Geçmişten günümüze kadar gelen tüm pedagogların/eğitimcilerin cevabını aradığı temel sorulardan biri de: “Bilgi, muhataba en iyi şekilde nasıl aktarılabilir?” sorusu olmuştur. Bu soruya cevap sadedinde ortaya koyulmuş birçok çaba disiplin haline getirilerek ‘öğretim yöntem ve teknikleri’ olarak adlandırılan çalışmaların ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir.
Kuşkusuz her insan, zihnindeki bilgileri, duyguları ve düşünceleri bir başkasına aktarmak için bilinçli veya bilinçsiz birtakım yol ve yöntemler kullanır. Bu yol ve yöntemler rastlantısallığa bırakıldığı vakit sonuç her zaman yüzümüzü güldürecek şekilde olmayabilir. Buradan hareketle, bu yol ve yöntemlerin ne/nasıl olduğunu iyi bilerek muhataba uygun bir formül üzere işe (paylaşıma) başlamanın, sonucun daha istendik yönde olmasına katkı sağlayacağı ifade edilebilir.
Bir insan, belleğinde kamyonlar dolusu ansiklopedi kadar bilgi barındırsa dahi, o bilgileri bir başkasına aktaramadığı sürece o bilgilerin varlığı pek bir anlam ifade etmez. Çünkü o bilgiler kişinin kendi zihniyle sınırlı kalmaktadır. Fakat başka bir insan sınırlı bilgiye sahip olmasına rağmen doğru öğretim/aktarım yöntem ve teknikleri ile bu sınırlı bilgisini başka insanlara aktarabilir, sınırlı bilgi veya düşüncesinin sınırlarını daha da genişletebilir. Buradan yola çıkarak bilgi aktarımının önemli olduğu kadar o bilgileri aktardığımız yöntem/formül/metodun da çok önemli olduğunu ifade edebiliriz. Çünkü bilgi aktarımını istesek dahi bunu uygun şekilde yerine getiremiyorsak, yine olduğumuz yerde sayıyoruz demektir. Bunu basit bir örnekle açıklayacak olursak: Somut işlem dönemindeki bir çocuğa felsefe, ütopya, ideoloji, Tanrı gibi birtakım metafizik (fizikötesi) kavramlardan ve bunların mahiyetinden bahsedildiği vakit anlamayacak ve zihnî bir spekülasyon içinde bulacaktır kendini. Çünkü o, Jean Piaget’nin ‘Bilişsel Gelişim Kuramı’na[1] göre ‘somut işlem dönemi’ndedir ve birtakım değerlere inanmak ya da onları anlamak için görsellik veyahut somut deliller beklemektedir. O çocuğa sunulan soyut kavramlar henüz onun dünyasına hitap etmemektedir. (Bununla birlikte şu da unutulamamalıdır ki her insan birebir Piaget’nin Bilişsel Gelişim Kuramı’na göre gelişim göstermemektedir. Bazı insanlar kemik yaşı (biyolojik gelişmişlik) itibariyle soyut işlem döneminde olsalar dahi işlem öncesi dönem veyahut somut işlem döneminin karakteristik özelliklerini bünyelerinde barındırabilir, o yaşa uygun tavırlar sergileyebilirler.)
Yukarıdaki söylediklerimizden hareketle öncelikle muhatabımızı iyi tanımalı ve onun kişisel özelliklerine uygun bir bilgi aktarma modeli belirlemeliyiz kendimize. Bunu yapamadığımız vakit muhatabımızla ortak bir paydada buluşamamış, bunun sonucunda da sağlıklı bir iletişim gerçekleştirememiş oluruz.
Günümüzde sıkça dile getirilen “iletişimsizlik” kavramına yüklenen anlamın asıl sahip olduğu karşılık “sağlıksız/olumsuz iletişim”dir. Bizce iletişimsizlik kavramı tepkisizliğin olduğu ortamlarda, yani gayr-ı âkil varlıklar üzerinde bir anlam ifade eder.
