Çağımızın önemli Müslüman düşünürlerinden olan Taha Abdurrahman’ın “Ahlak Sorunsalı: Batı Modernitesi’nin Ahlakî Eleştirisine Bir Katkı”[1] adlı kitabında bulunan “Söz Medeniyeti” başlıklı makalesinden özetle yazdığımız bu yazı, yazarın kurma gayretinde olduğu ahlâk projesinin sadece bir kısmını teşkil ediyor. Bir bütünlük içinde okumaya çalıştığı Müslüman düşünce geleneği ve Batı düşünce geleneği eleştirilerini, bir adım daha öteye taşıyıp ‘yenilikçi’ bir proje ortaya koyma kaygısı taşıyor. Bu sebeple yazarın fikrini anlayabilmek açısından eserlerinin bütünlük içinde okunmasında fayda olduğu kanaatindeyiz, keza bütünlüklü okuma yapılmadığı takdirde yazıda bahsedilen hususların anlamı noksan kalacaktır.
İnsan varlığıyla eşdeğer iki temel kavramın söz ve fiil olduğu söylenebilir. Tarih boyunca düşünürler bu kavramların mahiyeti üzerine tartışagelmiş ve birçok yönden ele almışlardır. Sözün ve fiilin hakikatini araştırmakla ilgilenilmiş fakat bu iki kavramın da yerleştikleri noktalar farklılık arz etmiştir. Örneğin Yunan filozofları sözün değerini, aklı göstermesinin açıklığından dolayı yükseltmiş, hatta onu insan ve hayvanı birbirinden ayıran bir ölçüt saymış ve “insan; konuşan bir hayvandır” diyebilmişlerdir (s. 111). Buna karşın kimi Müslüman bilginler, bunun tam tersine ahlâkı göstermesinin açıklığı sebebiyle fiilin değerini yükseltmiş; hatta fiili, kendisiyle insanı diğer varlıklardan ayırt eden ölçüt kabul etmiş ve “insan; amel eden bir canlıdır” demişlerdir (s.111). Bu ayrım zamanla daha da pekişmiş ve sözün galibiyetiyle neticelenmiştir (s. 112). Bu durum Taha Abdurrahman’ın deyimiyle görsel ve işitsel şeylerde yaşanan “sözlerin tufanı”dır. Bu tufan hâlini birçok kavramla tanımlamak mümkündür: Enformasyon bombardımanı, kalemin üstünlüğü, iletişim devrimi, enformasyon çağı vb. Şüphesiz bu tufanı, iki kavramın arasındaki ayrımı derinleştirerek sözün hâkimiyetiyle neticelendirmeye çalışan Batı medeniyetidir. Bu medeniyet için verilecek en uygun isimse “söz medeniyeti”dir (s.112).
Taha Abdurrahman’a göre her şeyi kaplayan bu söz tufanı birçok olumsuz netice ortaya koymuştur. Hiç şüphesiz bunların başında, insanın amelle inşa etmiş olduğu ahlâkî fillerine yaptığı zarardır. Keza modern medeniyet, sözü fiile tercih etmiş ve ona fiilin işlevlerini yüklemiştir (s. 112). Yazara göre söz medeniyetinin ürettiği şey insana ahlâkî yapısında üç temel zarar vermiştir: 1) Ahlâkî fiili sınırlı bir fiil kılan daraltma sorunu. 2) Ahlâkî fiili, kesik/sonlandırılmış bir fiil yapan donuklaştırma zararı. 3) Ahlâkî fiili dışlanmış bir fiil kılan eksiltme zararı. Bu üç yapısal zarar, modern insanın benliğini parçalamaya sebep olup onun ahlâkı kuşanmasına engel olmaktadır. Bu başlıkları temel olarak maddeler halinde şöyle açabiliriz:
Söz Medeniyetinin Ahlâkî Sorunları
1) Daraltma Sorunu: Söz, etkisi şiddetlenip alanı genişlediğinden, nüfuz etme hakkı bulunmayan alana sözünü geçirdiğinden, fiilin alanını daraltıp gasp etmiş, böylece ahlâkın alanını daraltıp ufkunu kısıtlamıştır. Bu, “teorik sözde ahlâk olmaz, o hâlde mantıkta da ahlâk olmaz” bahanesiyle ve mantığın, kanıtlamanın zirvesi olduğu bilgisiyle yapılmaktadır (s. 113). Bu biraz daha genişleyerek bilginin içinden ahlâkı çıkarıp soyut bir form meydana getirmiştir. Yine bu durum ahlâkı, mantık ve bilim gibi insanı kuşatan çeperlerden ayırınca, ahlâk için bu varlıktan geriye sadece güçsüz bir şey kalmıştır.
2)Donuklaştırma Sorunu: Söz medeniyeti ahlâka ait alanı işgal etmekle kalmayıp ahlâk alanının sınırlarını tayin etme kudretinde görmüştür kendini. Kudreti kendinde görmesi, ahlâkın kamusal bir düzenleme veya insanların birlikteyken hareketlerini tayin etme hakkının olmadığı iddiasıyladır. Bu iddia ahlâkın sadece insanın bireysel alanını tayin etmeye yarayacağı görüşündedir. Keza söz medeniyetine göre, düzenleme yollarını yasanın sözünden daha iyi kontrol edecek bir söz yoktur. Toplumun yararını ise toplumun sözünden daha güçlü yerine getirebilecek başka bir söz yoktur (s. 113). Bu bakışla yasanın sözü ve toplumun sözünün olduğu yerde ahlâkın sözüne ihtiyaç yoktur. Böyle tanzim edilip kurgulanmış bir yapıda ahlâk olabildiğince donuklaşmış, sadece bireysel ilişkilere müdahil olabilme yetisine indirgenmiş bir forma dönüşmüştür.
