Küçük kız babasının elinden tutmuştu. Cümleye, babası küçük kızın elinden tutmuştu diye başlamak daha doğru olabilirdi aslında. Yürüdükleri kaldırım asfalta sıfırdı ve babanın tüm gayreti, gidecekleri yere kazasız belasız varmaktı. Bu yüzden kızın elini bırakmamaya kararlıydı babası. Kız ise çoktan unutmuştu nereye gittiklerini. Renkleri sürekli değişen tabelalar, çeşit çeşit sebze ve meyveler, duvara tırmanmaya çalışan alacalı kedi, okuldan dönen kızların tokaları, dondurmasını yalayarak yürüyen çocuğun mavi-kırmızı ışıklar saçan ayakkabısı, aksakallı amcanın köşede sattığı pamuk şekerler, bulutlara kuyruk çizerek gözden uzaklaşan uçak… Kızın gözleri bir ona bir buna uzanıyordu. Hızları yavaşlıyordu ister istemez. Baba ise geç kalmanın endişesiyle avucundaki ele, her defasında biraz daha asılıyordu. Onları uzaktan seyreden birisi, babayı kocaman bir lokomotif küçük kızı da vagon sanabilirdi. Bir müddet ilerlediler bu şekilde. Ancak bir yere geldiklerinde arka vagon hareket etmemeye başladı. Tüm tekerleri patlamış bir araba gibi olduğu yerde kalakaldı. Lokomotif geriye dönüp “hayırdır yine ne oldu” dercesine baktı. Eliyle bir yerleri işaret etti kız. Hiç bir şey anlamadı baba. “Eee, ne var ki burada?” diye çıkıştı. Kız tekrar parmağını aynı yöne uzatarak: “Hişşş baba sessiiiz, bak ağaçtaki kuşlara, ne güzel ötüyorlar.” dedi. Dikkatle bakınca şaşırdı adam. Daha önce yüzlerce kez buradan geçmişti ama ne bu ağacı ne de üzerindeki kuşları fark etmişti. Sıra sıra devam eden apartmanların, çok katlı dükkânların arasında unutulan küçük bir boşluktu burası. Nasıl oldu da buraya ev yapılmamış diye şaşırdı. Ve kuşlara -onları ürkütmeden- az daha yaklaştı. İlk defa motor sesinden ve sokağı boğan gürültülerden başka bir ses değdi kulaklarına. Buna da çok şaşırdı. Sanki yüz yıllardır keşfedilmeyi bekleyen ve haritası kaybolmuş bir hazineyle karşı karşıyaydı. Geçmiş ve gelecek zaman bir anlığına donmuştu. O anda aklına geldi. Burası çocukken arkadaşlarıyla oynadığı yerdi. Okul çıkışında önlüklerini atıp buraya koşarlardı. Güneşin ufuk çizgisinin ardından yavaş yavaş kaybolmaya yüz tutmasını, buradaki ağaca çıkarak seyrederlerdi. Bir anda, kendi çocukluğu, çocukluk arkadaşları, önündeki ağaca bugüne kadar tırmanmış olan tüm çocuklar yanında saf tuttular. Vagonların sayısı sayılamayacak kadar çoğaldı. Şimdi yüzlerce hatta binlerce çocukla birlikte bu cümbüşü seyrediyordu. Dünya, kanat çırpan neşeli ve devasa bir güvercinden ibaretti. Bu kadar çocuğun ayna anda küçücük bahçeye sığabilmesi ise şaşılacak durumdu. O sırada telefonu çaldı. Çıkarmak için elini cebine uzatınca, kuşların hepsi gökyüzüne havalandılar. “Galiba geç kaldık” dedi baba, sonra da ekledi: “Önemli bir işimiz vardı”. Bu kez vagonla lokomotif yer değiştirmişti. Babasının eline yapışan kız, adamcağızı sürüklemeye başladı. Çünkü aklına, birazdan birlikte yiyecekleri fındıklı ve bol çikolatalı pasta gelmişti…
Zira ümide ihtiyacımız vardır, yarınları şekillendirirken, eksik olanı tamamlama gayretini gereği gibi gösterirken. Ümide ihtiyacımız vardır, birini teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, zor zamanların yükünü çekerken… Ümide ihtiyacımız vardır, hastayı teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, iyiliklerin gerçekleşmesi için belkilere yatırım yaparken…
Edebiyatın onarıcı ve özelde şiirin diriltici nefesinin yaşadığımız ağır insanlık tablosu önünde nasıl bir karşılığa ve etkiye sahip olacağının düşünülmesi gerekiyor evvela. Şiire bu anlamda kişiye bilinç aşılama ve karşı koyma azmi yükleyen güçlü bir telkin olarak bakılabilir. Seslerle ve kelimelerle kuşanarak yaşamın kötücül güçlerine ve eğilimine yönelik iyileştirici, yaşatıcı bir pozisyon alma şeklinde de okunabilir bu.
