaş’ın şiiri, gerçekten de olağanüstü sertlikler taşır. Anlatılan “köylü/lük”te olumlu bir tek vasıf bile yoktur. Erken dönem Cumhuriyet Edebiyatı’nda betimlenen (yer yer iç-oryantalizm etkisi uyandıran) köylü/lük bile, bunun yanında çok daha masum, çok daha dengelidir. Oldukça uzun olan şiirin bir bölümüne satırlar arasında yer açalım:
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar ağırkanlı adamlardır
Değişen bir dünyaya karşı
Kerpiç duvarlar gibi katı
Çakırdikenleri gibi susuz
Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
Aptal, kaba ve kurnazdırlar.
İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
Paraları olsa da
Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.
Yağmuru, rüzgârı ve güneşi
Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
Düşünemezler…
Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
Topraklarını büyütmeye çalışırlar.
Görüldüğü üzere, şiirin öne sürdüğü tez -tamamen- kabul edilecek olsa, şaire; “Evet, haklısın, hatta öldürmekte geç bile kalmışız!” demek işten değildir. Tez demişken, burada İsmet Özel’den bahsetmemiz gerekecek. Çünkü Erbaş’ın sorduğu soru daha evvel Özel’in, “Akla Karşı Tezler” şiirinde sorulmuştur.
İsmet Özel’in serptiği tohumdan bir avuç alarak -belki Özel’in dahi kestiremeyeceği şekilde- dallandırıp budaklandıran Erbaş, şiirini “Köylüleri Nasıl Kurtaralım” sorusuyla bitirir. Ancak şiirin peşini bırakmasından kurtulamaz. Bunu da şöyle dillendirir: ”Bu şiir, başımın belası bir şiir. Tarihsel ya da sosyolojik açıdan dünya kadar söz söylenebilir. Şiirde söylediklerimin dışında -şiirin açıklaması olarak değil elbette- çok kısa şunları söyleyebilirim: Ben kaba bir dünyada yaşamak istemiyorum. Benim geleceğimi ufukları eşiklerinden öteye varamayanlar belirlesin istemiyorum. Bencilliğinden başka erdemi olmayan insanların dünyamıza iyilik ve güzellik katacağına inanmıyorum. Felsefeyi, sanatı, bilimi bilmeyen, küçümseyen; dinini mülke; mülkünü dine dönüştüren insanları sevmiyorum. Ne yazık ki ülke, tenha kasabalardan ışıklı kentlere kadar, bu düzeysizliğin egemenlik alanı haline geldi. Gerisinde bu bakışın yattığı bir tepki şiirdir, “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” Kendim için, onlar için, insan onuruna yakışır bir yaşama biçimini tersinden söyleyen bir dili, kurgusu vardır. Sevmediğimiz değil, sevdiğimiz insanlar bize dert olur değil mi? Yargılanan aslında feodalizm, gelenekler.”2
Şairin kendi açıklamasını da ölçüt alırsak, şiirin anlam katmanlarına daha iyi nüfuz edebiliriz. Şiirde katı biçimde yerilen, bir toprak parçasında yaşayan insanlar değil; onların “zihin yapısıdır.” Dahası bu zihin yapısını oluşturan ve sürekli çoğaltarak tekrarlayan kurulu düzendir. Kendisi bunu gelenekler ve feodalizm olarak açıklar. Köylülük olarak anlatılan durum, pekâlâ metropollerin göbeğinde de hüküm sürebilmektedir. Dolayısıyla demografik bakımdan “köy” denilen olguyu aşan bir durum vardır karşımızda. Hatta şairin atıfta bulunduğu köylülüğün, “şehirlileri niçin öldürmeliyiz” sorusuna da göz kırptığı görülebilir. Eğer köylülüğün zihniyetle kaim olduğu kabul edilirse, şehirlerde de çokça “köylü”ye rastlamak da; Mustafa Kutlu’nun, “El-insaf. Yahu memlekette mahalle kaldı mı ki, baskısı olsun?”, feveranına; “Köy kaldı mı ki, şikâyet edecek köylü bulunsun?” diye eşlik etmek de mümkündür. Köyler şehre doğru yıllar içinde hızla göç ederken, “köylülük” zihniyeti de kendini tekrar tekrar inşa ederek güncellemiş, yeni yaşam alanları bulmuştur kendisine. Hayatı kompartımanlara bölmeye yatkınlaşan zihnimiz; iyi ve kötünün arasını da gittikçe açmakta; ara formlar yok olmaya yüz tutmaktadır. Dünyanın küresel bir köye dönüştüğünü söyleyenleri bir kenara bırakırsak; zihinlerimizde hâlâ bir şehirli