Birçok yönüyle yabancısı olduğumuz bir kıta Hint alt kıtası. Türkçe okur-yazarın bildiği isimler, aşina olduğu varsa da bu, o kadar az ve o kadar sınırlı ki! Henüz isimlerini bile duymadığımız yüzlerce isim, fikir ve düşünce hazinesinin yattığı bir kıtadan bahsediyoruz. Siyasetten, tefsire, hadisten tefekküre her yönüyle ciddi bir çalışmayı, hatta ‘hint alt kıtası çalışmaları’ kürsülerinin kurulmasını hakedecek denli geniş bir hazineden bahsediyoruz. Bu ödev ve sorumluluktan göz kaçırılabilir mi? Orhan Güvel, bu hazineye bir kaşık attı. Türkçe okuyan ve yazanları Hamîduddîn el-Ferâhî ile tanıştırdı. Hamîduddîn el-Ferâhî’nin Kur’an’ı anlama çalışmalarına sunduğu katkı çok orjinal, bir o kadar da devasa bir ilmi geleneğe yaslı. Doktora çalışmasını bu konuya ayıran Güvel’in çalışması kitap olarak da ilim dünyasına KURAMER tarafından kazandırıldı. Orhan Güvel, bu konuya çalışırken kendisine çok orjinal el-Ferâhî’nin yorum ve tefsirlerinden bazılarını dergimiz vesilesiyle okuyucuların düşünce dünyasına sunmuştu. Bu röportajla da Hamîduddîn el-Ferâhî’yi ve el-Ferâhî’nin tefsir çalışmalarındaki yöntemini derli toplu konuşmaya çalıştık. Sizlerin istifadenize sunuyor ve bundan sonraki çalışmaları için kendisi Rabbu’l-âleminden başarılar vermesini niyaz ediyorum.
Öncelikle, hayırlı olsun! Doktora çalışmanız; ‘Hamîduddîn el-Ferâhî ve Kur’an’ı Yorumlama Metodu’ kitaplaştırıldı. Doktoranın hazırlanma sürecinde, dergide de bu konudaki makaleleriniz ve tercümeleriniz bizi ve okuyucuyu heyecanlandırdı. Bu çalışmanızı, sizinle derli-toplu bir şekilde konuşalım istiyorum: Hamîduddîn el-Ferâhî ismi neyiyle dikkatinizi çekti?
Teşekkür ediyorum. Evet, Hindistanlı âlim Hamîduddîn el-Ferâhî’nin Kur’an tefsirinde takip ettiği yöntemleri inceleme konusu yapan doktora tezim bu vesileyle okuyucuyla buluşmuş oldu. İlgilileri için faydalı olmasını ümit ediyorum. Ferâhî’yle ilk olarak, Şam’da öğrenci olduğum 2008’de müstakil kısa sûre tefsirleri vesilesiyle tanıştım. İnternetten müellifin Arapça kaleme aldığı bazı sûre tefsiri örneklerine ulaştım. İlk okuduğum bölüm Leheb sûresi tefsiriydi. Bu bölümü okuduğumda müfessirin sûreyi yorumlama metodunun ve üslubunun bariz biçimde diğer müfessirlerinden farklılaştığını gördüm. Müellifin özellikle sûreyi bir bütün olarak okuma gayreti, dil ve tarihin imkânlarından yararlanmada izlediği yöntemler beni çok heyecanlandırdı. Nida Dergisi vesilesiyle 2010’da Ferâhî’nin Leheb sûresi tefsirinin çevirisini iki bölüm halinde yayımlama fırsatı buldum. Bu vesileyle 200’üncü sayısını geride bırakan Nida Dergisi’nin benim için her zaman bir okul vazifesi gördüğünü özellikle vurgulamak isterim.
Ferâhî’yi çıkaran ilmi havza ve ortam hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Bu anlamda Hint-Alt Kıtası’ndaki Kur’an çalışmalarına da değinelim.
Hindistan’da çoğunluğu Sünnî, diğerleri Caferî ve İsmâilî mezheplerine mensup 150 milyon civarında Müslüman yaşıyor. Hindistan’daki diğer büyük dinler Hinduizm, Budizm, Sihizm ve Hristiyanlık. Tefsirin gelişmesinde ilk dönemden itibaren Mekke, Medine, Bağdat, Semerkant, Şam vb. bölgelerin etkili olduğunu biliyoruz. Son dönemde özellikle İslâmi ilimler araştırmaları alanında dikkat çeken bölgelerden birisi de Hindistan. Bölgede en azından Türkiye’de tanındığı yönüyle ele alacak olursak Şah Veliyyullah Dihlevî (ö. 1762) ile başlayan Abdulhay el-Leknevî (ö. 1886), Seyyid Ahmed Han (ö. 1898), Şibli Nu’mânî (ö. 1914), Süleyman en-Nedvî (ö. 1953), Ebu’l-Kelâm Âzâd (ö. 1958) ve Ebu’l-A‘lâ Mevdûdî’ye (ö. 1979) uzanan çok zengin bir ilmî ve entelektüel birikime şahit oluyoruz. Ferâhî, İngiliz işgalinin özellikle Müslüman nüfusa uygulanan şiddet ve sindirme politikalarının zirveye ulaştığı bir dönemde hayatını sürdürüyor. Abdulhamit Birışık’ın Hind Alt Kıtası Tefsir Ekolleri isimli çalışmasında detaylarına yer verildiği üzere Urduca, Arapça, Farsça ve İngilizce dillerinde yüzlerce tefsir çalışmasının kaleme alındığı bir coğrafya Hindistan. Dinî ve sosyal hayatta etkili Müslüman gruplara Diyobendî, Birelvî, Ehli Hadîs, Cemaât-i İslamî ve Cemaât-i Tebliğ ekolleri örnek verilebilir. Bunlar dışında Nedvetu’l-Ulemâ ve Medresetu’l-Islâh gibi kendilerini daha ziyade kültürel çalışmalarla sınırlandıran eğitim kurumları var. Müellif gerek ders aldığı hocalar gerek öğrencileri gerekse kuruculuğunu üstlendiği ve bir asrı aşkın süredir faaliyetlerine devam eden Medresetu’l-Islâh aracılığıyla bölgedeki ilmî ve kültürel hayat üzerinde büyük izler bırakmış bir âlim. Eserlerinin Hindistan dışına çok geç ulaşması nedeniyle Müslüman coğrafyada daha yeni yeni tanınan bir isim.
Kitabının girişinde Ferâhî’den bir cümle var: ‘Kur’an (ayetlerinin) tek bir te’vili vardır’. Bu cümle bile Ferâhî’nin Kur’an anlayışına dair önemli bir ipucu veriyor. Bu cümlede iki şey dikkatimi çekti: ‘Te’vil’ kavramı ve ‘Kur’an’ın tek bir te’vili olduğu’. Te’vil kavramıyla birlikte şunu açıklamanızı isteyeceğim: Genel kabuldeki, Kur’an’ın çok anlamı olduğu ve bu durumun da Kur’an’ın zenginliğiyle ilgili olduğu yaklaşımı… Ferâhî bu konuda neler söylüyor?
Tefsir geleneği, Kur’an’ın nüzul döneminde ihtiva ettiği anlamlara ulaşmayı gaye edinenlerle, “Kur’an’da her şey vardır”cıların arasında cereyan eden ihtilaflara dair örneklerle doludur.
Bu yaklaşımlardan ikincisinin Sünnîliğin resmî tefsir anlayışını temsil ettiği ifade edilebilir. Ferâhî bu noktada kesinlikle birinci gruba dâhil edilebilecek müfessirlerden. Kur’an âyetlerinin tek bir doğru yorumu olduğunu savunur ve buna “te’vil” der. Bu yönüyle te’vili genel kabulün aksine âyetlerin kesin yorumu anlamında kullanır. Bunun tek istisnası; birbirleriyle çelişmemesi şartıyla bazı durumlarda birden fazla yorumun vaki olabileceği yönündeki şerhidir. Bu tür durumlarda da ilgili âyet grubunu nüzul bağlamına ve nazmına uygun olan yorumun tercih edilmesini tavsiye eder. Müellif, Kur’an tefsirinde ortaya çıkan yorum farklılıklarının Müslüman toplumlarda tefrikaya neden olduğunu, bunun nedeninin ise Kur’an’ın nazmına riayet edilmeksizin yorumlanması olduğunu savunur. Ferâhî’ye göre “te’vil” tamamlanmamış bir ilimdir. Bu yüzden o, geçmiş müfessirleri Kur’an’ın nasıl yorumlanacağı hususunda bir usul geliştiremedikleri ve te’vili ihmal ettikleri için eleştirir. Te’vilin nazmla ilişkisini vurgular. Ferâhî’nin, tefsirinde âyetlerin yorumunu en aza mümkünse teke indirmeyi hedeflediği görülür. Bu yüzden olacak müellif, Kur’an hakkında mukallid düzeyinde kalmış kimselerin Kur’an’ı te’vil etmeye teşebbüs etmesinin uygun olmayacağını belirtir. Bu tür denemelerin yorum farklılıklarını ve dolayısıyla ihtilafları artıracağını savunur. Zira Ferâhî’ye göre te’vil ancak alanında uzmanlaşmış kimseler tarafından yapılmalıdır. Tevilin maksadı ise sûreleri ihtiva ettikleri her bir âyet veya âyet grubunu dikkate alarak incelemek ve içerdikleri nesnel anlama, tabiri caizse tek bir doğru yoruma ulaşmaktır. Müellife göre bu türden bir te’vil de nazmı dikkate almadan gerçekleştirilmesi güç bir ameliyedir.
Ferahî’nin tefsirini özellikli kılan unsurlar nelerdir?
