Te’vil kelimesi; tefsir etmek, yorumlamak, uzak ve gizli mânâlarını açığa çıkarmak, rüyayı tabir etmek;, sözü iyice inceleyip varacağı mânâya vardırmak, bir şeyi, amaçlanan son noktaya ulaştırmak[1] gibi anlamları içermektedir. Rağıb el-İsfahânî te’vilin, “asla dönüş” anlamına gelen “evl” kökünden türediğini belirtmekte ve te’vili, “bir şeyi ilmen veya fiilen kendisinden kastedilen mânâya çevirmek” olarak tanımlamaktadır.[2] İsfahânî evl’den türeyen evvel’e de açıklık getirmektedir: Temel evveldir, sonra bina gelir. Allah evveldir, hiçbir varlık Allah’a sebkat etmez. “Ben Müslimlerin/mü’minlerin ilkiyim.”[3] sözü şu anlama gelir: İslam ve iman konusunda ben, kendisine uyulacak kişiyim. “Onu küfredenlerin ilki siz olmayın.”[4] sözü de, kâfirlikte kendisine uyulan kişi siz olmayın, anlamında bir uyarıdır.[5]
Te’vîl kelimesi Kur’an’da -sekizi Yusuf suresinde olmak üzere- on beş ayette, 17 kere kullanılmıştır.[6] Kelimenin kök anlamına en yakın olarak, Kehf suresindeki Musa ile “ilim verilen kul” kıssasında kullanıldığı görülmektedir. Musa (as), kendisine Allah tarafından rahmet ve ilim verilen bir kulla, belirli bir ‘yolculuğa’ çıkmıştı. Rahmet ve ilim verilen kul, ‘yolculuğun’ ilk durağı olarak, bindikleri gemiyi delmiş, ikinci olarak, bir çocuğu öldürmüş, üçüncü olarak da, aç ve susuz oldukları halde kendilerine yiyecek vermeyen bir beldede, yıkılmak üzere olan bir duvarı tamir etmişler, rahmet ve ilim verilen kul buna karşı hiçbir ücret de talep etmemiştir.[7] Bu olay Musa (as) için bardağı taşıran damla olmuştu. Bir beşer olarak, bu üç olayın arka planına nüfuz edemediği için, her üç olayda da rehberine itiraz etmiş, soru sormuştu. Rehber ise, kendisiyle beraber bulunmaya tahammül edemeyeceği uyarısını daha baştan yaptığını hatırlatmıştı. Şimdi artık yolun sonuna gelmişlerdi fakat ayrılmadan önce yoldaşına bu üç olayın arka planını (te’vîlini) kâmilen açıklaması gerekiyordu.[8] Kapanış mahiyetindeki son cümlesi oldukça anlam yüklüydü: “İşte hakkında sabredemediğin şeylerin te’vîli budur.” [9]
Musa (as) ile ilim verilen kul kıssası bize şunu öğretmektedir: Hayatta tesadüfe yer yoktur. Her fiilin bir faili vardır. Her şey bir sebebe dayanmakta, bir hikmete râm olmaktadır. Kim ki gayb âlemine ait olan, olayların/eşyanın hikmetini keşfedemez / keşfetmek istemezse, Müslimlerin değil, münkirlerin ilki olmaya namzettir.
Kâfirûn Suresi Örneğinde İslam’ın Nebevî Te’vîli
Kâfirûn suresi, Resulullah Muhammed (sav)’in Kur’an tebliğinin Mekke’de sosyal ve siyasi nüfuzu elinde bulunduran Kureyş kabilesinde çok keskin bir ret tavrı oluşturduğunu yeterince göstermektedir.
Sure özet olarak Resulullah’a, Mekke kâfirlerine, onların taptıklarına ne geçmişte, ne şimdi ne de gelecekte asla tapmayacağını, dinleri ile dininin kesin olarak ayrı olduğunu bildirmesini emretmekteydi. Kâfirlerin de Resulullah’ın taptığı Allah’a tapma gibi bir niyetleri görülmediği için, durumu özetleyen bir deklarasyon cümlesiyle sure sona eriyordu: “Sizin dininiz size, benim dinim banadır!”
Altı ayetten oluşan surenin bu son ayeti, hem surenin te’vîli hem Mekke’de İslam tebliğinin vaziyeti, hem de İslam’ın bütün küfür düzenleriyle ilişkisini doğru bir düzleme oturtma bakımından son derece büyük bir içeriğe sahiptir. Aslında bu küçük cümlecik insanlığın şahit olduğu ve olacağı en büyük ayrışma bildirisidir, bir ültimatomdur. “Sizin dininiz size, benim dinim bana!” ayetinin mesajını tam olarak çözdüğümüzde, nebevî te’vîli anlamış, Kur’an’ın da bâtıl te’vîllere alet edilip edilmediğini kavramış olacağız.
“Ey Kâfirler!” Diyebilmek
Mekke müşriklerinin Resulullah’a (sav) birtakım uzlaşma teklifleriyle geldikleri mâlûmdur. Bu tekliflerden birinde, birlikte bir sene Allah’a, bir sene de putlara tapmayı önermişlerdi, böylece bir ‘orta yol’ üzerinde buluşmuş olacaklar, herkes bu uzlaşıdan nasibini alacaktı.[10] Mekke liderlerinin uzlaşma teklifine İslam’ın cevabı Kâfirûn suresi ile verilmiştir. Resulullah’ın Mescid-i Haram’a gelerek, Kâfirûn suresini orada bulunan reislerin yüzlerine karşı okuduğu bildirilmektedir.[11]
Kâfirûn suresi “De ki, ey kâfirler!” hitabıyla başlamaktadır. Lafzî olarak ayetin Kur’an’da ikinci bir örneği yoktur. Bu, surenin bağlamı, nebevî tebliğin seyri, Mekkelilerin İslam dâvasına olan düşmanlıkları vb. durumlarla tam uyumlu ve son derece ağır bir hitaptır. Muhammed (as) İslamî mücadelede çok büyük neticeler almışsa, öncelikle bu ‘ağır’ hitaplar sayesindedir. Fahreddin Râzî diyor ki, dünyada kâfir kelimesinden daha kötü, daha değersiz[leştirici] ve daha adi bir kelime yoktur.[12] “De ki ey kâfirler!” seslenişiyle söze başlanması, verilen mücadelenin ciddiyetiyle mütenasipti. Zira tevhid akidesi pazarlıklara konu yapılamazdı, İslam’ın şirke tavizsizliği sulandırılamazdı, Allah adı yanında çerden-çöpten imal edilmiş putlara asla yer verilemezdi. Herkes ne dediğini bilmeliydi. Hemen her Müslüman bilir ki, risaletin Mekke döneminde ne ahkâm konusu ne devlet işleri ne savaş-barış meseleleri gündem edilmiştir. Gündemin tek başlığı vardı: Dost-düşman, Müslüman veya kâfir herkesin tevhidi ve onun tam karşı kutbunda konumlanan şirki iyice anlaması gerekmekteydi. Tevhidle şirk hiçbir şekilde telif edilemez, uzlaştırılamaz, ittifak kuramazdı. Bir sene Allah’a, bir sene de müşriklerin ilahlarına tapma teklifi hak ettiği cevabı ancak, “De ki ey kâfirler!” diye başlayan bir bildiriyle alabilirdi.