3)Azaltma Sorunu: Söz medeniyeti ahlâkın kendisine dair yaptığı ilk iki müdahaleyle kendisini sınırlamamış, ahlâkın faydasını azaltmakta çok ileriye gitmiş ve hatta amacının tersiyle yerini değiştirmiştir. Böylece ahlâkın zihinde zayıflığa ve davranışta rezilliğe sebep olduğunu iddia etmiştir. Hâlbuki durum bunun tam tersidir: Ruhta kuvvetlendirmeye ve amel etmeye çalışmaktır (s. 114).
Taha Abdurrahman, söz medeniyetinin üç temel zararını ortaya koyduktan sonra: “İnsanî hakikatin ancak ahlâkla tanımlandığını dikkate alırsak, bu insana yapılan zulmün son sınırıdır” diyerek durumun vahametini ortaya koyuyor.
Peki, bu hâlden çıkış nasıldır ve araçları nelerdir? Yazara göre bu üç zarardan kurtuluş, diğer başka şeylerden ziyade derin dini tecrübeye yakın olan köklü, bütünleyici bir ahlâkîleşmeyle gerçekleşecek yenilenmedir. Söz medeniyetinin ürettiği, eski insandan yeni insan doğuşu ancak bu ahlâkî dönüşüme benzer bir dönüşümle gerçekleşecektir. Bu dönüşüme talip olan kimse, manevi anlamları kuşanır, hevası o anlamların gereklerine uygun hareket eder ve zamanla hikmet ahlâkını kendiliğinden gerçekleştirir (s. 115). Netice itibariyle yazara göre, söz medeniyetinin ahlâkî sorunlarından kurtulmanın yolu, desteklenmiş dini tecrübeye dayanan ahlâkîleşmenin kendisiyle uyanışa geçeceği ‘fiil medeniyeti’ adını verdiği yeni bir medeniyetin inşasının yolunu açmaktır (s. 115). Bu fiil medeniyetini kurmak için üç temel zarara çözüm yolları öneren yazarın, bu çözümlerini şöyle açıklayabiliriz:
Desteklenmiş Ahlâkîleşmenin Özellikleri ve Ahlâkın Daraltılması Sorunundan Kurtuluş
1) Zorunluluk ilkesi: Desteklenmiş ahlâkîleşme düzeyinde, ahlâk, kişinin yapıp yapmamasının eşit olduğu bir fiil değildir. Ahlâk, kendisini gerçekleştirmenin bir süslenme olduğu tamamlayıcı bir fiil de değildir. Aksine ahlâkî fiil, yasal fiil gibi zorunlu bir fiildir, terk edilmesi doğru değildir çünkü terk edilmesinde birey ve toplumun yok olma riski vardır (s. 116). Nasıl ki yasal fiilin terkinde ceza söz konusuysa, ahlâkî fiilin terki hâlinde de bir ceza söz konusudur. Bu yasal fiilde mevcut şekliyle fiziki bir ceza olmayıp terkedilmesi hâlinde manevi bir uzaklık gerektiren bir cezadır. Burada otorite içtedir.
2)Çoğaltma İlkesi:
Ahlâk, desteklenmiş ahlâkîleşme düzeyinde çoğalmayan tek bir fiil olmayıp kendisine her yönden çokluğun dâhil olduğu, dolayısıyla pek çok fiil hâline gelmiş bir fiildir
(s. 117). Bu ahlâk sahibi kimsenin nazarında fiil, pek çok ahlâk zenginliğine sahip olarak çeşitlenmiş ve genişlemiştir. Bu ilkenin üç temeli vardır: Fiilin gerçekleşme vakti, fiilin manevi etkisi olan hâl ve fiilin benlikle birleşen hâli olan makam.
3)Derecelenme İlkesi: Bu ilke açısından ahlâk, tekdüze ve kemali olmayan bir seviye değildir. Fiil, iç çokluğuyla derecelenir ve farklı katmanlardan oluşur (s. 118). Bu, yazarın da söylediği gibi ihlâsla açıklanabilir. Zira ihlâsın, niyet ve amel açısından farklı dereceleri bulunur ve birbiri içinde çeşitlenerek farklı kemal düzeylerine erişebilir.
4)Genişleme İlkesi: Desteklenmiş ahlâkîleşmede, ahlâk, bir fiilin kendisiyle sınırlı olmayıp bütün fiilleri kuşatan bir yöne sahiptir. Ahlâk, genişleme ilkesi derecesinde, gizli veya açık yapılan her fiilin yerine getirilmesi gereken ahlâkî gerekleri vardır. Bu konumu itibariyle ahlâk her şeye sirayet eder. Kişinin sadece Yaratanıyla olan ilişkisiyle sınırlı kalmayıp O’nun yaratmış olduğu her mahlûkatla ilişkisini de şekillendirir.
Hülasa, yazara göre bu daraltma sorunundan, şu düzelme araçlarından biriyle kurtulmak mümkündür: “Ya ahlâkın mümkün olduğu yerde ahlâkın zorunlu olması, ya ahlâkın bulunmadığı yerde ahlâkın var kılınması, ya ahlâkın iç bünyesinin iyice yerleşmesi yahut da her şeyde nüfuzunun açığa çıkarılması” (s. 120). Bunun gerçekleşmesi hâlinde söz medeniyetinin daraltma sorunu çözülecektir yazara göre.