Âkil varlıklarda (insanlar) ise sağlıklı veya sağlıksız iletişimden söz edilebilir. Kaynağın alıcıda istendik (olumlu) yöndeki tepkisine “sağlıklı/olumlu iletişim”, tersi duruma da “sağlıksız/olumsuz iletişim” adı verilebilir.[2] Sağlıklı iletişimin ön şartı da muhatabın iyi bir şekilde tanınması ve ona uygun bir metot izlenmesinde içkindir.
İletişimin sağlıklı yönde seyretmesi için birçok yöntem ve teknik dile getirilmiş ve getirilmeye de devam edilmektedir. Zira zaman değiştikçe anlatım yöntemlerinin de değişime adapte olması gerekmektedir. Anlatılan hakikat değişiklik göstermese dahi hakikate muhatap olan insanların sosyal hayatları, zihinsel dünyaları, algı kapasiteleri, muhataplık biçimleri değiştiği için anlatım yönteminin de ona göre şekillendirilmesi önemli bir husus olmaktadır.
Son peygamberimize atfedilen bir hadis rivayetinde geçen “İnsanlara akılları nispetinde konuşun!” (Ebû Dâvûd) ifadesi anlatım yönteminin muhataba yönelik oluşturulması gerektiğini vurgulamaktadır.
Peygamberimiz eğitimini direk Allah’tan aldığı için kendi yol ve yöntemini de Allah’ın razı olacağı ya da uygun göreceği şekilde belirlemiştir diyebiliriz. Kur’ân’a baktığımız vakit: “Biz her elçiyi, mutlaka kendi halkının diliyle [vahyedilmiş bir mesajla] gönderdik ki, [hakkı] onlara açık (ve dolaysız) bir biçimde ulaştırabilsin; artık bundan sonra Allah [sapmayı] dileyeni sapıklık içinde bırakır, [doğru yolu tutmayı] dileyeni de doğru yola yöneltir, çünkü doğru hüküm ve hikmetle edip-eyleyen en yüce iktidar sahibi O’dur.”[3] âyetiyle karşılaşırız. Bu âyet tefsir edilirken iki farklı husus göz önünde bulundurulmaktadır. Fakat hangi yorum tercih edilirse edilsin, varılacak yer yine de muhataba göre bir yöntem belirlenmesi gerektiği olacaktır. İlk yorum: Peygamberler kendi içinde bulunduğu toplumların lisanı ile gönderilirler. Bu tefsirdeki mânâ, hitabın Arapça, Kürtçe, Türkçe, İngilizce gibi dil itibariyle ele alınmasıdır. İkinci yorum ise: Bir toplum yumuşak bir üslûbu anlar ve ona göre hareket eder, hemen söyleneni yerine getirir. Fakat başka bir toplum farklı türden helaklarla karşılaşana dek anlamamakta ısrar eder ve ona da hakikat helak yoluyla anlatılır. Burada tercih edilen yorum ister dil olarak olsun isterse üslup olarak olsun varılacak yer, muhatabın mesajı daha iyi anlayabilmesi için uygun bir yöntemin belirlenmesi gerektiğidir.
Tekrar başa dönecek olursak; bir bilgi, düşünce veyahut fikre sahip olabiliriz. Bu fikir bizle kaldığında değerinden bir şey yitirmese dahi bizle birlikte ölüme mahkûm olacaktır. Faydalı olduğu düşünülen düşünce, fikir veyahut bilgilerin bu hazin sondan kurtulabilmesinin yegâne yolu paylaşmaktan geçmektedir. Paylaşmak ise gelişigüzel yapılabilecek bir etkinlik değildir. Gelişigüzel sergilenen eylemler çoğunlukla istenilen süreç ve sonuca ulaştırmaktan uzaktır, çünkü rüzgârın önünde savrulan bir yaprak gibidirler. Bu paylaşımların belirli yol ve yöntemler dahilinde aktarılması gerekmektedir. Bu yol ve yöntemlerin en önemli hususlarından birisi de Peygamberimizin de işaret ettiği “muhatabı tanıma”dır. Muhatabı tanımak; aktaracağımız bilgi, fikir ve düşüncelerin örneklerine kadar bir bütünlük içerisinde aktarımını sağlayacak ve karşı tarafta bir karşılık bulacaktır.