Bugün yeryüzünde ‘İslamî hareket’ iddiasıyla faaliyet gösteren sayısızca grup olmasına rağmen, İslam dâvası alanında bir yaprak bile kımıldamıyorsa bu, “De ki ey kâfirler!” diye başlayan ‘ağır’ sözün yükü altına girebilecek donanımlı insanların eksikliğinden olmalıdır.
Zemahşerî ve bazı müfessirlere göre “Ey kâfirler!” hitabıyla Mekke kâfirlerinin tamamı değil, içlerinden, kalplerinin imana karşı mühürlü olduğunu Allah’ın bildiği bazıları kastedilmiş olmalıdır. Zira surede kâfirlerin, gelecekte de Allah’a tapmayacakları bildirilmektedir. Oysa Bedir’de ve başka zamanlarda ölmüş olanların dışında Mekke’nin fethiyle beraber kâfirlerden iman etmeyen kalmamıştır. Bu yaklaşım isabetli olmakla birlikte burada, gelecekte hangi kâfirin iman edip hangisinin etmeyeceğinden ziyade, kıyamete kadar geçerli olmak üzere, küfre ve kâfirlere karşı İslam’ın kesin tutumunun bahis konusu edildiği bilinmelidir.
Allah Teâlâ elçisi Muhammed (as)’ın kâfirlerin putlarına tapmak şöyle dursun, en küçük bir sempati bile duymayacağını, dinlerine hiçbir şekilde meyletmeyeceğini bildiği halde neden Resulüne, kâfirlerle din ayrılığını bu kadar keskin bir mesajla bildirmiştir? Çünkü Kâfirûn suresinin muhatabı kâfirlerdi. Elçi’nin küfre değer vermeyeceği kesindi fakat bunu acaba kâfirler de biliyorlar mıydı? Kâfirlerin Resulullah adına bir umuda kapılmalarının önüne de geçilmesi gerekiyordu.
“Sizin Dininiz Size…” Ayetinin Nebevî Te’vili
Kâfirûn suresinde Resulullah’ın (sav) kâfirlerin taptıklarına ne bugün ne de gelecekte asla tapmayacağı bildirimi yapıldıktan sonra, sonuç olarak kâfirlerle mü’minlerin ilişkisi hususunda söylenecek son söz belirlenmiştir: “Sizin dininiz size, benim dinim banadır!” Bu son ayet önceki beş ayetin de tefsiri sadedindedir. Aslında Kâfirun suresinin te’vili de kendi içindedir. Fakat sure asıl te’vîline, Resulullah’ın söz, tavır, davranış ve muameleleriyle kavuşmuştur. Kâfirûn suresi Resulullah’a nasıl bir görev yüklüyordu? İbni Kesîr diyor ki; âbidin, kendisine ibadet edecek bir mabudu ve ona göre yaşayacağı bir ibadet tarzı olur. Resulullah ve ashabı, din olarak belirlediği hususlar vasıtasıyla Allah’a tapıyorlardı. İslam sözü olan “La ilahe illallah, Muhammedun Resulullah.” Allah’tan başka ilah olmadığı, Resulün getirdiğinden başka Allah’a iletecek bir yol bulunmadığı gerçeğini ihtiva ediyordu. Müşrikler ise Allah’tan başka şeylere tapıyorlardı. İşte bu sebeple Resulullah onlara, “Sizin dininiz size, benim dinim banadır” dedi. (Tıpkı Yunus, 41; Kasas, 55 ayetlerindeki gibi).[13]
Siyer rivayetlerinde Mekke müşriklerinin Resulullah’ı durdurması için dört defa amcası Ebu Talip’le görüştükleri, bizzat kendisiyle de defalarca görüşerek, -bazen havuç bazen sopa politikasıyla- onu İslam dâvasından vazgeçirmeye, en azından direncini kırmaya çalıştıkları anlatılmaktadır. Allah’ın elçisine bu tekliflerin yapıldığını Kur’an da teyid etmektedir. Vahyin inzali bismillah der demez Resulullah’ın kâfirlere itaat etmekten sakındırıldığını[14] görmekteyiz. İkinci sure olan Kalem suresinin 9. ayeti kâfirlerin ‘havuç’ politikasına işaret etmekte, Resulullah’ı (tavır ve tutum olarak) yumuşatmayı hedeflediklerine dikkat çekilmektedir. Kalem suresinin 10-14. ayetleri ise Kâfirûn suresiyle aynı tonda bir sertlikle müşrikleri yerden yere vurmakta ve Resulullah’a, bunlara asla itaat etmemesi yönünde çok kesin bir tebligatta bulunmaktadır. Müzzemmil, Müddessir ve diğer surelerde de aynı tondaki uyarılar fazlasıyla bulunmaktadır.
Şu hâlde Resulullah’ın yol haritası belirlenmişti, hiçbir şey gizli ve kapalı değildi, her şey açık ve netti: Allah’ın ayetlerini müşrik topluma bütün yalınlığıyla ve başlarını çatlatırcasına duyuracak,[15] onlardan asla korkmayacaktı. Sabır en büyük silahıydı. Resulullah’ın mesajı ne kadar sert idiyse de, yöntemi kavli leyyin, hikmet ve güzel öğüt olacaktı. Hem o biliyordu ki bugün “Ey kâfirler!” diye seslendiği toplumdan bazıları bir gün onun mü’min kardeşleri olacaktı. Fakat Resulullah, mesajı hiçbir şekilde yumuşatamaz, değiştiremez, erteleyemezdi. Bu konuda yetki bütünüyle Allah’a aitti.
Mekke’nin reisleri Ebu Talib’e gelip gidiyorlardı. Ebu Talib yeğenini yanına çağırmış ve müşriklerin taleplerini iletmişti. İstenilen şey belliydi: Toplumu daha fazla germemesi, ilahlara dil uzatmaması, dinlerini kötülememesi, atalarını saygıyla anması gerekiyordu!
Kısacası kurulu düzeni rahatsız edecek söz ve eylemlerden kaçınması isteniyordu. Resulullah (sav) ise, amcası kanalıyla gelen bu tehdit içerikli talebi tek bir cümleyle savuşturmuştu. Amcasına demişti ki, güneşi sağ yanıma, ayı sol yanıma koysalar yine de bu dâvadan vazgeçmem söz konusu olamaz![16]
İşte Resulullah’ın Kâfirûn suresini te’vîli böyleydi. Kâfirûn suresini, varması gereken yere vardırmıştı. Müslimlerin ilki olduğunu ortaya koymuş, kavmini de kâfirlerin ilkleri olmaktan bütün gücüyle sakındırmaya çalışmıştı.