Desteklenmiş Ahlâkîleşme ve Donuklaşma Sorunundan Kurtuluş Yolları
1)Doğrudan Meşgul Olma İlkesi: Bu ilke üç şartı yerine getirmeyi gerektirir: a) Soyut düşünceden çıkıp doğrudan amele koyulmak. b) Ahlâkîleşen kimse şer’î hükmün sadece dış görünüşüyle sınırlı kalmayıp onun gerisindeki hikmeti arar. c) Ahlâkîleşen kimse, ahlâkî fiilin sadece o anda verdiği hâsılayla yetinmemeli, aksine geleceğini de düşünmelidir. Dolayısıyla kişi, fiile gelecekteki sonucuna göre bir yaklaşım belirlemelidir (s. 121).
2) Güzel Niteliklerle Ahlâkîleşmek: Ahlâkîleşen kimse kendisine fayda verebileceğini düşündüğü her fiile girişmez, bilakis kendisini Allah’a yaklaştıracak niteliklerle ahlâkîleşmeyi ister (s. 122). Bu amaca Yaratanın kendisini vasıflandırdığı yüce kitabındaki isimler (Esmâ-i Hüsnâ) ile ulaşmaya çalışır. Bu, rastgele bir çaba şeklinde olmayıp Hz. Peygamberin (s) ahlâkîleşmesini örnek edinir.
3)Canlı Örnek İlkesi: Ahlâkîleşen kimse, Hz. Peygamberin (s) ahlâkıyla ahlâkîleşmeyi arıyorsa o, bunu siyer ve hadis kitapları okumaya devam ederek yapamaz. Zira kitap okumak, bilgi verse bile, amel üretmez (s. 123). Bu ahlâkîleşen kimse, soyut düşünce yoluyla değil; canlı bir örnek alma yoluyla ahlâkîleşmek talebindedir. Burada okumanın tahfif edilmesi söz konusu olmayıp amelî önceliğin inşası amaçlanmaktadır. Keza ahlâkîleşme esasında, amel düşünceden etkilidir.
Sonuç itibariyle yazara göre, söz medeniyetinde ahlâkî fiili vuran ve onu neredeyse ölü fiil hâline getiren donuklaşma sorunundan kurtulmak üç yolla mümkündür: “İlki hikmet ve gelecekteki sonucu gözeten etkin meşguliyet yollarını kullanmaktır. İkincisi ahlâkî sıfatlar içinde hayata ve hayata döndürmeye en fazla kudret sahibi olan sıfatlarla ahlâkîleşmektir. Sonuncusu da farklı idrak organlarını kapsayacak ve başka bir şeyle ilgilenmeyecek şekilde kendini ahlâkî fiile kaptırmaktır” (s. 124). İşte bunlar ortaya konulduğunda söz medeniyetinin donuklaştırma dayatmasından kurtuluş mümkün olacaktır.
Desteklenmiş Ahlâkîleşmenin Sonuçları ve Azaltma Sorunundan Kurtuluş
1)Mutluluk Hissi: Mutsuzluğun temeli, kişinin fayda ve arzulara düşkünlüğü ölçüsünde yaşadığı yoksunluk ve eksiklik duygusu; mutluluğun temeli, kişinin bu fayda ve arzulardan özgürlüğü ölçüsünde yaşadığı tamlık ve zenginlik duygusudur (s. 125). Desteklenmiş ahlâkîleşme bu noktada, sahibine, yüce amaçlara erişmesine engel olan her şeyden kurtulma ve özgürlük sunar. Böylelikle ahlâkîleşen kimse sadece kendisini yakınlaştıracak şeylere ilgi duyar ve bu onun yüce değerler doğrultusunda itminanına sebep olur. Kişi kendi mutluluğunun yanında diğer kişilere de mutluluğu kazandıracaktır.
2)İnsani Bakış: Ahlâkîleşen kimse, insanın ahlâkîleşmek için yaratıldığını, bu doğrultuda hareket etmesi gerektiğini, ahlâkîleşmeyi terk ettiğinde ise hayvanların derecesine düşeceğini çok iyi bilir (s. 126). Bu seviyede ahlâkîleşen kimse, diğer insanların ufuklarından daha yüksek seviyelere ulaşmayı arzular. Bu ilke çerçevesinde, kişinin insana bakışı genişler.
3)Estetik Zevk: Sanat ve estetikte ahlâkın olmadığı iddia edilir. Bu anlayışa göre ahlâkî değer yönlendirici ve emredici bir değerdir. Lakin desteklenmiş ahlâkîleşme bu iddiayı reddeder. Zira bu ahlâkîleşen kimseye göre güzellik, ahlâkî değerlere dayanır ve hatta ahlâkın kendisi onun gözünde açık estetik değerlerdir (s. 127). Bu seviyede ahlâkîleşen kimse, çevresindeki ufuklarda bu estetiği tatmayı başarır.