Nizâmu’l-Kur’ân tefsirini özellikli kılan en temel unsur; Kur’an sûrelerinin bir bütün olarak ele alınmaya çalışılmasıdır. Bu, geçmiş müfessirlerde örneğine rastlanılması güç bir yöndür. Sûrelerin bütünlüğü önceki dönemde de bazı âlimler tarafından dile getirilmiştir Ancak bunu bir metoda dönüştürme çabası Ferâhî’ye özgüdür. Diğer bir yön Ferâhî’nin nazm nazariyesi temelinde dili ve tarihî bilgileri kullanmadaki maharetidir. Ferâhî, tefsirinde Arap şiirinden de istifade ederek kapsamlı filolojik tahlillere yer verir. Özellikle yanlış anlaşıldığına kanaat getirdiği Kur’an kelimelerini yeniden yorumlar. Bunun yanı sıra birçok dilden istidlallerde bulunur. Tarihî bilgileri de asıl ve tâbi olmak üzere ikiye ayırır. Ona göre birincil “asıl” kaynak Kur’an’dır. İkincil olanlar ise hadis, siyer, tarih kitapları ve Kitab-ı Mukaddes gibi diğer “tâbi” kaynaklardır. İşârî yorumlarını müstesna tutacak olursak sûre tefsirlerinde bu ayrımına mümkün mertebe sadık kalmaya çalıştığı görülür.
Tek tek ele almak istiyorum: Kur’an tefsirinde, sizin de doktorada çalıştığınız el-Ferâhî’de nazm nazariyesi… Nazmu’l-Kur’ân nedir, şimdiye kadar nasıl ele alınmış; özellikle Ferâhî, nazm nazariyesiyle nasıl bir açılım sağlamıştır?
Nazmu’l-Kur’ân, geçmiş ulema tarafından, “Kur’an’ın lafız, mânâ ve tertip bakımından insicamlı olduğunu ortaya koyan ilim dalı” diye tanımlanmış.
Nazmu’l-Kur’ân meselesini ilk defa kimin ele aldığı kesin olarak bilinmemekle beraber kaynaklarda bunun ilk defa İbnu’l-Mukaffâ (ö. 142/759) tarafından ortaya atıldığı nakledilir. Nazmu’l-Kur’an, sonraki dönemlerde âlimlerin tenâsüb konusuyla da ilişkilendirerek leyhte ve aleyhte görüş serdettiği ihtilaflı bir alan. Bu hususta âlimlerin Mushaf tertibinin tevkîfî olup olmadığına dair kabullerinin doğrudan belirleyici olduğunu görürüz. Gelenekte Nazmu’l-Kur’ân daha çok teorik zeminde Kur’an’ın icazı bağlamında ele alınmış bir tanımlama. Bunun pratikteki yansımalarına tefsirlerdeki âyetler ve sûreler arası tenasübün ortaya koyulması çabalarında rastlıyoruz. Ferâhî tam da burada geçmiş ulemayı Kur’an’ın doğru yorumlanması için olmazsa olmaz gördüğü nazm ve tenâsübü ihmal etmekle eleştirerek Nazmu’l-Kur’ân’ı yeniden tanımlamayı deniyor. Haliyle o da Mushaf tertibinin tevkîfî olduğunu kabul edenlerden. Hatta bunun aksini düşünenleri Kur’an tarihi hakkında cehaletle suçladığını görüyoruz. Zira müfessire göre Kur’an sûreleri ilâhî bir planlamayla vücut bulmuş bütünsel bir yapıdır. Ferâhî, özellikle uzun sûreler söz konusu olduğunda âyet gruplarının farklı zaman ve mekânlarda farklı olgularla ilişkili nazil edildiğinin farkındadır ancak vahyin başlangıcından sonuna değin bunların şu an elimizdeki mushafta mevcut haliyle Hz. Peygamber’e iletilen ilahi direktifler çerçevesinde şekillendiğini savunur. Ferâhî meseleyi o kadar ileri götürür ki Hz. Peygamber’in sûrelerin tamamlanmasını büyük bir iştiyakla beklediğini ve Kur’an’daki tehaddî âyetleriyle muhataplara “nazmı olan benzeri bir sûre getirin” dendiğini söyler. İcaz gibi Kur’an’ın niteliksel bir özelliği olarak gördüğü nazm veya nizâm’ı da buna göre tanımlar. Ona göre her bir Kur’an sûresi kendi içinde bütünlüğe sahiptir. Her sûrenin müellifin amûd olarak isimlendirdiği birer ana konusu vardır. Ele alınacak sûre üzerinde tedebbür edilerek ana konusu tespit edilmeli, âyet ve âyet gruplarına ayrılmalı ve bunların arasındaki anlam ilişkisi/tenâsüb, belirlenen ana konu çerçevesinde ortaya koyulmalıdır. Böylece ele alınan sûrenin bütünlüğü ortaya çıkmış olacak ve tefsir geleneğinde nazmı ihmal etmekten kaynaklanan öznel ve zayıf yorumlar yerini doğru ve nesnel anlamlara bırakacaktır. Bu bağlamda Ferâhî’nin gelenekte daha çok teorik yönüyle tartışılmış Nazmu’l-Kur’ân konusunu bir Kur’an’ı yorumlama metodolojisine dönüştürme çabasında olduğunu söyleyebiliriz. Buna göre nazm, tenâsübü de içine alan ve sûrelerin bütünselliğinden hareketle Kur’an’ın bütünselliğine ulaşılabileceğini öngören bir nazariyedir. Ferâhî’nin tefsirine verdiği isim “Niẓāmu’l-Kur’ân ve Te’vîlu’l-Furkān bi’l-Furkān”dır. Burada Niẓāmu’l-Kur’ân nazm metoduna, Te’vîlu’l-Furkān bi’l-Furkān ise Kur’an’ın Kur’an’la te’viline işaret eden bir muhtevadadır. Müfessir, Kur’an âyetlerinin ve Kur’anî ifadelerin yorumunda sık sık Kur’an’daki benzer bölümlerden istidlalde bulunmaktadır. Özetle söyleyecek olursak Ferâhî’nin özgünlüğü Kur’an sûrelerini bir bütün olarak okuma teklifinde aranmalıdır. Önceki dönem müfessirlerinde de bunun izlerine rastlanır ancak Ferâhî buna dikkat çekmekle yetinmemiş, bunu tespit edebilmek için bir metod önerisinde bulunmuştur.
Bir sûreden hareketle nazmı okuyucularımızın zihninde daha da somutlaştırabilir misiniz?
Nazm metodunun kısa sûrelerde daha kolay ve işlevsel bir uygulama alanına sahip olduğu söylenebilir. Sûredeki âyet sayısı arttıkça o ölçüde içeriğinde mündemiç olduğu varsayılan bütünselliği ortaya koymak da güçleşir.
Ferâhî için bu ikisi arasında pek bir fark yoktur. İki grup sûre de nazmından hareketle rahatlıkla yorumlanabilir. Bakara sûresi üzerinden örnek verecek olursak tefsir geleneğinde sûrelerin ele alınış biçimi doğrusal olduğundan, en fazla bir âyetin öncesi ve sonrasıyla tenâsübü incelenmekte, böylece sırasıyla ilk âyetten son âyete kadar gidilerek sûre tefsiri tamamlanmaktadır. Ferâhî sûrelerde yapısal ve tematik bir bütünlük olduğunu düşündüğünden, ilk olarak sûreye ana konu tayin etmekle işe başlar. Ona göre Bakara sûresinin ana konusu, Allah’ın Hz. İbrahim’e yönelik vaadini gerçekleştirmesini içerir. Zira Hz. İbrahim soyunu tevhidin merkezine yerleştirmiş (Mekke) ve Allah’a, onların içinden kâmil sıfatları haiz bir nebi yollaması için dua etmiştir. Hz. İbrahim, Allah’tan, gönderilmesini istediği bu peygambere hayırlı bir ümmet vermesini de istemiştir. Allah, Hz. İbrahim’in bu temennisine karşılık olarak kendisi ve soyunu bereketli kılma vaadinde bulunmuştur. İşte Hz. Peygamber’in gönderilmesi ve sonrasında ortaya çıkan ümmet, Allah’ın Hz. İbrahim’e olan vaadinin gerçekleşmesinden ibarettir. Müellif, Bakara’nın Fâtiha ve ʿÂl-i İmrân sûreleriyle ilişkisine de değinir.
Ona göre Bakara suresi, bölümleri ve âyet grupları birbirine bağlı ve muntazam olan tek bir cümle/bütün niteliğindedir. Bununla birlikte bir giriş, dört ana bölüm ve bir sonuç kısmından oluşur. Sûrenin girişinde Kur’an vahyi ve nübüvvetin ispatıyla ilgili konuların ele alındığını ifade eden Ferâhî, bunun, geçmiş peygamberler ve onlara verilen kitapları da kapsayan Kur’an’a imanın hakikatini açıkladığını belirtir. Ona göre girişten sonra gelen dört ana başlık ise Hz. Peygamber’in Hz. İbrahim’in duasında zikri geçen dört vasfı esas alınarak tertip edilmiştir. Başlıkların sıralaması da söz konusu duanın içeriğiyle uyumludur.
Ferâhî, Bakara sûresi tasnifinde ana gövdeyi oluşturan dört ana başlığı aşağıdaki âyetlerle delillendirir. Hz. İbrahim’in duası şu şekildedir: “Rabbimiz, onlara kendi içlerinden, senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitabı ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir elçi gönder. Her zaman üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin, sen!” (Bakara 2/129). Allah, bu duaya karşılık verildiğini şu âyette bildirmiştir: “Nitekim kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size kitabı, hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir elçi gönderdik.” (Bakara 2/151).
Ferâhî, sûredeki âyetleri gruplara ayırır ve bunları “cümle” olarak adlandırır. Her bir “cümle”yi kısa bir sûre gibi ele alır. Sûredeki giriş, dört ana bölüm ve sonuç kısımları da bu âyet gruplarının kümelerinden müteşekkildir. Özetle söyleyecek olursak; Ferâhî sûreleri bir yapboz gibi tasavvur etmektedir. Her bir parça hem kendi içinde bir anlam ihtiva etmekte hem de sûrenin bütünsel anlamından bir cüz’ü temsil etmektedir. Bunlar arasındaki irtibatlar ortaya konulduğunda sûrenin nazmı da tespit edilmiş olmaktadır. Sûreler de bu bağlamda Kur’an’ın bütünselliği bakımından hem kendi içinde bir bütün hem de Kur’an’ın bütünsel anlamından bir parçayı, bir cüz’ü temsil etmektedir. Konunun detaylarına kitaptan bakılabilir.