Kâfirûn suresi mü’minlerle kâfirlerin yollarını tam olarak ayırmıştır. Resulullah kavmine, “Benim yolum ve sizin yolunuz hiçbir zaman birleşmez.” mesajını verdi. Bu bir teberri (beraet) akide-din bağı anlamında ilişki kesme ilanıydı.[17] Resulullah’ın kavmiyle şirk üzere uzlaşma ihtimali sıfırlanmıştı. Kavmine demişti ki, “Ben buradayım, siz oradasınız… Aramızda ne geçit var ne köprü var ne de yol… Aramız tam ve bütün olarak ayrı. En ince noktalarına kadar farklı.”[18] Herhangi bir şekilde yolun ortalarında buluşulma imkânı bulunmayan, tam bir ayrılık ilanıydı bu. İhtilaf inançların özünde, düşüncelerin esasında, nizamın hakikatinde ve yolun mahiyetindeydi. Çünkü tevhid ayrı bir yoldu, şirk ayrı bir yoldu.[19] Seyyid Kutub diyor ki; “Bugün İslam dâvasına bağlanan ve daveti yürütenler böylesine kesinliğe, böylesine ayrılığa ve böylesine farklılığa ne kadar da muhtaçtırlar… Bu kesin ayrılık olmadan karışıklık devam edecek, tavizler sürecek, yamalar yamanmaya çalışılacak ve karanlıklar kalkmayacaktır.”[20]
“Sizin Dininiz Size…” Ayetinin Yanlış Te’vîli
Bazı müfessirler “lekum dînikum…” ayetinin kâfirlere din özgürlüğü tanıdığı anlamını çıkartmışlar, bazıları da suredeki hitabın sertliğini giderme gayretine düşmüşlerdir. Bu müfessirlerden birisi Fahrettin er-Razî’dir. Razî “De ki ey kâfirler!” hitabının çok sert olduğunu ifade ediyor ve diyor ki; Peygamber bütün işleri hususunda rıfk ve yumuşaklıkla muameleyle emrolunmuştu. “De ki ey kâfirler!” diye hitap edince müşrikler “Bu kabalık sana nasıl uygun düşer?” dediler. Peygamber de (sorumluluğu Allah’a atfederek), “Ben böyle söylemekle emrolundum. Bunu kendiliğimden söylemiş değilim.” diye cevapladı.[21] Razî şaşırtıcı yorumlarına devam ediyor: Kâfirler Resulullah’a bir sene sen bizim ilahlarımıza, bir sene biz senin ilahına tapalım teklifini yapınca Resulullah susmuş ve “Eğer ben bunlara şifahen reddiyede bulunursam gücenirler ve kalplerinde İslam’a karşı bir nefret meydana gelir.” düşüncesine kapılmıştır.[22] “De ki ey kâfirler!” diye başlayan bir sureyi tefsir ederken, Resulullah’ın kâfirleri gücendirmeme hesabı yaptığını ileri sürmenin bir izahı yoktur. Razî’nin yaklaşımından, Resulullah’ın surenin üslubundan rahatsızlık duyduğu anlamı çıkmaktadır ki Allah da Resulü de bundan beridir.
Muhammed İzzet Derveze ise Razî’nin aksine, Kâfirûn suresinin üslubunu ‘yumuşak’ bulmaktadır. Derveze, hitabın şeklinden, üslubundan ve rivayetlerden, Resulullah’a müracaat eden bu kimselerin anlaşmaya varmak için karşılıklı görüşmeye, tartışmaya ve arayı bulmaya meyleden, bu işte asla zora, şiddete taraftar olmayan, ölçülü, iyi tavırlı kimseler oldukları çıkarımını yapmaktadır.[23] Derveze’ye göre Kâfirûn suresi din özgürlüğü ilkesini getirmektedir: “Her iki tarafın dinleri kendilerine aittir. Sure, sair Mekkî ve Medenî surelerde Kur’an’ın açıklamayı sürdürdüğü din özgürlüğü ilkesini ele almıştır.”[24] Derveze’ye bakılırsa Kâfirûn suresi müşriklerin işkence ettikleri mü’minleri korumayı hedeflemiş olmalıdır! Zira ayetler müşrikleri insaf etmeye çağırmıştır. (Müşrikler) dinlerinde sabit kalmayı istiyorlardı ve bunu kendi hakları kabul ediyorlardı, (öyleyse) onlar da Müslümanlara bu hakkı tanımalı ve hürmet göstermeliydiler.[25] Derveze, Kâfirûn suresinin ‘din özgürlüğü’nü getirdiğine tam kanaat ettiği için, çok sayıda ayete müracaat ederek, uzun uzadıya açıklamalar yapmaktadır.[26]
‘Kur’an’daki İslam’ kitabının yazarı Yaşar Nuri Öztürk “Lekum dînukum…” ayetine, “Dininiz sizin olsun, benim dinim var.” anlamını vermekte, başka da bir açıklama yapmamaktadır. Bu meallendirme ile sanki Resulullah’ın müşrikler tarafından nezaketli bir şekilde kendi dinlerine davet edildiği, onun da aynı nezaketle, kendinin de bir dini olduğunu belirterek, daveti kibarca reddettiği anlamı çıkmaktadır. Kâfirûn suresinin tevhid mesajının yerinde yeller esmektedir.
İlahiyat camiasının kıdemli isimlerinden Mehmet Sait Aydın, “Sizin dininiz size, benim dinim bana.” ilkesini asırlar boyunca sadece gayri Müslimlere uygulayıp Müslümanlara uygulamamış olmamızdan yakınmaktadır. Aydın’ın kastı şudur: “Sizin dininiz size…” ilkesi gereği asırlar boyunca gayri Müslimlere inanç özgürlüğü tanıdık ama aynı özgürlüğü Müslümanlara tanımadık! Bununla da Aydın, Müslümanken dininden dönüp mürted olan bir kişiye [Kur’an’da yer almayan] ölüm cezası takdir edilmesini kastetmektedir.[27] Bu yakınmasından M. Sait Aydın’ın “Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” ayetinin kâfirlere inanç özgürlüğü getirdiği kanaatinde olduğu anlaşılmaktadır.
Din/İslam, laiklik, çoğulculuk vb. içerikli yazılarda Kâfirûn suresinin çoğulculuğun Kur’an’daki dayanaklarından biri ve dine inanmayı bir vicdan meselesine indirgeyen laikliğe giden yolda önemli bir ilke olarak yorumlanması[28] sıradan bir iştir.