Şayet Müslümanlar olarak Allah’ın kelâmını önce kendi nefsimize sonra da tüm insanlığa tavsiye etmek gibi bir iddiaya sahipsek; insanlığı tanımak zorunluluğumuzun olduğunu söyleyebiliriz. Her insanın ayrı bir evren olması hususu her ne kadar geçerliliğini koruyor olsa da toplumların veyahut dönemlerin belli başlı karakteristik özelliklerinin olduğunu da göz ardı etmemek gerekmektedir.
İçinde yaşadığı toplumun özelliklerine bigâne kalan kişilerin o topluma söyleyecek sözü olsa dahi ‘o söz karşılığını bulur mu?’ sorusu her daim gündemde kalan bir soru olacaktır.
Toplumların ve çağların genel karakteristiklerini bilmenin gerekliliği yanında; bireysel muhataplıklarımızda ise bireysel özellik ve nitelikleri bilmenin zarureti aşikârdır.
Bazı durumlarda anlatım yöntemi anlatılacak olan konudan daha fazla önem arz etmektedir. Zira muhataba ulaşamayan mesajın anlam değeri yoktur. O mesaj anlamını yerine ulaştığında bulacaktır. Mesajlarımızın anlamını bulmasını istiyorsak muhatabımıza ulaşması için uygun yol ve yöntemleri kullanmamız gerekmektedir.
Kur’ân’ın bu husustaki öğütlerine kulak verelim:
Uygun yöntemlerle hareket etmeye dair
“[Bütün insanlığı] hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel, en inandırıcı yöntemlerle tartış; şüphesiz, O’nun yolundan kimin saptığını en iyi bilen senin Rabbindir; ve yine doğru yola erişenleri de en iyi bilen O’dur.”[4]
Aktardığımız hususların önce kendi hayatımızda karşılık bulmasına dair
“Siz ey imana ermiş olanlar! Niçin bir türlü söylüyor, başka türlü yapıyorsunuz; yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah nazarında en tiksinti verici şeydir!”[5]
Muhataba değer verme ve istişareye dair
“Ve [ey Peygamber,] senin izleyicilerine yumuşak davranman, Allah’ın rahmetinin bir eseriydi. Zira eğer onlara karşı kırıcı ve sert olsaydın, doğrusu senden koparlardı. Artık onları bağışla ve affedilmeleri için dua et! Ve toplumu ilgilendiren her konuda onlarla müşavere et; sonra bir hareket tarzına karar verince de Allah’a güven! Zira Allah, O’na güven duyanları sever.”[6]
Hakikatin her şeyin üstünde tutulmasına dair
“Allah’ın göndermiş olduklarını tebliğ edenler, Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Allah hesap gören olarak yeter.”[7]
Mesajı açık bir şekilde iletmeye dair
“Fakat [bize emanet edilen] mesajı size açıkça tebliğ etmekten başka bir şey ile yükümlü değiliz”[8]
İnsan fıtratına uygun şekilde ve baskı oluşturmadan hareket etmeye dair
“Sen, insan fıtratının kabule yatkın olduğu yolu tut; iyi olanı emret; bilgisiz kalmayı seçenleri kendi hallerine bırak.”[9]
Dipnotlar:
[1] Jean Piaget’nin bilişsel (zihinsel) gelişim kuramına göre:
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…
Modernizmin dayattığı şeffaf ağ toplumu projesi insanı insan kılan pek çok dini, fıtri veya kültürel değeri kendi varoluşu için tehdit olarak görmektedir. Bu değerlerin en başında ise şüphesiz mahremiyet gelmektedir. Çünkü; biricikliğimizi, özgünlüğümüzü ve kişisel varlığımızı mahrem sınırlarımız korur. Oysa bizim olanı, bize ait olanı başkalarına açtığımızda artık o aynı zamanda kamusallaşmıştır da. Ancak insan, ahlakı, bilgisi, tecrübesi gibi ulvi değerleriyle kamusal alana katkı sağlayan bir özne olmalıyken, kamusal alanın bir nesnesi olmamalıdır.