Netice itibariyle yazara göre, modern logos medeniyetinin ikinci yönünü teşkil eden söz medeniyeti, sözü fiile tercih etmekle insana zulmetmiş, bu zulüm ahlâkî fiile isabet eden şu üç alanda kendisini göstermiştir: Ahlâkın alanını daraltmak, hâlini donuklaştırmak ve konumunu düşürmek (s. 129). Bu sorunları çözmenin ana aktörü olan desteklenmiş ahlâkîleşme, insanı söz tufanından, kötülük ve zulümlerinden kurtarabilecek güçtedir. Bu ahlâkîleşme ile oluşturulacak fiil medeniyeti insanın esaretine bir son verebilecektir.
Sonuç
Söz, sözellik ve yazılı kültür gibi tartışmalar uzun zamandır güncelliğini korumaya devam ediyor. Buna dijital araçların etkisiyle gelen görsel kültür de bir başka model olarak katkı sağlayınca tartışmanın devam etmesi de olağan duruyor.
Lakin bu tartışmanın zemini, daha öncelikli bir mesele olan söz-fiil ayrımının, sözün galibiyetini kabul etmiş bir anlayışla kurgulandığını gösteriyor. Burada Taha Abdurrahman’ın ısrarla belirttiği gibi asıl olan bu tartışmanın ilk haline geri dönüp yeni bir kurucu hesaplaşmaya girişmektir. Keza bu ayrım, sözü hâkim kılıp; fiilin tüm alanını tanımlama hakkını kendinde görerek modern insana büyük bir zulüm yapmıştır. Bu, alelade ve geçiştirilecek bir durum değildir. İnsanın varoluşunu derinden etkileyebilecek her alana nüfuz edip orayı ifsada sebep olmuştur. Netice bir ayrımla sınırlı kalmamış, birçok derin ayrımı da beraberinde getirmiştir. Modern medeniyet ya da Taha Abdurrahman’ın deyimiyle söz medeniyeti, bu krizden çıkabilecek durumda değildir. Bu medeniyetin kurmuş olduğu modern insan modeli, bir ahlâk projesiyle yenilenmek zorundadır. Yeni insanı kuracak ve insanlığa umut olacak yeni medeniyet, fiil medeniyetidir yazara göre. Son olarak burada yazarın fikirlerini değerli kılan en temel durumlardan biri de, yöneltmiş olduğu yapısal ve bütünlüklü eleştirilerini burada bırakmayıp bir alternatif sunma düzeyine taşıyarak yol göstermeye çalışmasıdır.
Dipnot:
[1] Taha Abdurrahman, Ahlak Sorunsalı;Batı Modernitesinin Ahlakî Eleştirisine Bir Katkı, (Çev. Tahir Uluç), Pınar Yayınları, İstanbul, 2020. (Yazı boyunca parantez içlerinde yer alan sayfa numaraları mezkûr kitaba referansla kullanılacaktır.)
Bugün baba otoritesi, anne şefkati, aile, terbiye, ahlâk gibi tüm değer ve kurumları hedef alan topyekûn bir saldırı hatta bir toplum mühendisliği projesi ile karşı karşıyayız. Aile içinde baba otoritesinin sarsılması, anneliğin ve anne şefkatinin sanki bir yükmüş gibi algılanıyor olması, çocukların bencil ve narsist bir psikolojinin içerisine sürüklenmesi, aile ile birlikte toplumu ve insanlığı hedef alan topyekûn bir saldırıdır.
İnsan, diğer yaratılmışlardan farklı olarak düşünen, taşınan ve tercih eden bir varlık. Akledip tercih ediyor olması onu sorumluluk sahibi kılıyor. Nihayetinde tercihlerinin sorumluluğunu üstlenen ve hesabını vermeyi de göze alan bir varlık; insan…
Manipülatörler, kişinin zihnini ikna edemezlerse davranışlarını, davranışlarını kontrol edemezlerse çevresini manipüle etmeye çalışırlar. Pes etmez manipülatörler çünkü kendilerini manipülasyonlara karşı korudukları gibi hakikate karşı da kör ve sağır kesilmişlerdir.
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi.” (Âl-i ʿİmran 72)
Mutlakçı dil ile ilgili tanımlamaların, modernlik içinden yapıldığının altını çizmek gerekir. Gelenek ve modernlik arasında yapılagelen ayrımların Türk düşünce tarihi açısından özel yerinin olduğu açıktır. Tanzimat ile birlikte yüzünü Batı’ya çeviren Osmanlı, Batı ile karşılaşmasında bir ‘medeniyet krizi’ yaşar. Söz konusu kriz çok yönlüdür. Örneğin Batılılaştığını sanan aydının bilinçli ya da bilinçsiz geleneğin diliyle konuşması, bu krizin yıllarca sürecek işaretlerini barındırır. Esasen bunda farkında olunsun ya da olunmasın, geleneğin, hayatın en küçük parçasına dek sirayetinin etkisi vardır. Çünkü zihniyetler, değişimlere karşı dirençli yapılardır ve zihniyet değişimleri de bu nedenle tarihte yavaşlığın tarihi olarak adlandırılırlar.
Nerededir bu aranıp da bulunamayan adalet. Saklanmış mıdır yoksa mahkûm mu edilmiştir? Yoksa idealize edildiği için realiteye ilişememiş midir?
Toplumların adalet istemi niye özlem olarak kalmış, bir türlü vuslat gerçekleşmemiştir?
Hammurabi yasaları, insan hakları beyannameleri, mecelleler yetersiz mi gelmiştir adalet özlemi için?
Neden insanlık tarih boyunca haksızlık üretmiş; sonra da onun altında ezilmiş de ezilmiştir?