Değerlendirme
Kâfirûn suresi Resulullah Muhammed (sav) ile Mekke kâfirleri arasında en sert rüzgârların estiği, her geçen gün safların daha belirgin hale geldiği bir dönemde, bu ayrışmayı daha da belirginleştiren, tevhidle şirk arasında hiçbir ortak paydanın bulunmadığını tebarüz ettiren bir ilahi bildiri olarak inzal edilmiş, Resulullah bu bildiriyi şirkin elebaşlarının yüzlerine karşı okumuştur. Resulullah’ın (sav) tebliği, kâfirlere karşı duruşu, onların bütün uzlaşma tekliflerini elinin tersiyle itmesi, Kâfirûn suresinin efradını cami ağyarını mâni bir te’vîliydi. Kâfirûn suresi Resulullah’ın nebevî hareketinde çok etkin bir fiiliyata dönüşmüş, söz menziline varmış, Allah’ın muradı gerçekleşmiştir. O günlerde ‘ebter’ görülen, bir nevi çocukluk hevesine yorulan İslam dâvası bu kararlı, ilkeli duruşu sayesinde, gerçek bedeller ödendikten sonra Yesrib’i yurt edinmiş ve orada büyüyen gücüyle, 630 yılında gelip Mekke’yi de İslam yurdu olarak teslim almıştır. Kâfirûn suresi Nebî (sav) tarafından te’vîl edilince sonucun buraya varması kaçınılmazdı.
Kâfirleri Müslümanların, küfrü İslam’ın tam karşı kutbuna yerleştiren bir sureden, kâfirlerin küfrüne rıza gösterme anlamını çıkarmak ise surenin yanlış te’vili, tam bir tahrif örneğidir. Bu te’vîl akla meşhur Garanik hadisesini getirmektedir. Resulullah’ın (sav) Necm suresinin “Gördün mü o Lat ve Uzza’yı? Üçüncüsü olan, öteki Menat’ı?” (Necm, 19-20) ayetlerini okurken ağzından yanlışlıkla “tilke’l ğarânîku’l-ulâ ve inne şefâ’atehum le-turtecâ/turtedâ”[29] sözlerinin çıktığı, surenin sonunda müşriklerin de Resulullah’la secdeye kapandıkları[30] hikâyesi ne kadar doğruysa, Kâfirûn suresinin kâfirlere din özgürlüğü sunduğu iddiası da o kadar doğrudur!
Kâfirûn suresi, kâfirlerden teberri ve itizal etmeyi buyuran Kur’an’da tek örnek değildir. Bu sure Mümtehine suresi, 4. ayetinin, ilk ayetleri başta olmak üzere Tevbe suresinin tamamının, Zümer suresinin, kısacası bütün Kur’an’ın damıtılmış, yoğunlaştırılmış bir özetidir. Kâfirleri adeta ‘ağır bombardımana’ tutmuş bir tevhid bildirisidir. Kâfirûn suresinin indiği dönemde ‘inanç özgürlüğü’(!) denilen şeye kâfirlerin değil, olsa olsa mü’minlerin ihtiyacı vardı. Bir mahkûmun cezaevi gardiyanına özgürlük hakkı tanıması düşünülemez. Kaldı ki ‘inanç özgürlüğü’ gibi terimler Kur’an’a yabancı söylemlerdir. İnancı özgür kılan, karşıtlar değil, bizzat inancın sahibidir. İnanç sahibi inanır ve inancının gereğini yapar, onu engellemek veya serbestlik tanımak karşıtların sorunudur. İnançlı kişi inancının bedelini ödemeyi göze alamayıp karşıtlarından inanç özgürlüğü dileniyorsa, zaten inancını satışa çıkartmış demektir. Bu pazarda herhangi bir nebînin dolaştığı görülmüş, duyulmuş değildir.
Alman müsteşrik Rudi Paret, Kâfirûn suresini bazı müfessir ve fikir adamlarından daha doğru anlamış görünmektedir. Paret, “lekum dînikum veliye dîn” ifadesi “insana adeta bir savaş çağrısı gibi geliyor.” demektedir.[31] Alman bilim adamı te’vili doğru yapmış, ayeti siyasi-dinî müktesebatına alet etmemiştir. Kur’an’ın tarihteki o muhteşem rolünü bir daha sergileyebilmesi için öncelikle bütün tahriflerden arındırılmış doğru okumasını yapmamız gerekmektedir.
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
Ortaya çıkan öngörülemeyen(!) gerçekler karşısında edindikleri merkeziliği her duruma göre sürdürme arzusu taşıyanların, öngörülere ve senaryolara bağlı olarak uygulamaya koydukları dünya sistemini meşrûlaştırma çabası yeni bir durum değil. Gerçeklik tanımlarını, kaos üzerinden yeniden inşâ eden ideolojiler, iç içe geçmişliklerini farklı isimlerle aynı dünya görüşünün yörüngesinde sürüklerken, aksini iddia etseler de bu çabanın farklı bir boyutu var. Peki, farklı olan ne?
İktidar biçimleri tarih boyunca tesis etmeye çalıştıkları otoritelerini uzamsal boyutta da gösterme kaygısı taşımışlardır. Mekâna müdahale bu uzamsal kaygının bir tür tezahürüdür. Keza mekân ideolojiden azade bir yapı olmayıp tam tersine ideolojinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Diğer bir değişle biçimler dünyası, bilinç dünyasının bir aktarım alanıdır. Tarih sahnesinde boy göstermiş devletler, imparatorluklar veya medeniyetler mekâna büyük oranda bu şekilde yaklaşmıştır.
Her insanda kalp tek bir tanedir. Tek olan kalbin selametinin ne kadar önemli olduğunu söylemeye bilmem ki gerek var mı? Bedenin bir organı olan kalp bozulduğunda biyolojik sistemimizin ritmi; aklın ve hissiyatın bir organı bozulduğundaysa zihnin, ahlakın ve maneviyatın tüm ritmi bozulur.
Nerededir bu aranıp da bulunamayan adalet. Saklanmış mıdır yoksa mahkûm mu edilmiştir? Yoksa idealize edildiği için realiteye ilişememiş midir?
Toplumların adalet istemi niye özlem olarak kalmış, bir türlü vuslat gerçekleşmemiştir?
Hammurabi yasaları, insan hakları beyannameleri, mecelleler yetersiz mi gelmiştir adalet özlemi için?
Neden insanlık tarih boyunca haksızlık üretmiş; sonra da onun altında ezilmiş de ezilmiştir?
Neden insan insanın kurdu olmuş, birbirini parçalayıp parçalayıp kenara atmıştır?