Feodal bir düzende devlet ile tebaa arasındaki ilişki, toprağın kullanım hakkı, bazen de askerlik ile bunlara karşılık alınan vergilerle kurulmaktadır. Yani tebaadan biri için devlet demek kullandığı toprak için vergi verilmek zorunda olunan yer demekti. Ve bunun tecessüm ettiği kişi ise vergi memuruydu. Dolayısıyla devlet adeta yılın belli vakitlerinde gelen vergi memuruydu diyebiliriz.
Yaşam ve ölüm ikilisi hangi ikili kümesine dâhil edilebilir? Ölüm denen gerçeklik yaşamın olmaması hali midir; yoksa ölüm denen gerçeklik yaşam gerçekliğinin ikizi midir? İlki daha makul görünmektedir. Ezdad ikilisindendir yaşam ve ölüm kavramları. Bir olgunun iki ayrı olayı gibidir sanki.
Geçici bir konaklama yeridir dünya. Ölüm ile sona erecek değildir hayat. Bu dünyada mukim değil yolcudur insan. Ahiret yurduna alınan bir davettir insanın dünyaya gelişi. Asıl olan, kalıcı olan yerdir. Kalıcı olan yer ise ahiret yurdudur.
Tebliğde Anlatım Yöntemi ve Muhatabı Tanımanın Önemine Dair
“Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhâmı;
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı.”
Mehmed Âkif Ersoy
Geçmişten günümüze kadar gelen tüm pedagogların/eğitimcilerin cevabını aradığı temel sorulardan biri de: “Bilgi, muhataba en iyi şekilde nasıl aktarılabilir?” sorusu olmuştur. Bu soruya cevap sadedinde ortaya koyulmuş birçok çaba disiplin haline getirilerek ‘öğretim yöntem ve teknikleri’ olarak adlandırılan çalışmaların ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir.
Kuşkusuz her insan, zihnindeki bilgileri, duyguları ve düşünceleri bir başkasına aktarmak için bilinçli veya bilinçsiz birtakım yol ve yöntemler kullanır. Bu yol ve yöntemler rastlantısallığa bırakıldığı vakit sonuç her zaman yüzümüzü güldürecek şekilde olmayabilir. Buradan hareketle, bu yol ve yöntemlerin ne/nasıl olduğunu iyi bilerek muhataba uygun bir formül üzere işe (paylaşıma) başlamanın, sonucun daha istendik yönde olmasına katkı sağlayacağı ifade edilebilir.
Bir insan, belleğinde kamyonlar dolusu ansiklopedi kadar bilgi barındırsa dahi, o bilgileri bir başkasına aktaramadığı sürece o bilgilerin varlığı pek bir anlam ifade etmez. Çünkü o bilgiler kişinin kendi zihniyle sınırlı kalmaktadır. Fakat başka bir insan sınırlı bilgiye sahip olmasına rağmen doğru öğretim/aktarım yöntem ve teknikleri ile bu sınırlı bilgisini başka insanlara aktarabilir, sınırlı bilgi veya düşüncesinin sınırlarını daha da genişletebilir. Buradan yola çıkarak bilgi aktarımının önemli olduğu kadar o bilgileri aktardığımız yöntem/formül/metodun da çok önemli olduğunu ifade edebiliriz. Çünkü bilgi aktarımını istesek dahi bunu uygun şekilde yerine getiremiyorsak, yine olduğumuz yerde sayıyoruz demektir. Bunu basit bir örnekle açıklayacak olursak: Somut işlem dönemindeki bir çocuğa felsefe, ütopya, ideoloji, Tanrı gibi birtakım metafizik (fizikötesi) kavramlardan ve bunların mahiyetinden bahsedildiği vakit anlamayacak ve zihnî bir spekülasyon içinde bulacaktır kendini. Çünkü o, Jean Piaget’nin ‘Bilişsel Gelişim Kuramı’na[1] göre ‘somut işlem dönemi’ndedir ve birtakım değerlere inanmak ya da onları anlamak için görsellik veyahut somut deliller beklemektedir. O çocuğa sunulan soyut kavramlar henüz onun dünyasına hitap etmemektedir. (Bununla birlikte şu da unutulamamalıdır ki her insan birebir Piaget’nin Bilişsel Gelişim Kuramı’na göre gelişim göstermemektedir. Bazı insanlar kemik yaşı (biyolojik gelişmişlik) itibariyle soyut işlem döneminde olsalar dahi işlem öncesi dönem veyahut somut işlem döneminin karakteristik özelliklerini bünyelerinde barındırabilir, o yaşa uygun tavırlar sergileyebilirler.)