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
Günümüzde film izleme eylemi ya da video izleme hayatımızın her anını kuşatmış durumda. Hâl böyle olunca da anne ve babalar, çocukları için uygun içerikleri bulma noktasında sorun yaşayabiliyor. Nereye bakılacağı, neyin izlenebileceği, hangi mecraların çocuklar için daha elverişli olduğu önemli bir sorunsal ama bu sorunları aşabilmek adına 2025’te Nida dergisinde çocukları ve ebeveynleri ilgilendirecek film izleme alışkanlıklarını, bir filmi okumanın önemini ve en önemlisi Sinema Okuryazarlığı mefhumunu masaya yatırmanın zamanı geldi de geçti.
Daha birkaç saat önce toprağı terk eden çiçekler. Daha birkaç saat önce hayatın yabanıl yanında umut diye haykıran! Vurdumduymaz bir insanın elinde; bu uzun bardağın içinde, duyguları adına terkedilen çiçekler. Kimi bir kadının ruhuna ruh oluyor, kimi dinlediği müziği yaşıyordu. Kimisi de rüzgârın özlemiyle gözyaşı döküyordu.
Kuşluk Vakti
Fatih Bütün’e…
Küçük kız babasının elinden tutmuştu. Cümleye, babası küçük kızın elinden tutmuştu diye başlamak daha doğru olabilirdi aslında. Yürüdükleri kaldırım asfalta sıfırdı ve babanın tüm gayreti, gidecekleri yere kazasız belasız varmaktı. Bu yüzden kızın elini bırakmamaya kararlıydı babası. Kız ise çoktan unutmuştu nereye gittiklerini. Renkleri sürekli değişen tabelalar, çeşit çeşit sebze ve meyveler, duvara tırmanmaya çalışan alacalı kedi, okuldan dönen kızların tokaları, dondurmasını yalayarak yürüyen çocuğun mavi-kırmızı ışıklar saçan ayakkabısı, aksakallı amcanın köşede sattığı pamuk şekerler, bulutlara kuyruk çizerek gözden uzaklaşan uçak… Kızın gözleri bir ona bir buna uzanıyordu. Hızları yavaşlıyordu ister istemez. Baba ise geç kalmanın endişesiyle avucundaki ele, her defasında biraz daha asılıyordu. Onları uzaktan seyreden birisi, babayı kocaman bir lokomotif küçük kızı da vagon sanabilirdi. Bir müddet ilerlediler bu şekilde. Ancak bir yere geldiklerinde arka vagon hareket etmemeye başladı. Tüm tekerleri patlamış bir araba gibi olduğu yerde kalakaldı. Lokomotif geriye dönüp “hayırdır yine ne oldu” dercesine baktı. Eliyle bir yerleri işaret etti kız. Hiç bir şey anlamadı baba. “Eee, ne var ki burada?” diye çıkıştı. Kız tekrar parmağını aynı yöne uzatarak: “Hişşş baba sessiiiz, bak ağaçtaki kuşlara, ne güzel ötüyorlar.” dedi. Dikkatle bakınca şaşırdı adam. Daha önce yüzlerce kez buradan geçmişti ama ne bu ağacı ne de üzerindeki kuşları fark etmişti. Sıra sıra devam eden apartmanların, çok katlı dükkânların arasında unutulan küçük bir boşluktu burası. Nasıl oldu da buraya ev yapılmamış diye şaşırdı. Ve kuşlara -onları ürkütmeden- az daha yaklaştı. İlk defa motor sesinden ve sokağı boğan gürültülerden başka bir ses değdi kulaklarına. Buna da çok şaşırdı. Sanki yüz yıllardır keşfedilmeyi bekleyen ve haritası kaybolmuş bir hazineyle karşı karşıyaydı. Geçmiş ve gelecek zaman bir anlığına donmuştu. O anda aklına geldi. Burası