Kâfirûn Suresi Örneğinde İslam’ın Nebevî Te’vili ve Sonrası
Te’vil kelimesi; tefsir etmek, yorumlamak, uzak ve gizli mânâlarını açığa çıkarmak, rüyayı tabir etmek;, sözü iyice inceleyip varacağı mânâya vardırmak, bir şeyi, amaçlanan son noktaya ulaştırmak[1] gibi anlamları içermektedir. Rağıb el-İsfahânî te’vilin, “asla dönüş” anlamına gelen “evl” kökünden türediğini belirtmekte ve te’vili, “bir şeyi ilmen veya fiilen kendisinden kastedilen mânâya çevirmek” olarak tanımlamaktadır.[2] İsfahânî evl’den türeyen evvel’e de açıklık getirmektedir: Temel evveldir, sonra bina gelir. Allah evveldir, hiçbir varlık Allah’a sebkat etmez. “Ben Müslimlerin/mü’minlerin ilkiyim.”[3] sözü şu anlama gelir: İslam ve iman konusunda ben, kendisine uyulacak kişiyim. “Onu küfredenlerin ilki siz olmayın.”[4] sözü de, kâfirlikte kendisine uyulan kişi siz olmayın, anlamında bir uyarıdır.[5]
Te’vîl kelimesi Kur’an’da -sekizi Yusuf suresinde olmak üzere- on beş ayette, 17 kere kullanılmıştır.[6] Kelimenin kök anlamına en yakın olarak, Kehf suresindeki Musa ile “ilim verilen kul” kıssasında kullanıldığı görülmektedir. Musa (as), kendisine Allah tarafından rahmet ve ilim verilen bir kulla, belirli bir ‘yolculuğa’ çıkmıştı. Rahmet ve ilim verilen kul, ‘yolculuğun’ ilk durağı olarak, bindikleri gemiyi delmiş, ikinci olarak, bir çocuğu öldürmüş, üçüncü olarak da, aç ve susuz oldukları halde kendilerine yiyecek vermeyen bir beldede, yıkılmak üzere olan bir duvarı tamir etmişler, rahmet ve ilim verilen kul buna karşı hiçbir ücret de talep etmemiştir.[7] Bu olay Musa (as) için bardağı taşıran damla olmuştu. Bir beşer olarak, bu üç olayın arka planına nüfuz edemediği için, her üç olayda da rehberine itiraz etmiş, soru sormuştu. Rehber ise, kendisiyle beraber bulunmaya tahammül edemeyeceği uyarısını daha baştan yaptığını hatırlatmıştı. Şimdi artık yolun sonuna gelmişlerdi fakat ayrılmadan önce yoldaşına bu üç olayın arka planını (te’vîlini) kâmilen açıklaması gerekiyordu.[8] Kapanış mahiyetindeki son cümlesi oldukça anlam yüklüydü: “İşte hakkında sabredemediğin şeylerin te’vîli budur.” [9]
Musa (as) ile ilim verilen kul kıssası bize şunu öğretmektedir: Hayatta tesadüfe yer yoktur. Her fiilin bir faili vardır. Her şey bir sebebe dayanmakta, bir hikmete râm olmaktadır. Kim ki gayb âlemine ait olan, olayların/eşyanın hikmetini keşfedemez / keşfetmek istemezse, Müslimlerin değil, münkirlerin ilki olmaya namzettir.
Kâfirûn Suresi Örneğinde İslam’ın Nebevî Te’vîli
Sure özet olarak Resulullah’a, Mekke kâfirlerine, onların taptıklarına ne geçmişte, ne şimdi ne de gelecekte asla tapmayacağını, dinleri ile dininin kesin olarak ayrı olduğunu bildirmesini emretmekteydi. Kâfirlerin de Resulullah’ın taptığı Allah’a tapma gibi bir niyetleri görülmediği için, durumu özetleyen bir deklarasyon cümlesiyle sure sona eriyordu: “Sizin dininiz size, benim dinim banadır!”
Altı ayetten oluşan surenin bu son ayeti, hem surenin te’vîli hem Mekke’de İslam tebliğinin vaziyeti, hem de İslam’ın bütün küfür düzenleriyle ilişkisini doğru bir düzleme oturtma bakımından son derece büyük bir içeriğe sahiptir. Aslında bu küçük cümlecik insanlığın şahit olduğu ve olacağı en büyük ayrışma bildirisidir, bir ültimatomdur. “Sizin dininiz size, benim dinim bana!” ayetinin mesajını tam olarak çözdüğümüzde, nebevî te’vîli anlamış, Kur’an’ın da bâtıl te’vîllere alet edilip edilmediğini kavramış olacağız.
“Ey Kâfirler!” Diyebilmek
Mekke müşriklerinin Resulullah’a (sav) birtakım uzlaşma teklifleriyle geldikleri mâlûmdur. Bu tekliflerden birinde, birlikte bir sene Allah’a, bir sene de putlara tapmayı önermişlerdi, böylece bir ‘orta yol’ üzerinde buluşmuş olacaklar, herkes bu uzlaşıdan nasibini alacaktı.[10] Mekke liderlerinin uzlaşma teklifine İslam’ın cevabı Kâfirûn suresi ile verilmiştir. Resulullah’ın Mescid-i Haram’a gelerek, Kâfirûn suresini orada bulunan reislerin yüzlerine karşı okuduğu bildirilmektedir.[11]
Kâfirûn suresi “De ki, ey kâfirler!” hitabıyla başlamaktadır. Lafzî olarak ayetin Kur’an’da ikinci bir örneği yoktur. Bu, surenin bağlamı, nebevî tebliğin seyri, Mekkelilerin İslam dâvasına olan düşmanlıkları vb. durumlarla tam uyumlu ve son derece ağır bir hitaptır. Muhammed (as) İslamî mücadelede çok büyük neticeler almışsa, öncelikle bu ‘ağır’ hitaplar sayesindedir. Fahreddin Râzî diyor ki, dünyada kâfir kelimesinden daha kötü, daha değersiz[leştirici] ve daha adi bir kelime yoktur.[12] “De ki ey kâfirler!” seslenişiyle söze başlanması, verilen mücadelenin ciddiyetiyle mütenasipti. Zira tevhid akidesi pazarlıklara konu yapılamazdı, İslam’ın şirke tavizsizliği sulandırılamazdı, Allah adı yanında çerden-çöpten imal edilmiş putlara asla yer verilemezdi. Herkes ne dediğini bilmeliydi. Hemen her Müslüman bilir ki, risaletin Mekke döneminde ne ahkâm konusu ne devlet işleri ne savaş-barış meseleleri gündem edilmiştir. Gündemin tek başlığı vardı: Dost-düşman, Müslüman veya kâfir herkesin tevhidi ve onun tam karşı kutbunda konumlanan şirki iyice anlaması gerekmekteydi. Tevhidle şirk hiçbir şekilde telif edilemez, uzlaştırılamaz, ittifak kuramazdı. Bir sene Allah’a, bir sene de müşriklerin ilahlarına tapma teklifi hak ettiği cevabı ancak, “De ki ey kâfirler!” diye başlayan bir bildiriyle alabilirdi.
Bugün yeryüzünde ‘İslamî hareket’ iddiasıyla faaliyet gösteren sayısızca grup olmasına rağmen, İslam dâvası alanında bir yaprak bile kımıldamıyorsa bu, “De ki ey kâfirler!” diye başlayan ‘ağır’ sözün yükü altına girebilecek donanımlı insanların eksikliğinden olmalıdır.
Zemahşerî ve bazı müfessirlere göre “Ey kâfirler!” hitabıyla Mekke kâfirlerinin tamamı değil, içlerinden, kalplerinin imana karşı mühürlü olduğunu Allah’ın bildiği bazıları kastedilmiş olmalıdır. Zira surede kâfirlerin, gelecekte de Allah’a tapmayacakları bildirilmektedir. Oysa Bedir’de ve başka zamanlarda ölmüş olanların dışında Mekke’nin fethiyle beraber kâfirlerden iman etmeyen kalmamıştır. Bu yaklaşım isabetli olmakla birlikte burada, gelecekte hangi kâfirin iman edip hangisinin etmeyeceğinden ziyade, kıyamete kadar geçerli olmak üzere, küfre ve kâfirlere karşı İslam’ın kesin tutumunun bahis konusu edildiği bilinmelidir.