Ferâhî’nin, tefsirinde, tarihe ve Kitâb-ı Mukaddes atıflarına özel bir değer ve önem atfettiğini, daha önce tercümesini yaptığınız ve dergide yayımladığımız Leheb sûresi tefsirinde de görmüştük. Ferahi’nin bu yönünden bahsedebilir misiniz?
Ferâhî, Urduca ve Arapça’nın yanı sıra İngilizce ve İbranice dillerine hâkim bir âlim. İngilizce vesilesiyle İnciller, İbranice vesilesiyle de Tora ve Yahudilik tarihi hakkında araştırma ve incelemelerde bulunmuş. Kitab-ı Mukaddes’in Kur’an tefsirinde tarihî bir kaynak olarak kullanılması gerektiğini düşünüyor. Geçmiş ulemayı, bu hususta ihmalkâr davrandıkları ve isrâiliyat rivâyetlerine fazla tevessül ettikleri gerekçesiyle tenkid ediyor. Bu bağlamda Ferâhî’nin isrâiliyatı sahih ve bâtıl olmak üzere ikiye ayırdığını söyleyebiliriz. Kendisinin böyle bir ayrımı yok ama Ehl-i Kitap’ın kutsal addettiği kitapların Kur’an tefsirinde kullanılmasını önerirken hatta bunu bizzat uygularken, tefsir ve tarih kitaplarında aktarılan İsrailiyat rivâyetlerinin kullanımını eleştirmesinden böyle bir sonuca ulaşabiliriz. Geleneğimizde bu yönteme başvuran örneğin Bikâî (ö. 1480) gibi âlimler mevcut. Ferâhî’nin farkı bunu isrâiliyat rivâyetlerinden ayırarak açıkça tefsirin kaynakları arasında zikretmesi ve Kitâb-ı Mukaddes’le iştigal etmeye yüklediği anlamda görülebilir. Zira ona göre bu, çift yönlü faydaları dokunacak bir metottur. Bu şekilde Müslümanlar Ehl-i Kitap kaynaklarından hareketle Kur’an’da kendilerine kapalı gelen ve özet bilgi verilmiş konular hakkında daha fazla bilgi sahibi olma imkânı bulabilirler. Öte yandan Ehl-i Kitap’ta Kur’an’la kendi kutsal metinleri arasındaki benzerlik ve farklılıklara dair bilgi edinme olanağı bulur. Ferâhî, bu bağlamda Kitâb-ı Mukaddes’ten faydalanarak Kur’an’ı tefsir etmekle yetinmemiş, aynı zamanda Kitâb-ı Mukaddes’te müntesiplerinin tarihi süreçte yanlış yorumladıklarına kanaat getirdiği bazı pasajları yeniden yorumlamayı denemiştir. Yahudi ve Hıristiyanlara yönelik reddiye ve izahat içerikli eserler kaleme almıştır. Ferâhî’nin uyguladığı, haliyle Kitâb-ı Mukaddes’in Kur’an tefsirinde ne derece sağlıklı neticeler verip vermeyeceği ise ayrı bir tartışma konusudur. Kitabın sonuç ve değerlendirme bölümünde buna değindim.
Ferâhî’nin tefsir usulünde en çok dikkatinizi çeken şey ne oldu?
Bizim kültürde Kur’an’ı anlamak ve yorumlamak için Müslüman olmanın yeteceği yönünde genel bir kanaat var. Bu anlamda tefsirin kolektif bir uğraş olarak algılandığını söyleyebiliriz. Oysa Kur’an özelinde İslam araştırmaları, dil ve tarih alanında ciddi müktesebat isteyen bir alan. Ferâhî’nin Kur’an’ı tefsir ederken odaklandığı nokta sûrelerin nüzul döneminde muhataplarına ne söylemek istediğini tespit etmektir. Bunu yaparken de filoloji ve tarih biliminin imkânlarını büyük bir titizlikle kullanır. Çok zor bir dönemde yaşamasına rağmen siyasi, sosyal ve ekonomik konulara ilişkin yorumlarını Kur’an tefsirine yansıtmamıştır. Diğer önemli bir yönü de Kur’an yorumunda farklılıklar ve ihtilafları zenginlikten ziyade bir tefrika nedeni olarak görmesi ve tüm çabasını doğru olarak gördüğü tek bir te’vile ulaşmaya hasretmesidir. Ferâhî bu yönüyle pek çok çağdaş müfessirden ayrılmaktadır. Burada ‘Kur’an’ın nüzul döneminde ihtiva ettiği mânâları önemsemeyen mi var?’ diye bir soru akla gelebilir. Kur’an hakkında yazılan çizilenlere bakacak olursak bu soruyu cevaplamak çok zor olmasa gerek. Zira toplumda Kur’an hakkında şahit olunan yorum kargaşası büyük oranda bu hususun ihmal edilmesi ya da biliniyor olduğunu varsaymaktan kaynaklanıyor gibi. Konunun daha iyi anlaşılması için Ferâhî’nin tefsirinde kullandığı bazı yorumlama örneklerinin incelenmesini tavsiye edebilirim.
Dergide tanıtımını yaptığınız ‘Kur’an’da Yeminler’ konusunda da Ferâhî çarpıcı tespitlerde bulunuyordu. Tanıtımı yapılmıştı ama bize biraz bahsedebilir misiniz?
Ferâhî, tefsirini yazmaya başlamadan önce hazırlık mahiyetinde birkaç eser kaleme almıştır. Bunlardan birisi Kur’an’daki yeminler üzerine yazdığı İm’ân fî Aksâmi’l-Kur’ân adlı eseridir.
Müellif, kitabında Kur’an’da yeminin üç ana unsuru bulunduğunu hatırlatır. Bunlar; muksim (yemin eden), muksem bih (kendisiyle yemin edilen) ve muksem aleyh’dir (kendisi üzerine yemin edilen). Ona göre yemin eden insansa bu kişinin kendisinden emin olmadığı veya iddia ettiği şeyi ispatlama ihtiyacı duyduğu düşünülür. Kur’an’da, “de ki” emir kipinden sonra gelenler istisna edilirse yeminlerin öznesi Allah’tır. Ona göre Kur’an’daki yeminlerin fâilinin Allah olması, ilgili âyetlerin tefsirinde farklı yorumlara kapı aralamıştır.
Ferâhî, yemin, insan için düşünüldüğünde nakıslık ve bir olguyu ispatlama ihtiyacı ihsas ettirdiğinden, bunun, Allah için düşünülemeyeceği için farklı yorumlara başvurulduğunu söyler. Ona göre Hz. Peygamber’in mü’minlere Allah’tan başkası adına yemin etmeyi yasaklaması nedeniyle, Allah’ın tîn ve zeytûn gibi şeylerle yemin etmesinin onun şanına yaraşmayacağı düşünülmüştür. Buradan hareketle Allah’ın kendisiyle yemin ettiği her şey kutsaldır anlayışı ortaya çıkmıştır.
Ona göre bu anlayış, Kur’an üslubunu dikkate almamaktan kaynaklanır. Bundan dolayı -tefsir geleneğinde- yeminler konusunun odağında, üzerine yemin edilenlerden (المقسم عليه) ziyade, yemin eden (المقسم) Allah ve kendisiyle yemin edilen (المقسم به) olgular vardır. Öte yandan yeminlerin, kendisiyle yemin edilen olguları (المقسم به) tazim mânâsı içermesi gerektiği iddia edilmiştir. Yeminler konusunun doğru anlaşılmasının önündeki engel ve şüphelerin kökeni bu anlayıştır. Yeminin, tazim ve yüceltmeyle ilişkili olmadığının ispatı gerekir. Zira yeminde tazim mânâsı, ancak bazı çeşitlerinde dolaylı olarak anlaşılabilir. Kur’an’daki yeminle, tazim için kullanılan yemin arasında fark vardır.
Ferâhî, konunun doğru anlaşılmasının önündeki en büyük engelin, Allah’ın yeminlerini kulların yeminleri düzeyine indirgemek olduğuna işaret eder. Müellif, Kur’an’daki yeminlerin kendisiyle yemin edileni (المقسم به) tazim ve yüceltmeden ziyade kendisi üzerine yemin edilen (المقسم عليه) olguları delillendirme (istidlal) maksadı taşıdığını vurgular. Ona göre, insan için bir anlamda noksanlık ifade eden yeminin Allah’ın büyüklüğüyle yaraşmayacağı, bu nedenle yemin âyetlerinin tevil edilmesi gerektiği anlayışı neşet etmiştir.
Ferâhî -tek cümleyle ifade edilecek olursa- Kur’an’da yeminlerin, üzerlerine yemin edilen (المقسم عليه) olgular hakkında delil sunma gayesiyle kullanıldığını vurgulamıştır. Ona göre ilgili âyetlerin doğru yorumuna ulaşmak yeminlerde gözetilen bu gayeyi dikkate almakla ancak mümkündür. Örnek vermek gerekirse müellife göre, Tîn sûresinde kendisiyle yemin edilen (المقسم به) şeylerin, üzerine yemin edilenler (المقسم عليه) için delil gösterilmesi söz konusudur ve bu tür kullanımlarda kendisiyle yemin edilen şeylere yönelik bir tazim ve yüceltme mânâsı asla yoktur. Ferâhî, sûrenin ana konusunu “insanın, amellerinin karşılığını göreceği hesap gününün ispatı” olarak belirlemiştir. Bu bağlamda, surede kendisiyle yemin edilen (المقسم به) dört şeyle (Tîn, Zeytûn, Tûr-u Sinîn, Beledu’l-Emîn) Allah’ın, dünyada hesaba çekmesine dair örnekler verilerek muhataplara, Allah’ın, yapıp ettiklerinden gafil olmadığı ve aralarında adaletle hükmedeceği anlatılmıştır. Böylece kıyamette vuku bulacak hesaba ilişkin deliller sunularak şüpheler de geçersiz kılınmıştır. Müellif, Şems ve Zâriyat sûrelerinin ilk âyetlerini de bu bakış açısıyla yorumlamıştır.