çocukken arkadaşlarıyla oynadığı yerdi. Okul çıkışında önlüklerini atıp buraya koşarlardı. Güneşin ufuk çizgisinin ardından yavaş yavaş kaybolmaya yüz tutmasını, buradaki ağaca çıkarak seyrederlerdi. Bir anda, kendi çocukluğu, çocukluk arkadaşları, önündeki ağaca bugüne kadar tırmanmış olan tüm çocuklar yanında saf tuttular. Vagonların sayısı sayılamayacak kadar çoğaldı. Şimdi yüzlerce hatta binlerce çocukla birlikte bu cümbüşü seyrediyordu. Dünya, kanat çırpan neşeli ve devasa bir güvercinden ibaretti. Bu kadar çocuğun ayna anda küçücük bahçeye sığabilmesi ise şaşılacak durumdu. O sırada telefonu çaldı. Çıkarmak için elini cebine uzatınca, kuşların hepsi gökyüzüne havalandılar. “Galiba geç kaldık” dedi baba, sonra da ekledi: “Önemli bir işimiz vardı”. Bu kez vagonla lokomotif yer değiştirmişti. Babasının eline yapışan kız, adamcağızı sürüklemeye başladı. Çünkü aklına, birazdan birlikte yiyecekleri fındıklı ve bol çikolatalı pasta gelmişti…
İlgili Yazılar
Mektup III
Zira ümide ihtiyacımız vardır, yarınları şekillendirirken, eksik olanı tamamlama gayretini gereği gibi gösterirken. Ümide ihtiyacımız vardır, birini teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, zor zamanların yükünü çekerken… Ümide ihtiyacımız vardır, hastayı teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, iyiliklerin gerçekleşmesi için belkilere yatırım yaparken…
Ahmet Örs’ten “Halkada Duranlara”: Poetik Bir Yoklama
Edebiyatın onarıcı ve özelde şiirin diriltici nefesinin yaşadığımız ağır insanlık tablosu önünde nasıl bir karşılığa ve etkiye sahip olacağının düşünülmesi gerekiyor evvela. Şiire bu anlamda kişiye bilinç aşılama ve karşı koyma azmi yükleyen güçlü bir telkin olarak bakılabilir. Seslerle ve kelimelerle kuşanarak yaşamın kötücül güçlerine ve eğilimine yönelik iyileştirici, yaşatıcı bir pozisyon alma şeklinde de okunabilir bu.
Emperyalizm ve Edebiyat
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
Bir Film Nasıl İzlenir?‘Kısa’dan ‘Uzun’a Çocuklar ve Aileler için Film Rehberine Giriş
Günümüzde film izleme eylemi ya da video izleme hayatımızın her anını kuşatmış durumda. Hâl böyle olunca da anne ve babalar, çocukları için uygun içerikleri bulma noktasında sorun yaşayabiliyor. Nereye bakılacağı, neyin izlenebileceği, hangi mecraların çocuklar için daha elverişli olduğu önemli bir sorunsal ama bu sorunları aşabilmek adına 2025’te Nida dergisinde çocukları ve ebeveynleri ilgilendirecek film izleme alışkanlıklarını, bir filmi okumanın önemini ve en önemlisi Sinema Okuryazarlığı mefhumunu masaya yatırmanın zamanı geldi de geçti.
Kadının Ayağı Gül Oldu
Daha birkaç saat önce toprağı terk eden çiçekler. Daha birkaç saat önce hayatın yabanıl yanında umut diye haykıran! Vurdumduymaz bir insanın elinde; bu uzun bardağın içinde, duyguları adına terkedilen çiçekler. Kimi bir kadının ruhuna ruh oluyor, kimi dinlediği müziği yaşıyordu. Kimisi de rüzgârın özlemiyle gözyaşı döküyordu.