Allah Teâlâ elçisi Muhammed (as)’ın kâfirlerin putlarına tapmak şöyle dursun, en küçük bir sempati bile duymayacağını, dinlerine hiçbir şekilde meyletmeyeceğini bildiği halde neden Resulüne, kâfirlerle din ayrılığını bu kadar keskin bir mesajla bildirmiştir? Çünkü Kâfirûn suresinin muhatabı kâfirlerdi. Elçi’nin küfre değer vermeyeceği kesindi fakat bunu acaba kâfirler de biliyorlar mıydı? Kâfirlerin Resulullah adına bir umuda kapılmalarının önüne de geçilmesi gerekiyordu.
“Sizin Dininiz Size…” Ayetinin Nebevî Te’vili
Kâfirûn suresinde Resulullah’ın (sav) kâfirlerin taptıklarına ne bugün ne de gelecekte asla tapmayacağı bildirimi yapıldıktan sonra, sonuç olarak kâfirlerle mü’minlerin ilişkisi hususunda söylenecek son söz belirlenmiştir: “Sizin dininiz size, benim dinim banadır!” Bu son ayet önceki beş ayetin de tefsiri sadedindedir. Aslında Kâfirun suresinin te’vili de kendi içindedir. Fakat sure asıl te’vîline, Resulullah’ın söz, tavır, davranış ve muameleleriyle kavuşmuştur. Kâfirûn suresi Resulullah’a nasıl bir görev yüklüyordu? İbni Kesîr diyor ki; âbidin, kendisine ibadet edecek bir mabudu ve ona göre yaşayacağı bir ibadet tarzı olur. Resulullah ve ashabı, din olarak belirlediği hususlar vasıtasıyla Allah’a tapıyorlardı. İslam sözü olan “La ilahe illallah, Muhammedun Resulullah.” Allah’tan başka ilah olmadığı, Resulün getirdiğinden başka Allah’a iletecek bir yol bulunmadığı gerçeğini ihtiva ediyordu. Müşrikler ise Allah’tan başka şeylere tapıyorlardı. İşte bu sebeple Resulullah onlara, “Sizin dininiz size, benim dinim banadır” dedi. (Tıpkı Yunus, 41; Kasas, 55 ayetlerindeki gibi).[13]
Siyer rivayetlerinde Mekke müşriklerinin Resulullah’ı durdurması için dört defa amcası Ebu Talip’le görüştükleri, bizzat kendisiyle de defalarca görüşerek, -bazen havuç bazen sopa politikasıyla- onu İslam dâvasından vazgeçirmeye, en azından direncini kırmaya çalıştıkları anlatılmaktadır. Allah’ın elçisine bu tekliflerin yapıldığını Kur’an da teyid etmektedir. Vahyin inzali bismillah der demez Resulullah’ın kâfirlere itaat etmekten sakındırıldığını[14] görmekteyiz. İkinci sure olan Kalem suresinin 9. ayeti kâfirlerin ‘havuç’ politikasına işaret etmekte, Resulullah’ı (tavır ve tutum olarak) yumuşatmayı hedeflediklerine dikkat çekilmektedir. Kalem suresinin 10-14. ayetleri ise Kâfirûn suresiyle aynı tonda bir sertlikle müşrikleri yerden yere vurmakta ve Resulullah’a, bunlara asla itaat etmemesi yönünde çok kesin bir tebligatta bulunmaktadır. Müzzemmil, Müddessir ve diğer surelerde de aynı tondaki uyarılar fazlasıyla bulunmaktadır.
Şu hâlde Resulullah’ın yol haritası belirlenmişti, hiçbir şey gizli ve kapalı değildi, her şey açık ve netti: Allah’ın ayetlerini müşrik topluma bütün yalınlığıyla ve başlarını çatlatırcasına duyuracak,[15] onlardan asla korkmayacaktı. Sabır en büyük silahıydı. Resulullah’ın mesajı ne kadar sert idiyse de, yöntemi kavli leyyin, hikmet ve güzel öğüt olacaktı. Hem o biliyordu ki bugün “Ey kâfirler!” diye seslendiği toplumdan bazıları bir gün onun mü’min kardeşleri olacaktı. Fakat Resulullah, mesajı hiçbir şekilde yumuşatamaz, değiştiremez, erteleyemezdi. Bu konuda yetki bütünüyle Allah’a aitti.
Kısacası kurulu düzeni rahatsız edecek söz ve eylemlerden kaçınması isteniyordu. Resulullah (sav) ise, amcası kanalıyla gelen bu tehdit içerikli talebi tek bir cümleyle savuşturmuştu. Amcasına demişti ki, güneşi sağ yanıma, ayı sol yanıma koysalar yine de bu dâvadan vazgeçmem söz konusu olamaz![16]
İşte Resulullah’ın Kâfirûn suresini te’vîli böyleydi. Kâfirûn suresini, varması gereken yere vardırmıştı. Müslimlerin ilki olduğunu ortaya koymuş, kavmini de kâfirlerin ilkleri olmaktan bütün gücüyle sakındırmaya çalışmıştı.
Kâfirûn suresi mü’minlerle kâfirlerin yollarını tam olarak ayırmıştır. Resulullah kavmine, “Benim yolum ve sizin yolunuz hiçbir zaman birleşmez.” mesajını verdi. Bu bir teberri (beraet) akide-din bağı anlamında ilişki kesme ilanıydı.[17] Resulullah’ın kavmiyle şirk üzere uzlaşma ihtimali sıfırlanmıştı. Kavmine demişti ki, “Ben buradayım, siz oradasınız… Aramızda ne geçit var ne köprü var ne de yol… Aramız tam ve bütün olarak ayrı. En ince noktalarına kadar farklı.”[18] Herhangi bir şekilde yolun ortalarında buluşulma imkânı bulunmayan, tam bir ayrılık ilanıydı bu. İhtilaf inançların özünde, düşüncelerin esasında, nizamın hakikatinde ve yolun mahiyetindeydi. Çünkü tevhid ayrı bir yoldu, şirk ayrı bir yoldu.[19] Seyyid Kutub diyor ki; “Bugün İslam dâvasına bağlanan ve daveti yürütenler böylesine kesinliğe, böylesine ayrılığa ve böylesine farklılığa ne kadar da muhtaçtırlar… Bu kesin ayrılık olmadan karışıklık devam edecek, tavizler sürecek, yamalar yamanmaya çalışılacak ve karanlıklar kalkmayacaktır.”[20]
“Sizin Dininiz Size…” Ayetinin Yanlış Te’vîli
Bazı müfessirler “lekum dînikum…” ayetinin kâfirlere din özgürlüğü tanıdığı anlamını çıkartmışlar, bazıları da suredeki hitabın sertliğini giderme gayretine düşmüşlerdir. Bu müfessirlerden birisi Fahrettin er-Razî’dir. Razî “De ki ey kâfirler!” hitabının çok sert olduğunu ifade ediyor ve diyor ki; Peygamber bütün işleri hususunda rıfk ve yumuşaklıkla muameleyle emrolunmuştu. “De ki ey kâfirler!” diye hitap edince müşrikler “Bu kabalık sana nasıl uygun düşer?” dediler. Peygamber de (sorumluluğu Allah’a atfederek), “Ben böyle söylemekle emrolundum. Bunu kendiliğimden söylemiş değilim.” diye cevapladı.[21] Razî şaşırtıcı yorumlarına devam ediyor: Kâfirler Resulullah’a bir sene sen bizim ilahlarımıza, bir sene biz senin ilahına tapalım teklifini yapınca Resulullah susmuş ve “Eğer ben bunlara şifahen reddiyede bulunursam gücenirler ve kalplerinde İslam’a karşı bir nefret meydana gelir.” düşüncesine kapılmıştır.[22] “De ki ey kâfirler!” diye başlayan bir sureyi tefsir ederken, Resulullah’ın kâfirleri gücendirmeme hesabı yaptığını ileri sürmenin bir izahı yoktur. Razî’nin yaklaşımından, Resulullah’ın surenin üslubundan rahatsızlık duyduğu anlamı çıkmaktadır ki Allah da Resulü de bundan beridir.