Yukarıdaki söylediklerimizden hareketle öncelikle muhatabımızı iyi tanımalı ve onun kişisel özelliklerine uygun bir bilgi aktarma modeli belirlemeliyiz kendimize. Bunu yapamadığımız vakit muhatabımızla ortak bir paydada buluşamamış, bunun sonucunda da sağlıklı bir iletişim gerçekleştirememiş oluruz.
Âkil varlıklarda (insanlar) ise sağlıklı veya sağlıksız iletişimden söz edilebilir. Kaynağın alıcıda istendik (olumlu) yöndeki tepkisine “sağlıklı/olumlu iletişim”, tersi duruma da “sağlıksız/olumsuz iletişim” adı verilebilir.[2] Sağlıklı iletişimin ön şartı da muhatabın iyi bir şekilde tanınması ve ona uygun bir metot izlenmesinde içkindir.
İletişimin sağlıklı yönde seyretmesi için birçok yöntem ve teknik dile getirilmiş ve getirilmeye de devam edilmektedir. Zira zaman değiştikçe anlatım yöntemlerinin de değişime adapte olması gerekmektedir. Anlatılan hakikat değişiklik göstermese dahi hakikate muhatap olan insanların sosyal hayatları, zihinsel dünyaları, algı kapasiteleri, muhataplık biçimleri değiştiği için anlatım yönteminin de ona göre şekillendirilmesi önemli bir husus olmaktadır.
Son peygamberimize atfedilen bir hadis rivayetinde geçen “İnsanlara akılları nispetinde konuşun!” (Ebû Dâvûd) ifadesi anlatım yönteminin muhataba yönelik oluşturulması gerektiğini vurgulamaktadır.
Peygamberimiz eğitimini direk Allah’tan aldığı için kendi yol ve yöntemini de Allah’ın razı olacağı ya da uygun göreceği şekilde belirlemiştir diyebiliriz. Kur’ân’a baktığımız vakit: “Biz her elçiyi, mutlaka kendi halkının diliyle [vahyedilmiş bir mesajla] gönderdik ki, [hakkı] onlara açık (ve dolaysız) bir biçimde ulaştırabilsin; artık bundan sonra Allah [sapmayı] dileyeni sapıklık içinde bırakır, [doğru yolu tutmayı] dileyeni de doğru yola yöneltir, çünkü doğru hüküm ve hikmetle edip-eyleyen en yüce iktidar sahibi O’dur.”[3] âyetiyle karşılaşırız. Bu âyet tefsir edilirken iki farklı husus göz önünde bulundurulmaktadır. Fakat hangi yorum tercih edilirse edilsin, varılacak yer yine de muhataba göre bir yöntem belirlenmesi gerektiği olacaktır. İlk yorum: Peygamberler kendi içinde bulunduğu toplumların lisanı ile gönderilirler. Bu tefsirdeki mânâ, hitabın Arapça, Kürtçe, Türkçe, İngilizce gibi dil itibariyle ele alınmasıdır. İkinci yorum ise: Bir toplum yumuşak bir üslûbu anlar ve ona göre hareket eder, hemen söyleneni yerine getirir. Fakat başka bir toplum farklı türden helaklarla karşılaşana dek anlamamakta ısrar eder ve ona da hakikat helak yoluyla anlatılır. Burada tercih edilen yorum ister dil olarak olsun isterse üslup olarak olsun varılacak yer, muhatabın mesajı daha iyi anlayabilmesi için uygun bir yöntemin belirlenmesi gerektiğidir.