Bir de hurûf-i mukattaâ (kesik harfler) konusunu, genel anlayışla Ferahî’nin yaklaşımını karşılaştırabilir misiniz?
Kur’an’da 29 sûrenin başında 14 farklı harfin tek, ikili, üçlü, dörtlü ve beşli kompozisyonları yer alır. Bunlara hurûf-i mukattaâ (kesik harfler) diyoruz. Gelenekte daha ziyade müteşabih nevinden değerlendirilen ve hakkında otuza yakın yorum farklılığının bulunduğu bir konu. Âlimlerin hurûf-i mukattaânın yorumu konusunda ortaya koydukları görüşler, genel olarak iki grupta ele alınabilir. Bu harfleri, te’vilini yalnızca Allah’ın bildiği müteşabih âyetlerden gören âlimlere göre, mukattaâ harfleri üzerinde yorum yapmak mümkün değildir.
Hurûf-i mukattaânın tefsir edilmesi gerektiğini söyleyen ikinci grup âlimler ise bunların başlarında bulundukları sûrelerin ismi olduğunu söylerler. Bu görüşü savunanlara göre, Arapça’da varlıklara harflerle de isim verilebilmektedir. Örneğin Hârise et-Tâî’nin babasının adı Lâm’dır. Balığa nûn, dağa kâf adı verilmiştir. Hurûf-i mukattaânın Kur’an’ın isimleri olduğu, sûreleri birbirinden ayırma işlevi gördüğü ve Kur’an i’câzını ortaya koymak ve dikkat çekmek için zikredildiği de ifade edilmiştir. Yine bu harfleri ebced hesabıyla ilişkilendirenler de olmuştur.
Ferâhî, hurûf-i mukattaâ konusuna Bakara sûresi tefsirinde değinir. Ona göre Kur’an, hurûf-i mukattaâdan hemen sonra ‘zâlike’ ve ‘tilke’ işaret zamirlerini kullanarak bunların sûre isimleri olduğunu beyan etmiştir. Zira bu zamirler genellikle hemen öncesindeki olgulara işaret etmek için kullanılır. Sûre isimlerine delâlet eden bu harfler Kur’an’ın parçalarıdır. Kur’an’la birlikte nâzil olduğundan, onun bir parçasıdır ve tilavet edilmeleri gerekir. Bu hece harfleri Araplar tarafından bilinmekteydi. Onlar bunlarla konuşuyorlardı. Örneğin sûre isimlerinden sâd, kâf ve nûn Arapça kelimelerdir. Ancak ona göre bu harflerin bir araya getirilmesiyle ortaya çıkan hâ-mîm, elif-lâm-mîm, elif-lâm-mîm-sâd vd. kompozisyonlar, başına geldikleri sûrelere isim oldukları beyan edildikten sonra Arapça kelime niteliği kazanmıştır.
Söz konusu harflerin sûre isimleri olduğu gelenekte de karşılığı olan bir görüştür. Ferâhî, bu harflerin yorumlanması ve başlarında geldikleri sûrelerin içeriğiyle ilişkilerinin ortaya koyulmasına dair sunduğu öneriyle geçmiş dönem âlimlerinden ayrılmaktadır. Bunun yanı sıra müellif, sunduğu öneriyle geçmiş dönemden farklı olarak tüm hurûf-i mukattaâ kompozisyonlarının yorumlanabileceğini savunmaktadır. Ferâhî, bunun için 14 mukattaâ harfinin İbranice’deki piktografik (resim yazı) karşılıklarını adres göstererek, Bakara sûresinin başındaki “elif-lâm-mîm” âyetinin izahına ilişkin, buradaki ‘elif’in inek başı şeklinde çizildiği ve eskiden ‘tek ilah’ anlamına geldiğinin bilindiğini hatırlatır.
Ona göre bu harfle başlayan hurûf-i mukattaânın zikredildiği sûrelerde en önemli konu tek Allah’a imandır. Kur’anî öğretide hâkim konu tevhid olduğundan, elif harfinin bu mânâsı (bir Allah’a iman) istidlalde bulunmaya uygun değildir. Ferâhî, incelediği kadarıyla harflerin başına geldikleri sûrelerin içeriği bakımından uyumlu olduğunu söyler. Tüm harflerin anlamını bilmediğini söyler ve konu hakkında daha fazlasını öğrenmeyi arzu edenler için verdiği örneklerin yeterli bir kılavuz olacağını ifade eder.
Ferâhî, Arapça harflerin başlangıçta Hintçe ve İngilizce’de olduğu gibi seslerden ibaret olmadığına dikkati çeker. Ona göre bu harfler önceden birtakım şeylerin isimleriydi ve isimlendirilene işaret eden birtakım şekillere, temsillere sahiptiler.
Bu yüzden Arapça harflerin çoğu, söz konusu şeylerin isimleriyle telaffuz edilmeye devam etmiştir. Yine bu harfler kendileriyle isimlendirilen şeylerin suret ve şekilleriyle yazılırlar. Tıpkı Çince’de görüldüğü üzere. Çince’de harfler başlangıçta birtakım eşyaların suret ve şekillerinden ibaretti. Arapça’dan örnek vermek gerekirse ‘elif’ harfi inek anlamına gelen bir isimdi ve inek başı şeklinde çizilirdi. Yine ‘be’ harfi İbranice’de ev anlamında ‘beyt’ diye isimlendirilir. ‘ج’ harfi İbranice’de deve mânâsındaki ‘الجمل’e delâlet eder.
Ona göre bu, Arap dili tarihine vakıf kimseler için kapalı yönü bulunmayan bir olgudur. Arapça harflerin İbranice’den alındığı bilinir. İbranice de harflerini eski Arap harflerinden almıştır. Kıptiler de onlardan (eski Araplar/Nebatiler) yazıyı -Mısır piramitlerinde örnekleri mevcut- birtakım temsil ve şekillerle almıştır. Ancak onlar, farklı şekil ve surette aldıkları bu harfleri değiştirmişler ve kendi düşüncelerine göre bunlara yenilerini eklemişlerdir.
Kur’an’ın, harflerin Arapça’da eskiden ihtiva ettiği mânâyla bir sûreyi isimlendirerek bizleri bu sırlara yönelttiğini savunan Ferâhî, buna nûn kelimesini örnek verir. Buna göre (ن) harfi balık (hût) mânâsındadır. Bu harfle isimlendirilen surede Hz. Yunus’un zikri geçer. Diğer peygamberlere değinilmez. Allah, onu bu surede balık sahibi/balığın yuttuğu kimse (صاحب الحوت) ismiyle anar. Dikkatlice inceleyenler için burada isimlendirmedeki münasebete işaret vardır. Eğer bu sûre ‘ن’ harfinin içerdiği bu mânâdan dolayı ‘Nûn sûresi’ olarak isimlendirilmişse hurûf-i mukattaâyla isimlendirilen diğer sûreler de bu harflerin ilk mânâları esas alınarak isimlendirilmiş olabilir. Ferâhî, bu durumun bizi, Arapça harflerin şekil ve suret biçimlerinde yazılan ilk mânâları üzerine düşünmeye ve araştırmaya sevk ettiğini söyler.
Bu hususta müellifin İbranice bilgisinden faydalandığı düşünülebilir. Tefsirini tamamlayamadığı için hurûf-i mukattaâ ile başlayan diğer sûreler hakkındaki yorumu hakkında bilgi sahibi olma imkânına sahip değiliz. Ferâhî’nin dikkat çektiği bu konuyu ele alan bir çalışma planım var. Nihayete erdirebilirsem konunun daha iyi anlaşılmasına katkı sunacağını ümit ediyorum. Röportajda bahsettiğimiz konular dışında Ferâhî’nin kıssalar, mucize, hitâblar, sebeb-i nüzûl, vahiy-olgu ilişkisi gibi çeşitli konularda önemli tespitleri bulunuyor. Okuyuculara, kitaptan bunları da incelemelerini önerebilirim. Derginin tüm editoryal ekibine teşekkürlerimi sunuyorum.
Değerler eğitimi, değerlerin öğretimi ile ilgili yapılan tüm etkinlikler şeklinde tanımlanabilir. Hayatımızda bizleri yönlendiren pek çok değer türü vardır. ‘Değerlerin öğretiminde edebiyatın, bilhassa çocuk edebiyatının işlevi nedir?’, ‘Edebi eserler değerleri nasıl öğretir?’, ‘Değerlerin öğretiminde yazarların sorumluluğu var mıdır?’, ‘Edebiyatın değerleri öğretmek gibi bir maksadı var mıdır?
Sen onları ahlaklı olarak tanımlıyorsun ve ben de ama aynı zamanda ahlaklılığın doğasını da merak ediyorum. Ahlak, tarafsızlık, ılımlılık, her iki taraf… Bunların bağlamları yok mu? Açık adaletsizlik konusunda ılımlı olmak gerçekten bir erdem midir?
Türkü yakmak, türküyle yanmak ve türkü okumak. Bu coğrafya insanın kaderidir türküler. Hüznü, sevinci, yoksulluğu, aşkı ve ölümü türkülerle/türkülerde anlatmıştır Anadolu insanı. Bu sebeple türküleri anlamayan bu coğrafyanın insanını da anlayamaz, anlatamaz. Yunus Emre, Karacaoğlan, Ahi Evran gibi nice halk ozanlarını da anlayamaz.
Meşru kavramına iki şeklide bakabiliriz. İlk olarak felsefi zeminde kavrama bakılabilir. Bir şeyi haklı görmek için gerekçeler ortaya koyma, bir şeye rıza gösterilmesi için gerekçeler ortaya koyma, nedenler gösterme. Siyaset düşüncesi açısından bakacak olursak da siyasi iktidarın ahlâki dayanak noktasıyla bağlantılı olarak sorgulanmasına karşılık gelir.
İnsanlar bilimle etkileşmez ki. Sadece bilim insanı ve entelektüeller bilimle etkileşir. İnsanlar teknoloji ile etkileşir. Teknoloji dolayısı ile toplumu şekillendirmede etkilidir. Müslümanlar bilimle hesaplaştı, mesafe koydu ya da eleştirdi. Oysa teknolojiyi hiç sorgulamadan aldı… Sonuçta bireyci ve hazcı olduk. Bunu bize bilim yapmadı. Ama teknoloji yaptı.