Muhammed İzzet Derveze ise Razî’nin aksine, Kâfirûn suresinin üslubunu ‘yumuşak’ bulmaktadır. Derveze, hitabın şeklinden, üslubundan ve rivayetlerden, Resulullah’a müracaat eden bu kimselerin anlaşmaya varmak için karşılıklı görüşmeye, tartışmaya ve arayı bulmaya meyleden, bu işte asla zora, şiddete taraftar olmayan, ölçülü, iyi tavırlı kimseler oldukları çıkarımını yapmaktadır.[23] Derveze’ye göre Kâfirûn suresi din özgürlüğü ilkesini getirmektedir: “Her iki tarafın dinleri kendilerine aittir. Sure, sair Mekkî ve Medenî surelerde Kur’an’ın açıklamayı sürdürdüğü din özgürlüğü ilkesini ele almıştır.”[24] Derveze’ye bakılırsa Kâfirûn suresi müşriklerin işkence ettikleri mü’minleri korumayı hedeflemiş olmalıdır! Zira ayetler müşrikleri insaf etmeye çağırmıştır. (Müşrikler) dinlerinde sabit kalmayı istiyorlardı ve bunu kendi hakları kabul ediyorlardı, (öyleyse) onlar da Müslümanlara bu hakkı tanımalı ve hürmet göstermeliydiler.[25] Derveze, Kâfirûn suresinin ‘din özgürlüğü’nü getirdiğine tam kanaat ettiği için, çok sayıda ayete müracaat ederek, uzun uzadıya açıklamalar yapmaktadır.[26]
‘Kur’an’daki İslam’ kitabının yazarı Yaşar Nuri Öztürk “Lekum dînukum…” ayetine, “Dininiz sizin olsun, benim dinim var.” anlamını vermekte, başka da bir açıklama yapmamaktadır. Bu meallendirme ile sanki Resulullah’ın müşrikler tarafından nezaketli bir şekilde kendi dinlerine davet edildiği, onun da aynı nezaketle, kendinin de bir dini olduğunu belirterek, daveti kibarca reddettiği anlamı çıkmaktadır. Kâfirûn suresinin tevhid mesajının yerinde yeller esmektedir.
İlahiyat camiasının kıdemli isimlerinden Mehmet Sait Aydın, “Sizin dininiz size, benim dinim bana.” ilkesini asırlar boyunca sadece gayri Müslimlere uygulayıp Müslümanlara uygulamamış olmamızdan yakınmaktadır. Aydın’ın kastı şudur: “Sizin dininiz size…” ilkesi gereği asırlar boyunca gayri Müslimlere inanç özgürlüğü tanıdık ama aynı özgürlüğü Müslümanlara tanımadık! Bununla da Aydın, Müslümanken dininden dönüp mürted olan bir kişiye [Kur’an’da yer almayan] ölüm cezası takdir edilmesini kastetmektedir.[27] Bu yakınmasından M. Sait Aydın’ın “Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” ayetinin kâfirlere inanç özgürlüğü getirdiği kanaatinde olduğu anlaşılmaktadır.
Değerlendirme
Kâfirûn suresi Resulullah Muhammed (sav) ile Mekke kâfirleri arasında en sert rüzgârların estiği, her geçen gün safların daha belirgin hale geldiği bir dönemde, bu ayrışmayı daha da belirginleştiren, tevhidle şirk arasında hiçbir ortak paydanın bulunmadığını tebarüz ettiren bir ilahi bildiri olarak inzal edilmiş, Resulullah bu bildiriyi şirkin elebaşlarının yüzlerine karşı okumuştur. Resulullah’ın (sav) tebliği, kâfirlere karşı duruşu, onların bütün uzlaşma tekliflerini elinin tersiyle itmesi, Kâfirûn suresinin efradını cami ağyarını mâni bir te’vîliydi. Kâfirûn suresi Resulullah’ın nebevî hareketinde çok etkin bir fiiliyata dönüşmüş, söz menziline varmış, Allah’ın muradı gerçekleşmiştir. O günlerde ‘ebter’ görülen, bir nevi çocukluk hevesine yorulan İslam dâvası bu kararlı, ilkeli duruşu sayesinde, gerçek bedeller ödendikten sonra Yesrib’i yurt edinmiş ve orada büyüyen gücüyle, 630 yılında gelip Mekke’yi de İslam yurdu olarak teslim almıştır. Kâfirûn suresi Nebî (sav) tarafından te’vîl edilince sonucun buraya varması kaçınılmazdı.
Kâfirleri Müslümanların, küfrü İslam’ın tam karşı kutbuna yerleştiren bir sureden, kâfirlerin küfrüne rıza gösterme anlamını çıkarmak ise surenin yanlış te’vili, tam bir tahrif örneğidir. Bu te’vîl akla meşhur Garanik hadisesini getirmektedir. Resulullah’ın (sav) Necm suresinin “Gördün mü o Lat ve Uzza’yı? Üçüncüsü olan, öteki Menat’ı?” (Necm, 19-20) ayetlerini okurken ağzından yanlışlıkla “tilke’l ğarânîku’l-ulâ ve inne şefâ’atehum le-turtecâ/turtedâ”[29] sözlerinin çıktığı, surenin sonunda müşriklerin de Resulullah’la secdeye kapandıkları[30] hikâyesi ne kadar doğruysa, Kâfirûn suresinin kâfirlere din özgürlüğü sunduğu iddiası da o kadar doğrudur!