Neden insan insanın kurdu olmuş, birbirini parçalayıp parçalayıp kenara atmıştır?
Taha Abdurrahman’da Sözellik Eleştirisi
Çağımızın önemli Müslüman düşünürlerinden olan Taha Abdurrahman’ın “Ahlak Sorunsalı: Batı Modernitesi’nin Ahlakî Eleştirisine Bir Katkı”[1] adlı kitabında bulunan “Söz Medeniyeti” başlıklı makalesinden özetle yazdığımız bu yazı, yazarın kurma gayretinde olduğu ahlâk projesinin sadece bir kısmını teşkil ediyor. Bir bütünlük içinde okumaya çalıştığı Müslüman düşünce geleneği ve Batı düşünce geleneği eleştirilerini, bir adım daha öteye taşıyıp ‘yenilikçi’ bir proje ortaya koyma kaygısı taşıyor. Bu sebeple yazarın fikrini anlayabilmek açısından eserlerinin bütünlük içinde okunmasında fayda olduğu kanaatindeyiz, keza bütünlüklü okuma yapılmadığı takdirde yazıda bahsedilen hususların anlamı noksan kalacaktır.
İnsan varlığıyla eşdeğer iki temel kavramın söz ve fiil olduğu söylenebilir. Tarih boyunca düşünürler bu kavramların mahiyeti üzerine tartışagelmiş ve birçok yönden ele almışlardır. Sözün ve fiilin hakikatini araştırmakla ilgilenilmiş fakat bu iki kavramın da yerleştikleri noktalar farklılık arz etmiştir. Örneğin Yunan filozofları sözün değerini, aklı göstermesinin açıklığından dolayı yükseltmiş, hatta onu insan ve hayvanı birbirinden ayıran bir ölçüt saymış ve “insan; konuşan bir hayvandır” diyebilmişlerdir (s. 111). Buna karşın kimi Müslüman bilginler, bunun tam tersine ahlâkı göstermesinin açıklığı sebebiyle fiilin değerini yükseltmiş; hatta fiili, kendisiyle insanı diğer varlıklardan ayırt eden ölçüt kabul etmiş ve “insan; amel eden bir canlıdır” demişlerdir (s.111). Bu ayrım zamanla daha da pekişmiş ve sözün galibiyetiyle neticelenmiştir (s. 112). Bu durum Taha Abdurrahman’ın deyimiyle görsel ve işitsel şeylerde yaşanan “sözlerin tufanı”dır. Bu tufan hâlini birçok kavramla tanımlamak mümkündür: Enformasyon bombardımanı, kalemin üstünlüğü, iletişim devrimi, enformasyon çağı vb. Şüphesiz bu tufanı, iki kavramın arasındaki ayrımı derinleştirerek sözün hâkimiyetiyle neticelendirmeye çalışan Batı medeniyetidir. Bu medeniyet için verilecek en uygun isimse “söz medeniyeti”dir (s.112).
Taha Abdurrahman’a göre her şeyi kaplayan bu söz tufanı birçok olumsuz netice ortaya koymuştur. Hiç şüphesiz bunların başında, insanın amelle inşa etmiş olduğu ahlâkî fillerine yaptığı zarardır. Keza modern medeniyet, sözü fiile tercih etmiş ve ona fiilin işlevlerini yüklemiştir (s. 112). Yazara göre söz medeniyetinin ürettiği şey insana ahlâkî yapısında üç temel zarar vermiştir: 1) Ahlâkî fiili sınırlı bir fiil kılan daraltma sorunu. 2) Ahlâkî fiili, kesik/sonlandırılmış bir fiil yapan donuklaştırma zararı. 3) Ahlâkî fiili dışlanmış bir fiil kılan eksiltme zararı. Bu üç yapısal zarar, modern insanın benliğini parçalamaya sebep olup onun ahlâkı kuşanmasına engel olmaktadır. Bu başlıkları temel olarak maddeler halinde şöyle açabiliriz:
Söz Medeniyetinin Ahlâkî Sorunları
1) Daraltma Sorunu: Söz, etkisi şiddetlenip alanı genişlediğinden, nüfuz etme hakkı bulunmayan alana sözünü geçirdiğinden, fiilin alanını daraltıp gasp etmiş, böylece ahlâkın alanını daraltıp ufkunu kısıtlamıştır. Bu, “teorik sözde ahlâk olmaz, o hâlde mantıkta da ahlâk olmaz” bahanesiyle ve mantığın, kanıtlamanın zirvesi olduğu bilgisiyle yapılmaktadır (s. 113). Bu biraz daha genişleyerek bilginin içinden ahlâkı çıkarıp soyut bir form meydana getirmiştir. Yine bu durum ahlâkı, mantık ve bilim gibi insanı kuşatan çeperlerden ayırınca, ahlâk için bu varlıktan geriye sadece güçsüz bir şey kalmıştır.
2) Donuklaştırma Sorunu: Söz medeniyeti ahlâka ait alanı işgal etmekle kalmayıp ahlâk alanının sınırlarını tayin etme kudretinde görmüştür kendini. Kudreti kendinde görmesi, ahlâkın kamusal bir düzenleme veya insanların birlikteyken hareketlerini tayin etme hakkının olmadığı iddiasıyladır. Bu iddia ahlâkın sadece insanın bireysel alanını tayin etmeye yarayacağı görüşündedir. Keza söz medeniyetine göre, düzenleme yollarını yasanın sözünden daha iyi kontrol edecek bir söz yoktur. Toplumun yararını ise toplumun sözünden daha güçlü yerine getirebilecek başka bir söz yoktur (s. 113). Bu bakışla yasanın sözü ve toplumun sözünün olduğu yerde ahlâkın sözüne ihtiyaç yoktur. Böyle tanzim edilip kurgulanmış bir yapıda ahlâk olabildiğince donuklaşmış, sadece bireysel ilişkilere müdahil olabilme yetisine indirgenmiş bir forma dönüşmüştür.