Orhan Güvel ile ‘Hamîduddîn el-Ferâhî ve Kur’an’ı Yorumlama Metodu’ Üstüne
Birçok yönüyle yabancısı olduğumuz bir kıta Hint alt kıtası. Türkçe okur-yazarın bildiği isimler, aşina olduğu varsa da bu, o kadar az ve o kadar sınırlı ki! Henüz isimlerini bile duymadığımız yüzlerce isim, fikir ve düşünce hazinesinin yattığı bir kıtadan bahsediyoruz. Siyasetten, tefsire, hadisten tefekküre her yönüyle ciddi bir çalışmayı, hatta ‘hint alt kıtası çalışmaları’ kürsülerinin kurulmasını hakedecek denli geniş bir hazineden bahsediyoruz. Bu ödev ve sorumluluktan göz kaçırılabilir mi? Orhan Güvel, bu hazineye bir kaşık attı. Türkçe okuyan ve yazanları Hamîduddîn el-Ferâhî ile tanıştırdı. Hamîduddîn el-Ferâhî’nin Kur’an’ı anlama çalışmalarına sunduğu katkı çok orjinal, bir o kadar da devasa bir ilmi geleneğe yaslı. Doktora çalışmasını bu konuya ayıran Güvel’in çalışması kitap olarak da ilim dünyasına KURAMER tarafından kazandırıldı. Orhan Güvel, bu konuya çalışırken kendisine çok orjinal el-Ferâhî’nin yorum ve tefsirlerinden bazılarını dergimiz vesilesiyle okuyucuların düşünce dünyasına sunmuştu. Bu röportajla da Hamîduddîn el-Ferâhî’yi ve el-Ferâhî’nin tefsir çalışmalarındaki yöntemini derli toplu konuşmaya çalıştık. Sizlerin istifadenize sunuyor ve bundan sonraki çalışmaları için kendisi Rabbu’l-âleminden başarılar vermesini niyaz ediyorum.
Öncelikle, hayırlı olsun! Doktora çalışmanız; ‘Hamîduddîn el-Ferâhî ve Kur’an’ı Yorumlama Metodu’ kitaplaştırıldı. Doktoranın hazırlanma sürecinde, dergide de bu konudaki makaleleriniz ve tercümeleriniz bizi ve okuyucuyu heyecanlandırdı. Bu çalışmanızı, sizinle derli-toplu bir şekilde konuşalım istiyorum: Hamîduddîn el-Ferâhî ismi neyiyle dikkatinizi çekti?
Teşekkür ediyorum. Evet, Hindistanlı âlim Hamîduddîn el-Ferâhî’nin Kur’an tefsirinde takip ettiği yöntemleri inceleme konusu yapan doktora tezim bu vesileyle okuyucuyla buluşmuş oldu. İlgilileri için faydalı olmasını ümit ediyorum. Ferâhî’yle ilk olarak, Şam’da öğrenci olduğum 2008’de müstakil kısa sûre tefsirleri vesilesiyle tanıştım. İnternetten müellifin Arapça kaleme aldığı bazı sûre tefsiri örneklerine ulaştım. İlk okuduğum bölüm Leheb sûresi tefsiriydi. Bu bölümü okuduğumda müfessirin sûreyi yorumlama metodunun ve üslubunun bariz biçimde diğer müfessirlerinden farklılaştığını gördüm. Müellifin özellikle sûreyi bir bütün olarak okuma gayreti, dil ve tarihin imkânlarından yararlanmada izlediği yöntemler beni çok heyecanlandırdı. Nida Dergisi vesilesiyle 2010’da Ferâhî’nin Leheb sûresi tefsirinin çevirisini iki bölüm halinde yayımlama fırsatı buldum. Bu vesileyle 200’üncü sayısını geride bırakan Nida Dergisi’nin benim için her zaman bir okul vazifesi gördüğünü özellikle vurgulamak isterim.
Ferâhî’yi çıkaran ilmi havza ve ortam hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Bu anlamda Hint-Alt Kıtası’ndaki Kur’an çalışmalarına da değinelim.
Hindistan’da çoğunluğu Sünnî, diğerleri Caferî ve İsmâilî mezheplerine mensup 150 milyon civarında Müslüman yaşıyor. Hindistan’daki diğer büyük dinler Hinduizm, Budizm, Sihizm ve Hristiyanlık. Tefsirin gelişmesinde ilk dönemden itibaren Mekke, Medine, Bağdat, Semerkant, Şam vb. bölgelerin etkili olduğunu biliyoruz. Son dönemde özellikle İslâmi ilimler araştırmaları alanında dikkat çeken bölgelerden birisi de Hindistan. Bölgede en azından Türkiye’de tanındığı yönüyle ele alacak olursak Şah Veliyyullah Dihlevî (ö. 1762) ile başlayan Abdulhay el-Leknevî (ö. 1886), Seyyid Ahmed Han (ö. 1898), Şibli Nu’mânî (ö. 1914), Süleyman en-Nedvî (ö. 1953), Ebu’l-Kelâm Âzâd (ö. 1958) ve Ebu’l-A‘lâ Mevdûdî’ye (ö. 1979) uzanan çok zengin bir ilmî ve entelektüel birikime şahit oluyoruz. Ferâhî, İngiliz işgalinin özellikle Müslüman nüfusa uygulanan şiddet ve sindirme politikalarının zirveye ulaştığı bir dönemde hayatını sürdürüyor. Abdulhamit Birışık’ın Hind Alt Kıtası Tefsir Ekolleri isimli çalışmasında detaylarına yer verildiği üzere Urduca, Arapça, Farsça ve İngilizce dillerinde yüzlerce tefsir çalışmasının kaleme alındığı bir coğrafya Hindistan. Dinî ve sosyal hayatta etkili Müslüman gruplara Diyobendî, Birelvî, Ehli Hadîs, Cemaât-i İslamî ve Cemaât-i Tebliğ ekolleri örnek verilebilir. Bunlar dışında Nedvetu’l-Ulemâ ve Medresetu’l-Islâh gibi kendilerini daha ziyade kültürel çalışmalarla sınırlandıran eğitim kurumları var. Müellif gerek ders aldığı hocalar gerek öğrencileri gerekse kuruculuğunu üstlendiği ve bir asrı aşkın süredir faaliyetlerine devam eden Medresetu’l-Islâh aracılığıyla bölgedeki ilmî ve kültürel hayat üzerinde büyük izler bırakmış bir âlim. Eserlerinin Hindistan dışına çok geç ulaşması nedeniyle Müslüman coğrafyada daha yeni yeni tanınan bir isim.
Kitabının girişinde Ferâhî’den bir cümle var: ‘Kur’an (ayetlerinin) tek bir te’vili vardır’. Bu cümle bile Ferâhî’nin Kur’an anlayışına dair önemli bir ipucu veriyor. Bu cümlede iki şey dikkatimi çekti: ‘Te’vil’ kavramı ve ‘Kur’an’ın tek bir te’vili olduğu’. Te’vil kavramıyla birlikte şunu açıklamanızı isteyeceğim: Genel kabuldeki, Kur’an’ın çok anlamı olduğu ve bu durumun da Kur’an’ın zenginliğiyle ilgili olduğu yaklaşımı… Ferâhî bu konuda neler söylüyor?
Bu yaklaşımlardan ikincisinin Sünnîliğin resmî tefsir anlayışını temsil ettiği ifade edilebilir. Ferâhî bu noktada kesinlikle birinci gruba dâhil edilebilecek müfessirlerden. Kur’an âyetlerinin tek bir doğru yorumu olduğunu savunur ve buna “te’vil” der. Bu yönüyle te’vili genel kabulün aksine âyetlerin kesin yorumu anlamında kullanır. Bunun tek istisnası; birbirleriyle çelişmemesi şartıyla bazı durumlarda birden fazla yorumun vaki olabileceği yönündeki şerhidir. Bu tür durumlarda da ilgili âyet grubunu nüzul bağlamına ve nazmına uygun olan yorumun tercih edilmesini tavsiye eder. Müellif, Kur’an tefsirinde ortaya çıkan yorum farklılıklarının Müslüman toplumlarda tefrikaya neden olduğunu, bunun nedeninin ise Kur’an’ın nazmına riayet edilmeksizin yorumlanması olduğunu savunur. Ferâhî’ye göre “te’vil” tamamlanmamış bir ilimdir. Bu yüzden o, geçmiş müfessirleri Kur’an’ın nasıl yorumlanacağı hususunda bir usul geliştiremedikleri ve te’vili ihmal ettikleri için eleştirir. Te’vilin nazmla ilişkisini vurgular. Ferâhî’nin, tefsirinde âyetlerin yorumunu en aza mümkünse teke indirmeyi hedeflediği görülür. Bu yüzden olacak müellif, Kur’an hakkında mukallid düzeyinde kalmış kimselerin Kur’an’ı te’vil etmeye teşebbüs etmesinin uygun olmayacağını belirtir. Bu tür denemelerin yorum farklılıklarını ve dolayısıyla ihtilafları artıracağını savunur. Zira Ferâhî’ye göre te’vil ancak alanında uzmanlaşmış kimseler tarafından yapılmalıdır. Tevilin maksadı ise sûreleri ihtiva ettikleri her bir âyet veya âyet grubunu dikkate alarak incelemek ve içerdikleri nesnel anlama, tabiri caizse tek bir doğru yoruma ulaşmaktır. Müellife göre bu türden bir te’vil de nazmı dikkate almadan gerçekleştirilmesi güç bir ameliyedir.
Ferahî’nin tefsirini özellikli kılan unsurlar nelerdir?