Kâfirûn suresi, kâfirlerden teberri ve itizal etmeyi buyuran Kur’an’da tek örnek değildir. Bu sure Mümtehine suresi, 4. ayetinin, ilk ayetleri başta olmak üzere Tevbe suresinin tamamının, Zümer suresinin, kısacası bütün Kur’an’ın damıtılmış, yoğunlaştırılmış bir özetidir. Kâfirleri adeta ‘ağır bombardımana’ tutmuş bir tevhid bildirisidir. Kâfirûn suresinin indiği dönemde ‘inanç özgürlüğü’(!) denilen şeye kâfirlerin değil, olsa olsa mü’minlerin ihtiyacı vardı. Bir mahkûmun cezaevi gardiyanına özgürlük hakkı tanıması düşünülemez. Kaldı ki ‘inanç özgürlüğü’ gibi terimler Kur’an’a yabancı söylemlerdir. İnancı özgür kılan, karşıtlar değil, bizzat inancın sahibidir. İnanç sahibi inanır ve inancının gereğini yapar, onu engellemek veya serbestlik tanımak karşıtların sorunudur. İnançlı kişi inancının bedelini ödemeyi göze alamayıp karşıtlarından inanç özgürlüğü dileniyorsa, zaten inancını satışa çıkartmış demektir. Bu pazarda herhangi bir nebînin dolaştığı görülmüş, duyulmuş değildir.
Alman müsteşrik Rudi Paret, Kâfirûn suresini bazı müfessir ve fikir adamlarından daha doğru anlamış görünmektedir. Paret, “lekum dînikum veliye dîn” ifadesi “insana adeta bir savaş çağrısı gibi geliyor.” demektedir.[31] Alman bilim adamı te’vili doğru yapmış, ayeti siyasi-dinî müktesebatına alet etmemiştir. Kur’an’ın tarihteki o muhteşem rolünü bir daha sergileyebilmesi için öncelikle bütün tahriflerden arındırılmış doğru okumasını yapmamız gerekmektedir.
Dipnotlar:
[1] Yusuf Şevki Yavuz, Te’vîl, TDVİA, XL/27-28.
[2] Rağıb el-İsfahanî, Müfredat-Kur’an Kavramları Sözlüğü, Terc. Abdülbaki Güneş-Mehmet Yolcu, İst-2012, evl mad.
[3] 6/En’am, 163; 7/A’raf, 143.
[4] 2/Bakara, 41.
[5] Rağıb el-İsfahaniî, aynı yer.
[6] Muhammed Fuad Abdülbaki, el-Mu’cemu’l-Mufehres li-Elfazi’l-Kur’an, evl mad.
[7] 18/Kehf, 65-77.
[8] 18/Kehf, 78-81.
[9] 18/Kehf, 82.
[10] İbni Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân fî-Te’vîli’l-Kur’an, Kahire-2004, XXX/365; Ömer ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, 1947-Beyrut, IV/808; Abdülmelik İbni Hişam, es-Sîretu’n-Nebeviyye, Dımaşk-Beyrut-2005, s. 318.
[11] Zemahşerî, aynı yer.
[12] Fahreddin er-Razî, Tefsir-i Kebîr Tercümesi, Ank-1995, XXIII/498.
[13] İbn-i Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Beyrut-2010, s. 1749.
[14] 96/Alak, 19.
[15] 15/Hicr, 94.
[16] İbn-i Hişam, es-Sîre, 241.
[17] Mevdudî, Tefhimu’l-Kur’an, Terc. Heyet, İst-1997, VII/283.
[18] Seyyid Kutub, Fizılali’l-Kur’an, Terc. M. E. Saraç-İ. H. Şengüler-B. Karlığa, XVI/409.
[19] Seyyid Kutub, aynı yer.
[20] Seyyid Kutub, Fizılali’l-Kur’an, XVI/410-411.
[21] Razî, Tefsir-i Kebîr, XXIII/487.
[22] Razî, Tefsir-i Kebîr, XXIII/491.
[23] M. İzzet Derveze, Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı, Terc. Mehmet Yolcu, İst-1988, II/188.
[24] Derveze, et-Tefsiru’l-Hadîs, Terc. Ş. Karataş-A. Çelen-M. Çelen, İst-1997, I/195.
[25] Derveze, et-Tefsiru’l-Hadîs, I/197.
[26] Derveze, et-Tefsiru’l-Hadîs, I/197-204.
[27] Mehmet Gündem, Mehmet Sait Aydın’la İçe Kritik Bakış, İst-1999, s. 58.
[28] Mesela bkz. Ünver Günay, Harun Güngör, A. Vehbi Ecer, Laiklik Din ve Türkiye, Ank-1997, s. 86.
[29] “Bunlar yüce kuğulardır, şefaatleri umulur.”
[30] Taberî, Câmiu’l-Beyân, XVII/197-198.
[31] Rudi Paret, Kur’an Üzerine Makaleler, Terc. Ömer Özsoy, Ank-1995, s. 153.
İlgili Yazılar
Beklemenin Ontolojik Derinliği
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
Yeni Olan Ne?
Ortaya çıkan öngörülemeyen(!) gerçekler karşısında edindikleri merkeziliği her duruma göre sürdürme arzusu taşıyanların, öngörülere ve senaryolara bağlı olarak uygulamaya koydukları dünya sistemini meşrûlaştırma çabası yeni bir durum değil. Gerçeklik tanımlarını, kaos üzerinden yeniden inşâ eden ideolojiler, iç içe geçmişliklerini farklı isimlerle aynı dünya görüşünün yörüngesinde sürüklerken, aksini iddia etseler de bu çabanın farklı bir boyutu var. Peki, farklı olan ne?
Mekânın İmkânı
İktidar biçimleri tarih boyunca tesis etmeye çalıştıkları otoritelerini uzamsal boyutta da gösterme kaygısı taşımışlardır. Mekâna müdahale bu uzamsal kaygının bir tür tezahürüdür. Keza mekân ideolojiden azade bir yapı olmayıp tam tersine ideolojinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Diğer bir değişle biçimler dünyası, bilinç dünyasının bir aktarım alanıdır. Tarih sahnesinde boy göstermiş devletler, imparatorluklar veya medeniyetler mekâna büyük oranda bu şekilde yaklaşmıştır.
Kalplerin Dağınıklığı
Her insanda kalp tek bir tanedir. Tek olan kalbin selametinin ne kadar önemli olduğunu söylemeye bilmem ki gerek var mı? Bedenin bir organı olan kalp bozulduğunda biyolojik sistemimizin ritmi; aklın ve hissiyatın bir organı bozulduğundaysa zihnin, ahlakın ve maneviyatın tüm ritmi bozulur.
Terazinin Adaleti
Nerededir bu aranıp da bulunamayan adalet. Saklanmış mıdır yoksa mahkûm mu edilmiştir? Yoksa idealize edildiği için realiteye ilişememiş midir?
Toplumların adalet istemi niye özlem olarak kalmış, bir türlü vuslat gerçekleşmemiştir?
Hammurabi yasaları, insan hakları beyannameleri, mecelleler yetersiz mi gelmiştir adalet özlemi için?
Neden insanlık tarih boyunca haksızlık üretmiş; sonra da onun altında ezilmiş de ezilmiştir?
Neden insan insanın kurdu olmuş, birbirini parçalayıp parçalayıp kenara atmıştır?