Tekrar başa dönecek olursak; bir bilgi, düşünce veyahut fikre sahip olabiliriz. Bu fikir bizle kaldığında değerinden bir şey yitirmese dahi bizle birlikte ölüme mahkûm olacaktır. Faydalı olduğu düşünülen düşünce, fikir veyahut bilgilerin bu hazin sondan kurtulabilmesinin yegâne yolu paylaşmaktan geçmektedir. Paylaşmak ise gelişigüzel yapılabilecek bir etkinlik değildir. Gelişigüzel sergilenen eylemler çoğunlukla istenilen süreç ve sonuca ulaştırmaktan uzaktır, çünkü rüzgârın önünde savrulan bir yaprak gibidirler. Bu paylaşımların belirli yol ve yöntemler dahilinde aktarılması gerekmektedir. Bu yol ve yöntemlerin en önemli hususlarından birisi de Peygamberimizin de işaret ettiği “muhatabı tanıma”dır. Muhatabı tanımak; aktaracağımız bilgi, fikir ve düşüncelerin örneklerine kadar bir bütünlük içerisinde aktarımını sağlayacak ve karşı tarafta bir karşılık bulacaktır.
Şayet Müslümanlar olarak Allah’ın kelâmını önce kendi nefsimize sonra da tüm insanlığa tavsiye etmek gibi bir iddiaya sahipsek; insanlığı tanımak zorunluluğumuzun olduğunu söyleyebiliriz. Her insanın ayrı bir evren olması hususu her ne kadar geçerliliğini koruyor olsa da toplumların veyahut dönemlerin belli başlı karakteristik özelliklerinin olduğunu da göz ardı etmemek gerekmektedir.
Toplumların ve çağların genel karakteristiklerini bilmenin gerekliliği yanında; bireysel muhataplıklarımızda ise bireysel özellik ve nitelikleri bilmenin zarureti aşikârdır.
Bazı durumlarda anlatım yöntemi anlatılacak olan konudan daha fazla önem arz etmektedir. Zira muhataba ulaşamayan mesajın anlam değeri yoktur. O mesaj anlamını yerine ulaştığında bulacaktır. Mesajlarımızın anlamını bulmasını istiyorsak muhatabımıza ulaşması için uygun yol ve yöntemleri kullanmamız gerekmektedir.
Kur’ân’ın bu husustaki öğütlerine kulak verelim:
Uygun yöntemlerle hareket etmeye dair
“[Bütün insanlığı] hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel, en inandırıcı yöntemlerle tartış; şüphesiz, O’nun yolundan kimin saptığını en iyi bilen senin Rabbindir; ve yine doğru yola erişenleri de en iyi bilen O’dur.”[4]
Aktardığımız hususların önce kendi hayatımızda karşılık bulmasına dair
“Siz ey imana ermiş olanlar! Niçin bir türlü söylüyor, başka türlü yapıyorsunuz; yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah nazarında en tiksinti verici şeydir!”[5]
Muhataba değer verme ve istişareye dair
“Ve [ey Peygamber,] senin izleyicilerine yumuşak davranman, Allah’ın rahmetinin bir eseriydi. Zira eğer onlara karşı kırıcı ve sert olsaydın, doğrusu senden koparlardı. Artık onları bağışla ve affedilmeleri için dua et! Ve toplumu ilgilendiren her konuda onlarla müşavere et; sonra bir hareket tarzına karar verince de Allah’a güven! Zira Allah, O’na güven duyanları sever.”[6]
Hakikatin her şeyin üstünde tutulmasına dair
“Allah’ın göndermiş olduklarını tebliğ edenler, Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Allah hesap gören olarak yeter.”[7]
Mesajı açık bir şekilde iletmeye dair
“Fakat [bize emanet edilen] mesajı size açıkça tebliğ etmekten başka bir şey ile yükümlü değiliz”[8]
İnsan fıtratına uygun şekilde ve baskı oluşturmadan hareket etmeye dair
“Sen, insan fıtratının kabule yatkın olduğu yolu tut; iyi olanı emret; bilgisiz kalmayı seçenleri kendi hallerine bırak.”[9]
Dipnotlar:
[1] Jean Piaget’nin bilişsel (zihinsel) gelişim kuramına göre:
[2] İletişim konusunun önemli kavramları:
Kaynak: iletmek ya da paylaşmak istediği bir görüşü, duygu ve düşüncesi olan kişidir. Kaynak, iletişim sürecini başlatandır.