Nizâmu’l-Kur’ân tefsirini özellikli kılan en temel unsur; Kur’an sûrelerinin bir bütün olarak ele alınmaya çalışılmasıdır. Bu, geçmiş müfessirlerde örneğine rastlanılması güç bir yöndür. Sûrelerin bütünlüğü önceki dönemde de bazı âlimler tarafından dile getirilmiştir Ancak bunu bir metoda dönüştürme çabası Ferâhî’ye özgüdür. Diğer bir yön Ferâhî’nin nazm nazariyesi temelinde dili ve tarihî bilgileri kullanmadaki maharetidir. Ferâhî, tefsirinde Arap şiirinden de istifade ederek kapsamlı filolojik tahlillere yer verir. Özellikle yanlış anlaşıldığına kanaat getirdiği Kur’an kelimelerini yeniden yorumlar. Bunun yanı sıra birçok dilden istidlallerde bulunur. Tarihî bilgileri de asıl ve tâbi olmak üzere ikiye ayırır. Ona göre birincil “asıl” kaynak Kur’an’dır. İkincil olanlar ise hadis, siyer, tarih kitapları ve Kitab-ı Mukaddes gibi diğer “tâbi” kaynaklardır. İşârî yorumlarını müstesna tutacak olursak sûre tefsirlerinde bu ayrımına mümkün mertebe sadık kalmaya çalıştığı görülür.
Tek tek ele almak istiyorum: Kur’an tefsirinde, sizin de doktorada çalıştığınız el-Ferâhî’de nazm nazariyesi… Nazmu’l-Kur’ân nedir, şimdiye kadar nasıl ele alınmış; özellikle Ferâhî, nazm nazariyesiyle nasıl bir açılım sağlamıştır?
Nazmu’l-Kur’ân, geçmiş ulema tarafından, “Kur’an’ın lafız, mânâ ve tertip bakımından insicamlı olduğunu ortaya koyan ilim dalı” diye tanımlanmış.
Nazmu’l-Kur’ân meselesini ilk defa kimin ele aldığı kesin olarak bilinmemekle beraber kaynaklarda bunun ilk defa İbnu’l-Mukaffâ (ö. 142/759) tarafından ortaya atıldığı nakledilir. Nazmu’l-Kur’an, sonraki dönemlerde âlimlerin tenâsüb konusuyla da ilişkilendirerek leyhte ve aleyhte görüş serdettiği ihtilaflı bir alan. Bu hususta âlimlerin Mushaf tertibinin tevkîfî olup olmadığına dair kabullerinin doğrudan belirleyici olduğunu görürüz. Gelenekte Nazmu’l-Kur’ân daha çok teorik zeminde Kur’an’ın icazı bağlamında ele alınmış bir tanımlama. Bunun pratikteki yansımalarına tefsirlerdeki âyetler ve sûreler arası tenasübün ortaya koyulması çabalarında rastlıyoruz. Ferâhî tam da burada geçmiş ulemayı Kur’an’ın doğru yorumlanması için olmazsa olmaz gördüğü nazm ve tenâsübü ihmal etmekle eleştirerek Nazmu’l-Kur’ân’ı yeniden tanımlamayı deniyor. Haliyle o da Mushaf tertibinin tevkîfî olduğunu kabul edenlerden. Hatta bunun aksini düşünenleri Kur’an tarihi hakkında cehaletle suçladığını görüyoruz. Zira müfessire göre Kur’an sûreleri ilâhî bir planlamayla vücut bulmuş bütünsel bir yapıdır. Ferâhî, özellikle uzun sûreler söz konusu olduğunda âyet gruplarının farklı zaman ve mekânlarda farklı olgularla ilişkili nazil edildiğinin farkındadır ancak vahyin başlangıcından sonuna değin bunların şu an elimizdeki mushafta mevcut haliyle Hz. Peygamber’e iletilen ilahi direktifler çerçevesinde şekillendiğini savunur. Ferâhî meseleyi o kadar ileri götürür ki Hz. Peygamber’in sûrelerin tamamlanmasını büyük bir iştiyakla beklediğini ve Kur’an’daki tehaddî âyetleriyle muhataplara “nazmı olan benzeri bir sûre getirin” dendiğini söyler. İcaz gibi Kur’an’ın niteliksel bir özelliği olarak gördüğü nazm veya nizâm’ı da buna göre tanımlar. Ona göre her bir Kur’an sûresi kendi içinde bütünlüğe sahiptir. Her sûrenin müellifin amûd olarak isimlendirdiği birer ana konusu vardır. Ele alınacak sûre üzerinde tedebbür edilerek ana konusu tespit edilmeli, âyet ve âyet gruplarına ayrılmalı ve bunların arasındaki anlam ilişkisi/tenâsüb, belirlenen ana konu çerçevesinde ortaya koyulmalıdır. Böylece ele alınan sûrenin bütünlüğü ortaya çıkmış olacak ve tefsir geleneğinde nazmı ihmal etmekten kaynaklanan öznel ve zayıf yorumlar yerini doğru ve nesnel anlamlara bırakacaktır. Bu bağlamda Ferâhî’nin gelenekte daha çok teorik yönüyle tartışılmış Nazmu’l-Kur’ân konusunu bir Kur’an’ı yorumlama metodolojisine dönüştürme çabasında olduğunu söyleyebiliriz. Buna göre nazm, tenâsübü de içine alan ve sûrelerin bütünselliğinden hareketle Kur’an’ın bütünselliğine ulaşılabileceğini öngören bir nazariyedir. Ferâhî’nin tefsirine verdiği isim “Niẓāmu’l-Kur’ân ve Te’vîlu’l-Furkān bi’l-Furkān”dır. Burada Niẓāmu’l-Kur’ân nazm metoduna, Te’vîlu’l-Furkān bi’l-Furkān ise Kur’an’ın Kur’an’la te’viline işaret eden bir muhtevadadır. Müfessir, Kur’an âyetlerinin ve Kur’anî ifadelerin yorumunda sık sık Kur’an’daki benzer bölümlerden istidlalde bulunmaktadır. Özetle söyleyecek olursak Ferâhî’nin özgünlüğü Kur’an sûrelerini bir bütün olarak okuma teklifinde aranmalıdır. Önceki dönem müfessirlerinde de bunun izlerine rastlanır ancak Ferâhî buna dikkat çekmekle yetinmemiş, bunu tespit edebilmek için bir metod önerisinde bulunmuştur.
Bir sûreden hareketle nazmı okuyucularımızın zihninde daha da somutlaştırabilir misiniz?
Ferâhî için bu ikisi arasında pek bir fark yoktur. İki grup sûre de nazmından hareketle rahatlıkla yorumlanabilir. Bakara sûresi üzerinden örnek verecek olursak tefsir geleneğinde sûrelerin ele alınış biçimi doğrusal olduğundan, en fazla bir âyetin öncesi ve sonrasıyla tenâsübü incelenmekte, böylece sırasıyla ilk âyetten son âyete kadar gidilerek sûre tefsiri tamamlanmaktadır. Ferâhî sûrelerde yapısal ve tematik bir bütünlük olduğunu düşündüğünden, ilk olarak sûreye ana konu tayin etmekle işe başlar. Ona göre Bakara sûresinin ana konusu, Allah’ın Hz. İbrahim’e yönelik vaadini gerçekleştirmesini içerir. Zira Hz. İbrahim soyunu tevhidin merkezine yerleştirmiş (Mekke) ve Allah’a, onların içinden kâmil sıfatları haiz bir nebi yollaması için dua etmiştir. Hz. İbrahim, Allah’tan, gönderilmesini istediği bu peygambere hayırlı bir ümmet vermesini de istemiştir. Allah, Hz. İbrahim’in bu temennisine karşılık olarak kendisi ve soyunu bereketli kılma vaadinde bulunmuştur. İşte Hz. Peygamber’in gönderilmesi ve sonrasında ortaya çıkan ümmet, Allah’ın Hz. İbrahim’e olan vaadinin gerçekleşmesinden ibarettir. Müellif, Bakara’nın Fâtiha ve ʿÂl-i İmrân sûreleriyle ilişkisine de değinir.
Ona göre Bakara suresi, bölümleri ve âyet grupları birbirine bağlı ve muntazam olan tek bir cümle/bütün niteliğindedir. Bununla birlikte bir giriş, dört ana bölüm ve bir sonuç kısmından oluşur. Sûrenin girişinde Kur’an vahyi ve nübüvvetin ispatıyla ilgili konuların ele alındığını ifade eden Ferâhî, bunun, geçmiş peygamberler ve onlara verilen kitapları da kapsayan Kur’an’a imanın hakikatini açıkladığını belirtir. Ona göre girişten sonra gelen dört ana başlık ise Hz. Peygamber’in Hz. İbrahim’in duasında zikri geçen dört vasfı esas alınarak tertip edilmiştir. Başlıkların sıralaması da söz konusu duanın içeriğiyle uyumludur.
Ferâhî, Bakara sûresi tasnifinde ana gövdeyi oluşturan dört ana başlığı aşağıdaki âyetlerle delillendirir. Hz. İbrahim’in duası şu şekildedir: “Rabbimiz, onlara kendi içlerinden, senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitabı ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir elçi gönder. Her zaman üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin, sen!” (Bakara 2/129). Allah, bu duaya karşılık verildiğini şu âyette bildirmiştir: “Nitekim kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size kitabı, hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir elçi gönderdik.” (Bakara 2/151).
Ferâhî, sûredeki âyetleri gruplara ayırır ve bunları “cümle” olarak adlandırır. Her bir “cümle”yi kısa bir sûre gibi ele alır. Sûredeki giriş, dört ana bölüm ve sonuç kısımları da bu âyet gruplarının kümelerinden müteşekkildir. Özetle söyleyecek olursak; Ferâhî sûreleri bir yapboz gibi tasavvur etmektedir. Her bir parça hem kendi içinde bir anlam ihtiva etmekte hem de sûrenin bütünsel anlamından bir cüz’ü temsil etmektedir. Bunlar arasındaki irtibatlar ortaya konulduğunda sûrenin nazmı da tespit edilmiş olmaktadır. Sûreler de bu bağlamda Kur’an’ın bütünselliği bakımından hem kendi içinde bir bütün hem de Kur’an’ın bütünsel anlamından bir parçayı, bir cüz’ü temsil etmektedir. Konunun detaylarına kitaptan bakılabilir.