ve köylü imgesinin olduğundan bahsedebiliriz. Buna göre köy; geri kalmışlığın, itilmişliğin, imkânsızlığın ve kaba saba insanların bulunduğu yerken, şehir ise; ilerlemenin, her imkâna sahip olmanın ve çağdaş, uygar insanların yeridir. “Biraz medeni olun!” diyenlerin zihnine, çoğunlukla negatif içerikle yüklü “bedeviyet” düşüncesi hâkimdir. “Başlamak, ortaya çıkmak, önce gelmek” mânâları yanında “çölde yaşamak, sahrada oturmak” anlamında da kullanılan Arapça bedâvet (bidâvet) kelimesi, “yerleşik hayat, medeniyet” anlamına gelen hadâretin karşıtıdır.”3
İbn-i Haldun, bedeviyetin karşısına medeniyeti (umranı) değil; “hadaret”i koyar. “Haldûn, insanları diğer canlılardan ayıran özellikleri sıralarken, bunlar arasında “umran”ı da (medeniyet) zikreder; umranın yalnızca hadarîlerde değil bedevîlerde de olduğunu belirtir. Bedevîliğin ve hadarîliğin, geçimlerini sağlamak için bir araya gelen insanların takip ettiği farklı yol ve şekiller sebebiyle meydana geldiğini söyler. Daha açık bir ifadeyle gıda, barınak ve elbise gibi en zaruri ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir araya gelen toplumlar bedevîdir. Buna karşılık o günkü şartlarda lüks sayılan tüketim maddelerini kullanmaya başlayan toplumlar ise hadarî yani medenîdir. Bedevîlikten hadarîliğe geçişi sağlayan vasıtalar şehirlerdeki iktisadî imkânlardır.”4
İbn-i Haldun’un çevresini çizdiği “umran” kavramı bu yönüyle çok önemlidir. Eğer umranı, insanlığın hayrı ve selameti için çabalamak diye anlarsak, iyinin ve iyiliğin ölçütü köylülük-şehirlilik olmayacaktır. Nitekim Tevbe suresinde bedevilerden bahseden kısımlar5 da göz önünde tutulursa, durum daha iyi anlaşılacaktır. Böylece insan, yeryüzünün neresinde olursa olsun, “sorumluluk bilinci” ile hareket edecektir.
Felsefe ile içli dışlı olması, eğitimini Batı’da alırken bir yandan da bu dünyayı yakından tanıması, kendisine bariz bir avantaj sağlamıştır. Kürşat Atalar: “Ona göre, Tanrı ne vahdet-i vücutçuların savunduğu gibi âlemde içkindir ne de Aristo’nun söylediği gibi göğe çekilmiştir. O, ‘dinamik’ bir varlık olarak “her an bir iştedir”6 diyerek, İkbal’deki Allah tasavvurunun resmini çizer. İkbal’in insanı ise, ne “Allah’a karşı” ne de “Allah’a rağmen”dir. Onun insanı “Allah ile birlikte” hareket eden, yeryüzü halifeliğini idrak ederek dünyayı imar etmeye gayret eden insandır. İnsan ancak böyle olduğunda, var oluş amacına uygun hareket edebilir. İkbal’deki anahtar kavramlardan birisi de “benlik”tir. Sezai Karakoç, fikriyatını “diriliş”, Nurettin Topçu ise “hareket” üzerine bina ederken, İkbal’in kendini ve fikrini inşa ettiği kelime “benlik”tir. “İkbal’in yapmaya çalıştığı ise insan egosuyla Allah rızası arasındaki ahengi yakalamak, determinist ve Tanrı tanımaz uçlara düşmeyen bir ‘nefs’ yakalamaktır.”7
Muhammed İkbal’in vefatından kısa bir süre önce yazdığı ‘Cebrail Kanadı’nda8, ‘Pencap Köylüsüne’ isimli bir şiir yer almaktadır. İkbal, şiire:
Söyle yaşamının amacı nedir senin?
Binlerce yıldır toprağı işlemektesin.
İşte o toprağa gömüldü senin ateşin
Sabah ezanı okundu, artık uyan
diye başlar. Doğrudan yerel halkı ve köylüleri muhatap alan İkbal, hepsini muhasebeye davet eder. Henüz tarım toplumundan sanayi toplumuna geçilmeyen bir dönemde İkbal’in köylüyü muhatap alarak “toprağı işlemek” üzerinden sorduğu sorular gayet anlamlıdır. Bugün ise, alternatif arayan ve sayıları günden güne artan bir kesim, tekrar toprağa dönmeyi, onu işlemeyi savunmaktadır. Çünkü şehirleşme, daha doğrusu çarpık kentleşme öyle bir boyuta ulaşmıştır ki insan, nefes alanları arar hâle gelmiştir. Ancak köye, toprağa dönerken, “hangi zihinle” döneceğimizi sormak elzemdir. İkbal devam eder:
Gerçi toprak bedenlinin rızkı topraktadır
Ama o karanlıkta hayat suyu yoktur.