Mesaj: Kaynak tarafından paylaşılmak istenilen duygu ve düşüncelerin, çeşitli semboller kullanılarak iletilebilir duruma getirilmiş şeklidir.
Kanal: İletilmek istenilen mesajı, alıcıya ulaştıracak araç, yöntem ve tekniklerin tümüdür.
Alıcı: Mesajın ulaşması istenilen kişi ya da kişilerdir.
Geribildirim/Dönüt: Kaynağın ilettiği mesaja karşı alıcının tepkisi yani karşıt mesajıdır.
[3] İbrâhîm Sûresi, 14:4.
[4] Nahl Sûresi, 16:125.
[5] Saff Sûresi, 61:2-3.
[6] Âl-i ʻİmrân Sûresi, 3:159.
[7] Ahzâb Sûresi, 33:39.
[8] Yâsîn Sûresi, 36:17.
[9] A’râf Sûresi, 7:199.
İlgili Yazılar
Anlamlar Büyük Karakterler Küçük
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…
Ağ Toplumu ve Mahremin İfşası
Modernizmin dayattığı şeffaf ağ toplumu projesi insanı insan kılan pek çok dini, fıtri veya kültürel değeri kendi varoluşu için tehdit olarak görmektedir. Bu değerlerin en başında ise şüphesiz mahremiyet gelmektedir. Çünkü; biricikliğimizi, özgünlüğümüzü ve kişisel varlığımızı mahrem sınırlarımız korur. Oysa bizim olanı, bize ait olanı başkalarına açtığımızda artık o aynı zamanda kamusallaşmıştır da. Ancak insan, ahlakı, bilgisi, tecrübesi gibi ulvi değerleriyle kamusal alana katkı sağlayan bir özne olmalıyken, kamusal alanın bir nesnesi olmamalıdır.
Denetimli Özgürlük!
Feodal bir düzende devlet ile tebaa arasındaki ilişki, toprağın kullanım hakkı, bazen de askerlik ile bunlara karşılık alınan vergilerle kurulmaktadır. Yani tebaadan biri için devlet demek kullandığı toprak için vergi verilmek zorunda olunan yer demekti. Ve bunun tecessüm ettiği kişi ise vergi memuruydu. Dolayısıyla devlet adeta yılın belli vakitlerinde gelen vergi memuruydu diyebiliriz.
Ölümün Anlamı – Anlamın Ölümü
Yaşam ve ölüm ikilisi hangi ikili kümesine dâhil edilebilir? Ölüm denen gerçeklik yaşamın olmaması hali midir; yoksa ölüm denen gerçeklik yaşam gerçekliğinin ikizi midir? İlki daha makul görünmektedir. Ezdad ikilisindendir yaşam ve ölüm kavramları. Bir olgunun iki ayrı olayı gibidir sanki.
Kim Yolcu Değil Ki Bu Dünyada?
Geçici bir konaklama yeridir dünya. Ölüm ile sona erecek değildir hayat. Bu dünyada mukim değil yolcudur insan. Ahiret yurduna alınan bir davettir insanın dünyaya gelişi. Asıl olan, kalıcı olan yerdir. Kalıcı olan yer ise ahiret yurdudur.