Ferâhî’nin, tefsirinde, tarihe ve Kitâb-ı Mukaddes atıflarına özel bir değer ve önem atfettiğini, daha önce tercümesini yaptığınız ve dergide yayımladığımız Leheb sûresi tefsirinde de görmüştük. Ferahi’nin bu yönünden bahsedebilir misiniz?
Ferâhî, Urduca ve Arapça’nın yanı sıra İngilizce ve İbranice dillerine hâkim bir âlim. İngilizce vesilesiyle İnciller, İbranice vesilesiyle de Tora ve Yahudilik tarihi hakkında araştırma ve incelemelerde bulunmuş. Kitab-ı Mukaddes’in Kur’an tefsirinde tarihî bir kaynak olarak kullanılması gerektiğini düşünüyor. Geçmiş ulemayı, bu hususta ihmalkâr davrandıkları ve isrâiliyat rivâyetlerine fazla tevessül ettikleri gerekçesiyle tenkid ediyor. Bu bağlamda Ferâhî’nin isrâiliyatı sahih ve bâtıl olmak üzere ikiye ayırdığını söyleyebiliriz. Kendisinin böyle bir ayrımı yok ama Ehl-i Kitap’ın kutsal addettiği kitapların Kur’an tefsirinde kullanılmasını önerirken hatta bunu bizzat uygularken, tefsir ve tarih kitaplarında aktarılan İsrailiyat rivâyetlerinin kullanımını eleştirmesinden böyle bir sonuca ulaşabiliriz. Geleneğimizde bu yönteme başvuran örneğin Bikâî (ö. 1480) gibi âlimler mevcut. Ferâhî’nin farkı bunu isrâiliyat rivâyetlerinden ayırarak açıkça tefsirin kaynakları arasında zikretmesi ve Kitâb-ı Mukaddes’le iştigal etmeye yüklediği anlamda görülebilir. Zira ona göre bu, çift yönlü faydaları dokunacak bir metottur. Bu şekilde Müslümanlar Ehl-i Kitap kaynaklarından hareketle Kur’an’da kendilerine kapalı gelen ve özet bilgi verilmiş konular hakkında daha fazla bilgi sahibi olma imkânı bulabilirler. Öte yandan Ehl-i Kitap’ta Kur’an’la kendi kutsal metinleri arasındaki benzerlik ve farklılıklara dair bilgi edinme olanağı bulur. Ferâhî, bu bağlamda Kitâb-ı Mukaddes’ten faydalanarak Kur’an’ı tefsir etmekle yetinmemiş, aynı zamanda Kitâb-ı Mukaddes’te müntesiplerinin tarihi süreçte yanlış yorumladıklarına kanaat getirdiği bazı pasajları yeniden yorumlamayı denemiştir. Yahudi ve Hıristiyanlara yönelik reddiye ve izahat içerikli eserler kaleme almıştır. Ferâhî’nin uyguladığı, haliyle Kitâb-ı Mukaddes’in Kur’an tefsirinde ne derece sağlıklı neticeler verip vermeyeceği ise ayrı bir tartışma konusudur. Kitabın sonuç ve değerlendirme bölümünde buna değindim.
Ferâhî’nin tefsir usulünde en çok dikkatinizi çeken şey ne oldu?
Bizim kültürde Kur’an’ı anlamak ve yorumlamak için Müslüman olmanın yeteceği yönünde genel bir kanaat var. Bu anlamda tefsirin kolektif bir uğraş olarak algılandığını söyleyebiliriz. Oysa Kur’an özelinde İslam araştırmaları, dil ve tarih alanında ciddi müktesebat isteyen bir alan. Ferâhî’nin Kur’an’ı tefsir ederken odaklandığı nokta sûrelerin nüzul döneminde muhataplarına ne söylemek istediğini tespit etmektir. Bunu yaparken de filoloji ve tarih biliminin imkânlarını büyük bir titizlikle kullanır. Çok zor bir dönemde yaşamasına rağmen siyasi, sosyal ve ekonomik konulara ilişkin yorumlarını Kur’an tefsirine yansıtmamıştır. Diğer önemli bir yönü de Kur’an yorumunda farklılıklar ve ihtilafları zenginlikten ziyade bir tefrika nedeni olarak görmesi ve tüm çabasını doğru olarak gördüğü tek bir te’vile ulaşmaya hasretmesidir. Ferâhî bu yönüyle pek çok çağdaş müfessirden ayrılmaktadır. Burada ‘Kur’an’ın nüzul döneminde ihtiva ettiği mânâları önemsemeyen mi var?’ diye bir soru akla gelebilir. Kur’an hakkında yazılan çizilenlere bakacak olursak bu soruyu cevaplamak çok zor olmasa gerek. Zira toplumda Kur’an hakkında şahit olunan yorum kargaşası büyük oranda bu hususun ihmal edilmesi ya da biliniyor olduğunu varsaymaktan kaynaklanıyor gibi. Konunun daha iyi anlaşılması için Ferâhî’nin tefsirinde kullandığı bazı yorumlama örneklerinin incelenmesini tavsiye edebilirim.
Dergide tanıtımını yaptığınız ‘Kur’an’da Yeminler’ konusunda da Ferâhî çarpıcı tespitlerde bulunuyordu. Tanıtımı yapılmıştı ama bize biraz bahsedebilir misiniz?
Müellif, kitabında Kur’an’da yeminin üç ana unsuru bulunduğunu hatırlatır. Bunlar; muksim (yemin eden), muksem bih (kendisiyle yemin edilen) ve muksem aleyh’dir (kendisi üzerine yemin edilen). Ona göre yemin eden insansa bu kişinin kendisinden emin olmadığı veya iddia ettiği şeyi ispatlama ihtiyacı duyduğu düşünülür. Kur’an’da, “de ki” emir kipinden sonra gelenler istisna edilirse yeminlerin öznesi Allah’tır. Ona göre Kur’an’daki yeminlerin fâilinin Allah olması, ilgili âyetlerin tefsirinde farklı yorumlara kapı aralamıştır.
Ferâhî, yemin, insan için düşünüldüğünde nakıslık ve bir olguyu ispatlama ihtiyacı ihsas ettirdiğinden, bunun, Allah için düşünülemeyeceği için farklı yorumlara başvurulduğunu söyler. Ona göre Hz. Peygamber’in mü’minlere Allah’tan başkası adına yemin etmeyi yasaklaması nedeniyle, Allah’ın tîn ve zeytûn gibi şeylerle yemin etmesinin onun şanına yaraşmayacağı düşünülmüştür. Buradan hareketle Allah’ın kendisiyle yemin ettiği her şey kutsaldır anlayışı ortaya çıkmıştır.
Ona göre bu anlayış, Kur’an üslubunu dikkate almamaktan kaynaklanır. Bundan dolayı -tefsir geleneğinde- yeminler konusunun odağında, üzerine yemin edilenlerden (المقسم عليه) ziyade, yemin eden (المقسم) Allah ve kendisiyle yemin edilen (المقسم به) olgular vardır. Öte yandan yeminlerin, kendisiyle yemin edilen olguları (المقسم به) tazim mânâsı içermesi gerektiği iddia edilmiştir. Yeminler konusunun doğru anlaşılmasının önündeki engel ve şüphelerin kökeni bu anlayıştır. Yeminin, tazim ve yüceltmeyle ilişkili olmadığının ispatı gerekir. Zira yeminde tazim mânâsı, ancak bazı çeşitlerinde dolaylı olarak anlaşılabilir. Kur’an’daki yeminle, tazim için kullanılan yemin arasında fark vardır.
Ferâhî, konunun doğru anlaşılmasının önündeki en büyük engelin, Allah’ın yeminlerini kulların yeminleri düzeyine indirgemek olduğuna işaret eder. Müellif, Kur’an’daki yeminlerin kendisiyle yemin edileni (المقسم به) tazim ve yüceltmeden ziyade kendisi üzerine yemin edilen (المقسم عليه) olguları delillendirme (istidlal) maksadı taşıdığını vurgular. Ona göre, insan için bir anlamda noksanlık ifade eden yeminin Allah’ın büyüklüğüyle yaraşmayacağı, bu nedenle yemin âyetlerinin tevil edilmesi gerektiği anlayışı neşet etmiştir.
Ferâhî -tek cümleyle ifade edilecek olursa- Kur’an’da yeminlerin, üzerlerine yemin edilen (المقسم عليه) olgular hakkında delil sunma gayesiyle kullanıldığını vurgulamıştır. Ona göre ilgili âyetlerin doğru yorumuna ulaşmak yeminlerde gözetilen bu gayeyi dikkate almakla ancak mümkündür. Örnek vermek gerekirse müellife göre, Tîn sûresinde kendisiyle yemin edilen (المقسم به) şeylerin, üzerine yemin edilenler (المقسم عليه) için delil gösterilmesi söz konusudur ve bu tür kullanımlarda kendisiyle yemin edilen şeylere yönelik bir tazim ve yüceltme mânâsı asla yoktur. Ferâhî, sûrenin ana konusunu “insanın, amellerinin karşılığını göreceği hesap gününün ispatı” olarak belirlemiştir. Bu bağlamda, surede kendisiyle yemin edilen (المقسم به) dört şeyle (Tîn, Zeytûn, Tûr-u Sinîn, Beledu’l-Emîn) Allah’ın, dünyada hesaba çekmesine dair örnekler verilerek muhataplara, Allah’ın, yapıp ettiklerinden gafil olmadığı ve aralarında adaletle hükmedeceği anlatılmıştır. Böylece kıyamette vuku bulacak hesaba ilişkin deliller sunularak şüpheler de geçersiz kılınmıştır. Müellif, Şems ve Zâriyat sûrelerinin ilk âyetlerini de bu bakış açısıyla yorumlamıştır.
Bir de hurûf-i mukattaâ (kesik harfler) konusunu, genel anlayışla Ferahî’nin yaklaşımını karşılaştırabilir misiniz?