3) Azaltma Sorunu: Söz medeniyeti ahlâkın kendisine dair yaptığı ilk iki müdahaleyle kendisini sınırlamamış, ahlâkın faydasını azaltmakta çok ileriye gitmiş ve hatta amacının tersiyle yerini değiştirmiştir. Böylece ahlâkın zihinde zayıflığa ve davranışta rezilliğe sebep olduğunu iddia etmiştir. Hâlbuki durum bunun tam tersidir: Ruhta kuvvetlendirmeye ve amel etmeye çalışmaktır (s. 114).
Taha Abdurrahman, söz medeniyetinin üç temel zararını ortaya koyduktan sonra: “İnsanî hakikatin ancak ahlâkla tanımlandığını dikkate alırsak, bu insana yapılan zulmün son sınırıdır” diyerek durumun vahametini ortaya koyuyor.
Peki, bu hâlden çıkış nasıldır ve araçları nelerdir? Yazara göre bu üç zarardan kurtuluş, diğer başka şeylerden ziyade derin dini tecrübeye yakın olan köklü, bütünleyici bir ahlâkîleşmeyle gerçekleşecek yenilenmedir. Söz medeniyetinin ürettiği, eski insandan yeni insan doğuşu ancak bu ahlâkî dönüşüme benzer bir dönüşümle gerçekleşecektir. Bu dönüşüme talip olan kimse, manevi anlamları kuşanır, hevası o anlamların gereklerine uygun hareket eder ve zamanla hikmet ahlâkını kendiliğinden gerçekleştirir (s. 115). Netice itibariyle yazara göre, söz medeniyetinin ahlâkî sorunlarından kurtulmanın yolu, desteklenmiş dini tecrübeye dayanan ahlâkîleşmenin kendisiyle uyanışa geçeceği ‘fiil medeniyeti’ adını verdiği yeni bir medeniyetin inşasının yolunu açmaktır (s. 115). Bu fiil medeniyetini kurmak için üç temel zarara çözüm yolları öneren yazarın, bu çözümlerini şöyle açıklayabiliriz:
Desteklenmiş Ahlâkîleşmenin Özellikleri ve Ahlâkın Daraltılması Sorunundan Kurtuluş
1) Zorunluluk ilkesi: Desteklenmiş ahlâkîleşme düzeyinde, ahlâk, kişinin yapıp yapmamasının eşit olduğu bir fiil değildir. Ahlâk, kendisini gerçekleştirmenin bir süslenme olduğu tamamlayıcı bir fiil de değildir. Aksine ahlâkî fiil, yasal fiil gibi zorunlu bir fiildir, terk edilmesi doğru değildir çünkü terk edilmesinde birey ve toplumun yok olma riski vardır (s. 116). Nasıl ki yasal fiilin terkinde ceza söz konusuysa, ahlâkî fiilin terki hâlinde de bir ceza söz konusudur. Bu yasal fiilde mevcut şekliyle fiziki bir ceza olmayıp terkedilmesi hâlinde manevi bir uzaklık gerektiren bir cezadır. Burada otorite içtedir.
2) Çoğaltma İlkesi:
(s. 117). Bu ahlâk sahibi kimsenin nazarında fiil, pek çok ahlâk zenginliğine sahip olarak çeşitlenmiş ve genişlemiştir. Bu ilkenin üç temeli vardır: Fiilin gerçekleşme vakti, fiilin manevi etkisi olan hâl ve fiilin benlikle birleşen hâli olan makam.
3) Derecelenme İlkesi: Bu ilke açısından ahlâk, tekdüze ve kemali olmayan bir seviye değildir. Fiil, iç çokluğuyla derecelenir ve farklı katmanlardan oluşur (s. 118). Bu, yazarın da söylediği gibi ihlâsla açıklanabilir. Zira ihlâsın, niyet ve amel açısından farklı dereceleri bulunur ve birbiri içinde çeşitlenerek farklı kemal düzeylerine erişebilir.
4) Genişleme İlkesi: Desteklenmiş ahlâkîleşmede, ahlâk, bir fiilin kendisiyle sınırlı olmayıp bütün fiilleri kuşatan bir yöne sahiptir. Ahlâk, genişleme ilkesi derecesinde, gizli veya açık yapılan her fiilin yerine getirilmesi gereken ahlâkî gerekleri vardır. Bu konumu itibariyle ahlâk her şeye sirayet eder. Kişinin sadece Yaratanıyla olan ilişkisiyle sınırlı kalmayıp O’nun yaratmış olduğu her mahlûkatla ilişkisini de şekillendirir.
Hülasa, yazara göre bu daraltma sorunundan, şu düzelme araçlarından biriyle kurtulmak mümkündür: “Ya ahlâkın mümkün olduğu yerde ahlâkın zorunlu olması, ya ahlâkın bulunmadığı yerde ahlâkın var kılınması, ya ahlâkın iç bünyesinin iyice yerleşmesi yahut da her şeyde nüfuzunun açığa çıkarılması” (s. 120). Bunun gerçekleşmesi hâlinde söz medeniyetinin daraltma sorunu çözülecektir yazara göre.