Dünyada sahtedir o kişinin cevheri
Eğer ölçüp tartamıyorsa benliğini!
İkbal, insanla toprak arasındaki “kan uyumunu” inkâr etmez, aksine hakkını teslim eder. Fakat benliğinin farkında olmayan, kendi kıymetini takdir edemeyenler için toprak, hayata yataklık eden, baharın muştusu bir varlık değildir. Bu nazarla bakınca, Allah’ın kendisine yüklediği misyondan bihaber yaşayanlara toprak da beton da birdir. İkbal, son bölümde şöyle söyler:
Bölge ve kabile putlarını kırıp at!
Eski gelenekler zincirlerini koparıp at!
Dünyada tevhidi örten perdelerin kalkması
İşte budur gerçek din, işte budur zafer kapısı
Beden toprağına ek gönül tohumunu
Zira bu tohum verecektir şeref mahsulünü.
İkbal’in derdi ‘köylülüğün’ daha doğrusu “insanın” nasıl ihya edileceği meselesidir. “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” diye sormaz. Çünkü “beden toprağına gönül tohumu” ekilmedikçe hayatla ölüm arasında zaten bir fark olmayacaktır.
Meseleyi anladığımız kadarıyla özetlersek, “köylülük” ile kastedilen; yaşamı algılama şeklidir. Ne şehir ne köy ne de burada ikamet eden insanlar birer günah keçisidir. İnsanı bir bütün olarak ele alıp modern hayatı inşa eden aklın elindeki kartları iyi görmek gerekir. Fıtratla arasına mesafe koyarak, cenneti yalnızca bu dünyada aramayı kendisine hedef olarak belirleyen bir aklın dünyanın başına aştığı işler gün gibi ortada. Kapitalizmin Nirvana’sında mutluluk hülyaları kurmak ne denli mümkünse, insanın, kendisine biçilen “ilahi misyon” gömleğini çıkararak bir iç huzurunu yakalaması da ancak o kadar mümkündür. Şairlerin bahçesinde gezindik durduk. Devşirebildiğimiz kadarını topladık. Dikenli mısralardan paçamızı sıvazlayarak geçmeye çalıştık. Psikanalizin kurucusu Freud: “Nereye gittiysem, bir şairin benden önce oraya gitmiş olduğunu gördüm” demişti. Yazıyı demlenmek üzere bekletirken vardığım bu yerde, ben de bir şairin kalem izlerine rastladım:
müslüman koyu değil koynu olsa olsa
müslüman köyü değil
vahyin bir kez uğradığı secde taşı9
Kaynakça:
İlgili Yazılar
Felsefe Atölyeleri ve Müzik
Takip edilecek akıl yürütme, duygular üzerinden olabildiği gibi müziğin özü, mânâsı üzerinden olabilir. Hatta katılımcılardan gelen neden-sonuç zincirlerine göre duygular üzerinden yapılan akıl yürütmeye müziğin özü, mânâsı eklemlenebilir.
Kudüs Bakışlı Çocuğa Minnetle
Ey çağın ebabili,
Kudüs gülüşlü çocuk
Öğrettiğin onca şey için
Sana minnettarız
Mektup XII
Varlık gayemizin dışında yaşamak; iğne ile kesmeye, makas ile dikmeye çalışmak gibi. Bu nedenle, sorunun nedeni, sancının merkezi dile getirilirken konu burada kilitleniyor. Derdin devası, sorunun cevabı, problemlerin çözümü belli. Hükmün sahibi ne diyorsa o…
Bir Soylu Öfke Biriktiriyorum…
Gözyaslarımı biriktiriyorum… Bir tufana dönüşsün ve müslüman aklıyla istihza eden soy-suzlar boğulsun istiyorum…Soylu direnisin ardında ki nefesleri hissediyorum…
Biliyorum bu his bu düşünce , düstüğümüz yerden bizi kaldıracak ve onurlu bir hayatın parçası kılacak…
Hergün, ölen bebeklerin yasını tutamayan anne ve babaların öfkelerine ortak oluyorum. Onlardan bir hisse alıp öfkeyi zamana yayıyorum
Mektup IX
İyisin umarım diyerek başlayayım söze… Aslında “söze başlamak” alışkanlıkla söylenen bir ifade, bildiğin gibi söz varlığımızın sürekliliğinin bir parçasıdır. Ya sesimizde ya beynimizde ya kalemimizde ya da klavyemizde varlık gösterir. Hele kulağımızda, daha önce söylenen ve yüreğimizi inciten bir cümle nasıl da döner durur; hani bizi sevindiren, kendimize güvenmemize zemin hazırlayan o sözler, nasıl da yüreğimizi serinletir ve harekete geçmemize yardım eder. Ah bir de önden gidenlerin, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçenlerin sözleri, tekrar tekrar gelir beynimize ve döner dolaşır dilimizde…