Kur’an’da 29 sûrenin başında 14 farklı harfin tek, ikili, üçlü, dörtlü ve beşli kompozisyonları yer alır. Bunlara hurûf-i mukattaâ (kesik harfler) diyoruz. Gelenekte daha ziyade müteşabih nevinden değerlendirilen ve hakkında otuza yakın yorum farklılığının bulunduğu bir konu. Âlimlerin hurûf-i mukattaânın yorumu konusunda ortaya koydukları görüşler, genel olarak iki grupta ele alınabilir. Bu harfleri, te’vilini yalnızca Allah’ın bildiği müteşabih âyetlerden gören âlimlere göre, mukattaâ harfleri üzerinde yorum yapmak mümkün değildir.
Hurûf-i mukattaânın tefsir edilmesi gerektiğini söyleyen ikinci grup âlimler ise bunların başlarında bulundukları sûrelerin ismi olduğunu söylerler. Bu görüşü savunanlara göre, Arapça’da varlıklara harflerle de isim verilebilmektedir. Örneğin Hârise et-Tâî’nin babasının adı Lâm’dır. Balığa nûn, dağa kâf adı verilmiştir. Hurûf-i mukattaânın Kur’an’ın isimleri olduğu, sûreleri birbirinden ayırma işlevi gördüğü ve Kur’an i’câzını ortaya koymak ve dikkat çekmek için zikredildiği de ifade edilmiştir. Yine bu harfleri ebced hesabıyla ilişkilendirenler de olmuştur.
Ferâhî, hurûf-i mukattaâ konusuna Bakara sûresi tefsirinde değinir. Ona göre Kur’an, hurûf-i mukattaâdan hemen sonra ‘zâlike’ ve ‘tilke’ işaret zamirlerini kullanarak bunların sûre isimleri olduğunu beyan etmiştir. Zira bu zamirler genellikle hemen öncesindeki olgulara işaret etmek için kullanılır. Sûre isimlerine delâlet eden bu harfler Kur’an’ın parçalarıdır. Kur’an’la birlikte nâzil olduğundan, onun bir parçasıdır ve tilavet edilmeleri gerekir. Bu hece harfleri Araplar tarafından bilinmekteydi. Onlar bunlarla konuşuyorlardı. Örneğin sûre isimlerinden sâd, kâf ve nûn Arapça kelimelerdir. Ancak ona göre bu harflerin bir araya getirilmesiyle ortaya çıkan hâ-mîm, elif-lâm-mîm, elif-lâm-mîm-sâd vd. kompozisyonlar, başına geldikleri sûrelere isim oldukları beyan edildikten sonra Arapça kelime niteliği kazanmıştır.
Söz konusu harflerin sûre isimleri olduğu gelenekte de karşılığı olan bir görüştür. Ferâhî, bu harflerin yorumlanması ve başlarında geldikleri sûrelerin içeriğiyle ilişkilerinin ortaya koyulmasına dair sunduğu öneriyle geçmiş dönem âlimlerinden ayrılmaktadır. Bunun yanı sıra müellif, sunduğu öneriyle geçmiş dönemden farklı olarak tüm hurûf-i mukattaâ kompozisyonlarının yorumlanabileceğini savunmaktadır. Ferâhî, bunun için 14 mukattaâ harfinin İbranice’deki piktografik (resim yazı) karşılıklarını adres göstererek, Bakara sûresinin başındaki “elif-lâm-mîm” âyetinin izahına ilişkin, buradaki ‘elif’in inek başı şeklinde çizildiği ve eskiden ‘tek ilah’ anlamına geldiğinin bilindiğini hatırlatır.
Ona göre bu harfle başlayan hurûf-i mukattaânın zikredildiği sûrelerde en önemli konu tek Allah’a imandır. Kur’anî öğretide hâkim konu tevhid olduğundan, elif harfinin bu mânâsı (bir Allah’a iman) istidlalde bulunmaya uygun değildir. Ferâhî, incelediği kadarıyla harflerin başına geldikleri sûrelerin içeriği bakımından uyumlu olduğunu söyler. Tüm harflerin anlamını bilmediğini söyler ve konu hakkında daha fazlasını öğrenmeyi arzu edenler için verdiği örneklerin yeterli bir kılavuz olacağını ifade eder.
Bu yüzden Arapça harflerin çoğu, söz konusu şeylerin isimleriyle telaffuz edilmeye devam etmiştir. Yine bu harfler kendileriyle isimlendirilen şeylerin suret ve şekilleriyle yazılırlar. Tıpkı Çince’de görüldüğü üzere. Çince’de harfler başlangıçta birtakım eşyaların suret ve şekillerinden ibaretti. Arapça’dan örnek vermek gerekirse ‘elif’ harfi inek anlamına gelen bir isimdi ve inek başı şeklinde çizilirdi. Yine ‘be’ harfi İbranice’de ev anlamında ‘beyt’ diye isimlendirilir. ‘ج’ harfi İbranice’de deve mânâsındaki ‘الجمل’e delâlet eder.
Ona göre bu, Arap dili tarihine vakıf kimseler için kapalı yönü bulunmayan bir olgudur. Arapça harflerin İbranice’den alındığı bilinir. İbranice de harflerini eski Arap harflerinden almıştır. Kıptiler de onlardan (eski Araplar/Nebatiler) yazıyı -Mısır piramitlerinde örnekleri mevcut- birtakım temsil ve şekillerle almıştır. Ancak onlar, farklı şekil ve surette aldıkları bu harfleri değiştirmişler ve kendi düşüncelerine göre bunlara yenilerini eklemişlerdir.
Kur’an’ın, harflerin Arapça’da eskiden ihtiva ettiği mânâyla bir sûreyi isimlendirerek bizleri bu sırlara yönelttiğini savunan Ferâhî, buna nûn kelimesini örnek verir. Buna göre (ن) harfi balık (hût) mânâsındadır. Bu harfle isimlendirilen surede Hz. Yunus’un zikri geçer. Diğer peygamberlere değinilmez. Allah, onu bu surede balık sahibi/balığın yuttuğu kimse (صاحب الحوت) ismiyle anar. Dikkatlice inceleyenler için burada isimlendirmedeki münasebete işaret vardır. Eğer bu sûre ‘ن’ harfinin içerdiği bu mânâdan dolayı ‘Nûn sûresi’ olarak isimlendirilmişse hurûf-i mukattaâyla isimlendirilen diğer sûreler de bu harflerin ilk mânâları esas alınarak isimlendirilmiş olabilir. Ferâhî, bu durumun bizi, Arapça harflerin şekil ve suret biçimlerinde yazılan ilk mânâları üzerine düşünmeye ve araştırmaya sevk ettiğini söyler.
Bu hususta müellifin İbranice bilgisinden faydalandığı düşünülebilir. Tefsirini tamamlayamadığı için hurûf-i mukattaâ ile başlayan diğer sûreler hakkındaki yorumu hakkında bilgi sahibi olma imkânına sahip değiliz. Ferâhî’nin dikkat çektiği bu konuyu ele alan bir çalışma planım var. Nihayete erdirebilirsem konunun daha iyi anlaşılmasına katkı sunacağını ümit ediyorum. Röportajda bahsettiğimiz konular dışında Ferâhî’nin kıssalar, mucize, hitâblar, sebeb-i nüzûl, vahiy-olgu ilişkisi gibi çeşitli konularda önemli tespitleri bulunuyor. Okuyuculara, kitaptan bunları da incelemelerini önerebilirim. Derginin tüm editoryal ekibine teşekkürlerimi sunuyorum.
İlgili Yazılar
Melike Günyüz ile “Çocuk Edebiyatında Değerlerin Önemi” Üzerine
Değerler eğitimi, değerlerin öğretimi ile ilgili yapılan tüm etkinlikler şeklinde tanımlanabilir. Hayatımızda bizleri yönlendiren pek çok değer türü vardır. ‘Değerlerin öğretiminde edebiyatın, bilhassa çocuk edebiyatının işlevi nedir?’, ‘Edebi eserler değerleri nasıl öğretir?’, ‘Değerlerin öğretiminde yazarların sorumluluğu var mıdır?’, ‘Edebiyatın değerleri öğretmek gibi bir maksadı var mıdır?
Farid Esack ile Güney Afrikalı Nazarında İsrail Apartheidi
Sen onları ahlaklı olarak tanımlıyorsun ve ben de ama aynı zamanda ahlaklılığın doğasını da merak ediyorum. Ahlak, tarafsızlık, ılımlılık, her iki taraf… Bunların bağlamları yok mu? Açık adaletsizlik konusunda ılımlı olmak gerçekten bir erdem midir?
Dursun Çiçek ile Türkünün Ötesi Neşet Ertaş Üzerine
Türkü yakmak, türküyle yanmak ve türkü okumak. Bu coğrafya insanın kaderidir türküler. Hüznü, sevinci, yoksulluğu, aşkı ve ölümü türkülerle/türkülerde anlatmıştır Anadolu insanı. Bu sebeple türküleri anlamayan bu coğrafyanın insanını da anlayamaz, anlatamaz. Yunus Emre, Karacaoğlan, Ahi Evran gibi nice halk ozanlarını da anlayamaz.
Prof. Dr. Derda Küçükalp ile Meşruluğun Değişim ve Dönüşümü Üzerine
Meşru kavramına iki şeklide bakabiliriz. İlk olarak felsefi zeminde kavrama bakılabilir. Bir şeyi haklı görmek için gerekçeler ortaya koyma, bir şeye rıza gösterilmesi için gerekçeler ortaya koyma, nedenler gösterme. Siyaset düşüncesi açısından bakacak olursak da siyasi iktidarın ahlâki dayanak noktasıyla bağlantılı olarak sorgulanmasına karşılık gelir.
Enis Doko ile Bilim ve Bilimsel Kavramların Manipülasyonu Üzerine
İnsanlar bilimle etkileşmez ki. Sadece bilim insanı ve entelektüeller bilimle etkileşir. İnsanlar teknoloji ile etkileşir. Teknoloji dolayısı ile toplumu şekillendirmede etkilidir. Müslümanlar bilimle hesaplaştı, mesafe koydu ya da eleştirdi. Oysa teknolojiyi hiç sorgulamadan aldı… Sonuçta bireyci ve hazcı olduk. Bunu bize bilim yapmadı. Ama teknoloji yaptı.