Desteklenmiş Ahlâkîleşme ve Donuklaşma Sorunundan Kurtuluş Yolları
1) Doğrudan Meşgul Olma İlkesi: Bu ilke üç şartı yerine getirmeyi gerektirir: a) Soyut düşünceden çıkıp doğrudan amele koyulmak. b) Ahlâkîleşen kimse şer’î hükmün sadece dış görünüşüyle sınırlı kalmayıp onun gerisindeki hikmeti arar. c) Ahlâkîleşen kimse, ahlâkî fiilin sadece o anda verdiği hâsılayla yetinmemeli, aksine geleceğini de düşünmelidir. Dolayısıyla kişi, fiile gelecekteki sonucuna göre bir yaklaşım belirlemelidir (s. 121).
2) Güzel Niteliklerle Ahlâkîleşmek: Ahlâkîleşen kimse kendisine fayda verebileceğini düşündüğü her fiile girişmez, bilakis kendisini Allah’a yaklaştıracak niteliklerle ahlâkîleşmeyi ister (s. 122). Bu amaca Yaratanın kendisini vasıflandırdığı yüce kitabındaki isimler (Esmâ-i Hüsnâ) ile ulaşmaya çalışır. Bu, rastgele bir çaba şeklinde olmayıp Hz. Peygamberin (s) ahlâkîleşmesini örnek edinir.
3) Canlı Örnek İlkesi: Ahlâkîleşen kimse, Hz. Peygamberin (s) ahlâkıyla ahlâkîleşmeyi arıyorsa o, bunu siyer ve hadis kitapları okumaya devam ederek yapamaz. Zira kitap okumak, bilgi verse bile, amel üretmez (s. 123). Bu ahlâkîleşen kimse, soyut düşünce yoluyla değil; canlı bir örnek alma yoluyla ahlâkîleşmek talebindedir. Burada okumanın tahfif edilmesi söz konusu olmayıp amelî önceliğin inşası amaçlanmaktadır. Keza ahlâkîleşme esasında, amel düşünceden etkilidir.
Sonuç itibariyle yazara göre, söz medeniyetinde ahlâkî fiili vuran ve onu neredeyse ölü fiil hâline getiren donuklaşma sorunundan kurtulmak üç yolla mümkündür: “İlki hikmet ve gelecekteki sonucu gözeten etkin meşguliyet yollarını kullanmaktır. İkincisi ahlâkî sıfatlar içinde hayata ve hayata döndürmeye en fazla kudret sahibi olan sıfatlarla ahlâkîleşmektir. Sonuncusu da farklı idrak organlarını kapsayacak ve başka bir şeyle ilgilenmeyecek şekilde kendini ahlâkî fiile kaptırmaktır” (s. 124). İşte bunlar ortaya konulduğunda söz medeniyetinin donuklaştırma dayatmasından kurtuluş mümkün olacaktır.
Desteklenmiş Ahlâkîleşmenin Sonuçları ve Azaltma Sorunundan Kurtuluş
1) Mutluluk Hissi: Mutsuzluğun temeli, kişinin fayda ve arzulara düşkünlüğü ölçüsünde yaşadığı yoksunluk ve eksiklik duygusu; mutluluğun temeli, kişinin bu fayda ve arzulardan özgürlüğü ölçüsünde yaşadığı tamlık ve zenginlik duygusudur (s. 125). Desteklenmiş ahlâkîleşme bu noktada, sahibine, yüce amaçlara erişmesine engel olan her şeyden kurtulma ve özgürlük sunar. Böylelikle ahlâkîleşen kimse sadece kendisini yakınlaştıracak şeylere ilgi duyar ve bu onun yüce değerler doğrultusunda itminanına sebep olur. Kişi kendi mutluluğunun yanında diğer kişilere de mutluluğu kazandıracaktır.
2) İnsani Bakış: Ahlâkîleşen kimse, insanın ahlâkîleşmek için yaratıldığını, bu doğrultuda hareket etmesi gerektiğini, ahlâkîleşmeyi terk ettiğinde ise hayvanların derecesine düşeceğini çok iyi bilir (s. 126). Bu seviyede ahlâkîleşen kimse, diğer insanların ufuklarından daha yüksek seviyelere ulaşmayı arzular. Bu ilke çerçevesinde, kişinin insana bakışı genişler.
3) Estetik Zevk: Sanat ve estetikte ahlâkın olmadığı iddia edilir. Bu anlayışa göre ahlâkî değer yönlendirici ve emredici bir değerdir. Lakin desteklenmiş ahlâkîleşme bu iddiayı reddeder. Zira bu ahlâkîleşen kimseye göre güzellik, ahlâkî değerlere dayanır ve hatta ahlâkın kendisi onun gözünde açık estetik değerlerdir (s. 127). Bu seviyede ahlâkîleşen kimse, çevresindeki ufuklarda bu estetiği tatmayı başarır.
Netice itibariyle yazara göre, modern logos medeniyetinin ikinci yönünü teşkil eden söz medeniyeti, sözü fiile tercih etmekle insana zulmetmiş, bu zulüm ahlâkî fiile isabet eden şu üç alanda kendisini göstermiştir: Ahlâkın alanını daraltmak, hâlini donuklaştırmak ve konumunu düşürmek (s. 129). Bu sorunları çözmenin ana aktörü olan desteklenmiş ahlâkîleşme, insanı söz tufanından, kötülük ve zulümlerinden kurtarabilecek güçtedir. Bu ahlâkîleşme ile oluşturulacak fiil medeniyeti insanın esaretine bir son verebilecektir.
Sonuç
Lakin bu tartışmanın zemini, daha öncelikli bir mesele olan söz-fiil ayrımının, sözün galibiyetini kabul etmiş bir anlayışla kurgulandığını gösteriyor. Burada Taha Abdurrahman’ın ısrarla belirttiği gibi asıl olan bu tartışmanın ilk haline geri dönüp yeni bir kurucu hesaplaşmaya girişmektir. Keza bu ayrım, sözü hâkim kılıp; fiilin tüm alanını tanımlama hakkını kendinde görerek modern insana büyük bir zulüm yapmıştır. Bu, alelade ve geçiştirilecek bir durum değildir. İnsanın varoluşunu derinden etkileyebilecek her alana nüfuz edip orayı ifsada sebep olmuştur. Netice bir ayrımla sınırlı kalmamış, birçok derin ayrımı da beraberinde getirmiştir. Modern medeniyet ya da Taha Abdurrahman’ın deyimiyle söz medeniyeti, bu krizden çıkabilecek durumda değildir. Bu medeniyetin kurmuş olduğu modern insan modeli, bir ahlâk projesiyle yenilenmek zorundadır. Yeni insanı kuracak ve insanlığa umut olacak yeni medeniyet, fiil medeniyetidir yazara göre. Son olarak burada yazarın fikirlerini değerli kılan en temel durumlardan biri de, yöneltmiş olduğu yapısal ve bütünlüklü eleştirilerini burada bırakmayıp bir alternatif sunma düzeyine taşıyarak yol göstermeye çalışmasıdır.
Dipnot:
[1] Taha Abdurrahman, Ahlak Sorunsalı; Batı Modernitesinin Ahlakî Eleştirisine Bir Katkı, (Çev. Tahir Uluç), Pınar Yayınları, İstanbul, 2020. (Yazı boyunca parantez içlerinde yer alan sayfa numaraları mezkûr kitaba referansla kullanılacaktır.)
İlgili Yazılar
Meskulen Erkek, Feminen Kadın Bağlamında İnsan ve Aile
Bugün baba otoritesi, anne şefkati, aile, terbiye, ahlâk gibi tüm değer ve kurumları hedef alan topyekûn bir saldırı hatta bir toplum mühendisliği projesi ile karşı karşıyayız. Aile içinde baba otoritesinin sarsılması, anneliğin ve anne şefkatinin sanki bir yükmüş gibi algılanıyor olması, çocukların bencil ve narsist bir psikolojinin içerisine sürüklenmesi, aile ile birlikte toplumu ve insanlığı hedef alan topyekûn bir saldırıdır.
Meşru İle Gayri Meşru Olan Arasında İnsan
İnsan, diğer yaratılmışlardan farklı olarak düşünen, taşınan ve tercih eden bir varlık. Akledip tercih ediyor olması onu sorumluluk sahibi kılıyor. Nihayetinde tercihlerinin sorumluluğunu üstlenen ve hesabını vermeyi de göze alan bir varlık; insan…
Vahiy Kılavuzluğunda Manipülasyona Dair
Manipülatörler, kişinin zihnini ikna edemezlerse davranışlarını, davranışlarını kontrol edemezlerse çevresini manipüle etmeye çalışırlar. Pes etmez manipülatörler çünkü kendilerini manipülasyonlara karşı korudukları gibi hakikate karşı da kör ve sağır kesilmişlerdir.
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi.” (Âl-i ʿİmran 72)
“Mutlakçı Dil ” Etrafında Birkaç Söz
Mutlakçı dil ile ilgili tanımlamaların, modernlik içinden yapıldığının altını çizmek gerekir. Gelenek ve modernlik arasında yapılagelen ayrımların Türk düşünce tarihi açısından özel yerinin olduğu açıktır. Tanzimat ile birlikte yüzünü Batı’ya çeviren Osmanlı, Batı ile karşılaşmasında bir ‘medeniyet krizi’ yaşar. Söz konusu kriz çok yönlüdür. Örneğin Batılılaştığını sanan aydının bilinçli ya da bilinçsiz geleneğin diliyle konuşması, bu krizin yıllarca sürecek işaretlerini barındırır. Esasen bunda farkında olunsun ya da olunmasın, geleneğin, hayatın en küçük parçasına dek sirayetinin etkisi vardır. Çünkü zihniyetler, değişimlere karşı dirençli yapılardır ve zihniyet değişimleri de bu nedenle tarihte yavaşlığın tarihi olarak adlandırılırlar.
Terazinin Adaleti
Nerededir bu aranıp da bulunamayan adalet. Saklanmış mıdır yoksa mahkûm mu edilmiştir? Yoksa idealize edildiği için realiteye ilişememiş midir?
Toplumların adalet istemi niye özlem olarak kalmış, bir türlü vuslat gerçekleşmemiştir?
Hammurabi yasaları, insan hakları beyannameleri, mecelleler yetersiz mi gelmiştir adalet özlemi için?
Neden insanlık tarih boyunca haksızlık üretmiş; sonra da onun altında ezilmiş de ezilmiştir?
Neden insan insanın kurdu olmuş, birbirini parçalayıp parçalayıp kenara atmıştır?